“Bu insanlar benim arkadaşlarım. Hani sen diyordun ya insanların birbirine karşı sorumlulukları olmalı diye; benim de sorumluluğum bu işte”
İstanbul Cihangir’deki sanatçı çevresinin torbacılığını yapan bir adamın, uyuşturucu ticaretinin zorlaşması yüzünden, içine karıştığı çevreyi ve oradaki “arkadaşlar”ını kaybetme korkusu yaşamasının hikâyesi.
Emre Erdoğdu’nun yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. 2021 İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film ve Erkek Oyuncu (Halil Babür) ödüllerini kazanan yapıt, Estonya’nın Tallinn şehrinde düzenlenen festivalde ise Görüntü Yönetmeni (Emre Tanyıldız) ödülünün sahibi olmuştu. Sinemamızın son yıllardaki en tutarlı, sağlam ve taze havalı filmlerinden biri olan ve tüm sahnelerin karakterinin etrafında kurgulandığı Babür’ün güçlü performansından önemli bir destek alan yapıt, sanatçı çevresinde geçmesine rağmen “entelektüel bunalım“ öyküsü anlatma tuzağına düşmemesiyle de dikkat çekiyor. Sevilme isteğinin ve bunu karşılamak için ne gerekiyorsa yapmanın hikâyesi olarak tanımlayabileceğimiz film görüntü, müzik (Ali Güçlü Şimşek) ve kurgu (Ayris Alptekin) alanlarındaki başarısıyla da önemli olan, yardımcı oyuncuların tümünün işlerinin hakkını verdiği, alçak gönüllü ve kişisel bir öykünün içine toplumsal/politik değinmeleri -boyutu tartışılır olsa da- yerleştiren bir çalışma.
Esrarlı sigaraları birlikte tüketen bir grubun görüntüsü ile açılıyor film. İçlerinden biri olan Yılmaz (Halil Babür) bir diğerine dönüyor ve “Ben bu işe nasıl başladım, biliyor musun?” diye soruyor. Cihangir’de yaşayan tiyatrocu, sinemacı ve televizyoncuların torbacısıdır Yılmaz ve seyrettiğimiz de onun öyküsü olacaktır. Senaryo başta bu sorunun cevabını vermiyor bize; bunun yerine, Yılmaz’ın kendisini çok mutlu hissettiği ve müşterisi değil, arkadaşı olarak gördüğü insanlar arasında geçen yaşamını izlemeye başlıyoruz. Sonlara doğru bir kez daha soracak aynı soruyu Yılmaz ve cevabı da kendisi verecektir. Seçimler nedeni ile (bir konuşmada 2019’dayız diyor karakterlerden biri ve buradan seçimlerin o yılki yerel seçimler olduğunu düşünmek mümkün her ne kadar senaryo daha fazla bir bilgi vermese de bu konuda) uyuşturucu operasyonları artırılmıştır ve her zamanki kaynaklarından mal bulmakta zorlanan ve o mal sayesinde arkadaş olduğu insanlardan ayrı düşmek korkusuna kapılan Yılmaz buna engel olmak için elinden geleni yapmaya kararlıdır.
Emre Erdoğdu’nun 2017’de çektiği ve ilk uzun metrajlı filmi olan“Kar”dan sonraki çalışması olan “Beni Sevenler Listesi”nin önemli bir kısmı Beyoğlu’nun Cihangir semtinde geçiyor. Tarlabaşı, Bağcılar ve İzmir’e de uğrayan hikâyenin tüm sahnelerinde Yılmaz hep karşımıza çıkıyor ve onun Bağcılar kökenli biri olarak Cihangir’deki sanatçı çevresinin içine girebilmesinin sırrı olan torbacılıkla geçen günlerini anlatıyor. Oradaki sanatçıları müşteri değil, arkadaş kabul eden; oyuncu, yönetmen ve senaristlerle işleri üzerine sohbet eden, sokakta karşılaştıklarında da hep güleryüzle karşılanan biri Yılmaz ve kesinlikle sinemamızın son dönemlerdeki en ilginç karakterlerinden biri. Bir prodüksiyon şirketinde çalışan sıradan işçilerden biriyken, oyunculardan biri ile başlayan sohbetten sonra seçmiştir torbacılığı Yılmaz. Hikâyenin sonlardaki kritik bir sahnesinde, bu sohbetin taraflarından biri üzerinde derin bir etki yarattığını, diğeri içinse hayal meyal hatırlanan bir konuşmadan öteye geçmediğini anlamamız, Yılmaz’la içine girdiği Cihangir çevresi arasındaki farkı ve öykünün kahramanının eylemlerinin nedenlerini de açıklıyor bize.
