Breezy – Clint Eastwood (1973)

“Evet, belki bu gece yatacak bir yere ihtiyacım vardı. Ama tanıdığım tek kişi sen değilsin. Sadece, burada seninle kalmak güzel olur diye düşünmüştüm. Ama şunu bil ki sabah uyandığımda yanımda olduğuna beni pişman edecek hiç kimse ile yatmadım hiç ama eminim sen yapmışsındır bunu”

Özgür ruhlu bir genç kızla, otostop yaparken tanıştığı ve yaşı kendisinden hayli büyük erkek arasında başlayan ve aşka dönüşen ilişkinin hikâyesi.

Jo Heims’in orijinal senaryosundan Clint Eastwood’un çektiği bir ABD yapımı. Eastwood’un 1970’lerde sert hikâyelerin oyuncusu olarak popülerliğinin zirvesinde gezindiği bir dönemde çektiği ve önceki yönetmenlik çalışmalarının aksine kendisinin rol almadığı (bir sahnede “Marinadaki adam” olarak çok kısa geliyor görüntüye) ilk film olan bu çalışma, yaşlanmakta olan bir adam ile 70’lerin özgür ruhlu gençlerinden (hippilerinden ya da) bir kız arasındaki aşkı anlatan bir romantik dram. Başrollerde William Holden gibi klasik Hollywood döneminin ustalarından birinin ve kariyerinin başlarında (ve o tarihte 19 yaşında olan) Kay Lenz’in yer aldığı film gişede başarısız olmuş ve hikâyesinin yeterince güçlü olmaması nedeni ile seyirci üzerinde kayda değer bir etki yaratamamıştı. Eastwood gişe başarısızlığını yapımcı firmanın pazarlama eksikliğine bağlasa da film Hollywood’un güçlü romantik dramlarından biri değil açıkçası. Holden’ın aksamayan performansı, -filmin Türkiye’de vizyona girdiği adı referans alırsak- “İkinci Bahar” şansı karşısında bir yetişkinin tutumunu özenle anlatması ve bir küçük hikâye tadını taşıması ile ilgi ile seyredilebilir yine de.

Yataktaki uyuyan genç bir çıplak çiftle açılıyor film. Kameranın taradığı mekândaki objeler bir hippi evinde olduğunu gösterirken bize, kadının hareketlerinden ve sonra da adamla aralarındaki konuşmalardan aslında orada yaşamadığını ve ilk defa bir önceki gün tanıştıklarını anlıyoruz. Kadın gitarını alıp çıkıyor özgür hayatına devam etmek üzere. Breezy adındaki ve 19 yaşındaki genç kadın kısa bir süre sonra, eşinden boşanmış bir erkek olan ve aralarında 31 yaş fark olan emlakçı bir adamla tanışacak ve erkeğin planlamadığı ve beklemediği bir içeriğe doğru ilerleyecektir ilişkileri. Michel Legrand’ın Altın Küre’ye aday gösterilen başarılı müzikleri ve şarkısının (“Breezy’s Song” adlı bu şarkıyı Shelby Flint seslendiriyor) sağlam bir destek sağladığı ve işte bu ilişkiyi anlatan hikâye yeterince güçlü değil ama yine de aşktan hangi koşul altında olursa olsun uzak durmamak gerektiği duygusunu seyirciye geçirmeyi başarıyor. Adamın kötü biten evliliğinin sonucu olarak, hiçbir bağlanma ve söz içermemesine özen gösterdiği ve çoğu bir gecelik olan ilişkilerle süren hayatına özgür ruhlu ve koşulsuz/beklentisiz sevmeye inanan genç kadının getireceği heyecan hem olumlu hem olumsuz etkiler yaratacaktır doğal olarak ve film de seyirciyi bu maceraya ortak etmeyi başarıyor çoğunlukla.

