Os Famosos e os Duendes da Morte – Esmir Filho (2009)

“Elimden gelse tam köprüden atladıkları anda fotoğraflarını çekerdim; yüzlerini görmek için, geri dönüşün olmadığı o noktanın neye benzediğini görmek için, son anda pişman olup olmadıklarını görmek için ya da geride kalanları düşünüp düşünmediklerini görmek için”

İçinde bulunduğu hayattan kaçmak için sanal dünyaya sığınan Bob Dylan hayranı on altı yaşındaki bir gencin internette fotoğraflarını gördüğü bir genç kız ve kasabasında ortaya çıkan bu kızın karizmatik erkek arkadaşı ile olan ilişkisinin hikâyesi.

Filmde gizemli erkek arkadaş Julian rolünde oynayan Ismael Caneppele’nin aynı adlı ve kısmen otobiyografik olan romanından uyarlanan senaryosunu Esmir Filho ve Caneppele’nin yazdığı, yönetmenliğini Filho’nun üstlendiği bir Brezilya ve Fransa ortak yapımı. Genç oyuncularının ilk sinema filmlerimde oynadığı yapıt bir hikâye anlatmaktan çok, genç kahramanının (karakterin adı hiç geçmiyor filmde, internet blog’undaki adı ise bir Bob Dylan klasiği olan 1965 tarihli “Mr. Tambourine Man”) bunalımını ve melankolisini görsel (ve işitsel) olarak seyirciye geçirmeyi hedefliyor. Yönetmen Filho bu ilk uzun metrajlı filminde oldukça serbest bir stil benimsemiş ve zaman zaman tekrar havası yaratsa da ilginç sahneler ile ortaya ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş. Klasik sinema dilinden ve hikâye anlatımından uzaklaş(a)mayanlar için zor ve durağan bir film olabilir ama farklı ve cesur bir çalışma bu.

Bob Dylan’ın kendisinden sonra başka sanatçılar tarafından da yorumlanan “Mr. Tambourine Man” şarkısının “anlam”ı müzisyenin diğer pek çok şarkısı için de olduğu gibi farklı yorumlara açık olmuş. Dylan’ın kendisi, şarkının sözlerinde Federico Fellini’nin “La Strada” (Sonsuz Sokaklar) filminin etkisi olduğunu söylerken, şarkıdaki Tambourine Man’in İsa’nın veya Fareli Köyün Kavalcısı’nın sembolü olduğunu öne sürenler de olmuş. Bu yorumların hepsi belli ölçüde doğru ya da yanlıştır muhtemelen ama hikâyemizin on altı yaşındaki genç kahramanı için, onun Dylan hayranlığının da uzantısı olarak blog’undaki kimliği olmuştur. Büyük şehirden uzak bir yerde yaşayan kahramanımızın babası ölmüştür ve annesi ile birlikte yaşamaktadır. Zamanının büyük bir kısmını bilgisayarının başında geçirmekte ve blog’unu takip edenlerle yazışmaktadır. Internette “Jingle Jangle” rumuzu ile sayfası olan bir genç kızın fotoğraflarını ve onun erkek arkadaşı ile çekilmiş videolarını seyretmek takıntısı haline gelmiştir. “Jingle Jangle” Dylan’ın “Mr. Tambourine Man” şarkısında geçen bir ifadedir (“Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me / In the jingle-jangle morning I’ll come following you”) ve oradaki anlamı ile kaygısız olarak çevrilebilir dilimize. Oysa genç adam hiç de kaygısız görünmemektedir ve aksine sinemanın en melankolik karakterlerinden biri olarak tanımlanabilir rahatlıkla. Blog’undaki yazılar melankolinin ağır izlerini taşırlar ve bir takipçisi ile yazışırken “Bazen kendimden iğreniyorum. Her şeye son vermek istiyorum” gibi cümleler kurar örneğin.