İlginç, doğru düşünülmüş, gerçekçi ve çok iyi oynanmış bir karakter Yılmaz. Senaryonun kendisine sağladığı güçlü imkânları çok iyi değerlendiren Halil Babür’ün, sinemamızda pek rastlanmayan türden, sade ve doğal olduğu kadar, gerçekçi de olmayı da başaran performansı ise bu karakteri çok daha çekici kılıyor. Yılmaz karakterinin hem içine doğduğu çevrede hem de içine kabul edilmekten müthiş bir mutluluk duyuyor göründüğü yeni çevredeki hâlleri ve sözlerinde yakalanan sahicilik duygusu çok önemli ve Babür de bu hissin en önemli kaynaklarından biri. Kendileri gibi sinemacı olan karakterleri oynayan Onur Ünlü, Özgür Sevimli ve Can Evrenol gibi isimlerin yanında, hemen tümü tiyatro kökenli ve/veya oyunculuk eğitimi almış isimlerin (Hayal Köseoğlu, Sermet Yeşil, Ahmet Rıfat Sungar vs.) başarılı performansları da Babür’e iyi bir destek sağlıyor ve ortaya oyunculukların kesinlikle sınıfı geçtiği bir sonuç çıkıyor.
Sanatçıların odağında olduğu ve Cihangir’in sanatçı çevresinde geçen bir öykünün, sinemamızda 1990’lardan itibaren çekilen ve çoğu vasat, farklı örnekleri olan “bunalımlı entelektüeller” filmlerden biri olmamasını da artıları arasına ekleyebiliriz yapıtın. Bazıları “muhalif şeyler” yazan ve uyuşturucu kullanmalarının ortaya çıkması durumunda başlarının normalde olacağından daha da fazla derde gireceği (5 yıl önce çekilen filmin tam da bugünleri bu kadar isabetle öngörmesi oldukça ilginç!) bu insanların hemen tüm dertleri kendileri ve kendi üretimleri olsa da, ayakları yere basan bir şekilde ve gerçekçi bir tarzla çiziyor onları senaryo. Öyle ki işte o bunalım filmlerinde artistik bir zorlamadan farklı bir hava yaratamayacak olan siyah-beyaz seçimi burada “doğrusu bu” duygusunu yaratıyor beklenmedik bir şekilde.
Görüntü yönetmeni Emre Tanyıldız’ın öykünün içine girip, karakterlerin arasına karışan ama varlığını -olması gerektiği gibi- hissettirmeyen çalışması ve Ayris Alptekin’in sade ve özellikle kahramanımızın yaşamındaki iniş çıkışa ve tempoya uygun kurgusunu da anmamız gereken filmin senaryosundaki bazı incelikli ustalıklar da dikkat çekiyor. Örneğin Yılmaz’ın sohbet ettiği bir sinemacı, yeni senaryosundan bahsederken göçmenlik meselesi de açılıyor ve adam “göçmenlik zor” diyor. Yılmaz’ın buna cevabı “o kadar da zor değil” oluyor; çünkü Yılmaz’ın aklındaki kendi göçmenlik hâlidir. O da Bağcılar kökenli biri olarak Cihangir’e göç etmiştir ve onun “çevreden merkeze” bu göçü onun oradaki mutlu yaşamını yaratan en temel unsurdur. Filmin adı da -final düşünüldüğünde- çok doğru seçilmiş ve Yılmaz’ın yaşamında müşterilerin arkadaşlara dönüşmüş olma durumunu çok iyi anlatıyor. Bu arkadaşlığın karşılıklı taraflar için anlamında -az ya da çok- fark olmasını da anlatıyor bu isim seçimi. Emre Erdoğdu’nun bu ince oyunları farklı sahnelerde çıkıyor karşımıza ve Yılmaz’ın bira içmek için girdiği bir Cihangir mekânında kendisinin oraya ait olmadığını söyleyen bir bakışla karşılaşmasında olduğu gibi hiç söze başvurmadan yapıyor bunu yönetmen.
Ali Güçlü Şimşek’in, melankoliden gerilime uzanan farklı havalar taşıyan ve modern bir suç filmine de yakışan müzikleriyle öykü ile çok iyi örtüştüğü filmde Yılmaz, içine girdiği sınıfın doğal bir parçası olmadığının farkında aslında ama yine de vazgeçmek istiyor konumundan ve bunun için tehlikeli girişimlerde bulunmaktan da çekinmiyor, etkileyici bir sahnede dışa vurulan korkusuna rağmen. Çekimleri 2019’da gerçekleştirilen ama araya giren pandemi yüzünden ancak 2021’de gösterime çıkabilen filmin kahramanının trajedisi denebilir bu “dışarıdan olma ve hep öyle kalacak olma” durumuna. Emre Erdoğdu’nun, siyah-beyaz tercihini “karakterin varla yok arasında var olamamasının keskinliğini” anlatmak için, sinemanın önceki dönemlerinde daha çok tercih edilen ve günümüzde pek kullanılmayan 4:3 görüntü formatını kullanma tercihini ise “ham duygunun ham anlatımı” için sözleri ile açıkladığı yapıt, karakterlerini karikatürleştirmeden hafif bir mizah duygusu yakalamasıyla da dikkat çekiyor.