“Mutsuzluğun farkında olmak, mutsuz bir varoluştan ziyade, başka bir yaşama sahip olma ihtimalini mümkün kılar”
Bir saat firması sahibinin, içinde bulunduğu burjuva düzenini ve ailesini terk ederek farklı bir yaşam olasılığını aramasının hikâyesi.
Alain Tanner’in yazdığı ve yönettiği bir İsviçre yapımı. Sinemacının ilk uzun metrajlı kurgu filmi olan ve Locarno Festivali’nde Altın Leopar ödülünü kazanan yapıt, dünyayı kasıp kavuran 1968 protestolarından hemen sonra çekilen ve bu eylemlere katılanların sorguladığı ve değiştirmek istediği kavramlar ve politik/toplumsal/ekonomik düzenler üzerine bir öykü anlatıyor ve Tanner’in saygın kariyerini ve “Yeni İsviçre Sineması” dönemini başlatan film olarak ayrı bir önem taşıyor. Sinemanın günümüzde unuttuğu sözcükleri ve temaları karşımıza getiren film, belgesele yakın duran sinema dili ve -öyle olmasa da- doğaçlama havasını taşıyan senaryosu ile politik ve entelektüel sinemanın önemli örneklerinden birini oluşturuyor. Başta entelektüel ve politik hikâyelere merakı olanlar olmak üzere, sinemanın gerçek meselelere değinmesini özleyenler için önemli ve görülmesi gerekli bir çalışma.
Charles Dé (François Simon) büyükbabasının kurduğu, orta ölçekli ve yüzüncü yılını kutladıkları bir saat şirketinin sahibidir; üniversitede okuyan ve öğrenci örgütlerinin içinde aktif olarak yer alan Mariane (Maya Simon) adında bir kızı ve babasının şirketi yönetme şeklini beğenmeyen, Pierre (André Schmidt) adında hırslı bir oğlu vardır. Kutlama töreni ve bir televizyon programı için verdiği röportaj elli yaşlarındaki adamı yaşamını sorgulamaya ve ardından da ani bir karara götürür. Ailesini terk eder ve teadüfen tanıştığı bir çiftle (Paul rolünde Marcel Robert, Adeline rolünde Marie-Claire Dufour var) birlikte yaşamaya başlar. Onun bu kaybını kızı ve oğlu farklı değerlendirirken, Charles yeni yaşamında eskisini sorgulamaya devam edecektir.
1968 olayları dendiğinde Avrupa’da ilk akla gelen ülke Fransa’dır elbette; İsviçre de payını alsa da 1968 eylemlerinden, orada yaşananların boyutu Fransa’dakinin epey gerisindedir. Ülkedeki referandum tabanlı “doğrudan demokrasi”, federalist yapının halka -doğru ya da yanlış- yönetimin parçası olduğunu hissettirmesi, o dönemde ekonomisi hızla büyüyen İsviçre’de işssizliğin neredeyse sıfır olması ve bunun sonucu olarak emekçilerin öğrencilerin kapitalizm karşıtı eylemlerinden uzak durması ve İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalan ülkelerine karşı gençlerin bir geçmişle yüzleşme/öfke/hesap sorma ihtiyacı duymaması gibi farklı nedenleri vardı bu eylem kısıtlılığının. 1960’larda bir süre Fransa’da yaşayan ve Fransız Yeni Dalga akımının isimleri ile arkadaşlık kuran Tanner, 1968 eylemlerinin sembol ayı Mayıs’ta Paris’te İsviçre televiyonu için “Le Pouvoir dans la Rue” adlı bir film de çekmişti. İşte bu dönemlerdeki tecrübelerini İsviçre’de geçen bir öyküye taşımış Tanner ve jeneriklerde adı geçmese de, İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger’den de destek almış senaryo için. Bu iki sanatçının 1966’da “Une Ville à Chandigarh” adlı kısa filmle başlayan iş birliği Tanner’in 3 uzun filminde daha ama bu kez resmi olarak sürecek ve Berger, Tanner’in “La Salamandre” (Semender, 1971), “Le Milieu du Monde” (Dünyanın Ortası, 1974) ve “Jonas qui aura 25 ans en l’an 2000” (2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Jonas, 1976) senaryoyu