Pazar – Bir Ticaret Masalı – Ben Hopkins (2008)

“Amca, zengin olunca sevap işlerim; şimdi karşıma bir fırsat çıktı, onu değerlendirdim”

1990’lı yıllarda Türkiye’nin doğusunda bir şehirde küçük kaçakçılık işleri ile uğraşan ve kazandığı para ile piyasaya yeni çıkmaya başlayan cep telefonu işine girmeyi planlayan bir adamın hikâyesi.

Britanyalı yönetmen Ben Hopkins’in yazdığı ve yönettiği; Türkiye, Birleşik Krallık, Almanya ve Kazakistan ortak yapımı bir film. 1994 yılında, adı verilmeyen bir doğu şehrinde geçen film (çekimler Van’da gerçekleştirilmiş) Mihram adında bir adamın hikâyesi üzerinden bir “pazar” hikâyesi anlatıyor. 2008’de Antalya’da, Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” ve Semih Kaplanoğlu’nun “Süt”ünün de aralarında olduğu güçlü rakiplerini geride bırakarak Altın Portakal’ı kazanan ve büyük bir sürpriz yapan film bir filmin milliyeti nasıl belirlenir tartışmasına da yol açmış ve yönetmenin Britanyalı olması filmin bir ulusal yarışmada yer olmasına engel olarak gösterilmişti. Bu haksız ve yanlış eleştiri bir yana, Hopkins’in filmi zaman zaman Yılmaz Güney’i de hatırlatan hikâyesi ve sinema dili ile bir Türkiye filmi tanımına (eğer böyle bir tanıma ihtiyaç varsa) kesinlikle uyan bir yapıt. Kapitalizmin mikro ölçekli bir resmini çizdiği pek çok eleştirmen tarafından dile getirilen film, sıradan bir bireyin karaborsanın egemen olduğu bir piyasada hayatta kalmak için yaptıklarını gösterirken, bu ekonomik ve sosyal düzene doğrudan bir eleştiri getirmiyor; hatta var olan eleştiri de piyasa ekonomisinin karaborsalı versiyonuna yönelik görünüyor çoğunlukla. Buna karşılık “Her şeyin bir fiyatı vardır” gibi sözler, cep telefonu üretimi üzerinden örneği verilen sömürü düzeni ya da sistemin “senin malını yine sana satabilme” tuzağını dile getirmesi ile eleştirisini sakınmıyor yine de. “Küçük bir insan” aracılığı ile dokunaklı bir hikâye anlatmış Hopkins ve başroldeki Tayanç Ayaydın’ın güçlü ve samimi oyunculuğunun da katkısı ile dürüst, ilgi görmeyi kesinlikle hak eden bir sinema örneği vermiş.

Bir filmin ülkesi (ya da milliyeti) nasıl belirlenir; yapımcı firmanın ülkesi mi, hikâyesinin geçtiği topraklar ve o hikâyenin kimi anlattığı mı, yönetmeni ve oyuncu kadrosu mu, konuşulan dil mi? Bunun kesin bir cevabı olmasa gerek ama filmimizin mesele edindiği sistemden yola çıkarsak, parayı kim koymuşsa onun demeli belki de. Hopkins’in filminin dört farklı ülkeden yapımcısı var ve 1990’ların başından beri sayısı giderek artan ortak yapımların örneklerinden biri bu açıdan bu film de. Aslında sermayeyi bir yana koyarsak ve filmin yönetmeninin ve kadrosunun milliyetlerini unutup, sadece neyi ve kimi anlattığına bakarsak, Hopkins’in yapıtı tartışmasız bir Türkiye filmi ve hatta anlatılanın evrenselliğini göz önüne alırsak, bir “dünya filmi” de. Antalya’daki tartışma bu açıdan değerlendirince kesinlikle anlamsız ve asıl tartışılması gereken güçlü rakiplerinin arasından sıyrılıp büyük ödülü alması olmalıymış sadece. Karar veren birkaç kişiden oluşan bir jüridir ve her jüri farklı bir karar verecektir doğal olarak; o yıl Antalya’daki jürinin başkanlığını Tuncel Kurtiz’in yaptığını ve sanatçının Yılmaz Güney’in dostu olduğunu, aralarında Güney’in yönettikleri de dahil olmak üzere birkaç filmde onunla birlikte oynadığını düşünürsek, bu jüriden çıkan sonuç pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Kaldı ki Hopkins bir “yabancı” olarak bizden bir hikâyeyi o denli dürüstlükle anlatmış ve o denli içten bir hava yakalamış ki ödülü hak edip etmediğini tartışmak bugün tamamen gereksiz artık.

