“İnsanın nefret ettiği kişiye bilmeden âşık olması ne acı”
Zengin bir bestekâr iş adamı ile onun arabasıyla çarparak kör olmasına neden olduğu bir şarkıcı kadın arasında gelişen aşkın hikâyesi.
Muzaffer Arslan ve Burhan Bolan’ın özgün hikâyelerinden uyarlanan senaryosunu Bülent Oran ve Arslan’ın yazdığı ve yine Arslan’ın yönettiği bir Türkiye yapımı. Fakir kız ve zengin oğlan, trafik kazasında gözlerini kaybeden bir şarkıcı ve onun bilmeden, trajedisinin nedeni olana âşık olması, fedakârlıklar vs. Bu başlıklar Yeşilçam için ne kadar özgünse, Arslan, Bolan ve Oran’ın öyküleri ve senaryolarının da o kadar özgün olduğu film başrol oyuncuları Türkân Şoray ve Cüneyt Arkın’ın varlıkları, Nesrin Sipahi’nin sesinden dinlediğimiz çekici şarkıları ve özellikle kıyafetlerde kendisini gösteren görsel estetiği ile ilgi çekebilir. Filmin geri kalan unsurları ise Yeşilçam klişeleri ifadesi ile özetlenebilir ve senaryodaki inandırıcılık problemleri ve özellikle son üçte birlik bölümde iyice dozu kaçan absürtlükler Yeşilçam’a hayran olmayanları hayli rahatsız edebilir.
Norayr Demirci’nin (Kevork Norayr Demirciyan) bestelediği, sözlerini Fecri Ebcioğlu’nun yazdığı “Kalbi Kırık Serseri” şarkısının eşlik ettiği renkli bir jenerikle açılıyor film. Andy Warhol’un Marilyn Monroe’nun aynı portresini tekrarlayarak ürettiği, 1962 tarihli ünlü “Marilyn Diptych” tablosunu hatırlatan bir tasarımı olan bu jenerik, Şoray ve Arkın’ın portrelerinin Warhol’u hatırlatan kullanımı ile başlıyor ve sonra filmden farklı anların görüntüleri ile sürüyor. Filmin ilerleyen dakikalarında karşımıza çıkacak renkli (kelimenin iki anlamıyla da) görselliğin habercisi olan bu açılıştan sonra, Ümit İris’in koreografisi ile dans eden Zeynep’i (Türkân Şoray) izlemeye başlıyoruz. Bir gazino patronunun onu işe alması için dans eden Zeynep’in bu sırada seslendirdiği (Nesrin Sipahi’nin sesinden) şarkı Nana Mouskouri’nin “Vole Vole Farandole” şarkısından uyarlanan “Gel Şarkı Söyle”dir. Patron çok beğenir Zeynep’in sesini ama arkasında ona enstrümanı ile eşlik eden ve konservatuvardan arkadaşı olan Fatma’yı (Gülgün Erdem) işe almak istemez. Zeynep’in iyi yürekli ve fedakâr karakterinin ilk örneğini burada görürüz ve rest çekerek arkadaşının da işe alınmasını sağlar şarkıcımız. Buradan kameranın mini etekli genç kadınların bacaklarına odaklanarak çılgın bir ev partisini görüntülediği sahneye geçeriz. Herbie Hancock’un Michelangelo Antonioni’nin “Blow-Up” (Cinayeti Gördüm, 1969) filmi için hazırladığı melodilerden biri olan “The Thief” eşliğinde dans edenlerden uzak duran Harun (Cüneyt Arkın), arkadaşı Mehmet’e (Münir Özkul) ortamdan sıkılmışlığını “Ne yaptıklarını bilmeyen bu sersem grubu insana bezginlikten başka ne verir ki?” sözleri ile ifade eder. Aslında hiç hoşlanmadığı bu insanları “yalnızlıktan kaçmak” için çağırmıştır evine Harun ama çok sıkıldığı bu tür bir eğlenceyi üstelik de kendi evinde neden düzenlediği konusunda seyirciyi ikna edecek bir açıklama değildir bu. Büyük bir plak şirketinin en büyük hissedârı ve yöneticisi olan, ayrıca beste de yapan Harun partidekilerden biri ile girdiği iddia üzerine onunla araba yarışına çıkar ve yolda önüne çıkan bir çocuğa çarpmak üzereyken araya giren Zeynep kurbanı olur bu yakışıklı adamın. Harun genç kadını hastaneye götürür ve doktorun bir sorun olmadığını teyit etmesi üzerine iç rahatlığı ile ayrılır hastaneden. Ne var ki kısa süre sonra Zeynep bu çarpma esnasında beynine aldığı hasar yüzünden gözlerini kaybeder. Bundan sonrası Harun’un vicdan azabı ile yaptığı plan ve bu planın neden olduğu gelişmeleri izleyeceğimiz bir Yeşilçam hikâyesi olacaktır.
