The Juniper Tree – Nietzchka Keene (1990)

“Bir koca bulmak için büyü yapacağım. Sesimi duyacak ve bir daha beni asla bırakmayacak. Ayak izlerimi ceketine işleyeceğim ve sonsuza kadar beni takip edecek. Etrafında üç kez dönüp, kalbini kalbime bağlayacağım. Ama bunu kimse bilmemeli, kimseye söylememeliyiz. İşte o zaman yanmayız, diğerleri gibi olmayız çünkü kimse bizi tanımayacak”

Orta Çağ’da İzlanda’da annelerinin büyücülük nedeni ile yakılarak öldürülmesi üzerine evlerini terk etmek zorunda kalan iki kız kardeşten büyüğünün bir erkeği büyü ile kendisine bağlayarak kendisi ve kardeşi için bir aile kurma çabasının hikâyesi.

ABD’li sinemacı Nietzchka Keene’nin yazdığı ve yönettiği bir İzlanda yapımı. Grimm Kardeşler’in aynı adlı masalından uyarlanan film İzlandalı oyuncularla İzlanda’da ama İngilizce olarak çekilmiş ve henüz 52 yaşındayken hayatını kaybeden Keene’in ilk sinema filmi olmuş. Çekimler 1986’da gerçekleştirilse de, tamamlanması ve gösterime girebilmesi finansal sorunlar nedeni ile 1990’ı bulmuş bu ilginç filmin. Bugün daha çok İzlandalı sanatçı Björk’ün ilk sinema filmi olması ile ve yönetmeninin ikinci filminin çekimlerini bitiremeden hayatını kaybetmiş olması ile hatırlanan film, Grimm Kardeşler’in sert unsurlarla dolu masalından yola çıkarak, hikâyeyi kadın bakışı (ve kadınlara bakış) ile zenginleştiren içeriği ile ilginç bir çalışma. Björk dışındaki oyuncuların -belki İngilizce oynamalarının da sonucu olarak- diyalogları bir parça okur gibi seslendirdikleri filmde Randolph Sellars’ın başarılı siyah-beyaz görüntüleri ve Larry Lipkins’in Orta Çağ’ın ezgilerini hatırlatan müziği de hikâyeye önemli katkı sağlamışlar.

Girişte T. S. Eliot’ın 1930 tarihli “Ash Wednesday” adlı uzun şiirinden bir bölüme yer vermiş Nietzchka Keene: “Bir ardıcın altında şakıdı kemikler, dağılmış ve parıltılı / İyi ki dağıldık, pek hayrımız dokunmadı birbirimize / Gün serinliğinde bir ağaç altında, hayır duası ile kumların / Unutup kendilerini ve birbirlerini, birleştiler / Sessizliğinde çölün”. Eliot adını Hristiyanlıktaki kutsal günlerden birinden alarak koyduğu bu şiirinde inanç sahibi olmanın zorluklarından bahseder ve okuyucuyu da ruhsal farkındalığa çağırır. Keene’in filminde bu tür bir ruhsal bir çağrı yok ama “cadı”lık laneti üzerlerinde olan iki genç kadının, annelerinin bu suçlama ile yakılarak öldürülmesinden sonra yuva ve aile arayışları ve büyük kardeşin bunun için yaptıkları anlatılıyor. İncil’den okunan bir hikâye sahnesinde olduğu gibi doğrudan dinî içerikler çok az filmde ama kilise kurumunun dinsel inançlardan yola çıkarak ve din adına suçladığı ve cezalandırdığı cadıların (kadınların) inançları hikâyenin göbeğinde yer alıyor. Evin penceresinin çerçevesinin haç şeklinde görünecek şekilde sık sık görüntüye girdiğine de dikkat etmeli bu bağlamda.