Türkiye’nin doğu yöresinde geçen bir film yapıp, oryantalist bir bakıştan bu kadar uzak durabilmesi ve hikâyeye ve karakterlere bu denli hâkim olabilmesi filmin en önemli kozlarından biri ve sahicilik duygusunu yaratan da bu oluyor çoğunlukla. “Doğu Anadolu, 1994” açıklaması ile başlıyor film ve o tarihte 10 Amerikan dolarının 1 Milyon TL ettiği bilgisi veriliyor (1994 Nisan ayında ciddi bir devalüsyon sonucu kurlar fırlamış yıl içinde ama 10 Dolar en fazla 380 Bin TL olmuştu). Telefon kablosu çalınan bir iş yerine çalıntı kablo satarken tanıyoruz Mihram’ı ilk kez; ne var ki sattığı kablo tam da o iş yerinden çalınan kablodur ama bu ne Mihram’ın suçudur ne de iş yeri sahibinin yapacak bir şeyi vardır. Buradan Kusturica filmlerinden fırlamışa benzeyen bir sahneye geçiyoruz. Mihram’ın kullandığı aracın kasasında neşeli bir türkü çalan müzisyenler ve Rojin’in canlandırdığı bir kadın şarkıcının Mihram’ın hikâyesini izleyeceğimizi duyuran türküsü. Rojin filmin finaline doğru bir sahnede daha çıkıyor karşımıza ve Mihram’a bir ninni tadındaki şarkısı ile düzene boyun eğmesini söylüyor. Bu sahnelerin ikincisi etkileyici ve hikâyeye yakışıyor ama ikincisi bir parça ayrıksı durmuş filmin geneli içinde ve sonrasında izleyeceklerimizin biçimsel yanı ile de pek uyuşmuyor.

Küçük kaçakçılık işleri ile geçinen, gözünü yeni açılan cep telefonu piyasasına diken, evli ve bir çocuklu bir adamdır Mihram. Neşeli biridir, hamile eşi ile arası iyidir; ara sıra kahvede kumar oynar ve çay bardağından rakısını içer; camide birlikte kıldığı namazdan çıkan cemaate kaçak sigara satar; kaçakçılık işinin yolunda gitmesi için Allah’a dua eder ve kendisini daha büyük işlere girmeye zorlayan kaçakçılardan uzak durur. İlçeye ilaç getiren araç “yol kesenler” tarafından soyulunca, hastanenin doktoru sınırın öte tarafından ilaç getirmesi için para verir Mihram’a. Burada “yol kesenler” ile muhtemelen daha büyük kaçakçılar kastediliyor ve hikâyenin hiçbir anında PKK veya Kürt sorunundan bahsedilmiyor. Oysa 90’lı yıllar çatışmaların ve faili meçhul cinayetlerin çok olduğu bir dönem hikâyenin geçtiği bölgede. Siyasî olandan nedense tamamen uzak duruyor Hopkins ve bunun yerine küçük bir kaçakçının hikâyesini ekonomik düzenle olan ilişkisi üzerinden anlatmayı tercih ediyor.

Mihram’ın cep telefonu bayiliği için başvuru yaptığı şirketin yetkilisi ile olan sahne; ticaret hayatı, alırken de satarken de pazarlık etmek üzerine kurulu adamın kurumsal pazarlama karşısındaki şaşkınlığını eğlenceli bir biçimde anlatırken, içerik olarak hikâyeye pek bir şey katmıyor. Afrika’dan getirtilen kaçak ham maddenin işlenerek, cep telefonu yapımı için Finlandiya’ya gönderilmesi (ve orada üretilen telefonların da sonra burada satın alınması) ile küreselleşmenin sonuçlarına işaret eden film, “Sen başka yere satamazsın” ve “Sen de başka yerden alamazsın” cümleleri ile hayli eğlenceli bir pazarlık sahnesi, parayı bastıranın her şeyi satın alabildiği bir dünyayı göstermesi ve “arz ve talep” dünyasının kaçınılmaz sonuçlarını göstermesi ile meselesini seyirciye geçirebiliyor. Genco Erkal’ın hınzır ve keyifli bir oyunculukla canlandırdığı amca karakterinin kaynağı olduğu eleştiri ise boşta kalıyor; amca 25 yıldır hizmet verdiği fabrikadan bir eşyaymış gibi ve emeği ile bağlılığına hiç saygı gösterilmeden atıldığından şikâyet ediyor ama daha sonra işe içkili giderek bir kazaya neden olduktan birkaç gün sonra atıldığını söylüyor yeğenine.