Üstteki paragrafta yer alan farklı örneklerin sunduğu Yeşilçam havasının daha pek çok örneği var filmde. Mutlu olması gereken bir anda içine doğan bir his nedeni ile yüreği daralan bir karakterin yüzünü görmediği bir insanın yakışıklı olduğunu “hissetmesi”, tesadüfler, abartılı ve/veya absürt diyaloglar (“Göremediğinize sevindim dersem kızar mısınız bana?” ve fedakârlıklar gibi klişeler, filmin öyküsünde Muzaffer Arslan ve Burhan Bolan’dan çok, Bülent Oran’ın damgasının hâkim olduğunu gösteriyor bize. Hikâyenin son üçte birlik bölümünde, Harun’un acımasız ve tuhaf planını uygulamaya başladığı andan itibaren Yeşilçam tuhaflıkları iyice gösteriyor kendisini ve neredeyse senaryonun kendisiyle veya Yeşilçam’la dalga geçtiğini bile düşündürtüyor. Şarkı sahnelerinde ses ve ağız hareketlerinin zaman zaman yeteri kadar uyuşmaması ve bazı devamlılık problemleri de (parti sahnesinde bir erkeğin elinin bir kadının omzunda bir görünüp bir kaybolması, şarkıcının arkasındaki müzisyenlerin yer değiştirmesi vs.) yerini almış filmde elbette.
Filmin tartışmasız çekici yanları da var neyse ki; bunlardan ilki de Nesrin Sipahi’nin sesinden dinlediğimiz şarkılar. Yukarıda anılan “Kalbi Kırık Serseri” ve “Gel Şarkı Söyle” dışında, “Sevmek Bir Yalanmış” (kökeni bilinmeyen bir aranjman), “Olmaz Olmaz Bu İş Olamaz” (bir Hint filminin şarkısı olan ve Lata Mangeshkar ile Manna Dey’in seslendirdikleri “Jhoomta Mausam Mast Mahina” ve ondan uyarlanan Mihalis Menidiatis şarkısı “Ligo Ligo Tha Me Sinitheniseis”den yapılan bir aranjman), “Duyduk Duymadık Demeyin” (Stelio Kazancidis’in “Efyge Efyge” şarkısından yapılan bir aranjman), “Artık Sevmeyeceğim” (Suat Sayın’a ait olduğu söylenen bestenin, Adiss Harmandian’ın “Moratzir intz Moratzir” adlı şarkısından yapılan bir aranjman olduğu yolunda iddialar da var), Bora Ayanoğlu bestesi “Bebek” ve Şoray’ın değil, Özkul’un karakterinin seslendirdiği “Uzaklaşma Benden Öyle” (Özdemir Erdoğan’ın sesinden dinlediğimiz parça Don Costa ve Orkestrası’nın “The Harem” adlı parçasından yapılan bir aranjman). Tüm bu şarkılar kesinlikle filme epey bir renk ve çekicilik katıyor ve Yeşilçam’ın şarkılı/şarkıcı filmlerinde hep olageldiği gibi baştan sona dinletiliyor. Sahnede gözleri kararınca Zeynep şarkısına devam edemez ama biz onun sesinden şarkıyı yine de duymaya devam ediyoruz; iki farklı şarkıdaysa Şoray’ın kostümleri, hatta birinde 2 kez, değişiyor. Bu örnekleri, bir tutarlılık probleminden çok, filme renk ve dinamizm katan bir yönetmen tercihi olarak değerlendirmek mümkün iyi niyetli bir bakışla.