Bir sinema filminden çok, bir televizyon filmini çağrıştırıyor Eastwwod’un sinema dili burada ama hikâyesine hizmet ediyor yine de. Genç kadının kurallardan ve kısıtlardan bağımsız, herkesin içindeki iyiye odaklı naif yaklaşımı ile adamın tam ters yöndeki tutumunun doğal çatışmasını içerik ve görsellik açısından bize yeterince taşıdığını söyleyemeyiz filmin. Holden’ın karakterinin bağlanmama prensibinin bağlanmanın toplumsal kısıtlarından uzak olan bir kadın tarafından tehdit edilmesi aslında oldukça ilginç bir kaynak yaratıyor bir dramatik gerilim için ama hikâyenin bunun üzerine hak ettiği kadar gittiğini söylemek zor. Bunun yanında, erkek ile kadın arasındaki yaş farkının zaman zaman rahatsız edici bir “erkek bakış açısı” ile ele alındığı hissini de veriyor film. Bir sahnede adamın uyumakta olan genç kadını omuzlayarak eve götürdüğünü ve yatırdığını görüyoruz ve bir diğerinde adam, köpek ve pamuk şekeri yiyen kız resmi bize bir aile tablosunu hatırlatıyor daha çok. Benzeri seçimlerle (veterinerdeki köpek sahnesi veya kızın adama sevgisini dile getirirken kullandığı sözcükler) birlikte bilinçli (ve dolayısı ile tehlikeli) bir tercih mi bu emin değilim ama kadının tüm “özgür ruhu”na rağmen ilişkinin geleceği ile ilgili kararın finalde adam tarafından atılan/atılmayan bir adımla belirlenmesini de eklerseniz bunlara, bir parça kuşku duymanız gerektiği açık olan biteni seyrederken.

Breezy ilginç bir karakter; sevgi dolu olması ve herkesi sevmeye (ve vermeye) odaklanması Camille Vidal-Naquet’in 2018 tarihli “Sauvage” filminde Félix Maritaud’nun canlandırdığı Léo karakterinin öncülü bir bakıma. O da insanların kötü olabileceğinden bağımsız hareket ediyor ve adamın kendisini uyarmasına rağmen (“Karşındaki ne kadar kötü olursa olsun, iyi bir yanını buluyorsun. Ama dünyada sadece kötü olan şeyler, tek amacı kötülük yapmak olan insanlar da var”) inandığı yoldan vazgeçmiyor. Filmin kusurlarına rağmen ilgiyi hak etmesinde bu karakterin önemli bir payı var kuşkusuz. Ne var ki “Sauvage” ve baş karakterinin seyirci üzerinde bıraktığı güçlü etki ile karşılaştırıldığında, Eastwood’un bu filmindeki karşılıklarının fazlası ile mütevazı kalması kaçırılan fırsatın da göstergesi oluyor açık bir şekilde.

Holden’ın dengeli ve güçlü oyunculuğunu özenle sergileyerek önemli bir katkı sağladığı filmde Lenz de yeni bir oyuncu olarak hiç aksamıyor ve iyi bir oyunculukla, aksi bir durumda zorlama görünebilecek bir karaktere hakkını veriyor. Türkçe adının çağrıştırdığının aksine sadece bir insanın son bir fırsatını değerlendirmesini anlatmıyor hikâye; yaş farkından özgürlüğe bağlanma korkusundan aşkın özüne ve iyiliğe inanmaya farklı alanlarda geziniyor hikâye ve tıpkı orijinal adının vurguladığı gibi bir insanın, hayatına rüzgâr gibi girip ona hayat katan bir diğerinin yarattığı sonuçları anlatıyor. Bir klasik değil kesinlikle ama yine de derli toplu anlatılmış bir hikâye olarak izlenmeyi hak eden bir çalışma.

(“İkinci Bahar”)

Love Affair – Leo McCarey (1939)

“Sana çocukken masal değil, Casanova’nın anılarını okumuş olmalılar”

Fransa’dan ABD’ye giden bir gemide tanışan ve her ikisi de başkaları ile nişanlı olan bir kadın ile bir erkek arasında gelişen aşkın hikâyesi.

Senaryosunu Leo McCarey ve Mildred Cram’ın orijinal hikâyesinden yola çıkarak Delmer Daves ve Donald Ogden Stewart’ın yazdığı, yönetmenliğini Leo McCarey’in yaptığı bir ABD yapımı. İlki yine McCarey tarafından olmak üzere Hollywood’un daha sonra iki kez daha sinema perdesine uyarladığı film Oscar’a aralarında En İyi Film’in de bulunduğu altı dalda aday olmuştu ve Hollywood’un klasik döneminin parlak örneklerinden biri. Romantik komedi ve dramdan beslenen film dönemi için fazla cüretkâr olduğundan senaryosu birkaç kez yeniden yazılan, iki başrol oyuncusunun (Charles Boyer ve Oscar’a aday gösterilen Irene Dunne) yönetmenin teşviki ile doğaçlamaya da başvurdukları eğlenceli ve güçlü performansları ile dikkat çeken ve Amerikan sinemasının hikâye anlatma becerisinin kendisini gösterdiği bir çalışma. Başta şarkılı sahneleri olmak üzere farklı unsurların hikâyeye eğreti bir şekilde ve gişe gözetilerek eklendiği açık olan bölümlere sahip olmak gibi önemsiz olmayan bir kusuru olsa da eğlenerek ve birkaç gözyaşı da dökülerek seyredilebilir.