Filmin iyi çekilmiş ve önemli ama boşa düşen bir sahnesi var: Dario Moreno’nun “Her Akşam Sarhoş” adlı şarkısı sahneye kesinlikle çok yakışmış ama sanatçının 1967 tarihli şarkısı ne tarih ne de kültürel açıdan o anda çalınabilecek bir şarkı. Bir doğu şehrinde sarhoşluk sahnesine eşlik edebilecek ve tuhaf bulunmayacak pek çok şarkı varken, Moreno’nun eserinin seçilmesi garip açıkçası. Mihram’ı canlandıran Tayanç Ayaydın’ın canlı ve karakterini hem ruhsal hem fiziksel olarak özümsemiş görünen oyunculuğu sahneyi doğal kılıyor neyse ki ve film bir zarar görmüyor bu seçimden. Oyuncunun Antalya’da ve Locarno’da ödüllendirilen performansı oldukça doğal ve -arada aksanında kaymalar olsa da- karakterini gerçek kılmayı başarıyor güçlü bir şekilde. Batılı bir yönetmenin eseri olarak, didaktizm ve egzotizm tuzağına kolayca düşebilecek bir filmi, bu problemden tamamen uzak tutan Hopkins, bir yol filmi olarak da görebileceğimiz çalışmasında piyasa ekonomisi ile kaçakçılık meselelerini birlikte ele alarak hikâyenin kafasını biraz karıştırmış olsa da ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş ortaya. Sinemanın görsel oyunlar olmadan, gerçek insanların gerçek hikâyelerini anlattığında nasıl değer kazandığını gösteren bu film, düzenin bozukluğunun farkında olan ve kendisine bir çıkış yolu arayan bir bireyin çabasını anlatırken, kurtuluşun bireysel olanda bulunamayacağını da söylüyor etkileyici finali ile.

(“The Market: A Tale of Trade”)

In the Line of Fire – Wolfgang Petersen (1993)

“O gün neler oldu sana? Sadece tek bir ajan silah sesine tepki gösterdi, halbuki sen Kennedy’e ondan daha yakındın. Yukarıya, Texas kitap deposunun penceresine bakmış olmalısın ama harekete geçmedin. Gece geç vakitte kötü ruhlar geldiğinde, pencereden dışarı uzanan o tüfeği görüyor musun ya da Kennedy’nin paramparça olan başını? O ilk silah sesine tepki vermiş olsaydın, sonraki kurşunu durdurmak için oraya zamanında varabilir miydin? Varabilseydin, paramparça olan senin başın olabilirdi. Keşke başarabilseydim diye düşünüyor musun, yoksa hayat bunu düşünmeyecek kadar değerli mi?”

Kennedy suikasti sırasında koruma görevi yapan ve başkanın öldürülmesine engel olamadığı için hep suçluluk duygusu içinde olmuş bir ajanın, yıllar sonra bir başka ABD başkanını öldürmeyi planlayan bir adama karşı verdiği mücadelenin hikâyesi.

Senaryosunu Jeff Maguire’ın yazdığı, yönetmenliğini Wolfgang Petersen’in üstlendiği bir ABD yapımı. İki başrol oyuncusu Clint Eastwood ve John Malkovich’in karizmaları ve özellikle ikincisinin başarılı performansı ile göz dolduran film, Petersen’ın hikâyeye uygun tempolu ve su gibi akıp giden yönetmenlik çalışması ve birtakım sorunları olsa da hikâye boyunca heyecan ve gerilimini koruyan senaryosu ile ilgiyi hak eden bir yapıt. Saf aksiyonla yetinmeyip, iki adamın kişiliklerini de hikâyenin önemli parçası yapabilen film Hollywoodvari bazı klişelerden kurtulamamış olmak ve sistemin kötülüğünü bireyler üzerine kurup, düzeni aklamak gibi sorunları olsa da sıkılmadan izlenebilir.

Hikâye bir genç (Al: Dylan McDermott) ve bir tecrübeli (Frank: Clint Eastwood) ajanı göstererek başlıyor; iyi yazılmış ilk bölümler bu adamlardan ilkinin hikâyenin sonraki bölümlerinde yaşayacaklarına, ikincisinin de yeteneklerine ve tecrübelerine hazırlıyor seyirciyi. Al ve Frank Amerikan Gizli Servisi’nde çalışan iki ajandır ve ikincisi birincinin hocası olacak gibidir. Daha sonra Frank, gelen bir ihbar üzerine gittiği bir evde kalan kiracının, odasını Kennedy suikasti ile ilgili fotoğraflar ve gazetelerle kaplamış olduğunu görür. Mitch Leary (John Malkovich) adındaki bu adam başkanı öldüreceğini söyler Frank’e ve onun Kennedy suikasti ile ilgili suçluluk duygusunu da kışkırtır sürekli olarak. Bundan sonrası, Frank ve tüm gizli servis örgütleri ile Mitch arasında hareketli ve eğlenceli bir kaçıp kovalamaca, Frank ile Mitch arasında kaçınılmaz bir yüzleşme, kovalayan ekip içindeki iç çatışmalar, epey zorlama görünen ve bugün hayli cinsiyetçi bulunacak türden bir romantizm oluyor ve Petersen’in hikâyeye başarı ile hizmet eden yönetmenliğinin de katkısı ile film kendisini seyrettiriyor.