Hayli sert bir içerikle dinden yeniden doğuşa pek çok temayı içeren ve yamyamlık unsuru da olduğunu söyleyebileceğimiz masal temelde -masalların favori kötü karakterlerinden biri olan ve herhalde bu masalları yazanların / yaratanların annelerinin kaybetme korkusunun uzantısı olan- bir üvey anne zulmünü anlatır. Keene ise yola çıkarken bu klişeyi neredeyse tamamen ret ediyor ve kendini bir ailenin (ve erkeğin) güvenli kollarında hissetmek isteyen, üvey oğlu ile elinden geldiğince iletişim kurmaya çalışan bir kadına dönüştürüyor onu. Çocuk yeni ölen annesinin yerini almaya çalışan kadını şiddetle ret ediyor; baba ise özellikle yalnız olduklarında kadının etkisi altında kalırken, çocuğun da olduğu ortamlarda ona sert davranıyor. Hikâye kadını kötü bir üvey anne olarak değil, kendi “uğursuz güçler”i ile baş etmeye çalışırken, diğer yandan da yeni ailesini kaybetmemeye çalışan biri olarak gösteriyor çoğunlukla. Keene kadını “cadı” (ya da en azından büyücülük yetenekleri olan biri olarak) çizerek aslında bir risk alıyor ve kadınların cadılığı klişesini destekliyor gibi görünüyor ama iki kız kardeşin içinde bulundukları trajediye (“Gördüğüm şeyleri görmemek elimde değil”) tarafsız bir gözle yaklaşarak “gerçekçi” bir tutum benimsiyor. Björk’ün canlandırdığı küçük kız kardeşin -ablasında bulunmayan- güçlerle boğuşması bu yaklaşımın net bir örneği.

Keene ses ve görüntü kullanımı açısından ilginç tercihlerde bulunmuş: Oyuncuların sözlerini görüntünün üzerine yerleştiriyor ve onları İzlanda’nın eşssiz siyah beyaz ıssızlığı üzerinde konuşturuyor sanki. Bu tercih bir masal dinlediğimiz havasını yaratıyor zaman zaman ve açıkçası filme de hayli yakışıyor. Buna karşılık diğer sahnelerde (oyuncuların görüntüleri ile seslerinin birlikte yer aldığı sahnelerde) Björk dışındaki oyuncuların diyaloglarını okur gibi seslendirmeleri ilginç ve tartışmalı bir tercih açıkçası çünkü duygulardan soyutluyor sözleri bu yaklaşım. İzlanda’da çekilen bir Alman masalında İzlandalı oyuncularla çalışmanın ama filmi İngilizce çekmenin de etkisi olabilir belki bunda ama sanki yönetmenin seçimi özellikle bu yönde olmuş gibi görünüyor. Randolph Sellars’ın etkileyici kamera çalışması -neyse ki- bu soyutlamayı unutturuyor ve filmin fantezi atmosferini destekleyen ve İzlanda’nın bu masal havasına çok yakışan eşsiz doğasını akıllıca kullanan içeriği ile seyirciyi hikâyenin içine çekiveriyor.

Hep hikâyelerin, masalların anlatıldığı bir film çekmiş yönetmenliğin ve senaristliğin yanında kurguyu da üstlenen Keene. Karakterlerin her biri bir hikâye anlatıyor diğerlerine ve filmin masalsı atmosferini sürekli, canlı tutuyor böylece film. Bu hava içinde, çocuğun kendisine meydan okunması sonucu oluşan eylemi gibi etkileyici anlara sahip olan filmde Keene’in dili oldukça yalın. Belki bütçenin alçak gönüllü bir düzeyde olmasının da sonucu olarak sahneleri oldukça “düz” ve sade tutmuş yönetmen ve biri doğaüstü yetenekleri ile ne yapacağını bilemeyen, diğeri ise bu yeteneklerini, onlar gibi olanlara ön yargılı davranıp cezalandıranların egemen olduğu dünyada sadece kendisi ve kardeşi için yaşayacak güvenli bir aile yaratmaya çalışan iki kadının yaşadıklarını izlemeye değer kılmış. Bu iki karakterin başına gelenler (kendilerinden korkanların onları cezalandırması ve baskı altına alması) üzerinden feminist bir okumaya da açık olan film doğallıkla mistizmin iç içe geçtiği önemli bir çalışma ve sinemada hikâye ile mekanın uyumunun da çarpıcı örneklerinden biri.

John Wick – Chad Stahelski / David Leitch (2014)

“John senin peşinden gelecek! Hiçbir şey yapmayacaksın; çünkü hiçbir şey yapamazsın”

İşi bırakmış bir tetikçinin, eşinin ölümünden hemen sonra köpeğinin de öldürülmesi ve arabasının çalınması üzerine geri dönüşünün hikâyesi.