İki başrol oyuncusunun da en sevdikleri filmleri arasında yer alan ve gösterime girdikten sonra restoranlarda “pembe şarap” (rosé) satışlarını birdenbire artıran çalışma film ve kadın oyuncu dışında, yine kazanamadığı dört dalda daha aday olmuş Oscar’a: Orijinal Senaryo, Yardımcı Kadın Oyuncu (Maria Ouspenskaya), Sanat Yönetimi ve Orijinal Şarkı. Bu adaylıklardan sonuncusunu sağlayan “Wishing” adlı şarkı başarılı bir çalışma ama filmin yaratıcılarının ticarî bakışını da ele veren ve hikâyeye doğal bir şekilde yerleştirildiği söylenemeyecek en önemli iki unsurdan biri. Birden fazla “şarkı söyleme” sahnesi var filmde ve hikâyeye gereksiz bir yarı-müzikal hava katıyor nerede ise bu bölümler. Tıpkı gemideki küçük çocuk sahnesinin (bu rolde dönemin tanınan çocuk oyuncularından biri olan ve kötü sonuçlanan oyunculuk kariyerinin de etkisi ile henüz 38 yaşında hayatına intihar ederek son veren Scotty Beckett var) anlaşılan çocuğun sevimliliğinden ve tanınırlığından yararlanmak için eklenmiş görünmesi gibi bu müzikli sahneler de hikâyeye yararı olmayan bir odak değişikliği getiriyor. Neyse ki filmin bugün -aradan geçen seksen üç yılı ve benzer hikâyeleri anlatan onlarca filmi düşününce doğal görünen- eskimiş dili ile birlikte kayda değer tek önemli kusurları bunlar ve yapıtın tadını çıkarmaya engel teşkil etmiyorlar.

Ünlü bir çapkın olan ve pek de üzerine düşmese de ressamlık yapan Fransız Michel ile gece kulüplerinde şarkıcılık yapan Terry’nin okyanusu geçerek ABD’ye giden bir transatlantikte tanışmaları ile aralarında gelişen aşkı anlatıyor film. Her ikisini de New York rıhtımında nişanlıları beklemektedir ve aniden kendilerini içinde buldukları bu yeni aşkın zamana ve koşullara karşı gücünü test etmek üzere altı ay sonrası için tekrar görüşmek üzere sözleşerek ayrılırlar. Bunu ve sonrasını anlatan senaryo ilk yazıldığında olaylar 1850’li yıllarda geçiyormuş ve bir Fransız diplomat ile bir Amerikalı kadının ilişkisini anlatıyormuş ama sonra oldukça önemli değişiklikler yapılmış metinde. Yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde bir Fransız ile bir Amerikalı arasında bu tür bir evlilik dışı ilişkiyi doğru bulmayan Fransız elçiliğinin rahatsızlığını iletmesi ve sansür kurumunun hikâyeyi zinayı teşvik edici bulması gibi nedenlerle yapaılan değişikliklerle farklı bir dönemde ve farklı karakterler arasında geçen bir hikâye çıkmış ortaya. 1957’de “An Affair to Remember” adı ile yine McCarey tarafından ve bu kez Cary Grant ve Deborah Kerr ile tekrar çekilen ve yine çok beğenilen hikâye 1994’te ise orijinalinin aynı isimle ve Glenn Gordon Cardon tarafından üçüncü kez taşınmış perdeye (Başrollerde bu kez Warren Beatty ve Annette Bening yer almış bu pek beğenilmeyen uyarlamada).

