Wind River – Taylor Sheridan (2017)

“Söyledikleri mi yoksa söyleme şekli mi beni etkiledi bilmiyorum. Dedi ki “Sana iyi ve kötü haberlerim var: Kötü Haber, bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Hep bir yanın eksik kalacak, her zaman. Kızını kaybettin ve onun yerini hiçbir şey dolduramaz. İyi haber şu ki bunu kabullendiğin ve acı çekmeye boyun eğdiğin anda, zihninde onu yaşatmayı başarabilirsin; verdiği tüm sevgiyi, yaşadığı tüm mutluluğu hatırlayabilirsin. Acıdan kaçamazsın, kaçarsan onunla ilgili tüm anıları da almış olursun kendinden. İlk adımlarından son gülümsemesine kadar hepsini öldürürsün bu anıların.” Acıyı kabul et, Martin. Duyuyor musun beni, kabul et. Onu yanında tutabilmenin tek yolu bu”

Bir avcı ve bir FBI ajanının ABD’de yerlilere ayrılan rezervasyon alanında işlenen bir kadın cinayetini çözmeye çalışmalarının hikâyesi.

Taylor Sheridan’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. 2017’de Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film Sheridan’ın senarist olarak çalıştığı “Sicario” (Denis Villeneuve, 2015) ve “Hell or High Water” (İki Eli Kanda; David Mackenzie, 2017) adlı yapıtlardan sonra bu kez yönetmenliğini kendisinin üstlendiği ve “American Frontier” adını verdiği üçlemesinin son parçası. ABD’nin katliamlarının kurbanı olan yerlilere ayırdıkları bölgelerde (Indian Reservations) onları yoksulluk ve suçla örülü bir dünyaya mahkûm etmelerinin sonucu olan hikâyelerden biri filmde anlatılan. Kapanış jeneriğinden hemen önce ABD’de kayıp insanlarla ilgili istatistiklerin tüm demografik gruplar (yaş, cinsiyet, etnik grup vs.) mevcutken, yerli kadınlar için hiçbir istatistiğin yer almadığını belirten film ABD’nin üzerine inşa edildiği katliamı şimdi bir başka şekilde sürdürdüğünü söylemesi ile dikkat çeken, çekimlerin yapıldığı Wyoming bölgesinin sert doğasından güçlü bir görsellikle yararlanan ve gitmesi gereken noktaların epey uzağında kalsa da sonuçta önemli bir konuya değinmesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Buna karşılık filmin hikâyesi için çekingen bir söyleminin olduğunu ve özellikle ikinci yarısında ana anakım sinemaya fazlası ile yakın durduğunu da söylemek gerekiyor.

Gerçek olaylardan esinlendiği söylenen filmin açılışında gecenin dolunay tarafından bastırılan karanlığında çıplak ayakla kar üzerinde ağlayarak koşan bir kadını görüyoruz ve ne olduğunu daha sonra anlayacağımız bir “edebî metni” dinliyoruz bu kadının sesinden. Amerikan yerlilerinden olan Nathalie tecavüzcülerinden kaçan yerli bir kadındır ve onun ölümüne neden olanları bulmak için iki insan iş birliği yapar: Genç bir kadın FBI ajanı ve ABD Balık ve Vahşi Yaşam Hizmetleri’nde görevli ve yöreyi çok iyi tanıyan, eskiden bir yerli kadınla evli olan ve iz sürme ve avcılık yetenekleri yüksek bir adam. Adamın filmin başında koyun sürüsünün etrafında konumlanan kurtları avlaması bir anlamda, izleyeceğimiz hikâyenin de özeti sanki. Jeremy Renner’ın sağlam bir performansla canlandırdığı adam, kendi ailesindeki travmatik bir olayla içerik olarak çok yakından bir ilişkisi olan bu olayı çözmek için, Elizabeth Olsen’in oynadığı ajanla çok yakın bir iş birliğine girecek ve bir bakıma kendi kaybının da intikamını alacaktır.