Film bize bu genç adamın derdinin ne olduğunu söylemiyor ve böyle bir çabası da yok. Yakın arkadaşı ile gece buluşarak yaptığı sohbetler ve sonsuz / anlamsız kahkahaların nedeni olan paylaşılan esrarlı sigaralar, annesinin iletişim çabalarına direnmeler ve ekran başında geçirilen saatler; tüm bunları melankolik bir düş havası içinde gösteriyor bize yönetmen Esmir Filho ve görüntü yönetmeni Mauro Pinheiro Jr. ve tedirgin melodili müzikleri hazırlayan Nelo Johann’ın güçlü katkıları ile bizi de bu düşün içine sokuyor. Bir açıklama olmaması filmin hem lehine hem aleyhine işlemiş gibi görünüyor. Sonuçta hayatta yaşadığımız her anın, her duygunun bir açıklaması yoktur ve olması da gerekmez; kaldı ki hikâyenin ana aktörü ergenlik çağındaki bir genç adam ve o çağ anlam arayışı, sunulan anlamların ret edilmesi ile zaten bir anlamsızlık dönemidir asıl olarak. Öte yandan, hikâyesizlikle birleştiğinde bu belirsizlik, film arada bir tekrarlara düşüyor gibi görünüyor ve özellikle düşsel sahneler bir noktadan sonra daha önce görmüşlük hissi yaratıyor seyircide.

Mauro Pinheiro Jr.’ın kamerası görüntüleri flulaştırıyor, deforme ediyor ve gerçek ile düşün birbirine karışmasını sağlıyor sık sık. Genç adamın ruh hâline girebilmemizi sağlıyor bu seçim ve onun hissettiği boşluğun bizi de yakalamasını sağlıyor böylece. “Hiçbir şey yapmamaktan yorgun” olduğunu söyleyen, ziyaretine gittiği büyükannesinin “Rüyamda yatağının önünden geçiyordum ve sen ağlıyordun” dediği gencin içinde yaşadıklarını çok iyi anlatan birkaç sahne var filmde: Bunlardan birinde kasabanın festivalinde annesi ile dans ediyor çocuk; isteksiz başlanan ama annenin coşkusuna eşlik edilen, sarılma ve karşılıklı ağlama ile sonlanan bir dans bu. Bir diğerinde ise oğlan kendisini Jingle Jangle ve Julian ile birlikte hayal ediyor ve bir üçlü romantizmin parçası oluyor. Son bir örnek olarak, onun hikâye boyunca nadiren tanık olduğumuz bir şekilde yüzünde bir gülümseme yaratan trafo sahnesini göstermek mümkün. Hikâyenin içine yerleşmiş görünen ölüm temasını ise (ölen baba, köprüden atlayarak intihar eden kadın ve bu ölümleri kabullen(e)meme) sık sık görüntüye gelen köprü ile birlikte düşünebiliriz. Finalde Mr. Tambourine Man’i köprüde yürürken gösteriyor kamera ve belki de bir başka dünyaya geçişin aracı olan ama bu şekilde kullanıldığını hiç görmediğimiz bu köprü böylece belki de bir umudun da sembolü oluyor.

Internet üzerinde kahramanımız ile sohbet eden kişinin rumuzu E.F. (yönetmenin kendi ad ve soyadının ilk harfleri bunlar) ve kapanış jeneriğinde de oyuncular listelenirken en sonda EF’yi “oynayan” kişi olarak yönetmenin adına yer verilmiş. Küçük bir oyun bu kuşkusuz ve filmin gerçekle düşün birbirine karıştığı yapısını hatırlatıyor. En az düşsel olan sahnelerin bile önemli bir kısmında ya karanlığı ya da sisi tercih eden ve başarılı kurgusu (Caroline Leone) ile de dikkat çeken (bir istisna olarak, düşsel bir sahneden gerçek bir sahneye (çocuğu okulda sınıfında gördüğümüz ilk sahne) geçiş fazlası ile âni ve kaba, yarıda kesilen şarkı ve birden değişen görsellik filmin genel havasına aykırı) filmin hatırlattığı bir gerçeği de dile getirmekte yarar var: Küçük yerlerde yaşayanların, özellikle gençlerin internetin onlara sunduğu sonsuz olanakların kışkırttığı gitme arzusu karşısında hissettikleri ve “Hiçbir şey olmayan” bir yerden sonsuz çeşitliliği olan bir yere gitmek ya da gidememek ikilemleri. Hayatının henüz ilk dönemlerinde olan bir bireyin (Dylan’ın da Mr. Tambourine Man’i henüz 24 yaşındayken yazdığını; filmin yönetmen, senarist ve oyuncularının da çekimler sırasında genç yaşlarında olduğunu hatırlayalım) bu hikâyesi her anında yolunu tam bulabilmiş görünen bir film getiremese de karşımıza, ilginç bir yapıt kesinlikle.