Özellikle gemide geçen ilk bölümünde hayli başarılı bir sonuç elde edilen bir film çekmiş Leo McCarey. Diyaloglar esprili, hikâyenin temposu ve içeriği oldukça uyumlu ve yönetmenin görsel çalışması da görüntü yönetmeni Rudolph Maté’nin katkısı ile oldukça çekici. Özellikle komedilerdeki başarısı ile bilinen yönetmenin bu türdeki yeteneklerini gemide geçen bu sahnelere parlak bir şekilde taşıdığını söyleyebiliriz. Her ne kadar hikâyedeki gervarlıkları hayli sorunlu olsa da şarkılar da (orijinal besteler yanında bir Fransız klasiği olan “Plaisir d’amour”u da Irene Dunne’un sesinden dinliyoruz ve aşkın zevklerinin kısa ama acısının bir ömür boyu süreceğini hatırlıyoruz bir kez daha) renk katıyor filme. İlk öpüşmenin okyanustaki korkunç dalgalı ve fırtınalı bir âna denk gelmesi veya hiç gelmeyecek bir âşığı bekleme sahnesinin gök gürültüsü ve şimşeklerle bitmesi gibi küçük oyunlara da başvuran McCarey dram, romantizm, komedi ve hatta melodramın tümünden birer dozun özenle yerleştirildiği filmle seyircisinin ilgisini çekmeyi başarıyor.

Bollywood’un da “An Affair to Remember”dan yola çıkarak iki kez (Kalidas’ın 1965 tarihli “Bheegi Raat” ve Indra Kumar’ın 1999 yapımı “Mann“) beyazperdeye aktardığı hikâyede Irene Dunne ve Charles Boyer rollerinin hakkını verirken romantizmi de dramı da eşit başarı ile getiriyorlar karşımıza ve özellikle Dunne karakterinin gücünü, zarafetini ve fedakârlığını seyircinin ilgisini hep üzerinde tutmayı başararak anlatıyor. Maria Ouspenskaya’nın Oscar adayı performansında sıcak bir sevimlilik ve hüznü yansıttığı Portekiz sahnesi ile yüreklere de dokunan (sahnenin dinî içeriğini boşvermekte yarar var) filmin aradaki ayrılık bölümünde (o şarkı ve yetimhane sahnelerinin gereksizliği yüzünden) odağını kaybedip başarı düzeyini düşürdüğü bir gerçek ama yine de eski Hollywood’dan gelen bir klasik olarak keyifle izlenebilir.

Bambaru Avith – Darmasena Pathiraja (1978)

“Hayır, onları sen öldürmedin. Senin yaşam tarzın öldürdü onları”

Küçük bir balıkçı kasabasına gelen şehirli bir girişimcinin bölgedeki dengeyi bozması ile gelişen olayların hikâyesi.

Darmasena Pathiraja’nın yazdığı ve yönettiği bir Sri Lanka yapımı. Yönetmenin en önemli filmi kabul edilen çalışma, ülke içinde yapılan bir değerlendirmede Sri Lanka’da sinemanın ilk 50 yılında çekilen filmler arasında 4. sıraya yerleştirilecek kadar da beğenilen bir yapıt olmuş; orijinal müziği ve folk şarkılarını çekici biçimde kullanabilen, dramatik ve romantik bir hikâyeye politik bir bakışı da yedirmeyi ihmal etmeyen ve sondaki altı fazla çizili manifesto hariç tutulursa bunu ince bir şekilde yapan ve gerek görsel anlayışı gerekse hikâyesi bizde özellikle 1960 ve 70’li yıllarda çekilen politik filmleri, örneğin Yılmaz Güney filmlerini hatırlatan önemli bir yapıt bu.