Caz düşkünü olmak ve piyano çalmak gibi Clint Eastwood’un gerçek hayatından izler taşıyan Frank karakteri gerçek bir ajan olan Clint Hill’den esinlenerek yaratılmış biraz da; Hill, Kennedy suikastinden sonra uzun yıllar boyunca filmdeki Frank’te olduğu gibi suçluluk duygusu taşımış içinde. Mitch işte bu duygu ile ustaca oynuyor hikâye boyunca ve Frank ile aralarındaki çatışmayı kişisel bir meseleye de dönüştürüyor ki hikâyeye getirdiği ek boyut ile filme önemli bir katkı sağlıyor bu. “Kötü adam ne kadar iyiyse, film de o kadar iyidir” prensibinden yola çıkarsak, Malkovich’in o kendine özgü beden dili ile ustaca canlandırdığı ve derinlik kattığı Mitch karakterinin filmin en önemli artılarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Senaryo hem onu hem Frank’i seyirci için tanıdık ve özellikle ilki açısından ilginç kılmayı başarıyor. Frank’in kadın ajanla ilk karşılaşmasında onu sekreter zannederek güzelliğini dile getirmesi karakteri (ve yalnızlığı) için iyi bir ipucu verirken, tam da Amerikan cumhuriyetçilerine her zaman yakın durmuş Clint Eastwood’dan beklenecek bir davranış oluyor. İlk kez tanışılan birine ciddi bir iş ortamında o sahnedeki cümlelerle yaklaşmak bugün rahatlıkla taciz olarak sınıflanabilecek bir davranış. Kadının Gizli Servis’te 125 kadın ajan olduğunu söylemesi üzerine Frank toplam “2.000 ajan içinde 125” cevabını veriyor ve başkanın onları da feminist oylar için işe aldığını söylüyor. Kadının sekreter olduğunu düşünerek ortaya koyduğu önyargının farkında bile değil sanki ne kendisi ne de senaryoyu yazan Jeff Maguire.

Frank ile Lilly adlı bu kadın ajan (Rene Russo hayli iki boyutlu çizilmiş bu karakterde kendisini gösteremiyor doğal olarak) arasındaki ilişki hayli zorlama ve kadının, önemli görevine rağmen hikâyenin akışında Frank’in yeteneklerine hayran olmak ve onu takdir etmek dışında pek bir işlevi olmadığını da düşünürsek, karakteri filme sadece bir kadın da olsun diye koyduklarını söylemek mümkün. Oscar’a aday olan senaryo kedi fare oyunu ve bunun kurgusu açısından kesinlikle başarılı ama klişeleri (örgüt içi çatışmalar; benzer işler yapan kurumlardan birini iyi, diğerini kötü çizerek işin kendisini aklamak; başına trajik bir şey gelecek karakteri bu akıbetten hemen önce seyircinin özdeşleşmesinii sağlayacak duygusal sahnelerde göstermek vs.) bolca kullandığını da söylemek gerekiyor. Mitch’in Frank’e ısrarla birbirlerine çok benzediklerini söylemesi (“Bu oyundan başka bir şeyimiz yok. Ben hücumdayım, sen savunmada”) ve hikâyenin bunu ustalıkla sergilemesi ve daha da önemli olarak, Frank’in görev tanımındaki doğal ikilemi (birini kendi ölümü bedeli ile de olsa korumak zorunda kalmak) akıllıca işlemesi ise senaryoyu yazan Jeff Maguire’a hakkını teslim etmemizi gerektiriyor. Çok kritik ve hayli iyi yazılmış bir sahnede Frank bu ikilemle karşı karşıya kalıyor ve seyirci için de önemli bir çekicilik kaynağı oluyor bu anlar.

Finalde kaçınılmaz olarak ikilinin yüz yüze gelmesine diyecek bir şey yok ve muhtemelen hemen her seyircinin de olmasını arzu edeceği bir durum bu ama bu yüzleşmeyi gerçekleştirmek için zorlama bir rehin alma ile başlayan asansör sahnesi fazlası ile yapay görünüyor. Sonuçta ticarî bir Hollywood filmi bu ve elbette çok da takılmamak gerekiyor bu tür problemlere. Başı sonu belli, derli toplu anlatılmış, iyi kurgulanmış bir hikâyesi olan bir film bu ve Malkovich’in performansı ile de hayli zenginleşmiş; izlemek ve sonra pek de hatırlamamak için ideal bir seyirlik. Karakterine göre hayli yaşlı olan Clint Eastwood’un fiziksel sıkıntısını senaryoya akıllıca yerleştirerek, hikâye için dezavantaj olan bir durumu avantaja dönüştürmesi ise tam da Hollywood’dan beklenecek bir kurnazlık.

(“Ateş Hattında”)

Enemy – Denis Villeneuve (2014)

“Özür dilerim, lütfen bir saniye dinleyin. Kulağa çılgınca geldiğini biliyorum. Geçen sefer heyecanlandığım için kusura bakmayın. Heyecanlanınca biraz acayip davranıyorum. Ben, ben.. 3 filminizi seyrettim… süpersiniz, süpersiniz, yani süper oynamışsınız… ve, ve… biz ikiz gibi benziyoruz. Bugün karınızı da aradım ve o dedi ki… o da beni siz sandı. Benim… benim de kafam çok karıştı. Bu telefonun sizin de kafanızı karıştırdığını biliyorum. Benim adım Adam Bell, tarih öğretmeniyim… ve bence görüşmeliyiz”

Seyrettiği filmde kendisine tıpatıp benzeyen bir oyuncuyu fark eden bir tarih öğretmeninin bu adamın kim olduğunu merak etmesi ve iki adamın buluşması ile gelişen olayların hikâyesi.

Nobel ödüllü Portekizli yazar José Saramago’nun 2002 tarihli “O Homem Duplicado” (Bizde basıldığı ismi ile, “Kopyalanmış Adam”) adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Javier Gullón’un yazdığı ve yönetmenliğini Denis Villeneuve’ün üstlendiği Kanada, İspanya ve Fransa ortak yapımı bir film. Özellikle ülkesinde pek çok ödüle aday olan ve kazanan film finali dahil olmak üzere hikâyesini ve “anlam”ını genel olarak belirsiz bırakan ve bunun üzerinden gizemli bir tat yaratan, Jake Gyllenhaal’ın nüanslı oyunculuğu ile ilgi çeken ve tedirgin edici atmosferini seyirciye geçirmeyi başaran bir çalışma. “Doppelgänger” kavramı üzerine çekilmiş ilgi çekici filmlerden biri olan yapıt, daha fazlasını bekleten bir içeriğe sahip olsa da ve bu kavram hakkında yeni şeyler söylemese de ilgi ile seyredilebilir.

“Kaos, anlamı henüz keşfedilmemiş bir düzendir” cümlesi ile başlıyor film. Romandan alınan bu ifade, bir adamın kendisine tıpatıp benzeyen birini keşfettikten sonra kaosa dönüşen rutin hayatını anlatıyor. Seyrettiğimiz bir hayal mi ve gerçekten böyle bir benzer var mı, bir kişinin paralel hayattaki kendisi ile bir karışıklık sonucu karşılaşmasını mı izliyoruz ya da “evren”in bir oyunu mu seyrettiğimiz; bu veya buna benzer başka farklı açıklamalar verilebilir seyrettiğimiz hikâye için. Film bunları seyirciye bırakıyor ve neden(ler) üzerinde durmak yerine, bizi sonuçlar ile karşı karşıya bırakmayı tercih ediyor. Bu seçim bazı seyircileri tatmin etmeyebilir belki ama Denis Villeneuve’ün gizem ve tedirginlik üzerinden yarattığı atmosfer filmi görmek için yeterli ve geçerli bir neden oluşturuyor kesinlikle.

Almanca kökenli “Doppelgänger” yaşayan bir insanın kendisine tıpatıp benzeyen ve hiçbir akrabalık bağının olmadığı kişiyi tanımlamak için kullanılan bir kelime. Edebiyattan sinemaya ve resime pek çok sanat dalında üzerinde durulan bu kavram Villeneuve’ün filminde de iki karakteri getiriyor karşımıza: Bir üniversitede tarih hocalığı yapan ve rutin bir hayatı olan Adam ve sinemada ve reklamlarda küçük rollerde oynayan Anthony. İlki uzun süredir aynı kız arkadaşı ile görüşen, diğeri ise hamile olan karısını aldatan ve gizli seks kulüplerinin müdavimi olan bir kişidir. Adam seyrettiği bir filmde Anthony ile yüz yüze gelince dehşete kapılır. Bu keşif aslında filmin belirsiz ve sorulara yol açan içeriğinin de ilk örneği oluyor. Filmi seyrettiğinde herhangi bir şey fark etmez Adam ama rüyasında bu filmi görürken uyanır ve tekrar seyrettiğinde Anthony’yi fark eder. Bu keşif rüyada mı yapılmış ve bu yüzden mi fırlamıştır yatağından adam, bunu tam olarak söylemiyor film. Bu da seyrettiğimizin gerçekliği konusunda seyirciyi ikilemde bırakıyor doğal olarak.

Örümcek motifinin kullanımı da merak uyandırıcı: Baştaki kulüp sahnesinde çıplak bir genç kadın bir kutudan çıkardığı örümceği topuklu ayakkabısı ile ezecek gibi duruyor, bir camdaki çatlak çizgileri örümceği çağrıştırıyor ve finalde devasa bir örümcek beliriyor. Romanda olmayan bu motifin “anlam”ı da üzerinde bolca spekülasyon yapılan bir konu ama herhalde tehlikeyi ve başta Yunan mitolojisinde olmak üzere kadınlığı çağrıştıran örümceğin iki adamın kadınlar karşısındaki zayıflığının sembolü olarak kullanılması en akla yakın olanı. Bu şekilde başka göndermeleri ve sembolleri de var hikâyenin: Adam (Adem) adı kutsal kitaplara göre yaratılan ilk insanın adı ve Havva da onun kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Burada da iki adamın da kaburga kemikleri üzerinde ve aynı yerde bir yara izi görüyoruz, birinin diğerinden yaratılmış olmasını ima edecek bir şekilde.

Fiziksel olarak aynı olan iki farklı karakteri oldukça nüanslı bir oyunculukla canlandırıyor Jake Gyllenhaal. Adam karakterini bir parça hantal bir yürüyüşü ve şaşkın, huzursuz yüzü ile canlandıran oyuncu, Anthony’de ise daha rahat ve özgüvenli bir karakter çıkarıyor karşımıza. Mimikleri ve beden dili üzerinde yaptığı küçük değişikliklerle bu denli büyük farklar yaratabilmesinin oyuncunun yeteneğinin sağlam bir kanıtı olduğu filmde, Anthony’nin eşi Helen’i oynayan Sarah Gadon da parlak bir yardımcı oyunculuk performansı sergiliyor. Danny Bensi ve Saunder Jurriaans’ın imzasını taşıyan sade ama hikâyeye sağlam bir destek sunan müziğin de dikkat çektiği film “yaban mersini” ve “yüzük” gibi detaylar üzerinden de seyircinin kafasını karıştıran bir çalışma. Adam’ın üniversitede verdiği dersin otoriter yönetimler ve onların halkları kontrol altında tutmak için başvurduğu araçlar üzerine olması da ilginç; romanda da yer alan bu unsur, yazar Saramago’nun ülkesini 1974’de sona eren bir faşist diktatörlükle yöneten rejime bir göndermesi olarak görülebilir. Isabella Rossellini’nin de tek bir sahnede karizmasını ortaya koyduğu film, metafor olarak kullandığı örümcek ağını hatırlatan, iki adamı ve seyirciyi bir örümcek ağının içinde kendi başlarına bırakan bir çalışma. Sık sık tepeden çekimlerle ve özellikle de çekici olmayan bir şekilde gösterdiği şehrin bir örümcek ağının içinde olduğunu ima eden film karakterlerin böyle bir ağın içinde yaşadıklarının farkında olmadıklarını söylüyor sanki. Karakterlerimizden birinin diğerinin bilinçaltının ürünü olma ihtimalinin de düşündürdüğü gibi, birinin diğerini (ya da ikisinin de bir diğerini) yarattığı ağın içine atması da -yine Saramago’yu düşünürsek- insan doğasındaki diktatöryen eğilimlerin sembolü olarak görülebilir.

(“Düşman”)

Pride – Matthew Warchus (2014)

“Çünkü verdiğiniz şey paradan daha fazlası, arkadaşlığınızı verdiniz. Sizden çok daha büyük, çok daha güçlü bir düşmanla savaş halindeyken, varlığından hiç haberinizin olmadığı bir arkadaşınızın olduğunu keşfetmek dünyadaki en güzel duygu”

1984’te Thatcher hükümeti döneminde madenlerin kapatılması kararına karşı grev yapan Gallerli madenciler ve aynı düşmanla mücadele ettiklerine inanarak onlara destek olmaya karar veren Londralı LGBT grupların dayanışmasının hikâyesi.

Stephen Beresford’un orijinal senaryosundan Matthew Warchus’un çektiği bir Birleşik Krallık ve Fransa ortak yapımı. Cannes’da “Queer Palm” ödülünü kazanan film muhafazakâr, sermaye yandaşı ve işçi düşmanı bir iktidara karşı mücadele eden ve yan yana gelmesi pek düşünülemeyecek iki farklı grubun ortak mücadelesini anlatıyor. AIDS’in de özellikle kendi gruplarına ciddi bir yıkım getirdiği bir dönemde LBGT grubunun ortaya koyduğu dayanışmanın gerçek hikâyesi oldukça sert ve ciddi bir konuyu komediye de kayan bir içerikle ele alan, seyri kolay ve keyifli bir çalışma. Tüm politik yanına karşın, finali ile bu içeriği yumuşatan ve örneğin madencilerin sonrasında yaşadıklarını unutuveren bir çalışma olarak “liberal bir umut” örneği bu film ve politik açıdan eleştiriye de hayli açık.

1915 tarihli bir sendika şarkısı olan “Solidarity Forever”ın Pete Seeger yorumu ile başlıyor film; aralarda bir yerde James Oppenheim’ın kadınların oy hakkı eylemleri için 1911’de yazdığı “Bread and Roses” adlı şiirinden Mimi Fariña’nın 1974 yılında bestelediği şarkıyı oyuncuların bir kısmının sesinden dinliyoruz; kapanışta ise Billy Bragg’ın 1986 tarihli “There is Power in a Union” adlı emek, dayanışma ve sendika şarkısını dinliyoruz. Bunların dışında ise film boyunca 1980’lerin popüler meloedileri ve özellikle LGBT sanatçıların şarkıları farklı sahnelerde karşımıza çıkıyor. Aslında tüm bu şarkılar filmin hikâyesinin de iyi bir özeti. 1980’lerde Galler bölgesindeki madencilerin başını çektiği eylemlerin gerçek görüntüleri ile açılıyor film. İktidarda Margaret Thatcher hükümeti vardır ve kapitalizmin en vahşi uygulamalarının ülkesindeki mimarı olan bu politikacı emek ve emekçi düşmanı politikaları ile sendikaları hedefine almıştır. SSCB bayrağı asılı olan evinde grevle ilgili haberleri dinleyen ve penceresinde “Thatcher Out” yazılı bir pankart asılı olan gay aktivist Mark, Thatcher televizyonda tüm o şeytanlık dolu fikirleri ile konuşmaya başlayınca eline aldığı bir plastik kova ile fırlar evinden. Amacı aktivist arkadaşları ile birlikte madenciler için para toplamaktır. Ne var ki bu iyi niyetli dayanışma çabası iki tarafta birden önyargılarla karşı karşıya kalır: LGBT üyeleri kendilerinin onca sorunu varken ve üstelik kendilerine en katı önyargılarla bakan bir bölgenin halkı için para toplamanın yanlış olduğunu düşünürken, madenciler de “sapık”lardan gelecek yardımın kendi mücadelelerine zarar vereceğine inanmaktadır. Hikâye bu önyargıların karşısına birlikte mücadele etmeyi ve dayanışmayı koyuyor ve ortak düşmanın varlığına işaret ediyor. Mark’ın dediği gibi iki taraf da aynı zihniyetin kurbanıdır: “Madencilerden kim nefret ediyor? Thatcher. Başka? Polis, halk ve hükümet yanlısı medya. Tanıdık geldi mi?”.

Film bu hikâyeyi -arada gözyaşlarınızı tutamayacağınız birkaç sahnesi olsa da- duygu sömürüsüne çok fazla gitmeden anlatıyor. Kendilerine bağış yapmak isteyenlerin “Lezbiyenler ve Gayler Madencileri Destekliyor” adında bir grup olduğunu öğrenince telefonu kapatan sendikacılara rağmen, doğru olduğuna inandığını yapmakta inat eden bir grup insanın çabası bize, inandığımız değerler için başta önyargılar olmak üzere her güce karşı koymak gerektiğini hatırlatıyor. Mücadele boyunca pek çok zorlukla karşılaşıyor dayanışmanın önemine ve gerekliliğine inanan bu insanlar. “Tanıştığımız ilk eşcinselsiniz” cümlesine “Siz de tanıştığım ilk madencisiniz” karşılığının verildiği film birlikte hareket etmenin (madencilerin bayrağında yazıldığı üzere “omuz omuza ve elele” yürümenin) güzelliği üzerine kurulu hikâyesi ve konusunun sertliğini hayli yumuşatan hafif anlatımı ile ilgi çekiyor. Dayanışmanın yarattığı güzelliğe odaklanması kuşkusuz takdir edilmesi gereken ve seyrederken içinizi umudun ışığı ile aydınlatan bir tercih; ama kime karşı dayanışıldığının üzerinde pek durmayan ve grev bittiğinde (bitirilmek zorunda kalındığında daha doğrusu) o madencilere ve madenci kasabalarına ne olduğunu söylemeyi gerekli görmeyen hikâyenin eleştirilmesi de gerekiyor. Ayrıca LGBT aktivistleri ile madenciler arasında köprüyü kuranın Mark’ın politik tavrı olduğu üzerinde daha fazla durmalıydı film ama yapımcıları arasında BBC’nin de bulunduğu filmin böyle net bir politik duruştan ziyade, liberal uzlaşmacılığı tercih etmesi şaşırtıcı değil.

Mark’ın madenciler ve aileleri ile ilk kez karşılaştığı sahnede hazırlıksız yakalandığı konuşmanın ters gitmesinin (ancak gay topluluğu içinde bir anlamı olan Judy Garland göndermelerinin sessizliğe neden olması gibi) örneklerinden sadece biri olduğu zor bir durum var ortada: Düşmanları dışında ortak hiçbir noktaları olmadığına inananların bir araya gelebilmesi. 2013’te ülkemizde yaşanan Gezi Direnişi de işte tam da bunun bir örneği değil miydi? Çok farklı inançları ve ajandaları olan ve aynı iktidarın kurbanları olmak dışında ortak bir yanları yok gibi görünen grupların bir direniş ruhunda birleşebilmesinin güzelliğini yaşamış herkes bu filmi izlediğinde coşku ve hüznü aynı anda hissedeceklerdir mutlaka. Hikâyenin tüm o önyargıların ortasında -filmin en kötü karakteri bir kadın olsa da- kadınların sağduyusunu öne çıkarması da dikkat çekiyor ve filmin genel tavrına hayli uygun düşüyor bu.

Hikâyedeki karakterlerden biri, İspanya’da başlayıp Galler’e ve oradan da ABD’ye uzanan bir kömür yatağından bahsediyor. Madencilerin, daha da genel olarak emekçilerin ortak kaderleri için güzel bir metafor olan bu olgunun yanısıra oldukça çekici ve eğlenceli yanları da var filmin. “Sana ne isim takılırsa, onu al ve kullan” ifadesi ile özetlenen eşcinsel geleneğinden (burada bir gazetenin onları sapık olarak tanımlaması üzerine gruplarına Sapıklar Madencileri Destekliyor adını vermelerinin nedeni oluyor bu) maço kasabalı erkeklere dans etmeyi öğreterek onların kızlarla yakınlaşabilmelerini sağlayan gay karakterlere ve tüm o müziklerden esprili diyaloglarına film seyircisini eğlendirmeyi hiç ihmal etmiyor; bunu yaparken fazlası ile yumuşak bir üslûp takınıyor, sahip olması gereken politik içerikten özenle sakınıyor (örneğin Mark’ın komünist parti üyesi olduğu ve hatta partinin gençlik kolu başkanı olacak kadar aktif bir üye olduğundan hiç söz edilmiyor örneğin) ve bir “kendini iyi hisset” hikâyesi olarak pozisyon almayı tercih ediyor.

Kapanışta gerçek karakterin bazılarının akıbetleri ile bilgi veriliyor (Mark 1987’de AIDS’ten hayatını kaybediyor, en aktif madenci eşlerinden biri eşcinsel bir karakterin teşviki ile üniversiteye gidiyor ve daha sonra bölgesini temsil eden ilk kadın parlamento üyesi oluyor) ve bu dayanışma eyleminin İşçi Partisi’nin manifestosuna maden işçileri sendikasının da desteği ile tarihinde ilk kez LGBT haklarını almasını sağladığı belirtiliyor. Direnişlerin bir şeyleri değiştirebileceği umudunu bu bilgiler üzerinden de diri tutan filmin, adının (Pride: Onur) sadece LGBT grupları ile özdeşleştiği şekilde değil, hakları için mücadele eden her bir birey ve grup için kullanılabileceğini söylediğini düşünmek mümkün ama filmin pek politik olmama tercihi açısından bakılırsa öyle de olmayabilir aslında.

Yönetmen Matthew Warchus senaryodan gelen hafif havayı yönetmenliğine yansıtmış ve ortaya seçilen dönem şarkılarının da katkı sağladığı akıcı bir dil koymuş; derinlere inmeyen ve yeni bir dilin peşine de düşmeyen bu anlatım biçimi bu “şeker gibi” filme de uymuş açıkçası. Tüm kadronun filmin eğlencesini zenginleştiren parlak performanslar sunduğu film tıpkı Mark’ın komünist parti üyeliğini unutuvermesi gibi, hem LGBT üyelerinin eşcinselliğini hem de madencilerin muhafazakârlığını seyirciyi ürkütmeyecek biçimde yumuşatmayı seçmiş. Sendikaların yalnız bıraktığı, bugün Corbyn’den “kurtularak” muhafazakârların kötü bir kopyasına dönüşmüş olan İşçi Partisi’nin desteklemediği madencilerin eylemlerine yanlış bir nostalji duygusu ile ve sınıf mücadelesine geçmişte kalmış bir fantezi gözü ile bakan film önemli politik kusurları olan, “Her şey politiktir” mesajının kanıtı olabilecekken ve bunun için tüm olanaklara sahipken bunu yeterince işlememeyi seçen bir çalışma. Yine de keyifle seyredilebilir ve direnmenin, dayanışmanın onurlu güzelliğinin tadı çıkarılabilir.

(“Onur”)