Nick Cave ve Warren Ellis ‘in birlikte hazırladıkları ve hikâyenin ruhunu ve sinemasını çok iyi yansıtan müziğin eşlik ettiği filmde Wind River bölgesi adındaki yerli rezervasyonunda yaşanan bir cinayetin çözülmesini anlatıyor bize Sheridan ve ABD’nin yerlilere reva gördüğü hayatı, kaybolan kadınlar ve onların “değersizliği” üzerinden anlatıyor. Bölgedeki yerel polis gücünün sayı olarak yetersizliği, gönderilen genç ajanın tecrübesizliği ve orada çalışan beyazların öldürülen yerli kadın için “çayır zencisi” ifadesini kullanarak gösterdiği ırkçılık bu bölgelerde yaşayanların durumu ile ilgili bir bilgi edinmemizi sağlıyor ama ABD’nin yok ettiği ırk, kültür ve o kültürden artakalanları yaşamaya zorunlu kıldığı yoksulluk ve sefalet için yeterli değil bunlar. Eğer kapanışta karşımıza konulan ve yerli kadın kayıplarının istatiksel olarak bile değersiz olduğu söylemi filmin ana teması ise, daha dolu ve yürekli olmalıydı Sheridan’ın anlatımı. Film bunu yapmadığı gibi, Hollywoodvari kolaylıklara da sapıyor ve örneğin avcının yoldan çıkmış ve uyuşturucu dahil her türlü serseriliğe bulaşmış genç adama yaptığının yanlışlığını “okumak veya orduya katılmak gibi alternatifler varken” gibi cümleler üzerinden ifade etmesini sağlıyor. Genç adamın bu ordu tarafından kendi soydaşlarına yaşatılan katliama, hatta soykırıma ve onun beyaz ırktan akranları karşısında hayata büyük dezavantajlarla başlayacağı gerçeğine hiç değinmeden böyle bir seçeneği hatırlatmak tipik bir liberal “ikiyüzlülüğü” elbette. Sheridan rezervasyonlardaki koşulları da -belki zaten bilindiği varsayımı ile- hikâyesinin dışında tutuyor ve temel olarak bütün resmin görülmesine olanak vermiyor. Yine de hakkını yememek gerek filmin; yerli babanın öldürülen kızının yasını tutmak için yüzüne sürdüğü mavi boya ile oturduğu sahnede boyayı kastederek söylediği “Doğrusunu öğretecek kimse olmadığı için ben uydurdum” cümlesi oldukça etkileyici bir içeriğe sahip örneğin ve daha da önemlisi, Amerikan sinemasının fazlası ile ihmal ettiği insanların hikâyesini beyazperdeye getirmesi filmi değerli kılıyor.

Film karakterlerin etnik kökeninden ve hikâyenin yaşandığı bölgenin özelliklerinden bağımsız olarak da değerlendirilebilecek farklı temaları da barındırıyor. Çocuğunu kaybetmek acısı ve bu acı ile tüm bir ömür boyunca yüzleşmek zorunda kalınacağı bu kaybı yaşayan iki baba arasındaki etkileyici sahneler ve iyi yazılmış diyaloglarla aktarılıyor seyirciye. Hikâyenin filmin bir neo-western olarak sınıflanabilmesini doğru kılacak içeriği (bu bağlamda avcının iz sürücülük yeteneği atlanmamalı), western türünün bazı önemli temalarını (intikam, kendi adaletini sağlama vs.) barındırması ve yine bu türe özgü kanlı bir aksiyonu sergilemesi de dikkat çekiyor örneğin. Bu “kan gölü”nün “çalınan kapı ile o geceye dönüş” ânının etkileyiciliğini zedelediğini ve filmi gereksiz bir şekilde bir aksiyon hikâyesine dönüştürdüğünü de eklemek gerekiyor.

