İhtilalin Mantığı ve 27 Mayıs İhtilali – Şevket Süreyya Aydemir

Şevket Süreyya Aydemir’in 1973 tarihli, 27 Mayıs 1960 ihtilalini öncesi ve sonrasını da ele alarak ama öncelikle ihtilalin mantığı açısından ele alan kitabı. Eserin arka kapağında yer alan şu alıntılar Aydemir’in kitabındaki savlarının iyi bir özeti olabilir: “İhtilal, toplum yapısında biriken çelişmelerin bir gün patlayışıdır. İyi ya da kötü olduğuna göre değil, şartlar tamam olduğu için ihtilal olur… 27 Mayıs İhtilali şartları tamam olan bir ihtilaldir” ve “… fakat bütün toplumlar için bu çelişkilerin mutlaka ihtilaller yolu ile çözümlenmesi şart mıdır, kaçınılmaz mıdır? Yahut ihtilal toplumsal bir kader ve bütün toplumlar için mukadder midir? Hayır!”. Özetle söylemek gerekirse, yazar 27 Mayıs için şartların oluştuğunu ve bu nedenle de kaçınılmaz olduğunu söylerken, ondan kaçınılmasının mümkün olduğu halde bunun yapılamamasının nedeninin Demokrat Parti’nin ve özellikle de Adnan Menderes’in hataları olduğunu ileri sürüyor. Turancılık ve Komünizmden geçerek Kemalizme uzanan bir politik anlayışı olan, Atatürk (“Tek Adam”), İnönü (“İkinci Adam”), Menderes (“Menderes’in Dramı”) ve Enver Paşa (“Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa”) hakkındaki kitapları ile Osmanlı’nın son döneminin ve Cumhuriyet’in politik hikâyesini yazdığını söyleyebileceğimiz Aydemir’in bu kitabı öncelikle 27 Mayıs’tan bağımsız olarak darbe, ihtilal, inkılap, müdahale gibi farklı kavramları sınıflıyor, tanımlıyor ve ardından da 27 Mayıs’ın bir darbeden ihtilale dönüşmesinin hikâyesini anlatıyor.

Her ne kadar kitabının ihtilalin bir övgü veya yergisi olmadığını söylese de, Şevket Süreyya Aydemir eserini 27 Mayıs’ın kaçınılmazlığı üzerine kurarak sonucun doğru olduğunu belirtmiş oluyor. Yazarın “şartların tamam olması” olarak tanımladığı durumlarda, bu tamam olma durumuna kimin karar verdiği ya da vermeye yetkisi olduğu gibi konuya girmiyor yazar ve “ordu-millet” olarak tanımladığı Türk toplumu adına bu kararın ordu tarafından alınmış olmasını da doğal buluyor bir bakıma. Önsözde “… 27 Mayıs İhtilali, toplum yararına, toplum için, ama halkın üstünde ve halka rağmen bir hareket olacaktı” diye yazan Aydemir, bu saptaması ile aslında ihtilal kararının yetkisi ile ilgili netameli bir durumu ve tartışma alanını da açıkça ortaya koymuş oluyor.

Aydemir kitabını doğrudan bir ihtilalin kronolojisi olarak oluşturmayıp, kendisinin de sıkça belirttiği gibi “bilimsel” bir anlayışla hazırlamış eserini. Bunun için öncelikle mantık kavramının kendisinden başlayarak, “tez, anti-tez ve sentez” kavramlarına uzanıyor ve eserini dayandırdığı temelleri açıklıyor okuyucuya. Ardından da tarihten seçtiği çok farklı örneklerle ihtilalleri oluşturan nedenleri açıklıyor okuyucuya yazar ve sonra da 27 Mayıs’a giden yolu anlatmaya başlıyor. Türkiye’de cumhuriyet inkılaplarının “temel prensiplerini, inkılabımızın akışı içinde, işleyip, araştırıp, formülleştirebildik mi?” sorusunu “hayır” ile cevaplayan Aydemir Demokrat Parti’nin ve Menderes’in kendilerine sunulan tarihî bir fırsatı değerlendiremediklerini ve ülkeyi ihtilalin kaçınılmaz olduğu bir noktaya sürüklediği savı üzerine kuruyor kitabını. Halk Partisi’nin iktidarı neden Demokrat Parti’ye kaptırdığını ilkinin tüm hataları ile birlikte ele alan ve ikincisinin de iddia ettiklerinin tam tersini yaparak “kendi sonunu hazırladığını” öne süren yazarın kendi kişisel tarihinin anlattıklarının bir parçası olması kuşkusuz esere ayrı bir önem katıyor. “Suyu Arayan Adam” adındaki otobiyografisinde kendi macerasını da anlatmış olan Aydemir’in tanıklıkları, değerlendirmeleri ve analizleri kuşkusuz ki çok önemli. Demokrasinin kendisini, onu bir tek parti / tek adam yönetimine dönüştüren, bir başka şekilde ifade edersek, onu tüm kurumlarını da ele geçirerek neredeyse bir istibdat rejimine dönüştüren iktidarlara karşı nasıl koruyabileceği ya da bunun mümkün olup olmadığı üzerine uzun uzun düşünmesini sağlıyor okuyucunun bu kitap; ihtilalin kaçınılmazlığını sıkça vurgulayarak kendisi açısından bir cevap veriyor buna Aydemir ama bu cevap şüphesiz ki “doğru” değil ya da en azından doğru olmaması gerekiyor.