Hikâyedeki karakterlerden biri olan ve dile getirdiği görüşleri, elinde hep kitap olması ve gözlükleri ile bir sosyalist aydın havasındaki adam hikâyenin sonlarına doğru köy halkına (daha doğrusu bize) hitap ederken ve üstelik köydeki eski yaşamı tanımlamak için komünizm kelimesini de kullanarak Pathiraja’nın ne anlatmak istediğini çok açık ortaya koyuyor filmin. Kuşkusuz adamın “nutku” gereğinden fazla didaktik ve dikkatle seyreden bir seyirci için hatta gereksiz bir vurgu da içeriyor ama neyse ki kısa sürmesinin de katkısı ile bu tercih çok da rahatsız etmiyor. Köye şehirden gelen “Küçük Bey”in orada balıkçılık üzerine kurulu hayatların düzenlerini, “oraya ait olmayan” ve aydın arkadaşının ifadesi ile “ne denizi ne de halkını seven” birisi olarak bozması ile ortaya çıkan sonuçları anlatıyor film. Bir köye “kapitalizmin girişi” ile yaşananlar seyrettiğimiz ve halk(lar)ın iradesinin yerini dışarıdan sermaye ile gelenlerin ve bunun sonucu olarak merkezî bir gücün aldığı bir kısa tarihi seyrediyoruz. Filmin sadece “sermaye”yi değil, yöredeki güçlü adamın kurduğu otoriteyi de eleştirisinin kapsamına alması ve halkın iradesini öne çıkarması ayrıca önemli. Senaryo aynı kadını seven iki farklı karakter üzerinden, tüm arsızlığı (ya da özensizliği) ile dışarıdan gelenlerin neden olduğu trajedileri doğal bir biçimde yerleştirebilmiş hikâyeye.

Darmasena Pathiraja hikâyesini anlatırken başta ve sondaki köy halkı görüntüleri veya cenaze sahnesi gibi bölümlerle bireysel değil, toplumsal olana önem verdiğini ortaya koyuyor net bir şekilde ve Türkiye sinemasında da örneğin Yılmaz Güney veya Şerif Gören filmlerinden aşina olduğumuz fotoğraflar çıkarıyor karşımıza. Sinema dili bir parça ham ve hatta bugüne göre bir parça eskimiş duruyor ama yönetmenin hikâyesine ve karakterlerine anlamak ve hikâyelerini anlatmak odaklı bakışı gerekli zenginliği katıyor yapıta. Tıpkı Güney’de olduğu gibi halkını seven, meselelerini dile getirmeye özen gösteren ve bunu bir sinemasal çerçeve içinde yapmaya gayret eden bir sinema dili burada yönetmenin kullandığı. Eserlerinde yerel motifleri Hint ve Batılı havalarla kaynaştırarak çağdaş bir “sound” yakalaması ile bilinen Premasiri Khemadasa’nın hayli güçlü ve başarılı müziklerinin (filmden bağımsız olarak da dinlenebilecek bir zenginliği var bu çalışmaların) gerekli dramatik havayı yakalamakta önemli bir katkı sağladığı film, “Burası onların toprakları. Kendi iyilikleri için neyin en iyisi olduğuna karar vermek onların en doğal hakkı” repliğinin özeti olabilecek bir hikâye anlatıyor bize.

Yönetmen birkaç sahnede klasik sinema dilinden uzaklaşıyor ama bunu filmin geneli ile herhangi bir uyumsuzluk yaratmayacak şekilde yapıyor. Örneğin “ilk sevişme” sahnesi, bir şarkının hâkim olduğu “kadın ve iki âşığı” bölümü ve boş bir mekânda karakterler gösterilmeden sadece yankılanan seslerinin duyurulması filme kayda değer bir farklılık katıyor. Hikâye yorumlara açık bir şekilde deniz kenarında sona ererken toplumsal meselelerin kurbanlarının arasında kadınların hemen her zaman yer aldığını da söylüyor doğru bir saptama ile. Donald Karunaratna’nın görüntülerinin yönetmenin hayal ettiği görsel atmosferi çekici bir şekilde yarattığı filmin adının ima ettiğini de atlamamak gerekiyor; hikâyede köyün güçlü adamı bir kadına kendi göğsünü ve oradaki haç dövmesini işaret ederek “Arılar burada” diyor ve bir diğer sahnede iki farklı aşkın hedefi olan genç kadını annesi “arıları kendisine çekebileceği” uyarısı ile azarlıyor. Hikâyedeki halkın her türlü varlığına (balık, toprak, iktidar, kadın bedeni vs.) işte bu ifadeleri hatırlatacak şekilde üşüşen “arılar”ın neden olduklarını anlatan bu ilginç yapıt sade ve sakin dili ile geniş kitlelerin ilgisini çekemeyebilir ama Sri Lanka sinemasından önemli bir örnek olarak ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Filmde Küçük Bey Viktor’u canlandıran Vijaya Kumaratunga ile ilgili önemli bir bilgiyi eklemekte de yarar var son bir not olarak. Ünlü oyuncu sosyalist bir partinin kurucusu ve lideriydi ve 1988’de politik bir suikast sonucu hayatını kaybetmişti. Onun ölümünden sonra bir süre partiyi yöneten eşi Chandrika Bandaranaike ise ülkenin ilk ve bugüne kadarki son kadın cumhurbaşkanı olarak 1994 – 2005 arasında Sri Lanka’yı yönetmiş.

