Orlando – Sally Potter (1992)

“Aynı kişi. Hiçbir fark yok. Sadece farklı bir cinsiyet”

Aşkı ve özgürlüğü arayan bir İngiliz asilzadesinin 400 yıl süren ve bir kadına dönüştüğü hikâyesi.

Sally Potter’ın Virginia Woolf’un 1928 tarihli “Orlando: A Biography” adlı romanından, Walter Donohue’nun öyküsünden yola çıkarak uyarladığı senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Hollanda ve Rusya ortak yapımı. Venedik’te Altın Aslan için yarışan ve iki dalda (kostüm ve set tasarımları) Oscar’a aday olan film Potter’ın ikinci uzun metrajlı çalışması. Woolf’un sinemaya uyarlanamaz denen romanından hayli özgün ve ilgiyi hak eden bir sonuç çıkaran Potter’ın bu başarısındaki en büyük desteklerden biri başroldeki Tilda Swinton’dan geliyor. Cinsiyet kalıplarını alt üst eden öyküsü, Potter’ın büyülü ve zarif sinema dili ve -bazı bölümlerde aksasa da- başarılı senaryosuyla kesinlikle çekici bir çalışma.

Virginia Woolf ilk baskısı 1928’de yayımlanan romanını yazarken 1925 – 35 arasında sevgilisi de olan şair ve romancı Vita Sackville-West’in aile tarihinden ilham almış. Woolf kitabında İngiliz edebiyatının tarihini Orlando adındaki karakterin yüzyıllara yayılan hikâyesi üzerinden anlatmış ve erkekten kadına dönüşen Orlando’yu ülkesinin yazın tarihinin farklı isimleriyle (William Shakespeare, Aleander Pope, Jonathan Swift, Joseph Addison vs.) buluşturmuştu. Feminist edebiyatın klasiklerinden biri olarak kabul edilen roman tiyatro uyarlamaları dışında beyazperde de üç kez hayat buldu şimdiye kadar: Alman sinemacı Ulrike Ottinger 1981’de çektiği “Freak Orlando” adlı çalışmasında, Woolf’un romanını Tod Browning’in 1932 tarihli “Freaks” filminden aldığı öğelerle besleyerek taşıdı sinemaya. Sally Potter’ın filmi kitabın sinemadaki ikinci karşılığı olurken, 2023’te Paul B. Preciado “Orlando, My Political Biography” adlı belgeselinde 21 trans ve non-binary bireyin her birini Orlando olarak kullanıyor ve romanın serbest bir uyarlamasını gerçekleştiriyordu.

1600’lü yılların başlarında başlayan ve 1990’lı yılların başlarında sona eren öykünün açılışında genç bir erkek aristokrat olarak görüyoruz Orlando’yu (Tilda Swinton). Elinde kitap bir meşe ağacının altında İngiliz şair Edmund Spenser’ın epik şiiri “The Faerie Queene”yi okumaktadır genç adam ve bir sesten onun “kaderinde duvarlarda portresinin ve tarih kitaplarında adının yer alması varmış gibi” göründüğünü duyuyoruz. İşte bu ses onun adını andığında, genç asilzade kameraya dönüyor ve “Yani ben” diyor. Sally Potter’ın “dördüncü duvar”ı öykü boyunca yıktığı anlardan ilkidir bu ve yönetmenin ifadesine göre, Woolf’un romanında okuyucuya doğrudan hitap etmesinin sinemasal karşılığıdır. Orlando’nun farklı aşk hikâyeleri üzerinden ilerleyen ve bir cinsiyet değişikliği de içeren öyküsünü fantastik kılan sadece bu dönüşüm boyutu değil, 400 yıla yakın bir süreye yayılması ve bu dönem boyunca kahramanımızın dış görünümünün hiç değişmemesi de aynı zamanda. Hikâye başladığındaki erkek görünümüyle sonraki kadın görünümü arasında makyaj, efekt vs. araçlarla hiç fark yaratılmaması anlatılanla oldukça uygun bir seçim ve bu yazının girişindeki sözlerle de uyumlu. Öykünün başında 1. Elizabeth’in Orlando’ya geniş bir arazi ve üzerindeki büyük bir malikâneyi bağışlarken dile getirdiği talebi de bu değişmemeyi zorunlu kılıyor: “Solma. Kuruyup Gitme. Yaşlanma”. Bu hep genç kalma durumunun bir istisnası var ama; Orlando gözlerini her bize çevirip dördüncü duvarı deldiğinde göz rengi değişiyor ve mavi, kehribar, yeşil ve kahverengi oluyor öykünün farklı bölümlerinde. Hikâyenin cinsel ve zamansal geçişkenliğini destekleyen, katı ve durağan durumları ret etme yaklaşımıyla uyumlu olan bu seçim, insanın kimliğinin sabit olmadığını, zaman içinde biriken deneyimlerden oluştuğunu da söylüyor sanki.