27 Mayıs’ın kaçınılmazlığını, toplumun bu ihtilale hazır ve ona gebe olduğunu söylüyor ve örneğin Talat Aydemir’in 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963’teki girişimleri gibi eylemlerin tam da bu nedenle toplumda bir karşılığı olmadığı için başarısız olduğunu belirtiyor Aydemir. 27 Mayıs’ın da lidersiz ve örgütsüz bir ihtilal olmasının sonucu olarak yaşadığı sıkıntıların ve bunun sonuçlarının da analiz edildiği kitap bir editörün elinden geçmemiş olmamasından kaynaklandığı anlaşılan bazı problemlere sahip. Birtakım yazım hataları, kimi cümlelerin dil açısından aceleye getirilmiş görünen hâlleri, “Bu kitabın konusu değildir” gibi kapsamla ilgili cümlelerin defalarca tekrar edilmesi veya daha çarpıcı bir örnek olarak, “27 Mayıs İhtilali / Lider” başlıklı bölümde “Bizim yakın tarihimizde, iki büyük lider vardır” dedikten sonra bu liderlerden sadece birinden (Mithat Paşa) söz edilip, diğerinin (bu kişinin Mustafa Kemal olduğu açık ama…) adının bile anılmaması gibi hatalar dikkat çekiyor. Kuşkusuz kitabın içerik olarak önemini ve değerini azaltmıyor bu problem ama yakın tarihimizle yakından ilişkili bir tanığın bu eserinin yayınevinden daha fazla özen görmeyi hak ettiği gerçeğini değiştirmiyor bu.

Şevket Süreyya Aydemir kitabının son bölümünde tüm dünyayı etkisi altına alan 1968 olaylarını ve bizde özellikle üniversite çevrelerindeki ve öğrenciler arasındaki politik hareketliliği de analiz ediyor. Yazarın buradaki temel argümanı bu hareketliliğin içindeki farklı örgütlerin idelolojilerinin eskiliği ve 1960 ve 70’li yıllara uymaması. Ülkenin sol düşünce ile ilgili yayınlara çok geç erişmesinin de bu eskide kalmanın önemli nedenlerinden biri olduğunu belirten Aydemir bu bölümü neredeyse tamamen Türkiye’deki sol örgütlerin eleştirisine ayırıyor. Kendisinin komünizmden Kemalizm’e geçişi elbette bu düşünceleri ile uyumlu olan yazarın, Karl Marx’ı ve onun “Kapital” adlı dev eserini eleştirmesi de bu kapsamda görülmeli ama Marx’ın 2000’lerde Economist gibi kapitalizmin ve liberalizmin sert bir savunucusu olan bir dergi tarafından bile yeniden “keşfedildiğini” düşünürsek, onun bu bölümdeki savlarına katılmak pek mümkün değil bugün. Kaldı ki bu son bölümün kitabın geri kalanı ile sağlam bir doğal bağıntıya sahip olduğu da tartışmalı.

Cumhuriyet’e ve Atatürk’e yürekten inanan ve tüm yaşamını bu inancı doğrultusunda sürdüren Şevket Süreyya Aydemir, cumhuriyetimizin kaçırdığı fırsatlara üzülen ve bu bağlamda Demokrat Parti iktidarının da kendisine sunulan fırsatı olması gerekenin tam tersi yönde kullanarak Türkiye’ye zarar verdiğine yürekten inanan bir aydın. 27 Mayıs’ın kaçınılmazlığı üzerine kurduğu bu eseri de bu ihtilali (ya da darbeyi) kaçınılmaz kılan unsurları anlatan ve yakın tarihimizle ilgili bu önemli (olumlu ve olumsuz tüm sonuçları ile önemli) hareketi anlamak için değerli bilgiler sunan bir kitap.