Çekimler sırasında seti ziyaret eden yerli liderler Taylor Sheridan’a yaklaşık 6 bin kişilik rezervasyonda çözülmemiş 12 kadın cinayeti olduğunu söylemiş ve sadece bu korkunç sayı bile Amerikan yerlilerinin yaşadıkları koşulları anlatmak için yeterli olsa gerek. Filmin bu konuyu gündeme taşıması ise kuşkusuz ki çok değerli. Beyaz adamların “beyaz cehennem” olarak tanımladıkları ve “sessizlik ve hiçlik” dışında hiçbir şey olmamasından şikâyet ettikleri rezervasyon yerlilerin elinde kalan tek şeydir ve yerlilere yapılan kötülüğün de çarpıcı sembollerinden biri olur bu tanım. Taylor Sheridan görüntü yönetmeni Ben Richardson’ın başarılı çalışması sayesinde karlı ve çıplak geniş arazileri bu insanların hikâyesindeki “sessiz çığlığı” (sessiz çünkü yönetenlerin duymadığı, kulağını kapadığı çığlıklardır bunlar) anlatmak için etkileyici bir şekilde kullanıyor.

Herkesin birbirine silah doğrulttuğu aksiyon bölümünün filmin sert hüznüne zarar verip, hikâyeye anlamsız bir ticarî hava katmasının ve karakterlerin Sheridan’ın vermek istediği mesajlara uygun olarak yaratıldığının açık olmasının bir parça rahatsız ettiği filmde sondaki intikamın doğrulanmış gibi görünmesi de kesinlikle yanlış. Keşke yerlilerin ızdırabını anlatan film hikâyenin gerisinde yer alan sosyal, poliitik ve tarihsel gerçeklere de değinebilse ve asıl karakterler olması gereken yerliler ikinci planda kalmasaymış. Yine de tüm bunlar ve diğer önemli kusurlarına rağmen, Sheridan’ın yapıtı ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Kardaki İzler”)

The Man Who Shot Liberty Valance – John Ford (1962)

“Silah mı? Silah istemiyorum, onu öldürmek istemiyorum. Onu hapse atmak istiyorum”

Batı’ya giderken bindiği posta arabası soyulan yeni mezun bir hukukçunun, silahların egemen olduğu bir kasabada onlardan uzak durarak ayakta kalma çabasının hikâyesi.

Özellikle western türündeki eserleri ile tanınan Amerikalı yazar Dorothy M. Johnson’ın 1953 tarihli ve aynı adı taşıyan hikâyesinden uyarlanan, senaryosunu James Warner Bellah ve Willis Goldbeck’in yazdığı, yönetmenliğini ise klasik western’in en önemli eserlerine imza atmış olan John Ford’un üstlendiği bir ABD yapımı. Ford’un klasiklerinden hem hikâyesi hem sineması ile farklı bir yerde duran ve zamanında çok da tutulmayan film sonradan daha fazla ilgi görmüş. Ülkenin, gücün silahını iyi kullanananların elinde olduğu döneminden daha “uygar” bir düzene geçiş zamanını ve bu zaman diliminde yaşanan çatışmaları odağına alan film romantizmi de katarak farklı bir noktaya taşıyor western havasını ama ne o türde ne de Amerikan tarihine ve demokrasi sürecine övgü sayılabilecek içeriğinde yeteri kadar güçlü bir etki yaratabiliyor. Yine de farklılığı ile ilginç, ABD’nin tarihinin önemli bir dönüm noktasına değinmesi ile önemli, başrollerde kasik sinemanın iki yıldızının (James Stewart ve John Wayne) varlığı ve elbette Ford’un usta zanaatkârlığı ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