(“The Famous and the Dead”)

Mary Poppins – Robert Stevenson (1964)

“Park mı? Mary Poppins öyle şeyler yapmaz. Başka dadılar çocukları parka götürür. Mary Poppins’le hayalini bile kurmadığınız yerlere gidersiniz. Siz daha ne olduğunu bile anlamadan en tuhaf şeyler olmaya başlar”

Sihirli yetenekleri olan bir dadının müzik ve renkli maceralar aracılığı ile iki küçük çocuğun hayatını farklılaştırmasının hikâyesi.

P. L. Travers’ın çocuklar için yazdığı Mary Poppins dizisinden yola çıkılarak çekilen, senaryosunu Bill Walsh ve Don DaGradi’nin yazdığı, yönetmenliğini Robert Stevenson’ın üstlendiği bir ABD yapımı. İlk sinema filminde Julie Andrews’a Oscar kazandıran film aralarında En İyi Film ve En İyi Yönetmen’in de olduğu toplam 13 dalda aynı ödüle aday gösterilmiş ve bu adaylıkların beşini ödüle dönüştürmeyi başarmıştı. Amerikan sinemasının aile klasiklerinden biri olan çalışma; müzikleri ve şarkıları, başarılı oyuncuları, renkli ve eğlenceli atmosferleri ile bugün de keyifle seyredilebilir. Buna karşılık, filmin belli bir hikâyesinin olmadığını, daha doğrusu bu hikâyenin müzik, dans ve eğlencenin içinde kaybolup gittiğini de söylemek gerekiyor. Anlaşılan filmin eğlencesinin yeterli olacağı düşünülmüş ve aldığı Oscar ödülleri ve gişedeki başarı göz önüne alınırsa, bu düşüncenin sahiplerini de haklı çıkarmış bu çalışma.

P. L. Travers’ın çocuk klasiği olarak kabul edilen Mary Poppins dizisi 1934 ile 1988 arasında yayımlanan toplam 8 kitaptan oluşuyor ve 2018 yılında da sinemada hayat bulmuş (Rob Marshall’ın yönettiği “Mary Poppins Returns”) bu kitapların ana karakteri. Ayrıca müzikal, televizyon ve radyo uyarlamalarında da çocukların ve ailelerin karşısına çıkmış Mary Poppins. Richard M. Sherman ve Robert B. Sherman’ın müzikleri ve şarkılarının zenginleştirdiği bu müzikal fantezi bu ilginç dadıyı iki çocuğun hayatına katıyor ve kadının hem onlara hem de seyirci olarak bize yaşattığı eğlenceli anları sergiliyor. Jane (Karen Dotrice) ve Michael (Matthew Garber) adında iki çocuğun babaları George (David Tomlinson) bir bankada yönetici olarak çalışmakta ve “gelenek, disiplin ve kurallar”a düşkünlüğünü aile hayatına da yansıtmaktadır. Anne (Glynis Johns) ise zamanının önemli bir kısmını kadınlara oy hakkı verilmesi için protesto eylemlerinde geçirmekte ve çocuklarla ilgilenmeyi dadılarına bırakmış görünmektedir. Son dadıları tıpkı öncekiler gibi (son 4 ayda 6 dadı değişikliği olmuştur) çocuklarla baş edemediği için işi bırakınca, yeni bir dadı ilanı verilir ama gelen dadı babanın hazırladığı ilana değil, çocuklarınkine cevap veren ve onlarla tanıştığı andan itibaren de sihir maharetlerini ortaya koyan Mary Poppins olur. Hikâyenin devamı bir Walt Disney filmi olarak tahmin edileceği gibi ilerler; 1910’da Londra’da geçen hikâyede Poppins daha önce başka çocuklara yaptığı gibi Banks ailesinin çocuklarının da daha mutlu bir yuvaya kavuşmasını sağlayacaktır elbette.