Mission: Impossible – Ghost Protocol – Brad Bird (2011)

“Ruslar bizi dinlemezler çünkü onlara göre Kremlin’i biz bombaladık. Küba Füze Krizi’nden bu yana ABD ile Rusya ilişkileri hiç bu kadar gerilmemişti ve suçlanan da, doğru ya da yanlış, biziz”

Kremlin’deki bir patlamadan sorumlu tutulan IMF ajanı Ethan Hunt ve arkadaşlarının kendilerini ve örgütlerini temize çıkarmaya ve neden olacağı bir nükleer savaşla dünyaya barış getirmeyi hedefleyen çılgın bir adamı durdurmaya çalışmalarının hikâyesi.

1966 ile 1973 arasında ABD’de yayınlanan ve bizde de hayli ilgi toplayan “Mission: Impossible” (Görevimiz Tehlike) adlı televizyon dizisinden uyarlanan altı filmden dördüncüsü. Tümünde başrol üstlenen Tom Cruise’in pek çok tehlikeli sahneyi dublörsüz oynadığı film şimdilik altı filmden oluşan seri içinde en yüksek ikinci gişe gelirine sahip olan bir çalışma ve bir aksiyon filmi olarak kendisinden bekleneni karşılıyor kesinlikle. Senaryosunu Josh Appelbaum ve André Nemec’in yazdığı ve yönetmenliğini Brad Bird’in üstlendiği film görkemli teknik becerileri ile aksiyon sahnelerinde göz dolduruyor, temposunu hep diri tutuyor ve -gerçekçiliğe takılmazsanız- hikâyesi ile de ilgi çekiyor. Sadece kendilerini temize çıkarmakla yetinmeyip, dünyayı da yok oluşun eşiğinden kurtaranların Amerikalılar olması, hikâyenin büyük kısmının geçtiği Rusya’nın güvenlik güçlerininse aciz ve yetersiz olarak gösterilmesinin başta olduğu pek çok problemi de var filmin ama aksiyonseverlerin çok da takılacağı sorunlar olmasa gerek bunlar.

Hikâye, pahalı ve görkemli pek çok aksiyon filminin ortak özelliği olan bir şekilde ülkeden ülkeye gezdiriyor karakterlerini ve seyircileri. Budapeşte’de başlayıp oradan önce Moskova’ya, daha sonra sırası ile Dubai, Mumbai ve son olarak da Seattle’a götürüyor bizi hikâye. Seattle hikâyeyi kapatan sakin bir sahnenin mekânı olurken, diğer şehirlerin tümünde her biri birbirinden etkileyici, teknik ustalıklarla süslenmiş ve tempolu sahneleri izliyoruz. Josh Appelbaum ve André Nemec’in senaryosu Ethan Hunt başta olmak üzere tüm IMF ajanlarının zekâ ve cesaret dolu, teknolojiden de bolca nasiplenen maceralarını seyirciyi etkileyecek biçimde karşımıza getirmeyi başarıyor ama -ve tahmin edileceği gibi- eninde sonunda bir Amerikan kahramanlığı övgüsünden ve bunu yaparken de diğerlerinin (burada Rusların) Amerikalılarla karşılaştırıldığında ortaya çıkan acizlik ve beceriksizliklerini iddia etmekten de geri kalmıyor. Senaryo IMF ajanları arasındaki diyaloglar üzerinden zaman zaman keyifli espriler de sunuyor bize ve “zor zamanlarda esprili olmaktan keyif alan kahraman”lardan örnekler getiriyor karşımıza. Bu senaryonun sorunlu yanı ise kendisini fazlası ile ciddiye alması ve böyle olunca da hikâyedeki gerçekçilik problemlerinin göze batması. Örneğin bir James Bond -özellikle serinin eski filmlerinde- yaptıkları ile dalgasını geçer ve imkânsız aksiyon sahnelerini eğlenceli ve kabul edilebilir kılar seyirci için. Burada ise espriler, yapılanın gerçekçiliğinin kahramanımız tarafından da pek kabul edilebilir bulunmadığını ve seyirciden de bunu beklemediğini söylemek için değil, sadece karakterlerin içinde bulundukları durumun zorluğu ile baş etmek için başvurdukları birer araç olarak kullanılıyorlar.