James Stewart’ın oynadığı genç avukat (Ransom Stoddard) amcasının önerisi üzerine çıktığı ve Batı’ya doğru olan yolculuğunda bindiği posta arabasını durduranlar tarafından soyulur ve dövülür. Soyan Liberty Valance adında ve kasabadaki herkesin korktuğu adamın (Lee Marvin) liderliğindeki çetedir ve kahramanımıza getirildiği kasabada gereken yardımı bir kadın (Vera Miles) ve Valance’dan korkmayan tek adam olan Tom Doniphon (John Wayne) gösterir. Aslında film bu hikâyeyi uzun bir geri dönüşle anlatıyor. Açılışta bir senatörü ve eşini eski bir dostlarının cenazesi için kasabaya gelirken görüyoruz ve senatör kasabanın gazetesine ziyaret nedenini anlatıyor ve seyrettiğimiz de bu hikâye aslında. John Ford işte bu hikâye aracılığı ile ABD’nin tarihinden bir dönemi anlatıyor bize. Demiryolları sayesinde hızla büyüyen ve değişen ülke artık o klasik western’lerin mekânı olarak alıştığımız görüntüden uzaklaşmaktadır ve şehirler eyaletlere dönüşmekte, ulusal seçimler ve senato gittikçe artan bir öneme sahip olmaktadır. Stoddard genç ve idealist bir avukat olarak bu yeni düzenin temsilcisidir adeta ama istemeden kendini bulduğu kasabada tamamı ile eski bir dünya çıkar karşısına. Silahı olan kötü adamların hâkim olduğu bu dünya ile silahsız baş etmeye kararlıdır o; silahlı iyi adam Doniphon ise bunun imkânsızlığını hatırlatır ona sürekli olarak. Ford da onca “vahşi kızılderili” filmi çeken bir yönetmen olarak aslında bir bakıma kendi dünyasının da yavaş yavaş kaybolduğunu fark etmiş olsa gerek bu filmi çekerken.

Hikâyeyi, yeni Amerika kurulurken eski ile yeniyi temsil eden iyilerin iş birliğinin anlatısı olarak nitelendirebiliriz. Hatta eskinin desteği olmadan bu dönüşümün mümkün olmadığını ve bir bakıma onların katkısının tarihi yazanlarca göz ardı edildiğini (sonuçta “yeni” ünlü bir senatör ve bir efsanenin kahramanı olmuş, “eski” olan ise unutulmuş gitmiştir) vurguladığını söylemek de mümkün. Buradaki vurgu önemli çünkü Ford da bir bakıma eskilerin tarafındadır sineması ile. Bu iş birliğine hikâyenin tek siyah karakteri ve Doniphon’un yardımcısı olan Pompey’i de katmak gerekiyor. Seçimlerin yapıldığı salona bir siyah olarak alınmaz (kadınlar da yoktur bu salonda elbette) ve girdiği barda barmen tarafından içki verilemeyeceği hatırlatılır kendisine ama Doniphon karşı çıkar bu duruma. Doniphon’u Amerikan sinemasının muhafazakâr ve milliyetçi isimlerinden Wayne’in canlandırdığını ve yönetmenin de önceleri demokratların tarafında olsa da sonradan Vietnam savaşını, Nixon’ı ve Reagan’ı destekleyen bir konuma gelen John Ford olduğunu unutmamak gerekiyor. Sonuçta kırbaçlanan bir genç adamın azmi ile senatör olduğu ve “halkına hizmet ettiği” bir “Amerikan rüyası”nı anlatıyor film ve bu rüyaya inananların elinden çıkmış. Aslında silahlı kötülerin yerlerini zengin kötülere (onların silahları çok daha etkin ve çeşitli) bırakması ise ayrı bir hikâye ve o hikâyeyi anlatacak olan Ford değil.

Zaman zaman başvurulan mizahın (ya da hafifliğin), gerilimi başka nedenlerle de düşük olan hikâyeye zarar verdiği açık. Evet, bir eğlence yaratıyor belki bu tercih ama örneğin Liberty Valance ile yüzleşme gibi çok önemli ve klasik bir Ford western’inde çok çarpıcı olacağı muhakkak bir sahnenin de yeterince çarpıcı olmaması nedeni ile hikâyenin etki gücünü azaltıyor bu. Oldukça güçlü bir oyunculuk gösteren Lee Marvin’in başarısını da, örneğin restorana girdiği sahnede olduğu gibi gölgeliyor bu durum bir parça.

