Upgrade – Leigh Whannell (2018)

“Tam anlamıyla her şeyi yapabilir. Her şeyi kullanabilir, her şeyle konuşabilir, her şeyi hesaplayabilir: Yeni ve daha iyi bir beyin”

Bir saldırı sonucu felç kalan bir adamın takılan bir çiple vücudunu kontrol edebilir hâle geldikten sonra giriştiği intikam arayışının hikâyesi.

Leigh Whannell’ın yazdığı ve yönettiği bir Avustralya – ABD ortak yapımı. Bilim kurgu ve aksiyon karışımı olarak tanımlanabilecek film -Whannell’ın “Saw” (Testere) serisinin senaristlerinden biri olmasının da açıklayacağı gibi- sert sahnelerle dolu bir distopik çalışma. 2040’lı yıllarda geçen hikâye teknolojiye fobik olarak nitelenebilecek bir bakışı olan adamla bir teknoloji şirketinin yöneticilerinden olan eşinin uğradığı bir saldırından sonra adamın yaşadıklarını (ve yaşattıklarını) anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken de sertlikten bolca yararlanıyor. Yapay zekâ ile insan arasındaki çatışma, teknolojinin insanî olanı yok etmesi gibi temalar üzerinden ilerleyen hikâye Amerikan sinemasında, örneğin Charles Bronson’un 1970 ve 80’li yıllarda bolca örneğini verdiği bireysel intikam maceralarından birine dönüşüyor süratle ve tüm o süsün, fütürüstik ögelerin ve havalı temalarının arkasında oldukça sorunlu bir yapıt olduğunu da gizleyemiyor.

Akıllıca tasarlanmış bir jenerikle açılıyor film: Robotik bir kadın sesi sade ama etkileyici bir sesle yapımcı şirketlerin adını söyleyerek (“… film sunar”) açılış yapıyor ama hemen ardından gelen ilk sahnede evinin epey eski görünümlü garajında 1977 model bir Pontiac Firebird’ü onaran ve o sırada da pikapta çalan bir Howlin’ Wolf klasiğini, “Smokestack Lightning” adlı blues şarkısını dinleyen bir adamı görüyoruz. Grey Trace’dir adamın adı ve kendisi ne yaşadığı döneme ne de karısının yaptığı işe ve bu konudaki düşüncelerine uyacak şekilde teknolojinin ruhsuz dünyasından nefret etmektedir. Onun onardığı araba ne kadar klasikse, o sırada eve dönen eşinin arabası o kadar ultra-moderndir tasarımı ve fonksiyonları ile. Yaşadıkları ev de kadının arabası ile uyumlu özelliklere sahiptir ve sesle verilen komutlarla sahiplerinin her türlü isteğini karşılamaktadır. Kadının “Yazıcıdan pizza basmak ister misin?” teklifini yaptığı, adamınsa “Pizza yapmak ister misin?” karşı teklifi ile cevap verdiği sahne hem hikâyenin geçtiği dönemde teknolojinin vardığı noktaya işaret ediyor hem de filmin sorunlu alanlarından birini, inandırıcılık problemini açıkça koyuyor ortaya: Erkek ile kadın arasında onları bir arada tutan nasıl bir ortak yön olduğunu anlamak imkânsız bu hikâyede. Bu konuda bizi ikna etmek, bu birlikteliği olabilir kılmak için en ufak bir gayreti yok senaryonun ve bu derece anlamsız bir zıtlıkla Leigh Whannell’ın neyi amaçladığını anlamak zor. Sinemanın en uyumsuz çifti olacak kadar farklı iki karakteri bir araya getirince film, ister istemez hikâyenin öldürülen eş ile ilgili olan kısmı da kayboluyor ve sadece adamın kendisine yaşatılanla ilgili intikam mücadelesini izler hâle geliyoruz.