Hikâye Rusları bir düşman olarak konumlamıyor ama onları IMF ajanlarının (ve onların temsil ettiği ABD’nin) karşısında zayıf, dar görüşlü ve beceriksiz olarak gösteriyor. Açılıştaki cezaevinden kaçış sahnesinden bu sahnede tam bir Amerikan şarkısı olan Dean Martin’in “Ain’t That a Kick in the Head?”inin kullanılmasına, Ethan Hunt’ın talimatı almak için kullandığı ankesörlü telefonun kendi kendini yok edememesi üzerinden eskiliğine vurgu yapılmasından Kremlin’in içinde Rusların tüm güvenlik kontrollerini kolayca aşan Amerikan zekâsı ve teknolojisine sürekli olarak bu anlayışın örneklerini görüyoruz. Elbette yeni veya beklenmeyecek bir durum değil bu bir Amerikan filminden ve zaten serinin ve aksiyonların sevenlerinin hemen tamamının da böyle bir derdi olmasa gerek.

Filmin en çok konuşulan sahnelerinden biri olan gökdelenin yüzeyinde yürümekten hareket halindeki bir tarayıcıya retina okutma becerisine, Amerikan ajanlarının Rusya içinde rahatça cirit atabilmesinden “Sadece gerekli olacak malzemeleri alalım” talimatını alan ajanların yaşayacakları ile ilgili müthiş bir öngörürlükle bu malzemeleri tam bir kesinlikle doğru tahmin edebilmesine, tüm bir operasyonun iki kişinin daha önce hiç karşılaşmamış hatta fotoğraflarını bile görmemiş olması üzerine kurulmasından dehşetli ve göz gözü görmeyen bir kum fırtınasında araçların -elbette heyacanlı takip ve çarpışma sahnelerine olanak sağlamak için- trafikte ilerlemeye devam etmesine ve tam bir mükemmel ajan olan Ethan Hunt’ın gözlükleri kafasının üzerinde unutuvermesine (çünkü sonra çok gerekli olacak bu gözlükler) pek çok sahnesinde imkânsız olana başvuruyor film gerekli heyecanlı yaratmak için. Bu problemi bir yana koyarsanız tüm aksiyon sahneleri başarılı, çekici ve heyecan verici ve bu sahneler sayesinde kendisini hiç azalmayan bir ilgi ile izletmeyi beceriyor film. Tom Cruise ilerleyen yaşına rağmen hâlâ sağlam bir aksiyon oyuncusu olabildiğini gösteriyor ve aksiyon dışı sahnelerde idare eden performansının düzeyi ilgili bölümlerde yükseliyor.

Egoztik unsurları (Hint dansları, develer, kum fırtınası vs.) dozunda ve hikâyenin doğal parçası olacak şekilde kullanan filmde kötü adamın fikri (bir nükleer savaş başlatarak, sağ kalacaklarla yeni bir dünya yaratmak ve “yeniden başlamak”) ve bu fikrin sahibinin finaldeki “kaçınılmaz yüzleşme” dışında çok baskın olmaması hikâyenin gücünü azaltmış görünüyor ama açıkçası bu filmlerden beklenen temel olarak sadece heyecan ve adrenali harekete geçirmek. Sonuçta Brad Bird’in yönetmenliği bu beklentiyi kesinlikle karşılıyor ve ortaya aksiyon değeri açısından görülmeyi hak eden bir sonuç çıkıyor. Orijinal dizinin karakterleri ve Lalo Schfrin imzalı, artık bir kült olan müziği dışında bu dizinin dördüncü sezonundaki “The Falcon. Part 3” bölümünde kullanılan hologram projektör numarasını da tekrarlayarak hayli eğlenceli bir göndermede de bulunan bu film meraklılarının elbette kaçırmayacağı bir sinema yapıtı.

(“Görevimiz Tehlike 4: Hayalet Protokol”)

Tomorrow – Joseph Anthony (1972)

“Neden tanıştığımızı bilmiyorum ya da seni neden tükenmişken bulduğumu. Ne kadar çok istesem de seni kurtaramadım. Bu çocuğu neden ailenin değil, benim yetiştirmemi istediğini bilmiyorum. Sonra ne yaptılar da onlara böyle sırtını döndün bilmiyorum. Ama önemli değil, ona bakacağıma söz verdim. Ve bakacağım, kendi çocuğum gibi”

Yalnız bir çiftçinin, evine sığınan ve kocası tarafından terk edilmiş bir hamile kadınla olan ilişkisinin hikâyesi.