Yeni mezun bir avukatı oynayan James Stewart’ın film çekildiği sırada 54 yaşında, yine hikâyeye göre genç bir adam olan Doniphon’u canlandıran Wayne’in ise 55 yaşında olması ilginç bir Hollywood umursamazlığı olarak dikkat çekiyor. Hikâyenin yaşlara göre uyarlanması ya da farklı oyuncular seçilmemesi tuhaf ve hikâye de inandırıcılık açısından zarar görüyor bundan. Ford’un hep alışılan görselliği de, çoğunlukla iç mekânlarda çekim yapılmış olması nedeni ile yer bulamamış burada; geniş düzlükler, dağlar ve çöller olmayan bir Ford western’i elbette yadırgatıyor kendisini ama hikâyenin içeriği çok da gerektirmiyor açık alanları. Büyük çiftlik sahiplerinin küçük çiftlik sahiplerinin arazilerine kendi sürüleri için otlak olarak kullanmak üzere göz koymasının konu edinilmesi veya -tıpkı bunun gibi, Amerikan demokrasisisi sayesinde sorun çözülse de- zenginleri temsil eden politikacının “boş kağıt” sahtekârlığının sergilenmesi filmin artıları olarak görünürken, bir aşk üçgeninin (üstelik duygu olarak yıllara yayılan bir aşk üçgeni bu) konu edinilmesi de farklı kılıyor bu John Ford yapıtını. Hikâyenin belki de en değerli yanı ise Batı’yı Batı yapan efsanelerin ve bir anlamda tüm o western filmlerini ayakta tutan o efsanelerin (en azından birinin ve sembolik olarak tümünün aslında) arkasındaki gerçeği göstermesi bize ki Ford’un kariyerinin onlar üzerine kurulduğunu düşünürsek çok önemli bu.

Başta Stewart ve Wayne olmak üzere (yaş problemini onların performansı ve yıldız karizmaları önemsizleştiriyor bir süre sonra) tüm kadronun işini iyi yaptığı ama özellikle Lee Marvin’in -senaryo onu zaman zaman gereksiz zorluklara düşürse de- öne çıktığı filmde kostüm dalında biri bu film ile olmak üzere tam 35 kez aday olduğu Oscar’ı 8 defa kazanan Edith Head’in çalışması da dikkat çekiyor. Ünlü eleştirmen Roger Ebert’ın, filmi faşizme karşı demokrasi hikâyesi olarak tanımlaması kuşkusuz abartılı ve yanlış (çünkü ne faşizm böyle bir şey ne de ABD “demokrasi”si bir demokrasi) ama hikâyesi yargı ve medya gibi bağımsızlıkları bir demokrasi için olmazsa olmaz unsurları hatırlatması ile önemli, şiddete ve onun hâkimiyetine net bir şekilde karşı çıkması ile değerli ve efsaneleri boşa çıkarması ile kesinlikle ilgiyi hak eden bir John Ford filmi bu, özet olarak.

(“Kahramanın Sonu”)

Belye Nochi Pochtalyona Alekseya Tryapitsyn – Andrei Konchalovsky (2014)

“Biz öldükten sonra postacıya da gerek kalmayacak”

Rusya’nın kuzeybatısındaki Plesetsky bölgesinde, muhteşem bir tatlı su gölü olan Kenozero etrafında kurulu olan bir köyde yaşayan halkın ve onların dünya ile ana iletişim kaynağı olan postacının hikâyesi.