(“The Wasps are Here”)

Knives Out – Rian Johnson (2019)

“Tamam, o zaman yalan söyleme. Gerçeğin bazı kesitlerini anlat sadece, tamamen doğru sıralamayla”

Tuhaf bir ailenin reisi olan zengin ve ünlü bir yazarın boğazı kesilmiş halde ölü bulunması olayını araştıran bir dedektifin hikâyesi.

Rian Johnson’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Gördüğü ilgi üzerine aynı dedektifin yeni macerasını anlatan ikincisinin çekildiği ve üçüncüsünün de duyurusunun yapıldığı film Johnson’ın “Amerikalı Poirot” (Poirot polisiye meralılarının da çok iyi bildiği gibi Agatha Christie’nin ünlü Belçikalı dedektifidir) olarak tanımladığı Benoit Blanc’ın (oldukça Belçikalı bir isim) eğlenceli ve merak uyandıran bir vakasını anlatıyor bize ve “Kim yaptı?” türünden hikâyelerden hoşlananlar için çekici bir düzeye ulaşmayı da başarıyor. Zengin kadrosunun hakkını her birine gerekli oyunculuk fırsatını sağlayarak veren film bir Christie romanı uyarlaması havasını yakaladığı gibi, zaman zaman böyle bir romanın yaratılışına tanıklık ediyormuşuz havasını yakalaması ile de ek bir çekicilik sahibi olmuş. Yeni macerasını çektirecek kadar öne çıkartılmış olsa da Blanc’ın kesinlikle Poirot gibi bir kült karaktere dönüştürülememesi ve özel bir dedektifin emrine girmiş görünen polisler gibi önemli bir gerçekçilik sorunu olsa da, kesinlikle eğlendiren bir yapıt bu.

Koca bir malikânede ünlü bir polisiye roman yazarının ölü bulunması ile açılıyor film; boğazı bıçakla kesilmiştir ve ilk araştırmalar bir intihar gibi göstermektedir olan biteni. Ivır zıvırla, antika eşyalarla ve tuhaf dekorasyon ürünleri ile dolu bu karanlık görünümlü malikânede yazarın başına ne geldiğinin araştırılması ile görevlendirilen özel bir dedektif ve iki resmî polis eve gelir ve ev halkı ile tek tek görüşmelere başlar. Hikâye cinayet gecesine döner zaman zaman bu görüşmeler sırasında ve aile bireyleri arasındaki ilişkiler, saklanan sırlar, düşmanlıklar ve hırslar birer birer ortaya dökülmeye başlar. Rian Johnson’ın senaryosu bu tür filmlere özel bir çekicilik katan ve Christie romanlarının olmazsa olmazı olan “Dedektif herkesi toplar ve katili açıklar” yüzleşmesini de barındırması ve yeterince sürpriz içermesi ile meraklılarının beklentilerini karşılıyor kesinlikle. Seyirciyi de yanıltmayı başaran senaryo ev halkını adeta ABD toplumun mikro ölçekli bir örneği olarak kullanarak, bu toplum içindeki çatışmaları ve kutuplaşmaları, adını hiç vermese de Obama ve Trump yönetimlerinin bazı kararlarını ve bu kararların yol açtığı tartışmaları da -genellikle- doğal bir şekilde içeriyor.