Hikâye Londra’da geçse de çekimler California’daki Walt Disney stüdyolarında gerçekleştirilmiş ve çeşitli sahnelerde Londra tabloları kullanılmış. Oscar kazanan görsel efektlerin -bugünün gözü ile basit görünse de kesinlikle hem eğlenceli hem dikkat çekici olmayı başarıyorlar- katkısı ile oldukça hareketli ve renkli bir film çekmiş Robert Stevenson. Animasyon karakterler ile oyuncuların doğal bir biçimde bir araya getirilebilmiş olmasının da katkısı ile ve Mary Poppins’in sihir yeteneklerine uygun bir şekilde sınırsız bir fantazya üretilebilmiş filmde. Tüm dans ve şarkı sahneleri kendi başlarına ele alındığında mizansenleri ile göz dolduruyor ve seyirciyi sıkı bir eğlenceye davet ediyorlar. Julie Andrews’ın bu konulardaki yetenekleri hemen bir yıl sonra çekeceği “The Sound of Music” (Neşeli Günler) filminde de kanıtlayacağı gibi çok açık ve film de ondan bolca yararlanıyor. Hareketli ve slow tüm şarkılar doğru bir şekilde sahnelenmişler ve sağladıkları eğlenceye kayıtsız kalmak -eğer bir müzikal düşmanı değilseniz- hayli zor. Kısacası bu açılardan bakıldığında filmin tam bir başarıyı sağladığı rahatlıkla söylenebilir. Her ne kadar kendisi bu rolü çok daha iyi oynayabilecek başka oyuncular olduğunu ileri sürmüşse de, iki ayrı rolde (Bert ve yaşlı bankacı Dawes) yer alan Dick Van Dyke ve baba rolündeki David Tomlinson’ın da Andrews’a keyifle eşlik etmeleri ile ortaya keyifli bir sonuç çıkmış.

Filmin hikâyesi bir parça zayıf kalmış açıkçası ve çeşitli sorunlar içeriyor. Romanlarda sayısı beş olan çocukların burada ikiye indirilmesi ve onların da 6 dadıyı kaçıracak kadar “canavar” olmalarının seyirciye yansıtılamaması baştan bir zarar veriyor hikâyeye zaten. Bundan daha önemli olanı ise film danslarla, fantezilerle, çocukların sevimlikleri ve şarkılarla o kadar çok vakit geçiriyor ki ortada bir hikâye olduğunu unutmanız mümkün. Kitaplardaki birden fazla karakterin bir araya getirilmesi ile yaratılan Bert karakteri ile Mary Poppins’in ikili sahneleri fazlası ile uzun ve hikâyeye hiçbir katkı sağlamıyorlar. Tam bir İngiliz kolonistini ve kibrini (“Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” günlerini) hatırlatan Amiral Bloom karakteri ise -top atışı sahnelerinde neden olduğu karmaşa ve eğlence dışında- hikâyeye yamanmış gibi duruyor çoğunlukla. Havada yüzen masada içilen çay sahnesi ve oradaki Albert Amca karakteri de aynı havayı yaratıyor; eğlenceliler ama hikâyeye bir bütünlük katamıyorlar. Burada baba ve anne karakterleri ile ilgili problemleri de hatırlatmak gerekiyor. Babanın çalıştığı bankanın sahip ve yöneticilerinin para hırsını sıkı bir alay konusu yapıyor film ama finali ile bu eleştirisini toptan yok ediyor. Kadın ise “asıl görev”i olan annelikten çok aktivistlikle uğraşıyor olması üzerinden bir mizah konusu oluyor çoğunlukla.

Sihir, macera, kahkaha, sevgi, şarkı ve danslarla dolu günlerin hikâyesini anlatan film bu açıdan bir çocuğun hayal edebileceği en güzel çocukluklardan birini getiriyor karşımıza. Karakteri yaratan P. L. Travers’ın bu uyarlamadan ilk gördüğünde pek mutlu olmadığı ve romanının kahramanının karanlığının ve gizeminin yok edilmesine çok üzüldüğü söylenir ki çok da haksız değil bu saptamasında. Ne var ki sonuçta bu bir Walt Disney filmi ve aksi yanlış bir beklenti olurdu. Film tam da hedeflendiği gibi eğlendiriyor, büyülüyor ve mutlu ediyor ve bu açıdan bakılınca da kesinlikle başarılı bir klasik ve her yaştan “çocuk”lar keyifle seyredebilir.

(“Gökten İnen Melek”)

Portrait de la Jeune Fille en Feu – Céline Sciamma (2019)

“Kızımın Milano’dan bir talibi var. Eğer bu kişi portreyi beğenirse Milano’ya gideceğiz. Kızım sizden önce bir sanatçıyı tüketti. Aslında size bir şey söylemem gerek: Poz vermeyi ret ediyor. Ressam onun yüzünü bir kez bile göremedi”

Ailesinin, taliplisine göndermek üzerine portresini yaptırmak istediği genç bir kadın ile bu iş için görevlendirilen kadın ressam arasındaki ilişkinin hikâyesi.