Amerikalı yazar William Faulkner’ın 1940 tarihli ve aynı adı taşıyan hikâyesinden uyarlanan bir ABD yapımı. 3 kez aday gösterildiği Oscar’ı 2 kez kazanan (“To Kill a Mockingbird” (1962) ve “Tender Mercies” (1983)) Thorton Foote’un bu hikâyeye dayanarak yazdığı kendi tiyatro oyunundan yola çıkarak senaryosunu yazdığı filmi yönetmenlik kariyeri toplam altı eserden oluşan Joseph Anthony taşımış beyazperdeye. Kısıtlı bir gösterim şansı bulan film başrollerdeki Robert Duvall ve Olga Bellin’in parlak performanslar sunduğu, Duvall’in kariyerindeki en iyi eserlerden biri olduğunu söylediği, sadeliği ve gerçekçiliği ile göz dolduran, ABD’nin güneyinin havasını ve karakterlerini tam bir dürüstlükle sergileyen ve iyi yürekli bir adamın sevme yeteneği ve kapasitesinin sınırsızlığını etkileyici bir şekilde anlatan bir çalışma.

Belki seyirciden ilgi görmemesinin de etkisi ile uzun süre boyunca unutulan bu film daha sonra özellikle Robert Duvall’ın hayranları sayesinde sinemaseverlerin gündemine tekrar girebilmiş. Açılış ve kapanış dışında uzun bir geri dönüşten oluşan hikâye temel olarak bir avukatın davayı kaybetmesine neden olan bir jüri üyesinin sırrını çözmek için yaptığı araştırmada öğrendiklerini anlatıyor. Bir adam kızı ile birlikte kaçan bir genç adamı tüfeği ile vurarak öldürmüştür. Genç adam da silahlıdır ve çevresinde ayyaşlığı, hırsızlığı ve kavgacılığı ile bilinmektedir, hatta birisini öldürdüğü yolunda söylentiler de vardır. Mahkemedeki herkes gibi jüri de katilin serbest bırakılması gerektiğini düşünmesine rağmen, tek bir jüri üyesi bunu onaylamayacağını söyler ve inadı ile davanın düşmesine neden olur.

Mississippi’de geçen ve çekimleri de orada gerçekleştirilen bu hikâye daha ilk diyaloglardaki ağır aksanlar ile ABD’nin güneyine ait bir hikâye olduğunu gösteriyor. Irwin Stahl imzalı, dozunda ve yerinde kullanılan orijinal müziklerin de desteklediği bu havanın bir diğer ve asıl güneyli unsuru ise Robert Duvall’in canlandırdığı Jackson Fentry karakteri. Oyuncunun Mississippi’deki Ozark Mountains bölgesinde yaptığı bir yürüyüş sırasında karşılaştığı, aksanından ve derin sesinden etkilendiği bir adamdan yola çıkarak fiziksel özelliklerini oluşturduğu bu karakter babası ile kendi çiftliğinde pamuk yetiştiren, kış boyunca ise bir bıçkıhanede bekçi olarak çalışacak iyi yürekli bir adamdır. Duvall’in özellikle ses tonunda yakaladığı farklılık, duygularını nerede ise hiç belli etmeyen yüzü ile birleştiğinde karşımıza çok ilginç bir portre çıkarıyor ve oyuncunun sakin ama güçlü performansı filme çok büyük bir değer katıyor. Set tasarımının ve kostüm çalışmasının da başarısı ile ortaya o denli gerçek görünen bir karakter çıkıyor ki nerede ise bir belgesel seyrettiğiniz havasına giriyorsunuz. Gerçekten de Duvall’in en güçlü performanslarından biri bu ve nerede ise hiç “oynamıyor”muş gibi görünürken bu düzeye ulaşabilmesi de onun yeteneğinin sağlam bir kanıtı. Olga Bellin ise bu tek sinema filminde -kendi bildiği gibi oynamakta diretmesi yüzünden yönetmen ile epey çatışmış olsa da- Duvall’in karşısında ezilmiyor ve onun aksine daha duygulu bir oyunculukla karakterini gerçek ve ilginç kılmayı başarıyor.