Derek Kolstad’ın senaryosundan Chad Stahelski’nin -jenerikte belirtilmese de, David Leitch ile birlikte- çektiği bir ABD yapımı. 2027 ve 2019’da çekilen iki filmin de eklendiği ve 2022’de bir dördüncüsünün de eklenmesi beklenen bir seriye dönüşen filmde hikâyeye adını veren kahramanı Keanu Reeves oynuyor ve kendisine çok uymuş görünen bir karakteri keyifli biçimde canlandırıyor. Oldukça sert sahneleri, onlarca ölümle sonuçlanan çatışma ve kavgaları, şiddetin hiç sakınılmadan gösterilmesi ile gösterişli ve hayli gürültülü bir film bu. Bir çizgi romandan uyarlanmasa da öyle bir hava taşıyan, karakterlerin daha çok klişe birer tip olarak göründükleri filmin hikâyesi sadece aksiyonseverleri (onların da hikâyeyi pek de umursamayanlarını) tatmin edebilecek bir düzeyde. Aksiyon düşkünü değilseniz, uzak durmanızda yarar olabilecek bu çalışma sinemanın sadece ve sadece vakit geçirmek olduğunu düşünenler için.

Filmin iki yönetmeninin de (Chad Stahelski ve David Leitch) sinemaya dublör olarak girmesi ve hatta Stahelski’nin Matrix serisinde Keanu Reeves’in dublörlüğünü üstlenmesinin de birer kanıtı olacağı gibi bir “dublör filmi” bu. Bu ifade ile, filmin dublörlerin öne çıktığı bir çalışma olmasını kastetmiyorum; evet, dublörlere epey iş düşmüş olsa gerek çekimlerde ama örneğin Keanu Reeves tehlikeli sahnelerin büyük bir çoğunluğunda kendisi üstlenmiş bu işi. “Dublör filmi” ifadesini bu nedenle daha çok, filmin “intikam için geri dönen eski tetikçi” hikâyesinin hayli boş ve içeriksiz olması yüzünden, asıl olarak aksiyonu ile seyirciyi yakaladığını anlatmak için kullanmak gerekiyor. Bir duvara çarparak duran aracın içinden çıkan yaralı bir adamın cep telefonundan bir kadınla olan sevgi dolu videosunu izlemesi ile başlayan hikâye uzun bir dönüşle bize o ana kadar olanları anlatıyor temel olarak. Adam, eşi kısa bir süre önce ölen John Wick’dir ve kendisi yıllardır tetikçi olarak hizmet ettiği Rus mafya örgütünden onunla tanıştıktan sonra yeni bir hayat kurmak üzere ayrılmıştır. Trajik kaybından hemen sonra, adam için önemli bir hatırası olan köpeği öldürülür ve arabası çalınır. John Wick bu suçu işleyenlerin peşine düşecek ve hikâye boyunca ortadan kaldıracağı onlarca kötü adamdan sonra intikamını alacaktır; almalıdır, çünkü çekilecek yeni John Wick filmleri vardır sırada bekleyen.

Görüntü yönetmenliğini üstlenen Jonathan Sela kariyeri boyunca pek çok farklı sanatçı için video klip çekmiş ve burada da kliplerde rasgeldiğimiz reklam estetiğini, zaman zaman bir çizgi romanın karelerini hatırlatacak şekilde kullanmış. Sonuç elbette göz alıcı bir görsellik oluyor ve “dublör yönetmenler”imizin hızlı kamerası ve çekici koreografileri olan kavga sahneleri ile bu görsellik filmi yaratıcılarının hedeflediği noktaya taşıyor. Hiç kesilmiyor gibi görünen silah sesleri, doğal bir çekiciliği olduğu varsayılan ve burada Reeves’in performansı ile bu çekiciliği yakalayan “yaralı sert erkek” kahramanını bir savaşın ortasına atan film, onun bu savaştan sağ ve galip çıkmasını etkileyici bir görsellikle anlatıyor ve beklentisi sadece bu olanları da mutlu ediyor. Bu ilk hikâyesinde Wick’in geçmişindeki önemli olayların çoğunu göremiyoruz ama bu gerçekler gösteriliyor olsaydı da görsel başarının gizleyemeyeceği önemli bir gerçek var: John Wick bir tetikçi ve geçmişte bir mafya örgütüne çok önemli hizmetler vermiş; şimdi o örgüte “köpeği ve arabası” için karşı durması herhalde ancak hikâyeyi hiç umursamayanların değer vereceği bir iyiliğin göstergesi olabilir. Oysa hikâye kahramanımızın yanında duruyor ve bizden de aynısını bekliyor, o sayılamayacak kadar kötü adamı temizlerken. Rus mafya liderinin, oğlunu “Yaptığın şey yüzünden kızmadım, oğlum; yaptığın kişi yüzünden kızdım” sözleri ile azarlamasına neden olan Wick beş yıl önce aralarında yer aldıklarını birer birer yok ederken, film bir iyi ile kötü çatışmasını ima ediyor elbette ve Wick’i -hiç doğrudan dile getirmese de- iyinin tarafına yerleştiriyor: Eşi ve köpeği ile olan sahnelerin hikâyenin ender sevgi dolu sıcak anları olmasını başka türlü açıklayamayız sonuçta.