Bülent Oran’ın imzasının olduğu bir senaryonun en tipik Yeşilçam özelliklerine sahip olmaması mümkün değil elbette. Sonuçta Oran senaryolarında seyircide etki yaratacak bir durumu belirlemekle ama o duruma anlamlı bir gerekçe yaratmamakla bilinen bir isim. Seyircide inandırıcılık beklentisi yaratmak gibi bir niyetin -herhalde- olmadığını gösteren pek çok örnek var öyküde: Cüneyt Arkın’ın ağzında puro ile bir Godfather görüntüsü verdiği sahne, onun sadece gönül eğlendirdiği sevgilisinin (Aynur Aydan) öyküdeki işlevsizliği ve neden / ne zaman öyküden çıktığının anlaşılamaması, yine bu karakterin girdiği bir toplantı odasında tüm erkeklerin başını döndürmesindeki anlamsız ve yapay erotizm, ameliyat sonrası gözlerindeki bandaj açılmakta olan kadının eline tam o anda bir mektup tutuşturulması, birine çarparak kör olmasına neden olan adamı şikâyet etmenin kimsenin aklına gelmemesi ve görme özürlü bir insanın sevdiği insanın kendisine söylediği “Benim görmem imkânsız” gibi bir cümleyi unutması gibi çok fazla örnek verilebilir bu konuda. Son bir gariplik olarak filmin adını da anmakta yarar var; çünkü öyküde kimsenin kimseye hayatını feda ettiği yok. Bu ismin verildiği bir filmde Münir Özkul üzerinden zorlama mizah anları yaratmaya çalışılması ve bu usta sanatçının da karakterini adeta bir komedi filmindeki ve şarkı söylediği sahnede olduğu gibi abartılı mimiklerle canlandırması da tuhaf olmuş doğal olarak.
Türkân Şoray’ın trende okuduğu kitabın, romanlarında farklı isimler kullanan Eduard Rhein’ın Ulrich Horster adı ile yazdığı ve bizde “Dinmeyen Hasret” adıyla basılan roman olduğunu meraklısı için belirtebileceğimiz filmde bu oyuncunun güzelliğine hayranlık duymamak mümkün değil. Özellikle hüzünlü ve mutsuz sahnelerinde, o Doğulu gözleri ile ve hatta senaryoya rağmen etkileyici olmayı başarıyor Şoray. Öykü boyunca giydiği kostümler ve özellikle de sahne kıyafetlerinin renkli göz alıcılığının da katkısı ile Şoray filmi tek başına, izlenebilir kılıyor açıkçası. Kostümler deyince, Cüneyt Arkın’ınkileri de atlamamak gerek: Dantelli beyaz gömleği, eflatun ceketi ve yeşil gömleği ile Arkın da bu çarpıcı görselliğin ortağı oluyor sık sık. Arkın’ın Şoray kadar benimsemiş görünmediği rolünde etkili olduğu anlar, onun özellikle stilize hava yaratan tercihlerde bulunduğu bölümler; örneğin intikam duygusunun ağır bastığı bir dansa tanık olduğumuz sahnede Cüneyt Arkın çok farklı bir görünüm çiziyor filmografisinin geneline bakıldığında ve Arslan’ın daha çok bir Metin Erksan filminde göreceğimiz türden bir mizansene başvurduğu bu sahnede öykünün tümündeki mesafeli duruşunu biçimsel bir çarpıcılığa çeviriyor.
Özetlemek gerekirse, Arslan’ın filmi mekânlardan kostümlere hep hâkim olan çarpıcı renk tonları ile hayli ilginç bir görsellik sunuyor seyirciye. Senaryo vasatın hayli altında ve Yeşilçam’ın sonra da sık sık başvuracağı pek çok klişeyi barındırıyor ama özellikle Şoray’ın bu ilginç görsellik içindeki varlığına tanık olmak ve Nesrin Sipahi’nin şarkılarını dinlemek yine de çekici olabilir.