Gizemli Eron Keen karakteri de bir parça sorunlu; senaryo bu karakteri yeterince güçlü ve tuhaf kılamadığı gibi onu canlandıran Harrison Gilbertson’a da sağlam ve inandırıcı bir performans sunacak alan sağlayamıyor. Sadece ismi ile değil, fiziksel olarak da Elon Musk’a benzetilen karakter bu nedenle sağlam bir “kötü adam” olamamış ne yazık ki ve kendisine atfedilen ama çok da sahip olmadığı özelliklerinin ilginçliği ile yetinilmiş. Kahramanımızı canlandıran Logan Marshall-Green üzerine düşeni fazlası ile yapıyor ve hatta Stem adındaki çipin kontrolünde olduğu zamanlar yaptıkları ile ilgili korku, endişe ve mutsuzluğu aksatmadan yansıtmayı başarıyor bize. Ne var ki tam da bu sahnelerle ilgili de bir sıkıntısı var filmin. Kendisini bir yergi olarak konumlandırmış olsaydı kabul edilebilir, hatta doğru olabilecek ama seyrettiğimiz ciddi hâli içinde zaman zaman komik görünebilen bir içerik ve biçimi var bu bölümlerin. Bilgisayar oyunlarının karakterlerinkini çağrıştıran hareketleri özellikle kavgalı dövüşlü sahnelerde biraz sakil duruyor, hatta güldürebiliyor seyirciyi.

Filmin ilginç ama boşa düşen ve bir süre sonra anlamını yitiren bir politik içeriği de var: Başlardaki bir sahnede iş arkadaşı, kahramanımızın eşine “Kapitalizm ile idealizmin birlikte var olamayacağını“ söylüyor; bir başka sahnede ise Grey Trace karşısındakine -çipi kastederek- “Siz ona bakınca geleceği görüyorsunuz, bense işsiz kalacakları” diyor. Bu iki sahne (ya da cümle) hikâyede bir yere bağlanmıyor ve tutarlı bir politik tutum oluşmuyor; sanki Leigh Whannell aklında kalmış bir iki cümleyi bir yolunu bulup hikâyeye sokuvermiş gibi duruyor ve hikâyeye eğreti duran bir politik içerik katmış oluyor sadece. Adamın büyüdüğü semtin yoksulluğu ve çirkinliği de aynı politik bakışın uzantısı muhtemelen. Çipler (yapay zekâlı makineler ya da) ile insanların çatışacağı bir dünya öngören hikâye insanın yanında taraf tutuyor (örneğin bir sahnede, çipin taktikleri bitince insan zekâsı devreye giriyor) ama anlattığı intikamın da ancak makinelerin sayesinde alınabilmesi ile bir samimiyet sorununu da bu açıdan yaratmış oluyor Whannell. Anlaşılan yönetmen ortaya bir mesele atmış ama onun üzerine gitmeyip, meselenin ilginçliği ile yetinerek sert aksiyon sahneleri olan bir hikâye anlatmayı tercih etmiş. Evet, gerçekten de epey sert sahneleri var filmin ve başta belirttiğim gibi, Charles Bronson filmlerinin fütüristik bir hikâyeye taşınmış hâli var sanki karşımızda. Dökülen kanlar, parçalanan veya kesilen uzuvlar, sıkça kullanılan silahlar ve yumruklar ile sertlik fırsatını hiç kaçırmıyor film ve evet, şiddeti sömürü derecesinde kullanıyor sık sık.

Sadece dedektifin “eski kafalılığı” ile açıklanamayacak bir analog dinleme cihazının ve yine aynı polisin arabasının -sesle sireni ve ışıkları çalıştırılabilse de ve sanki bu tür seçimler polisin kendisine bırakılabilirmiş gibi- elektronik olmamasının hikâyede kritik yerlere sahip olması vb. tutarsızlıkları da var senaryonun. Bunun yanında “insan olma arzusu” ve finaldeki “sanal gerçekliğin dünyasındaki mutluluk” gibi unsurları ile senaryonun seyirciye bir düşünme alanı açtığını ve böylece kendisini de ilgi çekici kıldığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Ayrıca yukarıda sıralanan problemlerine rağmen, Leigh Whannell’ın ortaya -özellikle de bu tür içerik problemlerini dert etmeyen ve aksiyon, gerilim filmlerinden hoşlananlar için- kendisini seyrettirmeyi başaran bir sonuç çıkardığını söylemek mümkün. Ne olursa olsun, eğlenceli, hızlı, gerilimli, Grey ile vücuduna yerleştirilen chip arasındaki ilişki üzerinden merak uyandırıcı ve hatta komik bir sinema eseri bu ve vakit geçirmek için tavsiye edilebilir kesinlikle.

Sicilia! – Danièle Huillet / Jean-Marie Straub (1999)

“Sicilya! Sicilya! / Çobanların türkü söylerler dağlarda / Sicilya! Sicilya! / Oynarlar pınarlarda / Hava ve güneşi şiirle doldurur yüreği / Sicilya! Sicilya! / Vatanım, memleketimsin sen benim”

15 yıl önce ABD’ye göç eden bir adamın annesini ziyaret etmek için Sicilya’ya giderken yol boyunca karşılaştıkları ile ve evinde annesi ile yaptığı konuşmaların hikâyesi.