Senaryosunu Andrei Konchalovsky ve Elena Kiseleva’nın yazdığı, yönetmenliğini de yapan Konchalovsky’ye Venedik Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü getiren bir Rusya yapımı. Belgesel ve kurgu karışımı olarak nitelendirilebilecek filmde rol alan tüm oyuncuları bölge halkından seçmiş Konchalovsky ve başta görsel başarısının da katkısı ile çok etkileyici bir sonuç elde etmiş. Kendilerini oynadığını söyleyebileceğimiz kadrodaki tüm oyuncuların ve özellikle de postacı rolündeki Aleksey Tryapitsyn’in çarpıcı doğallıkları ile yönetmen kurgu ile belgesel arasındaki duvarı yıkıyor bir bakıma ve hızla değişen dünyada değişmemenin ve köklerine bağlı kalmanın hikâyesini anlatıyor. Görüntü yönetmeni Aleksandr Simonov ile birlikte Konchalovsky’nin yakaladığı görüntülerin güzelliği ise olağanüstü kelimesini hak edecek bir düzeyde ve insanın doğa ile barışık, onun bir parçası olarak yaşadığında ortaya çıkacak resmin göz yaşartacak muhteşemliğini ortaya koyuyor.

Film postacı Aleksey Tryapitsyn’in hayli renkli bir masa örtüsü üzerindeki fotoğrafları gösteren elleri ile başlıyor ve oyuncu her bir fotoğrafın hikâyesini anlatıyor. Sonra sabahın erken saatleri nedeni ile daha da sessiz olan, adeta mutlak bir sessizliğe boğulan gölü görüyoruz. Ardından ise film önce postacıyı, sonra da diğer köylüleri yıllarca hiç değişmemiş görünen sabah rutinleri içinde gösteriyor; yataktan kalkmak, giyinmek, çay yapmak için su kaynatmak… Bu sabah hazırlığından sonra postacı her günkü asıl rutinine başlıyor ve motorlu kayığı ile birlikte gölün karşı kıyısındaki kasabanın postanesine giderek köylülerin mektuplarını, gazetelerini ve emekli maaşlarını alıyor, markete uğruyor ve sonra da köyü dolaşarak tek tek dağıtıyor bu postaları. En küçüğünden en büyüğüne köydeki herkesi tanıyor postacı Lyokha ve her biri ile selamlaşıyor, sohbet ediyor. Gazetelere ve hemen her zaman açık olan televizyonlara rağmen zamandan bağımsız görünen bir yaşamın sürdüğü bir köy burası ve Lyokha’nın her sabah uyandığında yatağından kalkmadan önce birkaç saniye boyunca, yatağının kenarında duran terliklerine bakması gibi her gün aynı şeyler tekrarlanmaktadır burada.

Zaman durmuş gibi olsa da köyde değişen bir şeyler de vardır aslında. Köyün yaşlılarından biri postacıya -eski ile karşılaştırma yaparak- şöyle diyor: “Paramız var, mağazalar dolu ama yine de mutlu değiliz. Böyle bir zaman bu”. Sovyetler Birliği’nden Rusya’ya geçişin iması var burada ve filmde -bir bürokrasi eleştirisi dışında- politik olduğunu söyleyebileceğimiz birkaç olgudan da biri. Bu konuşmayı gerçekleştiren iki adam sakin bir şekilde otururken, arkalarından kocaman bir füzenin göğe yükseldiğini görüyoruz. 1957’de kurulan ve halen faaliyetlerini sürdüren Plesetsky uzay üssünden fırlatılmıştır bu füze ve o konuşmanın geçtiği ana kısa bir süre için de olsa, örneğin bir Fellini filminde göreceğimiz türden bir fantezi havası katar. Bir de bir kedi hikâyesi var Konchalosvsky’nin -bunlar bir kenara bırakılıırsa- oldukça gerçekçi bir hikâyesi olan filminde. Kahramanımızın evinin içinde aniden beliriviren ama hemen kaybolan ve bu ziyaretini birkaç kez tekrarlayan, Mavi Rus Kedisi olarak bilinen türden olan bu sevimli hayvanın Rusya’nın sembolü olarak bir folklorik ögeyi ve / veya insanların köklerini işaret ettiğini söyleyebiliriz belki ama bunıu daha fazla açmaya çalışmıyor yönetmen.