Céline Sciamma’nın yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Cannes’da senaryo ödülünü kazanan film yönetmenin kendisini bir parçası olarak gördüğü feminist hareketin sinemadaki en güncel ve önemli örneklerinden biri ve hikâye, karakterler ve temalar ile görselliğin çekici bir uyum yakaladığı bir çalışma. İlginç konusu ve hikâyenin buna ek olarak ve feminist bir bakış açısı ile oluşturulmuş temaları ve göndermeleri ile çok başarılı bir sinema yapıtı bu. Sciamma’nın sessizliğin içinde oluşturduğu çığlıklar ile dikkat çeken film sade ve vurucu finali ile de göz dolduran, tutkuyu belki gerektiği kadar güçlü biçimde somutlaştıramasa da, görülmeyi kesinlikle hak eden bir sinema eseri.

Film tamamı genç kızlardan oluşan bir gruba resim dersi veren ve bu ders sırasında modelliği de kendisi üstlenen bir kadın ressamın bir tablonun hikâyesini anlatması ile açılıyor. “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi” adını taşımaktadır tablo ve dolunayın ve onun aydınlattığı bulutların yer aldığı bir gece fonunda uzun elbisesinin etekleri alev almış bir genç kızı göstermektedir. Karanlık (hem ışık değeri hem ruh hâli olarak), gerilimli ve bir parça da gizemli bir resimdir bu ve on sekizinci yüzyıl sonlarında Fransa’da geçen bir “imkânsız aşk”ın ve o aşkın en unutulmaz gecelerinden birinin hatırasını taşımaktadır. Ressam bu tabloyu doğuran aşkın hikâyesini öğrencilerine tüm boyutları ile anlat(a)mamıştır muhtemelen ama Céline Sciamma bizi bu çarpıcı hikâyenin hiçbir boyutundan mahrum etmiyor ve içerikle görselliğin etkileyici bir buluşmasına tanıklık etmemizi sağlıyor.

Marianne (Noémie Merlant) adındaki ressamın zor bir görevi vardır: O günün aristokrat adetleri erkeğe kadını evlilik için kabul etmeden önce onun bir portresini görme ve ondan sonra karar verme hakkı tanımaktadır. Hikâyemizde erkek Milano’dadır; Breton’da olan kadın ise annesinin daha önceki denemesini boşa çıkarmış ve poz vermeyi ret ederek onu evliliğe götürebilecek yolu tıkamıştır. Annenin yeni planı, Marianne’ı yürüyüşlerinde eşlik etme kılıfı altında kızının yanına sokmak ve poz vermese bile, ressamın yeteneği sayesinde ona portresini çizdirebilmektir. Héloïse’ın (Adèle Haenel) ablası kısa bir süre önce intihar etmiştir, kendisi ise manastırda yaşamaktadır. Bu hikâye filme içerik açısından oldukça geniş olanaklar sağlamış ve Céline Sciamma da kesinlikle hakkını vermiş kendi hikâyesinin. Kuşkusuz tema açısından ilk öne çıkanlardan biri iki kadın arasındaki “yasak aşk”. Yaşanması ve kabullenilmesinin olanaksız olduğu bir dönemde bu aşkın kahramanı olan iki kadının kaçınılmaz akıbetini incelikle anlatıyor yönetmen (Céline Sciamma ile başrol oyuncularından Adèle Haenel arasında da çekimlerden önce sona eren bir ilişki yaşandığını hatırlatlım bu arada) ve uzun süreli tek çekimden oluşan final görüntülerinde aşkın ve tutkunun –tüm engellere rağmen- diri kalmasının hüznünü bize de geçiriyor. Burada filmin anılması gereken tek probleminin konusu olan tutku üzerinde durmak gerekiyor. İki oyuncunun da başarılı performanslarına rağmen, tutkunun seyirciye yeterince geçtiğini söylemek biraz zor; iki kadının mahrem anlarına bizi ortak etmemesi değil sorun (ki bu açıdan çok doğru bir tercih yapmış kesinlikle), bir şekilde tutku filmin tüm diğer unsurlarının aksine tam anlamı ile elle tutulur bir hâle gelememiş.