İtalyan yazar Elio Vittorini’nin 1941 tarihli “Conversazione in Sicilia” adlı romanından (kitaptaki diyaloglar 1938 – 1939 arasında Letteratura adındaki bir edebiyat dergisinde bölümler halinde yayımlanmış önce) uyarlanan bir İtalya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Çoğunlukla İtalya ve Almanya’da çalışmakla birlikte aslında Fransız olan sinemacı ikili Danièle Huillet ve Jean-Marie Straub’un senaryosunu ve yönetmenliğini birlikte üstlendikleri film onların tarzlarına uygun bir sinema diline sahip ve doğal olarak sıradan sinema seyircisi için çok da çekici olmayabilecek bir çalışma. Fransız Cahiers du Cinéma dergisinin 1999 yılının en başarılı üçüncü filmi olarak seçtiği eser amatör oyuncularının yönetmenlerin tercihlerine uygun olarak, konuşmaları duygulardan mümkün olduğunca soyutlayarak yaptıkları, Vittorini’nin kitabının ruhunu çarpıcı bir şekilde beyazperdeye taşımayı başaran ve Sicilya’nın kültürünü, geleneklerini ve insanlarını tam bir dürüstlükle karşımıza getiren önemli bir yapıt. Kuşkusuz herkese göre değil bu film ama gerçekliğine, samimiyetine ve doğallığına kendinizi bırakırsanız, kesinlikle önemli bir keyif alacağınız bir film bu.

Herhangi bir enstrümanın eşlik etmediği bir kadın sesinden dinlediğimiz, sözleri bu yazının girişinde yer alan kısa bir şarkı (türkü demek daha doğru belki de) ile açılıyor film. Kapanışta da duyacağımız Beethoven’ın Opus 132, La Minör Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nden kısa bir bölüm ve oyuncuların isminin yer almadığı açılış jeneriğinden sonra görüntüye, bir iskele babası üzerine sırtı bize dönük olarak oturmuş bir adam geliyor. Onunla, yanında karısı ile birlikte sırtını duvara vererek oturan bir portakal satıcısının konuşmasına tanık oluyoruz. Adam 15 yıldır yaşadığı ABD’den memleketine dönen bir Sicilyalıdır; Sicilyalılar sabah yemek yemediği için onun oranın yerlisi olmadığını anlayan satıcı ise emeği karşılığında para yerine kendisine portakal ödenen ve sokak sokak dolaşarak bu portakalları umutsuzca satmaya çalışan yoksul bir yerlidir. İşsizlik, yoksulluk ve yemek alışkanlıkları üzerinden Sicilya ve Amerikan kültürlerinin karşılaştırılması bu ilk sahnenin konuları olarak çıkıyor karşımıza. Hikâye boyunca üç farklı mekanda daha geçecektir bu türden konuşmalar: Tren, anne evi ve bir meydan. Vittorini’nin anti-faşist olarak tanımlanabilecek romanındaki temaları (yoksulluk, işsizlik, sadakat (ve ihanet), sömürü, saygınlık vs.) tüm bu dört farklı mekandaki konuşmalar üzerinden anlatıyor film ve bunu yaparken iki sinemacının kendilerine özel sinema anlayışının da iyi bir örneğini sunuyor.