Yazar seksen beşinci yaş gününün kutlandığı gece ölüyor ve Agatha Christie’nin de aynı yaştayken ölmüş olduğunu hatırlarsak, sadece bu bile Rian Johnson’ın bu usta yazara filmi ile sevgi ve saygı dolu bir selam gönderdiğini söyleyebilmek için yeterli. Senaryo aile ile ilgili tüm sırları hikâyenin gelişimi boyunca birer birer önümüze getirirken, her bir üyenin neden katil olabileceği ile ilgili bir gerekçeyi de yaratıyor olması gerektiği gibi ve seyircinin “Kim yaptı?” sorusunu hep canlı tutmayı başarıyor böylece. Yazarın özel hemşiresi olan göçmen kadın karakterinde özellikle kendisini gösteren liberal bakış da senaryoya ek bir boyut katmış. Ailenin her bir bireyinin kadının kökenini farklı bir ülke (Paraguay, Brezilya, Ekvator vs.) ile ilişkilendirmesi Amerikalıların dünyayı kendileri ve tüm diğerleri olarak görmesinde ve diğerlerini de birbirinden ayırt etmeye değmeyecek insanlar olarak sınıflamasında kendisini gösteren üstenci bakışa bir gönderme olsa gerek. Senaryonun hemşireyi “yazarın ölümünden çıkarı olmayan tek kişi” olmasının da katkısı ile, her biri farklı yozlaşmaların parçası olan aile üyelerinden farklı bir şekilde konumlandırması da aynı bağlamda görülmeli.

Sürprizlerin inandırıcılığı ve seyircinin hikâye boyunca kendisini farklı cevaplar üretirken bulması bu tür filmlerin başarısı için olmazsa olmaz denebilecek bir unsur ve Rian Johnson’ın senaryosu da bunu başarıyor. Hikâye boyunca değişen sürprizler ve seyircinin tıpkı karakterler gibi sorular sorup çözümler bulmaya çalışmasını eğlencesini hemen hep koruyan bir şekilde anlatıyor Johnson. Vasiyetin okunması ve sonrasında yaşananlar sahnesinden hemşire kadının “yalan söyleyememesi” probleminin bir örneği olduğu buluşlara veya hikâye boyunca herkesin görmezden geldiği büyük büyükannenin -bir intikam olarak da görülebilecek- tanıklığı gibi oyunlara ve Nazi kılıklı küçük torun üzerinden Trump ile çok daha görünür hâle gelen aşırı sağa göndermelere Johnson işini iyi yapmış bir senarist olarak. Sinemacının yönetmenlik çalışması belki çok özel bir yaratıcılık içermiyor ama hikâyenin keyifli ve dinamik yapısının gereklerini rahatlıkla karşılayan bir çalışma çıkarmış Johnson. Daneil Craig, Christopher Plummer, Toni Collette, Chris Evans, Jamie Lee Curtis, Don Johnson, Michael Shannon ve Ana de Armas’ın aralarında bulunduğu zengin kadro da eğlenerek ve eğlendirerek desteklemiş hikâyeyi ve merak uyandıran soruları olan polisiyelerden hoşlananları rahatlıkla kendisine çekecek bir sonuç çıkmış ortaya. Açılış sahnesinde yazara ait olduğunu anladığımız ve üzerinde “Benim Evim, Benim Kurallarım, Benim Kahvem” yazan fincanın finalde kimin elinde olduğu da çok önemli; çünkü bu seçim ile film başta Trump olmak üzere tüm Amerikan sağının göçmen paranoyası ile sıkı bir dalga geçerek aslında hayli sert bir eleştiride de bulunuyor aslında. Film Agatha Christie ve benzerlerine, türün ustalarına saygıyı ihmal etmemesi ile de önem taşıyor. Örneğin özel dedektif hemşire kadını “Watson” diye çağırıyor Conan Doyle’un ölümsüz dedektifi Sherlock Holmes’ün dostu ve yardımcısı Doktor Watson karakterine göndermede bulunarak. Bir başka örnek olarak da hemşirenin annesinin televizyonda seyrettiği “Murder, She Wrote” adındaki televizyon dizisini gösterebiliriz. 1984 ile 1996 arasında 12 sezon boyunca süren bu televizyon dizisi bizde de gösterilmiş ve Angela Lansbury’nin canlandırdığı Jessica Fletcher karakterini armağan etmişti polisiye dünyasına. Bir devam filmini çektirecek kadar ilgi görmesine ve Daniel Craig’in sağlam performansına rağmen Benoit Blanc’ın bir dedektif karakteri olarak bu tür bir kalıcılığa sahip olacağını söylemek ise pek mümkün değil ve ilginç bir şekilde hikâyenin en zayıf noktası da bu. Yine de sadece “Kim yaptı?” ile yetinmeyip, “Nasıl yaptı?” sorusunu da cevabını merak ettirerek sormayı başaran keyifli bir yapıt ve görülmeyi hak eden bir çalışma bu.

(“Bıçaklar Çekildi”)