Erkeklerin neredeyse hiç ortada olmadığı bu hikâye dört kadını odağına alıyor ve her birini hak ettikleri derinlikle getiriyor seyircinin önüne: İki âşık, Héloïse’ın annesi (Valeria Golino) ve hizmetçi Sophie (Luàna Bajrami). Soylu Héloïse ile ressam Marianne arasındaki ilişkinin ikisi arasında yaptığını, onlarla hizmetçinin dostluğu da yapıyor ve aralarındaki sınıf farklarını ve bu farkların ördüğü aşılmaz duvarları yerle bir ediyor sevgi ve dayanışma. Sophie’nin nakış işlediği, Marianne’ın içkileri hazırladığı ve Héloïse’ın yemek yaptığı, üç kadının da yüzleri bize dönük olacak şekilde uzun bir masanın aynı tarafında durduğu sahne sadece müthiş bir görsellik yaratmakla kalmıyor, sınıfların yıkılmasının da sembolü oluyor bir bakıma. Üç kadın arasındaki dostluk “erkeksiz bir dünyanın huzur dolu güzelliği” için bir olasılığı işaret ederken, erkeklerin onlara sıkıntı ve tehlike yaratmış olmak dışında hiçbir işlevi yok hikâyede. Bu erkeklerden biri Milano’da adeta katalogdan bir mal beğenir gibi gelin adayının portresini beklerken genç kadının asla mutlu olamayacağı bir hayatın sembolü oluyor, bir diğeri ise evlilik dışı bir hamileliğin sorumlusu. Film kadınların sadece kendi başlarına veya kendi hemcinsleri ile bir arada olduğu zamanlarda sahip olabildiği mutluluğun altını her zaman özenle çiziyor ve örneğin yöredeki tüm kadınların bir araya geldiği bir gece “toplantı”sında söylenen şarkı ile destekliyor bu bakışını. Adeta mistik bir tören havası taşıyan bu sahnede el çırpmalarla söylenen şarkının sözlerinin sadece “Non Possunt Fugere”den (“Kaçamazlar”) ibaret olmasını ise hikâyenin iki kahramanının akıbetlerine bir gönderme olarak düşünebiliriz.

Hikâye ressam ile modeli arasındaki duvarı da yıkıyor ve bu bağlamda sanat eserini sadece sanatçının değil, ama her ikisinin (sanat ve esin kaynağı) birden yarattığını öne sürüyor. Bir sahnede, modellik yapan Héloïse’ın ressam Marianne’e sorusu (“Sen beni gözlerken, benim kimi gözlediğimi düşünüyorsun?”) tam da bunu işaret ediyor ve yine onun ilk tabloyu beğenmediğinde söyledikleri ile de (“Resim bana benzemiyor ama seni de yansıtmıyor”, “Beni senin gördüğün gibi değil, herkesin gördüğü gibi çizdin”) yaratma sürecinin karşılıklı alışverişle yürütülebileceğini iddia ediyor film. Yeterince üzerinde durulmasa da kadın sanatçıların yüzyıllarca nasıl hep isimsiz kaldıklarını ve kendi eserlerini başkalarının (çoğunlukla eşlerin, bu filmde ise babanın) imzaları ile sunabildiklerini hatırlatan film böylece yaratmanın ve yaratıcıların gerçek süreçleri ve kimlikleri üzerine de düşünmemizi sağlıyor.

Kadın kimliği ve kadın olmak üzerine önemli şeyler söylüyor olsa da ve içeriği ile etkilese de, “çocuk düşürme” sahnesinin hikâyeye katkısının tartışmalı olduğu filmde görüntü yönetmeni Claire Mathon ile birlikte çok başarılı bir iş çıkarmış yönetmen Sciamma. “Tablo gibi” sahneler oldukça çok sayıda filmde ama yukarıda anılan ve üç kadının masanın bir tarafında toplandığı sahnede olduğu gibi tüm bu görüntüler karakterler, ressamın insanlara ve etrafına bakışı ve hikâyenin içeriği ile çok uyumlu ve hiçbir doğal olmayan bir unsur yok bu bölümlerde. Gece toplantısında Héloïse’ın “alev alması” sahnesinde de o mistik havalı müzik (keşke canlı seslendirilmiş olsaydı), bakışmalar, tereddütler ve dile getiril(e)meyen arzuları parlak bir şekilde anlatıyor film ve kapanışta da yitirilen bir aşkı sessiz çığlıklar, gözyaşları, anıların neden olduğu coşku ve acı arasında gidip gelme ve çaresizliğin resmi ile anlatıyor yönetmen ve yürekleri burkuyor. Yönetmene burada getirilebilecek tek eleştiri, ressamın otoportresini çizebilmesi için Héloïse’ın aynayı vücudu üzerinde yerleştirdiği bölüm; buradaki sembolizm filmin geneline uymayan bir kabalık içeriyor.