Jackson Fentry’nin kendisine kalması için gösterilen ve bıçkıhanenin çok perişan bir durumdaki kazan dairesi olan yeri içine girilebilecek bir hâle getirmesi onun karakteri için ilk gösterge olur ve evin hemen dışında baygın durumda bulduğu hamile kadına gösterdiği ilgi ve yakınlık bu göstergeyi daha ileri bir boyuta taşır. Yönetmen, Thorton Foote’un kendi oyunundan uyarladığı senaryoyu perdeye taşırken özel bir sinemasallaştırma gayreti içinde olmamış ama çıkan sonuç bunun bilinçli ve doğru bir tercih olduğunu gösteriyor. Büyük bir kısmı “ev”in içinde ve iki karakter arasındaki konuşmalarla geçen filmde iki başrol oyuncusunun önemli katkısı ile kendisini ilgi ile seyrettiriyor film ve bir tiyatro havasını hemen hiç almıyorsunuz. Fentry’nin kadına gösterdiği ve bir beklenti içermeyen desteği, saygısı ve sevgisi (“Neden burada kalmıyorsun bebeğin doğumuna kadar? İkimize de yetecek yemeğim var. Burası sıcak ve kuru”) finalde anlatıcı olan avukatın sesi ile sözlere dökülürken, adamın sevme kapasitesi gerçekten de göz yaşartacak bir düzeyde. Giydiği gömlek zaman ilerledikçe artık lime lime olurken ve yanındaki zaten güçsüz olan kadının fiziksel durumu kötüleşirken, o inatla hayata tutunuyor ve kadına da yaşam arzusunu sağlamaya ve verdiği sözü tutmaya çalışıyor. Joseph Anthony hikâyeyi gerçekliğine hiç zarar vermeyecek şekilde görüntüye dökerken, “adamın elini tuttuğu kadının yüzünü aydınlatan ışık” ve açılış sahnesi dışında müdahalede bulunmamış gibi görünüyor tanık olduğu ve bizi de tanık ettiği hayatlara. Sonlarda üç farklı nesilden erkeğin kurduğu keyifli hayat sahnelerinde ve bu hayatın yıkılmasında temposu yükselen ve dili farklılaşan sinema anlayışı ile de hoş bir zıtlık yaratıyor yönetmen.

Mahkeme sahnelerinin 1854’te inşa edilen ve bugün hâla ayakta duran tarihî bir binada çekildiği filmde bıçkıhane gerçe bir mekân ve filmde kullanılan pek çok eşya da Mississippi’deki bir müzeden getirtilmiş. Duvall ve Bellin dışındaki oyuncuların hemen tümünün bu film ile ilk ve tek performanslarını sunan ve o yörede yaşayan amatör oyuncular olması da bu bağımsız siyah-beyaz filmi doğal ve değerli kılıyor. Koşulsuz ve sürekli sevebilen bir adamın hikâyesini anlatan filmde yönetmenle birlikte dönemin yoksulluğunu vurgulayacak şekilde filmi siyah-beyaz çekmeye karar veren Alan Green’in görüntüleri esinlendiği Walker Evans fotoğraflarının başarısını sinemada tekrarlayan bir gerçekçi güzelliğe sahip. Evans’ın “Büyük Bunalım” dönemindeki yoksulluğu tüm çıplaklığı ve etkileyiciliği yakalayarak ölümsüzleştirdiği binlerce insandan ikisini anlattığını söyleyebileceğimiz bu film Faulkner’ın eserlerinde yarattığı insanları hayata oldukları gibi geçiren, alçak gönüllü ve değerli bir sinema yapıtı.

Dirty Dancing – Emile Ardolino (1987)

“Yalan söylediğim için özür dilerim ama sen de yalan söyledin. Herkesin eşit olduğunu, iyi davranılmayı hak ettiğini söylerdin. Meğer sana benzeyen insanları kastediyormuşsun. Dünyayı daha güzel bir yere çevirmemi isterdin ama kastettiğin avukat ya da ekonomist olmam ve Harvardlı biriyle evlenmemmiş”

Toplumsal idealleri olan genç bir kızın, ailesi ile geldiği yaz kampında çekici dans öğretmenine âşık olması ile yaşananların hikâyesi.

Eleanor Bergstein’ın kendi gençliğinden esinlenerek yazdığı senaryodan Emile Ardolino’nun çektiği bir ABD yapımı. Tüm çekiciliğini filme adını da veren “kirli (seksî anlamında) dans”lardan ve başrollerdeki Patrick Swayze ve Jennifer Grey’den alan bir gençlik hikâyesi bu ve kuşkusuz 1980’ler denince de ilk akla gelen Amerikan yapımlarından da biri. Çok da ciddiye alınamayacak hikâyesi, değindiği ama ne amaçla ve nasıl değindiği tartışmalı sınıf meseleleri açısından ilgi çekebilecek bu film, dans sahnelerinin tartışmaya gerek olmayan cazibesi ve Amerikan müzik listelerinde hayli başarılı olan şarkıları ile de hatırlanan ve bunlarla yetinebilecek olanlar için eğlenceli bir çalışma olabilir.

1963 yılında geçen film o dönemden pek çok klasik pop şarkısını karşımıza getirse de asıl olarak, listelere giren ve bugün 80’li yılların klasiklerinden kabul edilen şarkıları (ve bu şarkıların eşlik ettiği dans sahneleri) ile hatırlanıyor: Billboard listesinde 1 numaraya kadar yükselen “(I’ve Had) The Time of My Life” (Bill Medley ve Jennifer Warnes), 3 numara olan “She’s Like the Wind”(Patrick Swayze ve Wendy Fraser), 4 numaraya çıkan “Hungry Eyes” (Eric Carmen) ve 45 numaraya çıkan “Yes” (Merry Clayton). Bu şarkılar filmi güçlü bir şekilde desteklerken, filmin başarısı da şarkıların listelerdeki performansına önemli bir destek sağlamıştı elbette. 60’ların “Be My Baby” (The Ronettes), “Some Kind of Wonderful” (The Drifters), “Will You Love Me Tomorrow” (The Shirelles) ve “Love Man” (Otis Redding) gibi klasiklerinin de aralarında olduğu diğer şarkıları da ekleyince, filmin kulaklar için sağlam bir pop ziyafeti verdiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

İşitsel başarısını görselliği ile de yakalamış “Dirty Dancing”; Jeffrey Jur’un görüntü çalışmasında herhangi bir orijinallik yok ve bir gençlik filminin dinamizmini yakalayan kamera çalışması beklendiği ve olması gerektiği gibi. Görsel başarıyı yaratan elbette dans sahneleri ve bu sahnelerde Swayze, Grey ve Cynthia Rhodes’un çekici performansları. Sinema kariyerinden önce profesyonel bir dansçı olan Swayze’ye diğer iki oyuncu da başarı ile katılıyorlar ve ortaya gerçekten kirli ve seksî görüntüler çıkıyor. Açılış ve kapanışta siyah-beyaz görüntülerle ve dansçıların yüz ve bedenlerine odaklanan yakın plan çekimlerle yakalanan erotizmin zaten edepli olduğunu söyleyebileceğimiz dozu hikâyede epey düşürülüyor ama yine de filmin belli bir cinsel cazibeye ulaşan bir görselliği olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Adını andığımız üç oyuncu dışında, açılış ve kapanışta dans eden tüm diğer oyuncular da danslarını bir cinselliğin dışavurumu olarak sergiliyorlar ve meraklıları için keyifli karelere tanık olmamızı sağlıyorlar. 50 yaşında AIDS yüzünden hayatını kaybeden Emile Ardolino’nun bu ilk sinema filminde, henüz 57 yaşındayken ve kanserden ölen Swayze’nin tüm bu cinsel cazibenin merkezinde olduğunu da ekleyelim son olarak.