Derek Kolstad’ın senaryosu bir gerçekçilik endişesi taşımıyor hiçbir anında ve Hollywood’un yeni kötüsü olan Rus mafyasını seçiyor düşman olarak, kolaycılığa saparak. 5 yıl önce o âlemden çekilmiş olsa da herkesin yakından tanıdığı ve babasının bir numaralı tetikçisi olan John Wick’i tanımayan bir oğlanın olabileceğine ya da New York’un ortasında filmdeki gibi bir otel görebileceğimize inanmak mümkün değil kuşkusuz ve kahramanlar yakalanınca hemen öldürülmez (ki böylece intikamlarını alabilsinler) klişesi de rahatsız edici. Sonuçta mafya üyelerinden birinin oynadığı saçma video oyunu kadar gerçekçi ancak bu hikâye. Tyler Bates ve Joel J. Richard’ın hikâyenin sert atmosferine yakışan müziklerinin renk kattığı film Sophie Ellis-Bextor’ın “Murder on the Dancefloor” şarkısını hatırlatan “Massacre on the Dancefloor” sahnesi başta olmak üzere karşımıza peş peşe öldürülen insanları getirirken şu soruyu sordurmuyor da değil: “Cüneyt Arkın’ın Suçu Ne?”. Daha iyi çekilmiş olması dışında, Arkın’ın tek başına onlarcası ile baş edebilmesinin aynısı değil mi burada John Wick’in yaptıkları?

Evet, filmin zaman zaman çekici olabilen bir “B Filmi” havası var ama o türün alçak gönüllülük içinde yaratılan vurgusunu pahalı bir gösterişle tekrarlamaya çalışınca ve yine o türe özgü kendini ciddiye almama tutumunu tam tersi ile değiştirmeye kalkışınca, sonuç gösterişli bir yapaylık ve sahtelik duygusu oluyor doğal olarak. Sadece katıksız aksiyonseverler için!

And Then There Were None – René Clair (1945)

“Bilmek istediğim, biz kedi miyiz fare mi?”

Hafta sonunu geçirmek için tanımadıkları bir adam tarafından bir adaya davet edilen on kişinin birer birer öldürülmesinin hikâyesi.

Agatha Christie’nin bugüne kadar 100 milyondan fazla sattığı tahmin edilen “Ten Little Niggers” adlı 1939 tarihli romanından ve bu romandan kendisinin uyarladığı tiyatro oyunundan beyazperdeye aktarılan, senaryosunu Dudley Nichols’ın yazdığı ve yönetmenliğini Fransız sinemacı René Clair’in üstlendiği bir ABD yapımı. Clair’in ABD’de çektiği son film olan çalışma romanın orijinal sonunu değiştiren oyuna sadık kalarak Hollywood anlayışına uygun bir final benimsese de hikâyesinin çekiciliği, 1940’ların önemli isimlerinden oluşan kadrosu ve “Kim Yaptı?” temasının akıllıca kullanımı ile dikkati çeken gerilimli ve keyifli bir klasik.