Karakterler konuştuğunda bile sessiz bir havası olan film sanatın ancak sanatçı hissettiklerini özgürce ifade edebildiğinde yaratıcı olabileceğini söylüyor ve müziği (sadece yukarıda bahsi geçen gece sahnesinde değil, Marianne piyano çaldığında veya tüm finalde olduğu gibi) çarpıcı bir şekilde kullanıyor. Final sahnesinin gücü o denli yüksek ki Vivaldi’nin “Dört Mevsim” adlı eserinin “Yaz” bölümünü her dinlediğinizde bu sahne hep gözünüzün önüne gelecektir artık. Başrollerdeki Adèle Haenel ve Noémie Merlant’nın kostümlü bir dönem filmin “ağırlığını” yok eden modern performansları ile parladığı ve bakışlar üzerine kurulu bir hikâyeyi doğallıklarını hep koruyarak anlattığı bu yapıt görülmesi gereken bir çalışma kesinlikle.

(“Portrait of a Lady on Fire” – “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi”)

Will Penny – Tom Gries (1967)

“Ben aşk hakkında ne biliyorum ki? Aşk, belki hissettiklerime bu adı verebilirsin… hatta daha fazlasını. Daha önce hiç kimse hakkında böyle hissetmemiştim. Senin ve oğlanın benim olmanızı istiyorum, ama…”

Beraber çalıştığı diğer kovboylara göre yaşı hayli ilerlemiş olan bir kovboyun büyük bir çiftlikte bulduğu ve yabancıların çiftliğin topraklarında kalmasını engellemesi gerektiği işinin ilk gününde kendi kulübesine yerleşen bir kadın ve çocuğunu bulmasının hikâyesi.

Tom Gries’in yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Amerikan televizyonlarında 1960 yılında gösterilen “The Westerner” adlı televizyon dizisinin kendisinin yazdığı ve yönettiği “Line Camp” adlı bölümünden yola çıkmış Gries ve Charlton Heston’ın başrolünü oynadığı ilginç bir kovboy filmi çıkarmış ortaya. Heston’ın en sevdiği filmi olarak tanımladığı çalışma klasik bir kovboy filmi olmaktan uzak duran hikâyesi, şaşırtan sürpriz sonu (filmin gişede beklenen başarıyı sağlayamamasını bu sona bağlayanlar olmuş zamanında), Heston’ın performansı ve kadrosunun zenginliği ile dikkat çeken, senaryodaki kimi problemlere rağmen ilgiyi hak eden bir yapıt.

Kapanış jeneriğinde Don Cherry’nin sesinden dinlediğimiz “The Lonely Rider” şarkısından da anlayacağımız gibi yalnız bir kovboydur Will Penny. Ailesi yoktur, okuma yazma bilmemektedir ve hepsi kendisinden yaşça küçük olan tüm kovboy arkadaşları gibi nerede iş bulursa orada çalışmaktadır. Hikâye başladığında onu büyük bir sürüyü götürme işini bitirmiş ve yaşı nedeni ile kendisi ile dalga geçen kovboylarla birlikte görüyoruz. Bulduğu yeni işi genç bir kovboyun ricası ile ona devreder ve kendisi de tüm kışı bir çiftliğin geniş topraklarında yabancıların yerleşmesini engellemesi gereken bir işte bulur. Ne var ki daha ilk gün, soğuk ve karlı kışı tek başına geçireceğini düşündüğü kulübede bir kadın ve oğlunu bulur ve asıl hikâye başlar. Usta görüntü yönetmeni Lucien Ballard’ın ve “The Lonely Rider” şarkısını da besteleyen müzisyen David Raskin’in işlerini çok iyi yapmış göründüğü film sürpriz sonu ile kolaycılığa düşmeden anlatıyor hikâyesini ve çatışma sahneleri, bol bol silah sesi ve western’lerin klasik kötü adamlarını içerse de, sonunun da vurguladığı gibi bir dram olmayı öne çıkarıyor ve farklılaşıyor bu şekilde. Tom Gries çok inandığı senaryosunu -yönetmenliği kendisine vermeleri koşulu ile- kabul ettirebilmek için stüdyo stüdyo dolaşmış söylendiğine göre ve pek ilgi görmeyen, küçük bütçeli dört sinema filminden sonra nihayet gönlüne göre çalışabileceği koşullarda bir yönetmenlik imkânına bu film ile kavuşmuş.