İkinci sahne bir trende geçiyor. Önce trenin koridorunda pencere önünde duran iki adamın Sicilyalı olmak, aç bir insanın ne kadar tehlikeli olabileceği ve yapılan işin saygınlığı üzerine konuşmalarını dinliyoruz. Daha sonra bir kompartımana sokuyor bizi film ve orada memleketine dönen adamın içeridekilerle konuşmalarına tanık oluyoruz. Koridordaki adamlardan gelen koku (meslekleri konuşulmuyor bu adamların ama yaptıkları iş her neyse İtalya’da sadece Sicilyalıların yaptığı bir iştir bu), Sicilyalıların karamsarlığı, memleketleri, yolculuk güzergâhları gibi konular üzerinden uzun sohbetlerini dinliyoruz trendekilerin. Üçüncü sahne Amerika’dan gelen adamın annesinin evinde geçiyor. Anne ile oğlu arasındaki konuşma en uzun sahneyi oluşturuyor ve adamın çocukken sevdiği yemekler, yaptığı haylazlıklar, ailenin ve yaşadıkları bölgenin yoksulluğu (Anne; eşinin, komşularının aksine düzenli bir maaşı olduğunu, bu maaşla 10 gün herkesin kıskandığı bir şekilde yaşadıklarını ama sonra herkes gibi salyangoz ve güneyik otu yiyerek hayatta kaldıklarını anlatıyor) ve annenin sosyalist olan ama Aziz Yusuf için düzenlenen yerel törenlere de keyifle katılan babası etrafında dönüyor çoğunlukla. Sonra konu başka bir kadına âşık olan babaya ve onun ihanetlerine geliyor. Oldukça ilginç ve hatta eğlenceli bu son konu babanın ihaneti üzerinden aksa da, genel olarak aşk, sadakat ve bağlılığa da uzanıyor ve annenin maceralarına varıyor konuşma sonunda! Sözlerin arasında grev, isyan gibi sözcüklerin de geçtiği bu “oğlunun anneyi sorgulaması” bölümü çok yalın bir sinemanın samimiyet ile nasıl etkileyici olabileceğini gösteriyor seyirciye.

Son sahnedeki konuşma bir meydanda, kahramanımızla bir seyyar bıçak bileyici arasında geçiyor. Bileyicinin artık kimsenin bıçak ve makasının olmadığından şikâyet ettiği ve bıçak bilemeyi özlediğini söylediği bu bölümde iki karakter arasındaki felsefi konuşmalar hayli ilginç ve modern bir toplumda çok eski bir geleneği ana konusu yapması ile dikkat çekiyor, bir bakıma Sicilya’nın geleneksel toplumsal düzenine de göndermede bulunarak.

Gücünü romandan da alan içeriği ile önemli bir film bu. Danièle Huillet ve Jean-Marie Straub’un kendilerine özgü bir sinema ile anlattıkları filmin bilinen anlamda bir hikâyesi yok; bunun yerine Sicilya’yı, insanları ve onların yaşamlarını farklı diyaloglar üzerinden anlatıyor kaynak aldığı romanın adının da söylediği gibi. Bir kültürü sadece diyaloglar üzerinden neredeyse tüm boyutları ile anlatabilmek ve bunu yaparken örneğin bir operadaki konuşmalı bölümleri hatırlatan bir sinema dilinden sessizlikten etkileyici biçimde yararlanmaya (bu sessizlik anlarını da bir operada sadece müziğin sesinin çıktığı, karakterlerin ise sahnede sessiz kaldığı anlara benzetebiliriz) uzanan farklı bir anlayıştan yararlanmak filmi özgün bir yere yerleştiriyor kuşkusuz. Büyük bir kısmı sabit kamera ile çekilen filmde sahnelerin kurgusu da “basit” ve sık sık sadece bir karakteri konuşurken görüyoruz. Fransız görüntü yönetmeni William Lubtchansky’in siyah ve beyazın kontrastını bolca kullanan sade kamera çalışması diyalogları öne çıkarırken filmin opera havasını destekliyor gibi ama bu elbette operanın çoğunlukla o görkemli, gösterişli, vurgulu olan havasına oldukça uzak düşen bir biçimde gerçekleştiriliyor. Lubtchansky’nin görüntülerini bir operanın müziklerinin karşılığı, konuşmaları da o operanın librettosu gibi düşünmek mümkün.

Finalde Elio Vittorini’nin fotoğrafını -adını belirtmeden- göstererek ona olan saygılarını sunan yönetmenler kendilerine özgü bir stilize anlatımı ustalıkla kullanıyorlar ve örneğin ABD’den İtalya’ya gelen adamı sanki New York’taki evinden ceketini alıp yürüyüşe çıkmış gibi hiçbir bagajı olmadan seyahat ederken gösteriyorkar. Bu tür tercihlere karakterleri her türlü unsurdan soyutlayıp tüm çıplaklıkları ile seyircinin karşısına getirmek ve onun söylediklerine odaklanılmasını sağlamak için başvurulmuş gibi görünüyor. Konuşmalar bittiğinde karakterleri sessizlikleri ve sabit duruşları ile göstermeye devam eden, hemen her zaman sabit olan kameranın sıradan bir manzara görüntüsünden önce sağa kayarak sıradan bir köy yolunu ve uzaktaki bir mezarlığı göstermesi ve daha sonra sola kayarak başladığı yere geri gelmesi gibi yoruma açık bir eylemde bulunduğu ve karakterlerin -dozu yönetmenlerin diğer filmlerine göre bu kez biraz yumuşatılmış bir şekilde- diyaloglarını okur gibi oynadığı bu ilginç film hikâyesine sızan politik duruşu ile de dikkat çekiyor. Kesinlikle farklı ve önemli bir film!

(“Sicily!”)

Primer – Shane Carruth (2004)

“Tanrım, orada içeride her şey o kadar farklı ki. Ne kadar tek başına olduğunu hissediyorsun, anlıyor musun? Orası tamamen ayrı bir dünya ve sen o dünyanın çoğunu kaplıyorsun. Ve o ses… Orada, içerideyken ses çok farklı değil mi? Sanki şarkı söylemek gibi. Sanırım dışarıdayken işitmediğin bir ses bu”

Yerçekiminin etkisini düşürerek nesnelerin ağırlığını azaltmak için çalışan dört arkadaştan ikisinin yanlışlıkla yaptıkları bir buluşun sonuçları ile baş etme mücadelelerinin hikâyesi.

Shane Carruth’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Carruth’un ayrıca yapımcılığını, başrollerinden birini, kurgusunu ve müziklerini de üstlendiği film 2004’te Sundance’te büyük ödülü kazanan, sadece 7 bin dolarlık bir bütçe ile çekilen ve ülkesinde dahi yaygın bir gösterim şansı bulamasa da bugün sıkı hayranları tarafından kült olarak kabul edilen bir çalışma. Hemen hiç efektin kullanılmadığı, oyuncuların tamamının ilk ve çoğunun tek sinema tecrübelerini yaşadığı film konusunun karmaşıklığını seyirciyi düşünerek azaltmak için hiçbir çaba göstermemesi ile de dikkat (olumlu ve olumsuz anlamda) çeken bir sinema eseri. Üniversitede matematik okuyan ve yazılım geliştirme işinde çalışan Shane Carruth’un bu ikinci ve kendi ifadesine göre son filmi (2019’da The Hot Corn adındaki online dergiye yaptığı açıklamada sinema sektöründen bıktığını ve artık film çekmeyeceğini söylemiş sanatçı) olan çalışma “zekî olduğunu göstermek isteyen” hikâyelerden hoşlananlar için özellikle çekici olabilecek, sıradan bir sinema seyircisine çok şey vaat etmeyen ve kesinlikle ilginç bir sinema yapıtı.

Dört genç adamı bir evin garajında çalışırken göstererek başlıyor film. Tümü kravatlı olan ve tam zamanlı başka işleri olan bu beyaz yakalı adamların neyin üzerinde çalıştıklarını çok uzun bir süre anlamıyorsunuz. Kullandıkları teknik jargonun da gösterdiği gibi senaryoyu yazan Shane Carruth’un seyirciyi aydınlatmak gibi bir çabası yok bu konuda. Başlarda ilk kez duyduğumuz ve zaman zaman hikâye boyunca da karşımıza çıkan bant kaydındaki sesin açıklamalarının da seyrettiğimizi netleştirmek için değil, daha da gizemli kılmak için hazırlanmış gibi göründüğü filmin özellikle Christopher Nolan’ın örneklerini verdiği türden bir “karışık hikâyeli” içeriği olduğunu söylemek gerekiyor öncelikle. Bu tür filmlerin epy sıkı hayranları oluyor ve bunda filmin kendi değeri kadar, hikâyesi ile seyirciye meydan okumasının da payı olsa gerek. Örneğin Nolan’ın 2010 tarihli “Inception” (Başlangıç) adlı filmi “rüya içinde rüya içinde rüya…” yaklaşımı ile bu türün parlak örneklerinden birini vermiş ve gizemi ve karmaşıklığı ile aslında ne olduğunu anlama çabası harcamaktan hoşlananlar için keyifli bir seyir serüveni sunmuştu. Shane Carruth’un bu filmi de daha en baştan dört adamın ne üzerinde çalıştığını söylemeyerek, hatta bunu hiç önemsemeyerek bu yaklaşımı benimsiyor ve çok uzun bir süre ne peşinde olunanı ne de daha sonra keşfedileni anlayabiliyorsunuz. Hikâyeye bir gizem kattığı doğru bu tercihin ama öte yandan açıkçası bir burnu büyüklük işareti olduğu da söylenebilir rahatlıkla. Seyirciyi uzun süre boyunca, teknik bir jargona ve üstelik de parça parça dile getirilmiş bir şekilde maruz bırakmanın başka bir açıklaması yok çünkü. Doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor bu nedenle: Daha yalın bir içerik ve ticarî oyunlara hiç başvurmadan da ulaşılabilecek bir sadelikle anlatılabilecek bir hikâye yerine neye hizmet ettiği anlaşılmayan bir karmaşıklık ve “seyirciyi umursamayan” yaklaşıma başvurmanın nedeni ne?

Filmin üç önemli başarısı var: Bilim kurgu içeriğini çarpıcı bir gerçekçilikle anlatması, -eğer yeterince sabır gösterirseniz ulaşacağınız- felsefi bir içerikle zenginleşmiş bir sorgulamaya sahip olması ve iki baş karakterinin çelişkileri, çatışmaları ve hüzünleri. Açıkçası bunların tümünde kesin bir başarısı var filmin ve kahramanlarının icatları sonucu elde ettikleri güçle ne yapacaklarını bilememelerini, bu güce sahip olmaya hazır olmamalarını ve karşı karşıya kaldıkları soruları -karmaşıklığına rağmen- seyirciye geçirmeyi başarıyor Carruth ve özellikle de son bölümlerde, kimi aksayan yanlarına karşın etkilemeyi başarıyor seyircisini. Bir icatın bulunması ve geliştirilmesinde gerçek hayatta da olduğu gibi tesadüflerin payının hakkını veren film hikâyesini efektlere boğmadan anlattığı için, bizi gerçek bir olaya tanıklık ettiğimiz konusunda inandırmakta zorluk çekmiyor hiç ki bu tür filmler için önemli bir gereklilik bu. Çok büyük bir buluşu çok gerçek görünen bir süreçle anlatabilmesi önemli başarılarından biri yönetmenin.

Hikâyenin felsefî sorularını üzerinize boca etmeden sorabilmesi ve iki ana karakterinin bu sorular karşısındaki tutumlarını ve bu tutumların farklılığından ya da tereddütlü içeriklerinden doğan sonuçlarını seyirciye geçirebilmesi de önemli. Burada sürekli bu iki genç adamın yanında olduğunuz halde, hikâyenin karmaşıklığı ve kullanılan jargon nedeni ile filmin neredeyse sizi onlardan özellikle belli bir mesafede tutması gibi bir sorunu olduğunu ve bu nedenle bu başarının daha da dikkati çektiğini vurgulamak gerek. Hikâyesi ve bu hikâyeyi sinemalaştırmasındaki orijinallik açısından da takdiri hak ediyor Carruth ve çok kısıtlı bir bütçe ile bir bilim kurgu filminin nasıl çekilebileceği konusunda da ders veriyor.

İki adamın yaptıkları buluş bir gün gerçekten karşımıza çıkarsa neden olacağı soru ve sorunları dürüstlükle ortaya koyan filmde Carruth’un seçtiği “ipucu verilmeyen bulmaca” yaklaşımının bu kadar uzun süre sürdürülmesinin ve seyirciyi dışarıda tutan diyalog içeriklerinin (öyle ki filmi bilmediğiniz bir dilde ve alt yazısız seyretseniz de çok şey farketmeyebilir) gerekliliği tartışmaya kesinlikle açık bir konu ama yine de carruth’un önemli bir başarıyı yakaladığı açık. Sesini yükseltmeden ve gösterişli oyunlara başvurmadan da bir hikâye anlatılabileceğinin ve bunun için çok da bütçeye gerek olmadığının güncel bir kanıtı olan film görülmeyi hak eden bir eser. Sinemaseverlere düşen rol ise daha sonra sadece “Upstream Color” (Gizli Kimya) adındaki filmi çeken ve o zamandan bu yana sinema yönetmenliği yapmayan Carruth’un kararını değiştirip, tekrar sinemaya dönmesini beklemek ve umut etmek.

(“Kapsül”)

Leto – Kirill Serebrennikov (2018)

“Beyler, beni yanlış anlamayın, bu rock kulübünü yaratırken bir amacımız vardı: Rock müziğin kalitesiz, uyduruk barlar için yapılmadığını göstermek. Siz ne yapıyorsunuz? Rock müziği o taraflara çekiyorsunuz”

1980’li yılların başında Leningrad’daki rock müzisyenlerinin hikâyesi.

Natalya Naumenko’nun anılarından yola çıkan senaryosunu Lily Idov, Kirill Serebrennikov, Mikhail Idov ve Ivan Kapitonov’un yazdığı, yönetmenliğini Serebrennikov’un yaptığı bir Rusya – Fransa ortak yapımı. 1980’lerin ünlü Sovyet rock grubu Kino’nun kurulma hikâyesi olarak da nitelendirebileceğimiz film pek çok gerçek rock müzisyenini karşımıza getirmesi ve birkaç yıl sonra dağılacak olan Sovyetler Birliği’nde “marjinal” hayatları olan sanatçıları sergilemesi ile ilgi çeken bir çalışma. Her ikisi de çok genç yaşta hayatını kaybeden Viktor Robertovich Tsoi (1962 – 1990) ve Mikhail Vasilyevich Naumenko (1955 – 1991) adlı iki yetenekli sanatçıyı ve her ikisinin de âşık olduğu Natalia Naumenko’yu odağına alan film müziğin ve şarkı sözlerinin sıkı denetim altında olduğu bir ülkede isyanla ve özgürlükle özdeşleşen türden bir müziği yapanların yaşadıkları zorlukları anlatırken müzikal sahnelere başvuruyor, başta Kino şarkıları olmak üzere dönemin Sovyet rock müziğinden ve Batı’nın rock yıldızlarının eserlerinden bolca yararlanıyor ve özellikle müzikal sahnelerde animasyona da (videokliplerden tanık olduğumuz türden grafik bir animasyon bu) uğrayarak görsel ve işitsel olarak tatmin ediyor seyircisini. Anlatılan ilginç bir dönem kuşkusuz ama hikâyenin bu dönemin özelliğinden ne kadar yararlanabildiği (ya da yararlanmayı seçtiği) ve gerçek karakterlerini yaşadıkları dönemle ne kadar ilişkilendirebildiği ise tartışmalı.

Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film Batı’da genellikle beğenilirken, ülkesinde özellikle müzikle ilgili olanların kimi eleştirilerine uğramış. Hikâyenin geçtiği dönemin müzisyenlerinden Boris Grebenshchikov senaryonun baştan aşağı yalan olduğunu söylerken, o dönemdeki müzisyenlerin yaşamlarının kesinlikle filmde anlatıldığı gibi olmadığını öne sürmüş. Kino adlı grubun kurucularından Alexei Rybin senaryoyu eleştirdiği gibi, kendi görüntülerinin filmde kullanılmasını da yasaklamış. Müzik yapımcısı Andrei Tropillo ise yönetmeni rock kültürüne yabancı olmakla ve onun hakkında hiçbir şey bilmemekle eleştirmiş. Bu eleştirilerin haklılık payı bir yana, filmin amaçladığına ulaştığı söylenebilir rahatlıkla ve bu amaç şöyle tarif edilebilir: Müzikler ve görsel çalışma ile seyirciyi etkilemek, bir müzikalin eğlencesinden marjinal yaşamların tedirgin ediciliğine uzanan geniş bir yelpazenin etkileyiciliğinden yararlanmak ve MTV neslinin kolayca ısınacağı ve özdeşleşeceği bir görsel dili yakalamak. Açıkçası bu amaçlarının tümünde başarılı bir sonuç karşımızdaki, bu başarı özellikle üç karakterin gerçek hikâyelerin hüznünü ve önemini bir parça düşürmüş olsa da.

Kimi sahneler dışında temel olarak siyah-beyaz çekmiş filmi Kirill Serebrennikov ve hikâyeyi bürokrasinin sıkı gözetimindeki edepli bir rock konserinden görüntüler ile açmış. Tüm konser boyunca yerlerinden kalkamayan, sadece ufak baş ve ayak hareketleri ile tempo tutabilen ve el çırpabilen genç rockseverler ciddi suratlı görevlilerin denetiminde izliyorlar sahnedeki grubu. Konser devletin resmi rock kulübünde gerçekleştirilmektedir ve ülkeyi toplam 18 yıl yöneten Leonid Brejnev’in iktidarının son günlerinde bu kulüpte çalınacak tüm şarkıların sözleri önceden denetimden geçmek zorundadır. Rejimin değerlerine uymayan sözler kulüp yöneticisi tarafından ancak “komik şarkılar” sınıfına sokularak geçirilebilmektedir sansürden. Hikâye boyunca dinlediğimiz tüm şarkıların sözleri ise Batılı gruplarınkinden pek de farklı değildir ve çoğunlukla bireysel hayatlara veya ikili ilişkilere değinerek rejimin beklentisinin çok ötesine düşmektedir.

Herkesin saygı duyduğu müzisyen Mikhail Vasilyevich Naumenko (daha çok tanındığı adı ile Mayk Naumenko), eşi Natalia Naumenko ve onların çevresindeki müzisyenlerin arasına yeni katılan müzisyen Viktor Robertovich Tsoi’nin baş karakterleri olduğu hikâyede dönemin politik atmosferinin -bilinçli olarak- ıskalanması- ilginç ve tartışmaya açık bir seçim olmuş. Örneğin o sırada Afganistan’da devam eden savaş -üstelik müzisyenlerden birini doğrudan etkilediği halde- eğlenceli ama kısa bir sahnenin konusu olabilmiş sadece. Bu bir politik film değil ve kendisini öyle konumlandırmıyor ama radikal bir dönüşüme doğru ilerleyen bir ülkedeki genç neslin kendilerini doğrudan etkileyen ve etkileyecek durumlardan kopuk olarak gösterilmesi hikâyenin gücünü azaltıyor. Bunun yerine film müzisyenleri müzikleri ve kişisel yaşamları ile anlatmaya soyunuyor sadece ve anlattığının dönemin anlayışı ile uyumsuzluğunu genellikle rock kulübündeki denetim ve hayli eğlenceli bir tren yolculuğu sahnesi ile kısıtlı tutuyor. Bu sahnede Talking Heads’in “Psycho Killer” şarkısı kullanılmış ve sonunda sadece hayalî olduğunu anlasak da bir isyanın aracı olmuş bu müthiş şarkının sözleri. “Bu gördükleriniz yaşanmadı” tabelası kalkıyor sahnenin sonunda seyirciye ve bu numarayı birkaç kez daha kullanan yönetmen bir rock konseri sahnesinde de olduğu gibi aslında bir isyanın özlemini dile getiriyor belki de.

Batı rock kültürünün neredeyse tüm ikonlarının şarkıları, görüntüleri, albüm kapakları vs. ile karşımıza çıktığı film Sovyet müzisyenleri anlatsa da aslında, Batılı müzisyenlere yoğun bir şekilde yer vermesi nedeni ile ülkesinden bağımsız olarak rock’a adanmış bir hikâye gibi daha çok. Mayk’ın rock müziğin yıldızlarının albüm kapakları ve fotoğraflarını hikâyedeki karakterlerle değiştirerek ve “All The Young Dudes” adlı klasik şarkı eşliğinde hayal ettiği sahne örneğin, kesinlikle tüm bir rock tarihine yazılan bir şiir gibi. Ülkenin güncel politiğinden genellikle uzak durulması da destekliyor bu durumu ve böyle olunca da hikâye daha orijinal olma fırsatını da kaçırıyor çoğunlukla. Ne var ki bu sorun filmin eğlencesine ve verdiği keyfe çok zarar vermiyor ve sadece daha iyi olmasına engel olmakla kalıyor. Bir otobüstekilerin Iggy Pop’un “Passenger” şarkısını söylediği sahnenin keyfine veya burada animasyonun başarılı ve muzip bir şekilde kullanılmasına örneğin getirilebilecek bir eleştiri yok. Buradaki biçimsel tarzın MTV estetiğine göz kırptığı açık ama bu estetiği doğru bir şekilde kullandığını kabul etmek gerekiyor yönetmenin.

Müzikal sahnelerin kesinlikle keyif verdiği film (öyle ki film tamamen bir müziikal olsaydı ne olurdu diye düşünüyorsunuz) üzerine yeterince gitmediği hüzün ve melankoli duygusunu daha güçlü işleyebilseymiş, ortaya kesinlikle çok daha etkileyici bir sonuç çıkabilirmiş. Bunun yerine hafiflik ve uçarılığa ağırlık verilmiş ve sonuçta genç işi, eğlenceli ve zaman zaman tekrara düşer gibi olsa da seyircini elinde tumayı başaran bir hikâye çıkmış ortaya. Bu yazıda hep rock kelimesi kullanılsa da, sık sık punk’a ve diğer türlere de uzanan soundtrack ise Cannes’da aldığı ödülü kesinlikle hak etmiş ve tüm müzikseverler için kesinlikle bir müzik ziyafeti olmuş. Dozu yeterli olmasa da bu şiirsel müzikal kesinlikle ve özellikle de müzikseverlere önerilebilecek bir sinema eseri.

(“Summer” – “Yaz”)