Agatha Christie’nin kitabı Birleşik Krallık’ta ilk basıldığında “Ten Little Niggers” adı kullanılmış ama “nigger” kelimesinin ABD’deki ırkçı çağrışımları nedeni ile orada “And Then There Were None” ismi tercih edilmiş ki bu isim romana kaynaklık eden tekerlemenin son cümlesi aslında. Kitabın daha sonraki baskılarında ise tekerlemedeki “nigger” kelimesinin yerine “indian” kelimesi kullanılmış ve böylece kitap “Ten Little Indians” adı ile anılır olmuş. Christie’nin dönemindeki -kuşkusuz bugün çok farklı örneklerle hâlâ hayatını sürdüren- kibirli ve normal kabul edilen beyaz bakış açısının bir örneği bu isimlendirme ve kitap bizde de “On Küçük Zenci” adı ile basıldı ve basılmaya da devam ediliyor.

Christie’nin çok popüler olan romanı sinemada ilk olan bu Clair uyarlamasından sonra dokuz defa daha hayat bulmuş beyazperdede. Bunun dışında, Christe’nin kendi çalışması olan tiyatro oyunu, radyo ve televizyon uyarlamaları olduğu gibi, hikâye çizgi romanlarda, video oyunlarında ve hatta bir kutu oyunu olarak da karşısına çıkmış meraklılarının. Romanın tüm zamanların en çok satan eserlerinden biri olmasında ve bunca farklı ortamda yorumlanıp, yeniden yaratılmasında elbette temel faktör Christie’nin ustalığı ve hayal gücü. On farklı karakterin hiç tanımadıkları birisi tarafından davet edildikleri ve tek bir ev dışında tamamen ıssız olan bir adada yaşadıkları iyi akıl edilmiş bir mekan ve içerik uyumu yaratıyor ve romanın son satırlarına kadar okuyucu ne olduğunu anlamaya ve gizemi çözmeye çalışıyor. Aslında romandaki olay örgüsünün, tıpkı kendi eseri için olduğu gibi tiyatroya ve sinemaya da uyarlanan bir başka romanınki (Gwen Bristow ve Bruce Manning’in 1930 tarihli “The Invisible Host” adlı eserleri) ile benzerliği var ama Christe’nin oradan “esinlenmiş” olduğuna veya bu eserleri okuduğu ya da gördüğüne dair herhangi bir bilgi bulunmuyor. 1946’da Locarno’da En İyi Film seçilen bu René Clair çalışması, romanın yazarının tiyatro oyunu için -süren İkinci Dünya Savaşı’nın neden olduğu karanlık havayı yumuşatmak düşüncesi ile- seçtiği yumuşak sonu takip ediyor ve açıkçası bu finalden bir parça zarar görüyor ama yine de görülmesi gerekli bir klasik.

İlginç bir girişle açılıyor film ve yaklaşık 5 dakika boyunca hiç diyalog kullanılmıyor. Dalgalı bir denizde seyahat eden bir teknedeki sekiz yolcuyu ve bir kaptanı görüyoruz öncelikle. İki kadın yolcudan birinin rüzgâr tarafından hareketlendirilen eşarbının iki ayrı erkeğin yüzüne çarparak onları rahatsız etmesi, erkek yolculardan birinin piposundan çıkan dumanın bir kadın yolcunun keyfini kaçırması, uyurken başları düşen iki yolcunun birbirinden rahatsız olması ve kaptanın yediği sandviçin yolculardan birinin midesini bulandırması gibi ve sadece görsel olarak anlatılan unsurlarla bir huzursuzluk ve rahatsızlık havasını hemen girişte ustalıkla yaratıyor film ve hikâyenin sonuna kadar karakterlerin birbirinden kuşku duymasının da ilk adımını atıyor böylece. Mario Castelnuovo-Tedesco’nun vurgulu ve coşkulu gerilim müziğinin eşlik ettiği bu konuşmasız anlardan sonra sekiz konuğu ve onları karşılayan iki çalışanı görüyoruz. Daha önce ne birbirleri ile ne de davet sahipleri karşılaşmış olan karakterlerin, isimlerini söylerken kameraya dönmeleri hem tiyatroya bir gönderme hem de seyirciyi de o davete dahil ediyor. Evdeki uşağın kendisini işe alan ev sahibinden aldığı yazılı talimatla çaldığı plakta evdeki on kişinin her birinin geçmişinde doğrudan ya da dolaylı olarak bir cinayet suçu olduğunu öğreniyoruz ve sonra salondaki on adet küçük yerli biblosunun kırılması ve her birinin evde işlenecek bir cinayeti işaret etmesi ile hikâye başlıyor ve sürüyor.