onunla birlikte yazacaktır. Tanner’in filmlerinin ana ortak özelliklerinden biri olan entelektüel bir içerikte, en azından bu filmler için Berger’in de payının olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Alain Tanner filmine “petite fresque historique” (küçük tarihi fresk) alt başlığını koymuş; Paul karakterinin ressamlığından çok, kolektif bir başkaldırının yaşandığı bir dönemde öykünün kahramanı orta yaş krizi içindeki bir burjuvadan yola çıkıp, aslında toplumun daha geniş bir “fresk”ini çizmesine gönderme olsa gerek bu. Buradaki “küçük” sözcüğü de, bu bağlamda değerlendirince, bir ironi içeriyor. Tüm dünyayı etkileyen bir toplumsal gelişmeyi, bu gelişmeden payını en az alan yerlerden biri olan İsviçre’deki bir iş adamının kişisel hikâyesi üzerinden ve gösterişsiz bir şekilde anlatmayı seçen bir film bu çünkü. Evet gösterişsiz ve oldukça sade bir sinema dili var Tanner’in. Çoğunlukla sabit kamera açıları kullanan yönetmen, teknik oyunlardan uzak duruyor ve örneğin kameranın kaydırma hareketine bile çok az başvuruyor. Özellikle Charles’ın Paul ve Adeline’in yanına yerleşmesinden sonra daha da artan bir dozda belgesele yakın duruyor Tanner ve bir burjuva ile yanlarında yaşamaya başladığı bohem bir çiftin sohbetlerine tanık olduğumuz sahneler başta olmak üzere, bizi entelektüel bir ortamın içine yerleştiriyor. Kamera, seçmek yerine, önüne koyulanları ya da çıkanları görüntülemekle yetiniyor ve seyirciye tarafsız bir “fresk” çiziyor. Burada şunu da söylemek gerekli ama; kafası karışık kahramanımız oğlunun kapitalist bakışı ile kızının radikal bir dönüşüm talep eden anlayışının arasında bir yerde duruyor ama kişisel ilişkiler açısından bakıldığında kızına çok daha yakın kesinlikle. Eski bir anarşist olan ve saat şirketini kuran büyükbabasını saatçi olarak tanımlayan, babasının hem saatçi hem iş adamı olduğunu söyleyen Charles’ın, kendi oğlunu ise kesinlikle asıl olarak bir iş adamı olarak nitelemesi de bunun göstergesi. Kahramanımızın yirmili yaşlarındayken karşı olduğu (ya da karşı olduğunu düşündüğü) para, konformizm, düzene uyma, otorite ve hiyerarşi gibi kavramların hâkim olduğu bir yaşamın içinde olmasının yarattığı hayal kırıklığını sadelikle anlatmayı seçmiş Tanner ve seyirciyi değindiği meselelerle -bilinçli olarak- yalnız bırakmış.
Charles’in kişisel görünen hayal kırıklığını 1968’de dünyayı değiştirmek için sokaklara çıkanlarınki için bir referans olarak kullanıyor film. İş adamının, gençliğini ve babasının ölümü ile kendisini şirketin sahibi olarak bulmasını anlatırken söylediği “Bir şeyler olmasını beklemekten başka bir şey yapmıyordum. Daha iyi bir dünyanın hayalini kurarken gerçekleşecek bir sürprizi… ve sonra her şey paramparça olmaya başladı” 1968’de sokaklara çıkanlarınınkinin tersine bir eylemsiz hayali işaret etse de, sonuç açısından değerlendirildiğinde aynı yenilgiyi ifade ediyor aslında. Bu bağlamda, Charles’in filmdeki son sözü olan “Son Gülen İyi Güler” özel bir önem taşıyor kuşkusuz ve görünenin bir yenilgi olduğunu sorgulaması isteniyor seyirciden sanki. Dolayısıyla 1968’lilerin geri çekilmesinin yarattığı umutsuzluğa ya da yılgınlığa bir sinemacının cevabı olarak da düşünülebilir bu ifade. Ne var ki burada iyimserlikten çok, umutsuzluğa gösterilen naif bir tepkinin izinin olduğunu öne sürmek de hiç yanlış olmayacaktır; özellikle de filmin aşağıda değinilen “masal” havası dikkate alındığında.