“Hiçbir şey hüznü mutluluktan ayıran kılıçtan daha keskin değildir” ve “Garip bir melankoliden muzdaripsin, acıyı önceden çekiyorsun” sözlerinin ilkini Orlando’nun ağzından, ikincisini ise onun âşık olduğu bir Rus kadından (Charlotte Valandrey) duyuyoruz. Farklı sahnelerde bu sözlerin karşılıklarını gördüğümüz film gerçekten de hüzünlü ve melankolik bir havaya sahip. Âşık olduğu kadının yanında o anda yaşadığı mutluluğun yarın kaybolabileceğini düşünerek birden hüzünlenen Orlando’nun, 1600’de başlayıp günümüzde (romanda 1928’de, filmde 1992’de) biten öyküsü onun aşk ve özgürlük arayışıyla bu mutluluğu kalıcı hâle getirme çabasını anlatıyor bize. Bir erkek olarak kadınlarda, bir kadın olarak erkeklerde (Doğulu Han rolünde Lothaire Bluteau, Batılı Shelmerdine rolündeyse Billy Zane var) bulduğu aşk ya da yaşamının bir döneminde sığındığı şiir onun bu arayışının aracı ve hedefi oluyorlar. Kuşkusuz bu bağlamda cinsiyet de bir kimlik olarak öne çıkıyor. Orlando ile Shelmerdine arasındaki “Kadın olsaydım / Erkek olsaydım” içerikli konuşma veya Orlando’nun bir kadın olarak tanık olduğu ayrımcılıklar (tek başına bir kadın olarak mülk sahibi olamaması, kurallara aykırı olarak tek başına gittiği bir davetteki erkeklerin kadını korunması gereken bir süsten öte görmeyen tavırları ve onları “Doğalarını keşfetmek için babasına ya da kocasına muhtaç” olarak tanımlaması vs.) gibi farklı örnekleri var bu kimlik meselesinin ve filmi de rahatlıkla feminist sinema örnekleri arasına yerleştirebilmemizi sağlıyor.

Sally Potter filmini her ikisi de oyuncu olan büyükannelerinden birine, çekimler başlamadan kısa bir süre önce, 1989’da yaşamını yitiren Beatrice Quennell’e ithaf ederken, 1990’da ölen İngiliz yönetmen Michael Powell’a da teşekkür etmiş. Woolf’un kitabındaki imgeler için “insan ömrünün sınırlarıyla kısıtlanmayan, zamana ve mekâna dair içsel bir hissiyatı dışa vurur” diyen Potter, filmini de “tıpkı onun gibi geleneklere ve sınırlamalara meydan okuyacak şekilde kurgulama”yı hedeflediğini söylemiş. Yönetmenin amaçladığına eriştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz; görüntü yönetmeni Aleksey Rodionov’la birlikte yumuşak ışıklara başvurulan, düşsel, zarif ve dokunaklı bir boyuta büründürülen görselliğin de katkısı ile fantastik öyküsüne yakışan bir hava yakalamış Potter ve Woolf’un kitabında yarattığı “içsel bir hissiyatı dışa vurma”nın sinemadaki doğru karşılığını üretmiş. Burada belki de en önemli başarı, gerçeküstü bir öykünün gerçek kılınması ama “sınırlara meydan okunduğu”nun da hep hissettirilmesi.