Nedense ilk ölümden sonra karakterlerin pek de olandan etkilenmemiş göründüğü hikâyede ikinci, hatta üçüncü ölümle birlikte gerilim başlıyor asıl olarak. “Zehirli bardak intihar demek olabilirdi, fazla uyku ilacı kazara verilmiş olabilirdi; ama bu alet, üçüncü kurbanın sırtından aldığımı görmüştünüz, ancak tek bir anlama gelir: Cinayet” diyor karakterlerden biri üçüncü ölümden sonra. Tek tek gerçekleşen ölümler, tüm karakterlerin geçmişinde cinayetler olması, ölümlerin tekerlemede söylendiği şekli ile gerçekleşmesi ve suçlunun içlerinden biri olmasının neden olduğu kuşku filmi -tüm ölümlere rağmen- eğlenceli kılıyor. Herkesin herkesten kuşkulanması, bu kuşkuları paylaşabilmek için kuşkulandığı başkaları ile yandaş olmaya çalışması, cinayetlerin iki kişi baş başa kaldığında gerçekleşmesi yüzünden kimse ile yalnız kalmamaya özen gösterilmesi gibi unsurlar tatlı bir eğlencenin kaynağı olurken, iki kişinin katil olduğunu düşündükleri üçüncü hakkında konuşurken çoktan ölmüş olan o kişinin hareketsiz ayaklarının seyirciye gösterilmesi ve anahtar deliğinden herkesin birbirini gözlemesi gibi sahnelerle bu eğlence daha da artıyor.

Tek başınayken katilin kim olduğunu anlamaya çalışan birkaç farklı kişiyi göstererek katilin onlardan biri olmadığını nedense açık eden film daha dikkatli seyirci için de en az iki kez katilin kimliğini ima ediyor aslında. Finalinin -özellikle de romanı okumuş olanlar için- ağızda iyi bir tat bırakmaması bir yana, toplam on bir oyuncudan oluşan oyuncu kadrosunun (on davetli ve onların sekizini adaya getiren teknenin kaptanı) tümü rollerine eğlenceyi hiç ihmal etmeyen bir çekicilik katarken, özellikle Walter Huston (Doktor Armstrong), Barry Fitzgerald (Yargıç Quincannon) ve Louis Hayward (Philip Lombard) senaryonun karakterlerine tanıdğı imkânların da katkısı ile öne çıkıyorlar. Karanlık yönü ilerledikçe artan ama eğlenceli yanını da hiç bırakmayan film savaş yorgunu seyircilerin “mutlu bir son”u hak ettiği düşünülerek, yanlış bir şekilde sonlandırılsa da görülmeyi hak eden bir klasik.

(“Ten Little Niggers” – “Ten Little Indians” – “Müthiş Şüphe: On Küçük Zenci”)

İnönü Atatürk’ü Anlatıyor – Abdi İpekçi

Abdi İpekçi’nin İsmet İnönü ile yaptığı ve temel olarak onun Atatürk hakkındaki görüşlerini içeren söyleşi. İlk kez 1968’de yayımlanan eser daha sonra bu söyleşilerde üzerinde durulan konularla ilgili farklı görüşleri de içeren ve böylece bir karşılaştırmaya imkân sağlayan alıntılarla ve Atatürk ve İnönü hakkında farklı kişilerle yapılmış söyleşilerle zenginleştirilmiş. Tümü zamanında Milliyet gazetesinde yayınlanmış bu metinlerden ilki olan İnönü söyleşisi İpekçi’nin de belirttiği gibi “… ilk bakışta, bilinenlerin dışında önemli bir yenilik getirmeyen nitelikte gözükebilir” ama İnönü’nün hassasiyetle seçilmiş cümle ve kelimelerinin arkasındakileri düşündürmeyi başaran bir sohbet kitaptaki. Eklemeler sonucunda İnönü’nün görüşleri kadar, hatta belki daha fazlası ile başkalarının Atatürk hakkındaki görüşlerini içerir hâle gelen kitap Atatürk ve İnönü kadar, cumhuriyetin ilk yılların üzerine de ilgi yaratabilecek bir eser.