Swayze bir söyleşisinde filmin bir klasik olmasını hikâyenin “kendilerini bulmaya çalışan insanlar”ı anlatmasına bağlamış. Gerçekten de öyle ama gelinen nokta ne kadar inandırıcı ya da ne kadar doğru? Jennifer Gray’in canlandırdığı Baby doktor olan babasından etkilenmiş, onun gibi entelektüel olan bir kızdır ve kampa yanında 10 ayakkabı getirdiği halde ayakkabısızlığın trajedisinden yakınan kız kardeşine babası ile birlikte asıl trajedinin “polislerin eylemlerde köpekleri protestocuların üzerine salması, keşişlerin protesto için kendilerini yakması veya madencilerin madende mahsur kalması” olduğunu söylerler. Kamp yerinin çalışanları ile “sınıf farkı”nı yıkarak ilişki kurmaktan çekinmeyen genç kız az gelişmiş ülkelerin ekonomisi üzerine okumak isteyen ve barış gönüllülerine katılma planları yapan duyarlı bir bireydir. Swayze ise onun beyaz ve zengin sınıfından çok farklı bir konumu olan, yılın büyük kısmında zorluklar içinde yaşarken yaz kampında evli ve zengin kadınlarla yakınlaşması sayesinde gün yüzü gören genç bir adamdır. Evet, farklı sınıflardan gelmektedir hikâyenin iki kahramanı ama genç kız babasının iki yüzlü liberalliğinin aksine onları ayıran sınıfın duvarlarını yıkmaya kararlıdır. Bu şekilde özetleyince ilginç bir sınıf hikâyesi gibi görünüyor değil mi? Ne var ki filmin bu konudaki dürüstlüğü bir ticarî Hollywood filminden bekleneceği gibi pek de gerçek değil. Finalde “tüm sınıfları kaynaştıran” dans sahnesinin de gösterdiği gibi ABD bu sınıf farklarını “sevgi ve anlayış” ile yok edecek bir toplumdur. Zaten duyarlı ve sorumlu kızımızın dans öğretmenini ilk gördüğü anda ondan etkilenmesi de aşkın (ya da aslında cinselliğin) bu sınıf farkını ortadan kaldıracağının ilk göstergesi olmuştur ve böylece “Her şey sınıfsaldır”ın yerini “Sınıf aslında yoktur”un aldığı hikâyenin politik duyarlılığı da başlamadan yok olmuştur aslında. Garson olarak kampta çalışan bir tıp öğrencisinin genç kıza Ayn Rand’ın “Fountainhead” adlı romanını (Rand’ın dünya görüşüne uygun olarak, bireyciliğin toplumculuğa üstün olduğunu savunan bir içeriği vardır bu kitabın) vermesi sıradan bir Amerikan seyircisi için bir anlamı olan bir gönderme midir bilmiyorum ama hikâyenin tüm içeriği ile birlikte düşünülünce hayli yüzeysel bir politik söylem olarak duruyor bu sahne. Genç kadının “Neden patrona boyun eğiyorsunuz?” sorusuna genç adamın “Çünkü seneye bu işe yine ihtiyacım var” cevabı vermesi ve bu cevaba kadının tepkisizliği ve patronun da bir parça çıkarcı ve uyanık olsa da sevimli bir adam olarak gösterilmesinin de diğer kanıtları olduğu gibi Eleanor Bergstein’ın senaryosu öne çıkarır göründüğü politik tutumu kendisi özenle boşa düşürüyor aslında.

Hikâye epey boş bir hikâye ama örneğin bir müzikalin “hafifliği” içinde hoş görülebilecek bu durum, müzikalin yerini dansların aldığı bu gençlik filminde soyunulan gerçekçilik havasını dikkate alınca oldukça rahatsız edici. Hiçbir dans tecrübesi olmayan birisinin bir haftada ulaştığı düzeyden bu bir hafta boyunca yaptıklarını ailesinden gizli tutabilmesine ve özellikle son bölümlerinde dozu iyice artan kötü melodramından bir itirafın en olmayacak ortamda yapılmasına hikâyeyi ciddiye almak pek mümkün değil. Finalde kampın sahibinin “dünya değişiyor” temalı konuşmasının hikâye ile hiçbir ilgisinin olmaması ve filmin böyle bir meselesi yokken birdenbire ortaya atılıvermesinin de bir örneği olduğu gibi senaryo çok da oturmuş görünmüyor. Oyunculuklarınsa idare eder düzeyden öteye geçemediği filmde Swayze’nin özellikle başlardaki dans sahnelerindeki başarılı dans performanslarını sergilerken neden abartılı yüz mimiklerine baş vurduğunu anlamak mümkün değil. Buna karşılık tüm dans sahnelerinde Swayze ve Fraser ikilisinin uyumu oldukça başarılı.

Finalde “işçi sınıfı sahneyi ele geçirir” görünümü altında “biz bir kaynaşmış toplumuz” mesajını veren film hikâyesinin boşluğuna ve yanlışlarına, ele aldığı meselelere yüzeysel yaklaşımına rağmen dansları, müzikleri ve 60’lı yıllarda geçmesine rağmen yaratacağı 80’ler nostaljisi ile eğlendiren bir çalışma. Kaldı ki tüm o “kirli dans”ları ile seyircisine dans etmenin güzelliğini hatırlatıyor ki bu hiç de önemsiz değil şüphesiz. Kendisini gereğinden fazla ciddiye alıp girdiği derin sularda kaybolmak yerine, eğlencesi ile yetinmeyi unutan filmin yapamadığını siz yapıp, ona sadece bu şekilde yaklaşıp tadını çıkarabilirsiniz.

(“İlk Dans, İlk Aşk”)