Gries’in hikâyesi çekici, senaryosu ise çeşitli inandırıcılık problemleri nedeni ile zaman zaman aksıyor. Örneğin kahramanımızın bir geyik meselesinde çıkan çatışmada içlerinden birini öldürdüğü için peşine düşen çete üyeleri fazlası ile tanıdık ve abartılı çizilmişler ve bu nedenle intikam hikâyesi (“Bir insanın kanını döken insanın kanı da dökülecektir”) yeterince güçlü bir etki yaratamıyor seyirci üzerinde. Kimi gereksiz mizah anları (sert viski sahnesi veya daha da olumsuz bir örnek olarak, ölmekte olduğu düşünülen adamın şaklabanlıkları, bu adamı doktora götürmek için arkadaşlarının pek de acele etmemeleri), ikna edici olmayan bir “bırakalım, uzun süre acı çekerek ölsün” sahnesi ve ellerinde iki değerli rehine olan kötü adamların nedense bu durumu değerlendirmeyi düşünmemesi gibi pek çok sıkıntılı yanı var senaryonun. Ne var ki filmin olumlu yönleri bu -bazıları pek de önemsiz olmayan- sorunların önüne geçerek hikâyeyi seyre değer kılıyor.

Öncelikle tüm bir final bölümü ve hikâyenin kahramanının burada verdiği karar Hollywood’un seyircisini alıştırdığı ve şartlandırdığı içeriklerden çok farklı ve bu cesareti için takdiri hak ediyor Gries. Olması gerekenle mümkün olanın çatıştığı bu final çok doğru ve gerçekçi. Üstelik bu finale giderken bir kovboy filminde görebileceğiniz en iyi “aile sahnelerinden birini yaratmış Tom Gries ve böylece finalin de vurucu bir etkiye sahip olmasını mümkün kılmış. Anne ve çocuğun birlikte söylediği bir Noel şarkısı, çocuğun anneye verdiği bir iyi geceler öpücüğü ve ardından koşarak adama sarılması ve sonra kadın ve erkeğin birlikte “yayık vurmaları” değme dramlarda görülmeyecek güzellikte bir sahne. Gries işte bu ve benzeri sahnelerle hikâyesini klasik bir western’den uzaklaştırıyor ve yaşlanan kovboyların belirsiz akıbetleri üzerine seyircinin de düşünmesini sağlayan bir filme imza atıyor.

Charlton Heston senaryonun kendisine aynı hikâye içinde farklı nüanslarla oynayabileceği bir alan yaratmasını çok iyi değerlendirmiş ve sağlam bir performans sergilemiş. Özellikle finalde çok etkileyici oynayan Heston’a sağlam bir kadro eşlik ediyor. Sonradan “6 Milyon Dolarlık Adam” dizisi ile büyük bir üne kavuşacak olan Lee Majors, 49 yaşında hayatını kaybeden ve zarif bir oyunculuk sunan Joan Hackett, Donald Pleasence, Slim Pickens, Bruce Dern ve Ben Johson’ın aralarında bulunduğu oyuncular ve yönetmenin kendi oğlu olan küçük oyuncu Jon Gries filme kişisel katkılarını sağlıyorlar ve bir kovboyun evcilleş(eme)me hikâyesini seyre değer kılıyorlar. Tüm sadeliği ile bir aşkı gerçekçi kılabilen, Ballard’ın kamerası ile yine gerçekçi bir sertlikle karşımıza getirilen doğa görüntülerine sahip olan ve yapay kovboy karakterlerinin yerine o dönemde gerçekten de yaşadıklarına sizi ikna edebilecek karakterleri olan (keşke kötü adamlar bu denli kaba çizilmeselerdi) bu film sinemanın hatırlanması gereken “kovboy yalnızlığı” hikâyelerinden biri.

(“Dostum Silahımdır”)