İsviçreli besteci Jacques Guyonnet’nin avangart olarak niteleyebileceğimiz müziğinin, öykünün kahramanı Charles’ın içinde olduğu ama kendisini ait hissetmediği ve mutlu olmadığı dünyadan kaçışının belirsizliğini ve “anormalliğini” (düzen dışına çıkan herkes gibi Charles da anormaldir doğal olarak!) tedirgin edici bir şekilde yansıttığı bu siyah-beyaz film, Groupe 5 adlı bir kolektifin çektiği ilk sinema filmiydi. Tanner’in yanı sıra, Claude Goretta, Jean-Louis Roy, Michel Soutter ve Jean-Jacques Lagrange da vardı bu kolektifte ve yaratıcı özgürlüklerine sahip çıkarak Tanner’in deyişiyle “korsan sinema” yapıyorlardı. Başroldeki François Simon’un ilk başrolünü oynadığı bu filmde, ana kadronun geri kalanı ilk ve çoğunluğu tek sinema oyunculuğu ile çıktılar seyircinin karşısına ve yönetmenin kendi ifadesine göre özellikle karikatürleştirilen karakterlerini gerçekçi ve doğal performanslarla canlandırdılar. Tanner bu karikatürleştirmeyi, anlattığının bir masal olması ile açıklamış ve hikâyenin görünen anlamı ile sınırlı kalmayıp, seçim yapabilme özgürlüğü temasına odaklanılması gerektiğini belirtmiş. Oyunculardan söz etmişken, François Simon’un karakterine kazandırdığı ıstıraplı, komik ve sıra dışı görünümle çok başarılı bir performans gösterdiğini vurgulamakta yarar var.
Uçurumdan aşağı atılan araba gibi 1968’deki hareketin karşı kültür doğasının ve tüketim toplumuna tepkisinin uzantısı olan unsurların bulunduğu ve ilk görüntü yönetmenliğinde Renato Berta’nın çarpıcı bir siyah-beyaz çalışma çıkardığı filmiyle ilgili olarak Tanner’in söylediklerini yazalım son olarak ve filmin önemli bir sinemacının doğuş filmi olarak bile önem taşıdığını, ama çekiciliğinin bununla sınırlı olmadığını söyleyelim son olarak: “Mayıs 1968’in politik olmaktan daha fazla, tiyatrovari bir eylem olduğunu anladım. Sokaklarda devasa bir olay yaşanıyordu. Halkın bir kısmı devrimi, belki de onun kostümlü provasını canlandırıyordu”. Buradaki tiyatro ve prova sözcükleri hareketin çıkışsızlığından da yola çıkan bir eleştiri için kullanılıyor elbette ama Tanner’in kişi olarak, o provanın gerçek bir sahnelemeye dönüşmesini arzu ettiğini de bilmek gerekiyor. Onun tüm filmografisi ve yaşamı hakkında detaylı araştırma yapmak isteyenlerin, 2022’deki ölümünden 5 yıl önce adına kurulan vakfın hayli özenle hazırlanmış İnternet sayfasından (alaintanner.ch) yararlanabileceğini de ekleyelim son bir not olarak.
(“Charles, Dead or Alive” – “Charles, Ölü Ya da Diri”)