İpekçi’nin seçtiği kelime ile belirtirsek, İnönü’nün sorulara verdiği cevaplar hayli ihtiyatlı; aslında bu ihtiyat kitaptaki başka söyleşilerde de (örneğin Celal Bayar ile yapılan konuşma) var. Bayar’ın İnönü hakkındaki sorulara verdiği cevaplar da -bu iki tarihî şahsiyetin ilişkilerini ve yaşananları düşünürsek- aynı hassasiyeti içeriyor. Bu durumu sadece ilgili kişilerin karakterleri ile ilişkilendirmek yanlış olacaktır çünkü asıl faktör tüm bu insanların farklı hayat görüşleri olsa da temelde birer “Cumhuriyet Çocuğu” olmaları ve / veya o cumhuriyeti kurmak için mücadele etmeleri. Doğal olarak söyleşilerin düzeyini ve o söyleşilerin yapıldığı kişilere duyulan saygıyı artırıyor bu yaklaşım. Yalnız şunu da eklemek gerekir ki tüm o ihtiyat pek bir özeleştiri içermiyor ve tüm söyleşiler -karşı taraf için kullanılan nazik üslup bir yana- konuşan kişilerin kendi duruşlarını savunmalarını içeriyor asıl olarak.

İnönü ile yapılan konuşma beş başlık altında toplanmış: Atatürk ile İlişkilerimiz; Cumhuriyet Fikri, İlanı ve Muhalifler; Doğu İsyanı, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka; Millî Mücadele Günleri ve Sonrası; Atatürk’ün Özellikleri, Görüşleri ve Devrimler. Bu başlıkların her birinin sonunda o başlıkta İnönü’nün değindiği konularla ilgili farklı görüşler içeren alıntılara yer vermiş İpekçi ve ayrıca toplu olarak Ek-1 bölümünde bu alıntıları daha da artırmış. Lord Kinross, Şevket Süreyya Aydemir, Ali Fuat Cebesoy, Atatürk (Nutuk’tan yapılan alıntılar ile), Rauf Orbay ve Kâzım Karabekir’den yapılan alıntılar farklı konularla ilgili gerçeklerin değişik bakış açıları ile incelenmesine olanak sağlıyor. Örneğin Rauf Orbay ve arkadaşlarının Atatürk ile olan anlaşmazlıklarının arkasında yatanlar ve tarafların bu konuda birbirlerinin eylemlerini nasıl değerlendirdiğinin anlaşılmasını sağlayan bir zenginlikte bu alıntılar.

İnönü, İpekçi ile söyleşisinde cumhuriyet inkılaplarının içinde ikisini (“Harf Inkılabı” ve “Kadın Inkılabı”) “en ileri” olarak gördüğünü söylemiş ve bunların ilkine baştan karşı çıktığını da söylemekten çekinmemiş. Cumhuriyetin ilanından 45 yıl sonra yapılan söyleşide başarılamayanlar olduğunu söylerken, örnek olarak kültür alanını göstermiş İnönü ve “Bunun hicranını ben daima çekerim” cümlesini kurmuş. Tuhaf bir seçimle kitapta yer alan toplam 4 fotoğraftan sadece birinde yer verilen İnönü’nün, Atatürk’le başbakanlıktan ayrılmasına neden olduğu söylenen tartışmasının konu ya da konularını teferruatı ile hatırlayamadığını söylemesi ve günlük meseleler olarak tanımlamasının bir örneği olduğu nezaketin damgasını vurduğu kitap sadece onu değil, Atatürk’ü ve cumhuriyeti anlamak için de iyi bir kaynak olabilir.

Kitabın Ek-2 bölümünde 1972 ile 1976 arasında Cemal Işıksel (cumhuriyet döneminin ilk foto muhabiri), siyasetçiler Sadi Irmak, Sabahattin Selek ve Celal Bayar, yazar ve tarihçi Şevket Süreyya Aydemir ve ressam Ayetullah Sümer ile Milliyet gazetesi için yapılan söyleşiler yer alıyor. Bu sohbetlerin bazıları sadece Atatürk ile ilgili iken (örneğin Sadi Irmak ile yapılan konuşma), bazıları hem Atatürk hem İnönü ile ilgili konuşmaları kapsıyor (örneğin Celal Bayar sohbeti). Sonuçta kitabın adı ile içeriği, yapılan eklemeler sonucu uyumsuz hâle gelse de bu İnönü, Atatürk ve cumhuriyet kitabı bir dönemi anlamak için başvurulabilecek ve alıntıların yapıldığı eserler için de okuma merakı yaratacak bir yapıt.