Potter’ın ifadesine göre, “cennet ile dünya arasında, şimdiki anla yaşanan coşkulu bir bütünleşme mekânında” sona eren filminde farklı metinlerden alıntılar var: yukarıda anılan Edmund Spenser şiiri “The Faerie Queene” dışında, Shakespeare’in 29 numaralı sonesi ve “Othello” oyunu, Kuran’dan Nisa Suresi, Percy Bysshe Shelley’in “The Indian Serenade” ve “The Revolt of Islam” adlı şiirleri. Orlando’nun uzun yaşamının bir döneminde şiire sığınması ama hayal kırıklığına uğraması, kendisine bahşedilen topraklara ve üzerindeki eve okuduğu Spenser şiirinden sonra sahip olması ve genel olarak dozunda bir lirizmin kendisini hep hissettirmesiyle edebî bir konuma da yerleşen filme yakışan alıntı kaynakları bunlar kesinlikle. Potter sanatın edebiyat dışında bir diğer dalından, müzikten de ustalıkla yararlanıyor. İskoç müzisyen Jimmy Sommerville’in başlarda nehir üzerinde süzülen bir kayıktaki şarkıcı, sonda ise gökyüzünde şarkı söyleyen bir melek olarak karşımıza çıktığı ve çekici, hoş bir sürpriz yarattığı filmde David Motion ve Sally Potter imzalı müzikler kesinlikle zaman ve mekândan bağımsız bir gizem katmış öyküye. Yeri gelmişken, merak edenler için filmdeki şarkıları sıralamakta yarar var: Sommerville açılışta İngiliz besteci Edward Johson’ın 16. Yüzyıl’ın sonunda Kraliçe 1. Elizabeth’in onuruna yazdığı “Eliza is the Fairest Queen” adlı şarkıyı, kapanıştaysa “Coming” adını taşıyan ve film için Motion, Potter ve Sommerville tarafından yazılan parçayı seslendiriyor; Handel’in “Semele” adlı müzikal dramından “Where’er You Walk” adlı aryayı Andrew Watts söylerken, Rönesans dönemine ait bir anonim beste olan “Pavana” da kullanılmış filmde. Müzikten söz etmişken ilginç bir notu da anmak gerekiyor: Filmin bütçesinin aşılması yüzünden bir besteciden orijinal bir çalışma talep edilmesinin mümkün olmadığı anlaşılınca, Potter müziklerin nasıl olması gerektiğini kafasında canlandırabildiğini söylemiş yapımcı Christopher Sheppard’a ve onun yönlendirmesiyle, hayal ettiği melodileri David Motion’a tarif etmiş ve onunla birlikte bir stüdyoda kaydetmiş. Potter’ın vokalini de duyma imkânı bulduğumuz bu çalışmaya İngiliz müzisyen Fred Frith de gitarıyla yarattığı doğaçlama melodilerle önemli bir katkı sağlamış.

Potter’ın bu ilginç filminin kayda değer tek problemi başarısının tüm bölümlerinde aynı düzeye ulaşamaması. Özellikle hikâyenin Shelmerdine karakterinin yer aldığı bölümlerinde film romantizm, hüzün ve kırılganlık açısıdan amaçladığını tam anlamıyla yakalayamamış görünüyor ve hatta zaman zaman başka bir filme aitmiş gibi duruyor ilgili sahneler. Neyse ki Tilda Swinton öyküyü adeta kendisi için yazılmış kılan güçlü performansıyla bu anlarda da karşımıza çıkıyor ve yapıtın aksamamasını sağlıyor o sahnelerde de. Finalin çarpıcılığında da onun varlığının çok önemli bir payı var kuşkusuz. Woolf’un romanının ruhunu koruyan ve bunu, bir sinema uyarlaması için kaçınılmaz olan kısaltmalara ve değişikliklere rağmen başaran film feminist boyutu dışında LGBT boyutuyla da ilgiyi hak ediyor. Cinsiyetler arası geçişkenlik bir ana tema olarak kendisini gösterirken, Sommerville’in varlığı ve onun “Coming” şarkısının sözleri ve bir queer ikon olan Quentin Crisp’in Kraliçe 1. Elizabeth’i oynaması da Potter’ın bu boyutu güçlü bir şekilde diri tutmasını sağlıyor.

Daha önce Han ile Orlando arasındaki bir konuşmayı izlediğimiz bölümde de yaptığı gibi, Shelmerdine ile kahramanımız arasındaki bir sahnede Potter, öykünün önüne geçmeyen ve bir yönetmen olarak varlığını zarif bir şekilde hissettiren bir tercihte bulunuyor. Kamera iki karakter arasında yumuşak bir hareketle gidip gelirken, bize asıl olarak konuşanı gösteriyor ve dinleyeni görüntünün dışında bırakıyor. Bu sahnelerde açı/karşı açı tercihinde bulunarak kendisini -kurgunun varlığını da duyurarak- öne de çıkarabilirdi Potter ama böyle yapmayarak adeta roman okuma hissi yaratıyor ve öykünün temelindeki geçişkenlik temasını, farklı cinsten iki karakter arasında hareket ederek elle tutulur kılıyor gözlerimizin önünde.

(Visited 5 times, 5 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir