Pirosmani – Giorgi Shengelaia (1969)

“Bu hayatta ne kadar votka içmem gerekiyor? Yavaş içip de daha çok mu çalışayım yoksa bir dikişte bitirip sonumu mu getireyim? Hangisinin daha iyi olduğuna karar veremiyorum”

Gürcü halk ressamı Niko Pirosmanishvili’nin yoksulluk ve büyük zorluklarla geçen hayatının hikâyesi.

Senaryosunu Gürcü sinemacı Giorgi Shengelaia ve Erlom Akhvlediani’nin yazdığı, yönetmenliğini Shengelaia’nın üstlendiği bir Sovyetler Birliği yapımı. Değeri ölümünden sonra keşfedilen, ölümü 20. yüzyıldaki İspanyol gribinde yetersiz beslenme ve karaciğer yetersizliğinden kaynaklanan ve bugün Gürcistan’ın en önemli sanatçılarından biri kabul edilen Pirosmani’nin hayatını onun resmine çok uygun bir görsellikle anlatan film “karanlık bir şiir” olarak nitelendirilebilecek ve alıştığımız türden biyografilerden çok farklı bir çalışma. Talihsiz ressamın hayatından farklı anları kendisi de bir ressam olan ve filmin sanat yönetmenliğini de -Vaso Arabidze ile birlikte- üstlenen Avtandil Arazi’nin oyunculuğu ile anlatan film öncelikle muhteşem görselliği ile, sonra da trajik bir hikâyenin kahramanını hak ettiği saygı, özen ve sevgi ile anlatması ile dikkat çeken, Sovyet sinemasının tartışılmaz klasiklerinden biri.

Hayatını bu yıl kaybeden yönetmen Giorgi Shengelaia’nın, babası Gürcistan sinemasının kurucularından biri olarak kabul edilen Nikoloz Shengelaia, annesi ise aynı sinemanın yıldız oyuncularından biri olan Nato Vachnadze. Kariyerinde bir kısa, bir belgesel ve on iki uzun metrajlı konulu film olan Shengelaia’nın bu ilk yönetmenlik çalışması Gürcistan için naif sanatın öncüsü olan bir ressamın hayatını farklı bir sinema dili ile ve muhteşem bir görsel atmosferle anlatan bir klasik. Ressamın tablolarından birini açılış jeneriği için kullanan film aynı tablonun görüntüsü ile kapanışı yaparken arada bize olağanüstü sıfatını hak eden bir görsellik sunuyor. Konstantin Apryatin, Dudar Margiev ve Aleksandre Rekhviashvili’nin imzasını taşıyan görüntü çalışması ve sanat yönetmenlerinin ortaya koyduğu muhteşem bir sonuç bu ve yönetmen de hikâyenin kahramanı olan sanatçının hayatını bize sergilerken onların kendisine sağladığı olanakları çok iyi değerlendiriyor ve sonuç hem karanlığı hem şiirselliği içeren başarılı bir iş oluyor.

İlk sahnede ressamın kendisinin elinden çıktığını rahatlıkla iddia edebileceğimiz, daha doğrusu onun sanatının tam bir sinema karşılığı olan bir görüntü geliyor karşımıza. Renkleri ve kompozisyonu ile adeta bir Pirosmani tablosu bu: Bir evin içindeyiz. Sağdaki yatakta bir kız çocuğu yatıyor, yattığı odadaki geniş yapraklı bitkiler bulundukları yere adeta hâkim olmuşlar. Bir şöminenin de olduğu odanın kapısı açık ve bu açık kapıdan yan odadaki bize sırtı dönük duran adamı görüyoruz. Bir pencere önündedir adam ve perde esen rüzgârdan hafifçe sallanmaktadır. Kamera ona doğru kayarken, adam pencerenin yanından ayrılarak bir masaya oturur ve İsa ile bir havarisi hakkındaki bir hikâyeyi okumaya başlar. Hemen sonraki sahne de (bir koltukta oturan ve ağlayan bir kadın, başında ayakta bekleyen ve onu dinleyen iki yaşlı kadın) benzer bir güzellikte ve film bu havasını daha sonra da hiç yitirmiyor ve sanatçının hayatını adeta onun yaptığı tablolar üzerinden anlatıyor sanki. Görüntüler güzel ama bu güzellik zorlanmış, yapay olarak üretilmiş bir güzellik değil; Pirosmani filmin tüm karelerini tek tek kendisi çizmiş olsaydı sonuç ne olacaksa onu görüyoruz adeta. Bir başka ifade ile söylersek, filmin yaratıcılarından biri de Pirosmani’nin kendisi kesinlikle.

Hikâye bir meyhanenin duvarında asılı ve bugün Tiflis’teki Gürcistan Sanat Müzesi’nde sergilenen “Zürafa” tablosunu çok beğenen iki adamın resmi yapanın kim olduğunu merak edip onu bulmaya çalışmasını ve Pirosmani’nin hayatını birlikte anlatıyor. Meyhanecinin “Resmi Nikolo yaptı. Onu tanımıyor musunuz? Buralarda herkes tanır onu. Kurutulmuş balık gibi sıska ve uzundur. Tiflis’in bütün meyhanelerinde onun resimleri vardır” sözleri ile tanıttığı ressamın bu tablosu özellikle mi seçilmiş bilmiyorum ama meyhanecinin zürafanın Tiflis’in iklimine uyum sağlayamayıp öldüğünü söylemesi gibi Pirosmani de değeri bilinmeyen sanatı ile yaşadığı topluma ve zamana uyum sağlayamayacak ve sefalet içinde ölecektir. Meyhaneye gelen iki yabancının Pirosmani’nin diğer resimlerini görmek istemesi üzerine meyhane sahibinin onları soktuğu yandaki odaya girişlerinde ise kendimizi sanki bir Pirosmani tablosunun içine giriyor gibi hissediyoruz. İçeridekilerin donmuş gibi duran görüntüleri ile adeta kamera aracılığı ile tablonun içinde gezdiriyor bizi yönetmen.

Ressamın iyi yürekliliğini ve yaşadığı toplumun beklenti ve değerlerinden farklılığını anlatan ticarî girişim veya“düğün”deki eylem gibi bölümlerle veya meyhanede çalışmasını teklif eden adama “Ben bir yere bağlı kalamam” gibi diyaloglarla kahramanının karakterini bize anlatan filmde birkaç kez tekrarlanan bir görüntü var: Sanki bir “otoportre” bu; beyaz örtülü bir yemek masasında, tek başına oturan, içki içen ve başında siyah bir şapka olan ressamın görüntüsü bu ve tüyler ürperten gerçekçiliği ve Pirosmani’nin yalnızlığını ve gittikçe artan sefaletini çok iyi anlatması ile filme çok büyük bir değer katıyor. Her bir karesi özenle yaratılan bir filmde daha pek çok örneği var görsel başarının ama bu görüntü gerçekten çok farklı bir değer taşıyor.

Meyhanelere yemek ve içki karşılığında karın tokluğuna resim yapan Pirosmani’nin trajedisini bize geçiren başka sahneler de var filmde. “Eş ve çocuk istemem, bebek ağlamasını çekemem” diyen sanatçının bu sözleri sarf ettikten hemen sonra bir at arabasının arkasında yüzünde bir sevgi ve mutluluk ifadesi ile bebeğini emziren bir kadını görmesi ve ardından az önce çıktığı meyhaneye dönüp “Biraz votka ver bana, boğuluyorum” demesi gerçekten çok etkileyici örneğin. Bir diğer örnek ise gerçeküstü denebilecek bir sahne: Artık iyice düşmüş, yoksulluğunun zirvesindeki ressam sokakta yürürken karşına bir masada oturan eski dostları çıkıyor ve hemen yanlarında ayakta duran müzisyenler hayli hüzünlü bir melodi çalıyorlar ve sanatçıya içinde bulunduğu durumu anlatıyorlar sanki.

Pirosmani’nin hayatından farklı bölümleri farklı tablolar formatında anlatan film değeri bilinmeyen, yaratıcı bir insanın -daha sonra yüceltilmek üzere- kaybolup gidişini etkileyici bir şekilde anlatan önemli bir sinema eseri. Tek sinema deneyiminde, başroldeki Avtandil Arazi’nin sade performansı; tıpkı sanatçının tablolarında olduğu gibi arka plandaki her bir detayı net bir şekilde görmemizi sağlayan kamera çalışması; sanatçının tabloları gibi melodramatikve gittikçe artan karanlık havası ile bu havayı destekleyen ve hikâye ilerledikçe dozu yükselen bir ağıt havasına sahip olan müzikleri (Nodar Gabunia ve Vakhtang Kukhianidze) ile mutlaka görülmesi gereken bir film bu. Sanatçının çocukluğunu hatırladığı bir sahne var ki tek başına bile filmin başarısının kanıtı olabilir. Kaçırılmamalı!

Raw Deal – Anthony Mann (1948)

“Joe’yu rahat bırakmanı istiyorum. Anlıyor musun? Onu zehirliyorsun. Daha önce kendinden emindi hep. Sen gelene kadar yolunu hiç kaybetmemişti”

Suçunu üstlendiği bir adamın ayarladığı planla cezaevinden kaçan ve parasını almak için o adama ulaşmaya çalışan bir mahkûmun hikâyesi.

Senaryosunu Arnold B. Armstrong ve Audrey Ashley’in orijinal hikâyesinden yola çıkarak Leopold Atlas ve John C. Higgins’in yazdığı, yönetmenliğini Anthony Mann’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Özellikle western ve kara filmleri ile tanınan Mann’ın bu filmi bir ihanet, kaçış ve aşk hikâyesi ve alçak gönüllü tavrı ile suç filmlerinden hoşlananların ilgisini çekebilecek bir çalışma. Arada fazlası ile doğrudan toplumsal mesajlar vermekten kaçınamasa da, bu bir yandan hakkının peşine düşen diğer yandan iki kadının aşkı arasında kalan adamın hikâyesi özellikle 1940’ların havasını taşıyan B tipi kara filmlerden hoşlananlar için.

Joe Sullivan bir suçu üstlenerek girdiği cezaevinden çete liderinin ayarladığı bir planla kaçacaktır; bilmediği ise bu planın başarısız olmasını hedefleyen adamın böylece ona vermesi gereken paradan kurtulmak isteğidir. Biri sevgilisi olan, diğeri ise duruşmaları sırasında geçmişinden dolayı kendisinden etkilenen iki kadın bu kaçış hikâyesinde onun gönüllü ve gönülsüz yoldaşı olacaklardır. Anthony Mann bu mütevazı hikâyeyi kara film atmosferine uygun bir sinema dili ile anlatıyor bize ve türün gereklerini yerine getirerek seyri keyifli bir sonuç çıkarıyor ortaya. Senaryonun bazı inandırıcılık problemleri ve bir ahlâk mesajı verme çabası var açıkçası ama iddiasız yalınlığı filmin bu kusurlarından rahatsız olmamanızı sağlıyor. Hikâyenin dört ana karakterini -Joe (Dennis O’Keefe), sevgilisi Pat (Claire Trevor), davası ile ilgilenen avukatla çalıştığını anladığımız ve Joe’ya sempatiden kaynaklı bir sevgi besleyen Ann (Marsha Hunt) ve hikâyenin kahramanını oyuna getirmeye çalışan çete lideri Rick (Raymond Burr)- başlarda tanıtarak temel taşları yerine oturtan senaryo bundan sonra bizi bir kaçış ve intikam macerasını izlemeye çağırıyor.

Başta Ann karakterinin adama olan aşkının gerçekçiliği olmak üzere senaryonun bazı problemleri var açıkçası. Genç bir kadının tek başına yaşadığı bir evde dışarıdan rahatça girilebilecek şekilde penceresini açık bırakarak uyuması veya kaçış için kullanılan araçlardan biri olan taksinin aynı kadının evinin önüne park edilmesi gibi tuhaflıkları da örnekleri arasında verebileceğimiz bu problemler bir yana bırakılarak seyredilmesi gereken ve Anthony Mann’ın görüntü yönetmeni John Alton ile birlikte yarattığı türün “doğal” bileşeni siyah-beyaz görüntülerinin tadına varılması gereken bir film bu. İki kadından birinin adamı “yanlış” olana, diğerinin ise “doğru” olana teşvik etmesi (sol ve sağ omuzlardaki melek misali) seyrettiğimizi doğal olarak bir ahlakî ikilem hikâyesi yapıyor ama Ann karakterinin adama kendisinin de kolay bir hayat yaşamadığını uzun uzun anlattığı bölüm ve elbette finali başta olmak üzere film mesaj kaygısını bunun dışında da hep canlı tutuyor. Belki bugünün dünyasında gerek duyulmayacak ama o dönemin resmî ve toplumsal beklentilerine uygun bir tercih bu şüphesiz.

Senaryonun Pat karakterini -sadece kendi kişisel duygularını anlatmak için de olsa- zaman zaman anlatıcı olarak kullanması doğru bir seçim olmuş. Belki filme olması gerektiği kadar tutarlı bir şekilde yayılamamış bu kullanım ama yine de seyrettiğimize bir polisiye romanın satırlarının tadını getiriyor ki bu da olumlu bir puan. Bir başka olumlu unsur olarak, hikâye boyunca adam ve ikisi de onu seven kadınların hep birlikte olması ve seyrettiğimizi aynı zamanda bir aşk ve tutku hikâyesi olarak çekici kılması. İnsanın sevdiği ya da sevgisi için neler yapabileceğini bir “ucuz roman” tadında sahnelerle anlatıyor film ve üç karakterin de psikolojilerini hikâyenin önemli bir parçası yapmayı başarıyor. Tüm bu karakterlerin itirafları, fedakârlıkları ve yüzleşmelerini de filme sıkı bir kapanış sağlayacak şekilde kullanmayı başarıyor Anthony Mann.

İşini “tetiği hep başkalarına çektirerek” yürüten acımasız ve sert çete lideri Rick dışındaki diğer üç karakteri mutlak iyi veya kötü olarak tanımlamaması da filmin olumlu yönlerinden. İki kadın arasındaki sürtüşmenin onları filmin kahramanı kadar öne çıkarmasının seyrettiğimiz hikâyeyi benzerlerinden farklı kıldığını da rahatlıkla söyleyebileceğimiz çalışmada dört oyuncu da iyi performanslar sunuyorlar. Alton’ın kamerasının farklı objeleri (ağaçlar, telefon telleri , binalar vs.) özellikle baş karakterini göründüğü sahnelerde sınırlayıcı, kısıtlayıcı bir şekilde kullanarak onun “Sadece temiz hava almak istiyorum” cümlesi ile özetlediği özgürlük arayışını ve bu arayışın umarsızlığını çarpıcı bir biçimde vurgulaması ve yine Alton’ın ışık-gölge karşıtlığından ustaca yararlandığı kareleri ile görsel açıdan hayli üst düzeyde seyreden film bir kara film klasiği değil belki ama türünün ilgiyi hak eden alçak gönüllü ve keyifli çalışmalarından biri.

(“Ölümden Firar”)

A Civil Action – Steven Zaillian (1998)

“Gerçek mi? Ben mahkemelerden konuştuğumuzu sanıyordum. Mahkemelerin gerçeği arama yeri olmadığını bilecek kadar uzun bir süredir bu işin içindesin. Orada gerçeğe azıcık benzeyen bir şey bulursan, şanslısındır”

Şehir suyunu kirleterek insanların lösemi olmasına neden olduğu iddia edilen bir firmaya karşı açtığı davayı sonuna kadar götürmekte inat eden ve ortağı olduğu firmayı finansal açıdan riske sokan bir avukatın hikâyesi.

Jonathan Harr’ın aynı adlı kitabından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryoyu da yazan Steven Zaillian’ın sadece üç filmden oluşan sinema yönetmenliği kariyerindeki ikinci çalışması olan bu eser gerçek bir hikâyeyi anlatması ve Amerikan hukuk sisteminin, aslında tüm hukuk sistemlerinin ana amaçlarının (ya da süreçlerinin sonucunun) çoğunlukla adaleti sağlamak olmadığını göstermesi ile önem taşıyan bir çalışma. Başroldeki John Travolta’nın ancak idare ettiğini söyleyebileceğimiz filmde başta Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar kazanan Robert Duvall olmak üzere hayli sağlam performanslar sunan bir oyuncu kadrosu var ve filmin aksayan pek çok yönünü -avukatın dönüşümündeki inandırıcılık problemi, hikâyenin odak noktasını sık sık yanlış ve farklı yerlerde belirleyip sonunda bir avukatın kişisel macerasına dönüşmesi vs.- onların başarısı örtüyor. Zaillian’ın bazı sahneleri, başta gerilim olmak üzere içerdiği tüm duyguları ile vermeyi başaran yönetmenlik çalışmasının sonucu ilgi gösterilebilecek ama Hollywood sinemasından bekleneceği gibi ticarî tercihleri nedeni ile belli bir düzeyi de aşamayan bir çalışma.

Harr’ın 1995 tarihli kitabı 1980’lerde Massachusetts’in Woburn şehrinde yaşanan gerçek bir olayı anlatan, kurgusal olmayan eserler arasında Ulusal Kitap Eleştirmenleri’nin ödülünü kazandığı gibi okurun da ilgi gösterdiği bir çalışma olmuş. Yapımcıları arasında Robert Redford’un da olduğu film bu kitaptan bir kurgusal hikâye çıkarırken odağını zaman zaman yeterince net belirleyememiş ya da sık sık değiştirmiş ki bu da filme zarar veriyor. Harr’ın kitabı ABD’de pek çok hukuk fakültesinde öğrencilerin okuması istenen bir eser; çünkü Amerikan hukuk sistemi üzerine ve gerçek bir hikâyeyi de ele alarak epey bilgi veriyor. Film de açılış sahnesinden başlayarak odağını buraya koyacak gibi görünüyor ve hikâye boyunca da zaman zaman uğruyor ülkenin adalet sisteminin derdinin aslında pek de adalet dağıtmak olmadığı konusuna. Ne var ki öğrencilerine bu kitabı okutan üniversitelerden mezun olanların icra ettiği avukatlık mesleğinin ABD’de en sevilmeyen mesleklerden biri olmasının da gösterdiği gibi okuyanın da okutanın da asıl amacı bu adaletsiz sistemi değiştirmek değil, bu sistemin içinde kazanmak için ne yapmak gerektiğini öğrenmek olsa gerek. Film de benzer şekilde bu sistemi eleştiren sözlerle başlıyor ve o havada devam edecek gibi görünüyor ama sonuçta nerede ise kişisel bir hikâyeye dönüşüyor. Kurbanın değil (kurbanlardan birinin annesi olan Anne Anderson’ı canlandıran Kathleen Quinlan’a senaryonun biçtiği pasif rolü düşünün), onlar adına savaşan “kahraman”ın öne çıkması da bunun göstergesi şüphesiz.

Tazminat davaları ile ilgilenen ve 3 avukatın çalıştığı bir şirketin ortaklarındandır Jan Schlichtmann. Onu filmin açılışında tekerlekli sandalyedeki müvekkilini adliyenin koridorlarında taşırken görüyoruz ve John Travolta’nın canlandırdığı bu avukatın dış sesinden tazminat davalarında mağdur insanlara biçilen değerlerin neye göre belirlendiği üzerine bir konuşma dinliyoruz. Siyahların beyazlardan veya yoksulların zenginlerden daha değersiz olduğunu, en mükemmel kurbanın ise profesyonel bir iş hayatı olan beyaz bir erkek olduğunu açıklayan bu konuşmadan sonra duruşma salonuna giriyoruz ve avukatımız ile suçlanan firmanın avukatı arasındaki sessiz konuşmalar sonucu tazminat tutarı üzerinde anlaşılmasına ve duruşmanın başlamadan bitmesine tanık oluyoruz. Kazanma ihtimalinin düşük olduğu veya karşı tarafın yüklü bir tazminatı ödeyebilecek büyüklükte olmadığı davalarla ilgilenmeyen küçük bir şirketin ortaklarından biridir avukatımız ve Boston’un en gözde 10 bekârından biri olarak katıldığı bir radyo programına bağlanan ve davaları ile ilgilenmediği için kendisine sitem eden bir anneye canlı yayında hayır diyemediği için istemediği bir davaya bulaşmak zorunda kalır. Steven Zaillian’ın senaryosunun zayıflıklarından biri burada gösteriyor kendisini; kibirli avukatın ret ettiği ve prensiplerine tamamen ters düşen bir davayı almaya karar vermesini ve özellikle de bu dava uğruna hem kendisinin hem diğer ortakların kariyerlerini ve şirketini riske atmasını yeterince inandırıcı kılamıyor bu senaryo. Üstelik hikâyenin kurbanları değil, onu öne çıkarmasına rağmen bunun başarılamaması filmin aleyhine olmuş elbette.

Senaryonun adalet eleştirisi de yeterince iyi işlenemiyor; Robert Duvall’ın hayli incelikler içeren bir performansla canlandırdığı firma avukatının oyunları, mahkeme salonunda ya da yargıcın odasında yaşananlar ve tazminat davalarının ruhu ile ilgili tüm o diyaloglara rağmen film bu konuda güçlü bir eleştiri sunamıyor bize. Belki bunu bir tercih olarak da görmek gerekiyor; sonuçta Hollywood kökten bir sistem eleştirisini kaynağı değil ve tarihi içinde böyle bir role talip olduğu da pek söylenemez. Buna karşılık Zaillian yönetmenliğinde daha iyi bir iş çıkarıyor. Hemen her sahnenin ruhuna uygun bir sahneleme ve sinema dili ile sizi o sahnedeki karakterlerin arasına katmayı ve onların hissettiklerini paylaşmanızı sağlıyor. Örneğin tanıkların duruşma öncesindeki sorgulamalarını izlediğimiz sahneler çok başarılılar ve filme olan ilgiyi artırıyorlar. Avukatın ünlü sinemacı Sydney Pollack’ın canlandırdığı bir karakterle olan konuşmasını ortaklarına anlattığı sahnede de kendisini göstermiş yönetmen. Zaillian önemli bir avantajı da çok iyi değerlendirmiş. Travolta rolünde pek parlamıyor ama yardımcı karakterlerin tümünü canlandıran oyuncular -eğer Kathleen Quinlan gibi senaryonun azizliğine uğramamışlarsa- parlak performanslar sunuyorlar. Duvall’a ek olarak James Gandolfini ve William H. Macy özellikle anılmayı hak ediyorlar oyunculukları ile.

Dava için harcamak zorunda kaldıkları para nedeni ile firmanın zor duruma düşmesini ana konusu yapan film buradan yola çıkarak sorabileceği ve aslında sorması gereken çok basit ve önemli bir soruyu sormaya ise yanaşmıyor bile: “Paranız yoksa adalete erişemeyecek misiniz bu düzende?” Neticede bir Hollywood filmi bu ve belki de bu soruyu sormasını değil, aksine unutturmasını normal karşılamamız gerekiyor. Gerçek Anne Anderson’ın filmi gördükten sonra söylediklerini de bilmekte yarar var: “Bence film bizi üzgün kurbanlar olarak gösteriyor sadece… Jan (avukat) ise bizi kurtarmaya gelen Mighty Mouse (Amerikan televizyonlarında yayınlanan bir çizgi filmdeki süper kahraman fare) gibi gösterilmiş. Oysa gerçek böyle değildi. Jan ortaya çıkmadan önce ben kişisel olarak epey çalışmış ve çok ilerlemiştim”.

Duvall’in Oscar’ına, zengin kadrosuna ve yola çıkılan kitabın popülerliğine rağmen ABD’deki gişe geliri bütçesinin altında kalan film önemli kusurlarına karşın ve özellikle de Zaillian’ın yönetmenlik çalışması ile ilgiyi hak eden, Hollywood’un toplumsal duyarlılığının ve liberalliğinin (Redford’un yapımcı olduğunu hatırlayalım) sınırları olduğunu hatırlatan bir çalışma.

(“Dava”)

Deutschland im Jahre Null – Roberto Rossellini (1948)

“Keşke anneniz sağ olsaydı ama onu da aldılar benden. Her şeyimi aldılar; enflasyon bütün birikimimi, Hitler çocuklarımı. İsyan etmeliydim ama kuşağımın çoğu gibi ben de bunu yapamayacak kadar zayıftım. Felaketin geldiğini görüyorduk ama onu durdurmak için hiçbir şey yapmadık. Sonucunu da ancak şimdi anlıyoruz ve hatalarımızın bedelini ödüyoruz; hepimiz, sizin kadar ben de. Suçumuzla yüzleşmemiz gerekiyor. Sadece şikâyet etmek hiçbir işe yaramaz”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir olmuş, halkın yoksulluk ve açlıkla mücadele ettiği Berlin’de on iki yaşında bir çocuğun yaşadıklarının hikâyesi.

Roberto Rossellini, Carlo Lizzani ve Max Kolpé’nin senaryosundan Rossellini’nin çektiği bir İtalya – Fransa – Almanya ortak yapımı. Jenerikte belirtilmese de Basilio Franchina’nın bir fikrinden yola çıkılarak yazılan hikâye çok trajik koşulların hüküm sürdüğü bir şehirdeki (filmin adının da vurguladığı gibi, bir ülkedeki aslında) hayatı bir çocuğun gözünden, daha doğrusu onun yaşadıkları üzerinden anlatıyor. Hasta babası, bir ablası ve bir abisinden oluşan ailesinin hemen hemen tüm yükünü sırtlanmak zorunda kalan, yetişkin gibi davranması gereken on iki yaşında bir çocuktur Edmund ve Rosselini İtalyan Yeni Gerçekçilik türündeki bu filminde oldukça karanlık ve sert bir gerçekçilik ile bizi onun hayatına sokuyor. Yönetmen önceki filmlerinden ikisi (1945 yapımı “Roma Città Aperta” (Roma, Açık Şehir) ve 1946 tarihli “Paisan”) ile birlikte bir üçleme oluşturduğu kabul edilen filmde türünün başyapıtlarından bir diğerini yaratırken, bizi savaşın neden olduğu trajedilerin ortasında ve etkileyici bir yüzleşme ile baş başa bırakıyor.

Rossellini’nin, dokuz yaşında hayatını kaybeden oğlu Marco Romano’ya ithaf ettiği film yönetmenin kardeşi olan Renzo Rossellini’nin görkemli bir trajediyi hatırlatan müziğinin eşlik ettiği ve Berlin’in bombardımanlarda yıkılmış evlerin korkunç görüntülerini ve sokaklarının perişan hallerini tarayan kameranın saptadığı görüntüler ile açılıyor. Savaşın üzerinden çok kısa bir süre geçmiştir ve yaşanan korkunç günlerin izleri tüm canlılıkları ile durmaktadır yapıların ve insanların yüzlerinde. Yeni Gerçekçilik akımına uygun olarak çoğunlukla amatör oyuncularla çekilen (çocuğu oynayan Edmund Moeschke’nin ve ablasını canlandıran Ingetraud Hinze’nin ilk ve tek oyunculuklarıdır bu film örneğin) ve gerçek mekânların (tüm dış sahneler Berlin’in harap sokaklarında çekilirken, iç sahneler için Almanya’daki yetersiz koşullar nedeni ile Roma’daki bir stüdyo kullanılmış) kullanıldığı film belgesele yakın gerçekçiliğin avantajını kullanarak ve Rossellini’nin kolay bir çarpıcılığın değil, doğal olanın peşine düşerek yakaladığı hava ile hayli etkileyici olabilen bir çalışma.

Babası ağır hasta olan, savaşın son günlerine dek silahı elinden bırakmadığı için şimdi yetkili makamlara kayıt olmaktan korktuğundan evde saklanarak yaşayan abisi ve sigara, yiyecek gibi şeyler için akşamları dışarı çıkarak şehirdeki yabancı askerlerle “ileri gitmeden” flirt eden ablası ile yaşayan bir çocuk Edmund. Ailenin durumu nedeni ile, çalışan tek kişidir o ve tüm halkın ellerinde ne varsa satarak ya da takas ederek ulaşmaya çalıştığı temel gıdaları ailesine getirebilmek için o da didinmektedir herkes gibi. Hikâye boyunca onun yaşadıklarını izliyoruz ve Rossellini en ufak bir dramatik zorlamaya başvurmamış görünen anlatımı ile bu hikâyenin trajedisini tüm sertliği ile gösteriyor bize. Sokakta yatan bir ölü atın etinden pay alma çabası, yiyecek parası kazanabilmek için yabancı askerlerle yatan kadınlar, bir aracın arkasından dökülen kömür parçalarının peşine düşenler, ölen komşularının üzerindeki süveter ve çorapları değerlendirmeyi konuşan komşular, Britanyalı ve Amerikalı askerlere -koleksiyon değeri için veya savaş hatırası olarak- Hitler’in konuşmalarının plaklarını satanlar ve pedofili imasını da içerecek şekilde çocukları kullananlar şehirden karşımıza çıkan korkunç görüntülerden birkaç örnek sadece. Yaşayan herkesin ağır bir depresyon altında olduğu şehirde vaktinden önce büyümek zorunda kalan, daha doğrusu öyle davranmak zorunda olan bir çocuğun duygularını sadeliğin sağladığı bir güçle anlatıyor Rossellini. Onu sokakta tek başına oynarken veya diğer çocukların oyunlarına katılma isteği ret olurken gösteriyor ve savaşın çok erken büyümek zorunda bıraktığı bir bireyin çocukluğunun yitirilen masumiyetini provokasyonlara hiç başvurmadan sergiliyor. Adeta yönetmen kamerası ile çıkmış sokaklara ve ne saptadı ise, hiçbir müdahalede bulunmadan, yorumlamadan göstermiş bize gibi hissediyorsunuz.

Bu “müdahalesizlik” yanıltmamalı bizi ama; hasta babanın uzun umutsuzluk konuşmasını onu değil, çoğunlukla küçük çocuğunu görüntüleyerek veriyor örneğin Rossellini ve bizi olacaklara (en azından bir kısmına) hazırlıyor. Tüm bir final bölümü ise gerçekçilikten hiçbir ödün vermeden nasıl seyirciyi büyüleyen bir sinema yaratılabileceğinin parlak bir örneğini oluşturuyor. Yanıp yıkılan bir binanın içinde geçen bu finalde Edmund’u belki de ilk kez gerçek anlamda bir çocuk olarak gösteriyor Rossellini ve trajedi duygusunu ve filmin son karesinin etkisini artırıyor. Bu son kare, bir tablo güzelliğinde kesinlikle ve sadece bir bireyin değil tüm bir insanlığın sonunu, acılara daha fazla katlanamayan bir insanın umutsuz isyanını ve taşımak zorunda bırakıldığımız korkunç yüklerin altında nasıl ezildiğimizin resmini çiziyor.

François Truffaut’nun 1959’da “Les Quatre Cents Coups” (400 Darbe) filmini çekerken esinlendiği söylenen bu Rossellini filmi yönetmenin gerçekçiliği tanımlarken kullandığı “Gerçekçilik gerçeğin sanatsal bir biçiminden başka bir şey değildir” cümlesine uygun bir şekilde, bir gerçeği ama sanatın çarpıtmadan aktardığı ve belki tam da bu nedenle sanatsal olabilen bir gerçeği getiriyor önümüze. Doğal mekânlarda çalışmanın katkısı, küçük oyuncu Edmund Moeschke’nin kendi hayatını kameranın farkında olmadan yaşarmışcasına doğal oyunu ve Fransız görüntü yönetmeni Robert Juillard’ın yalın kamera çalışması ile değerlenen bir çalışma bu. Savaşın bitiminin üzerinden henüz üç yıl bile geçmemişken Alman halkını bir suçlamaya, şeytanlaştırmaya girişmeden acıların tüm çıplaklığı ile birlikte göstermesi ile cesur bir harekette bulunan Rossellini “Ölmenin en iyisi olduğunu düşünen ama kendisini öldürmeye cesareti olmayan” insanları sert ve “ham” bir şekilde anlatıyor bu filminde ve Edmund karakteri üzerinden bizi onları anlamaya davet ediyor. Yönetmenin üçlemesinin diğer filmleri gibi sadece sinemanın değil, tüm bir sanat tarihinin de insanı anlattığı en önemli çalışmalardan biri bu sinema eseri ve mutlaka görülmeyi hak ediyor.

(“Germania Anno Zero” – “Germany Year Zero” – “Almanya, Sıfır Yılı”)