Evet, olağanüstü güzellikte bir bölgeyi hak ettiği bir şekilde ama bir kartpostal yapaylığına ve kolaylığa sapmadan görüntülüyor kamera bu filmde. Eduard Artemev’in görüntülerin meditasyon havasına çok iyi uyan müziği ile birleştiğinde sizi sessizliğe ve gördüğünüzü takdir etmeye çağırıyor filmin her bir karesi. Filmin önemli bir başarısı tam da burada yatıyor: İnsanlar ve doğa filmde mükemmel bir biçimde ilişkilendirilmiş; bir başka ifade ile söylersek, gerçek hayatta ulaşılan bu uyumu tüm çekiciliği ile yakalamayı başarmış Konchalovksy. Tüm bu gerçekçilik içine kurguyu da ustalıkla yerleştirmiş film (postacının ve köydeki bir çocuğun kayıkla yaptığı yolculuk örneğin, tüyler ürpertici bir güzelliğe sahip). Kurgunun belgesele çok yaklaştığı bu bölümün tam tersi yönde bir örnek ise postacının artık terk edilmiş ve eskiden okul olan büyük ahşap binaya yaptığı ziyaret. Çocukluğun seslerine sıkı bir yolculuk yaptırıyor karakterine film ve bizi de hüznün kucağına bırakıveriyor. Tarkovksy’nin hikâyesini hep postacıyı takip ettirerek anlatması ve böylece hem onun birbirinin aynı olan günlerini bizim de yaşamamızı sağlaması hem de onun temas ettiği her insan, obje ve mekânla bizim de temas kurmamıza imkân vermesi çok doğru bir tercih olmuş ve yarattığı gerçekliğin bize de geçmesini mümkün kılmış.

AVM’deki içki tereddüdü, kayığının motorunun çalınması nedeni ile yıkılan dünyası ve bozulan günlük düzeni ve ilgi duyduğu kadının şehirde iş bularak köyü terk etmesi nedeni ile hissettikleri üzerinden postacı ile ilgili mükemmel bir resim çizen film has bir sinema duygusuna sahip bir yönetmenin, hikâyesini samimiyetten hiç ayrılmadan anlattığında ulaşacağı düzeyi de gösteriyor bize. Filmin karakterlerinin önemli bir kısmını yan yana oturttuğu ve gölde giden bir tekne görüntüsü ile hikâyesini bitiren Tarkovsk, ister belgesel ister kurgu olarak yaklaşın, hayli önemli bir filme imza atmış kesinlikle. Shakespeare’in “The Tempest” adlı oyunundan satırlarla (“Bu müzik nereden geliyor? Yeryüzünden mi gökyüzünden mi? Artık kesildi…”) bitiren Konchalosvksy kediden nehir yolculuğuna ve folk şarkılarına bir “yuva”, terk edilemeyen bir yuva hikâyesi anlatıyor ve iyi ki yapıyor bunu. Özel bir çaba göstermeden melankoliyi bu denli iyi gösterebilen çok az film vardır ve herhalde çok az filmde yönetmeninin karşımıza çıkardığı karakterlerini içtenlikle ve tüm kusurları ile bu denli sevdiğini hissedebilirsiniz. Shakespeare’in oyunundaki gibi yerde mi yoksa gökte mi olduğunu bilemediğimiz köyün ve halkının hikâyesini kaçırmamalı kerinlikle.

(“The Postman’s White Nights” – “Postacının Beyaz Geceleri”)

Targets – Peter Bogdanovich (1968)

“Sayın yetkili, saat şu anda 11.40. Eşim hâlâ uyuyor ama onu öldüreceğim. Sonra annemi öldüreceğim. Beni yakalayacaklarını biliyorum ama ben ölene kadar daha çok cinayet olacak”

Artık emekli olmak isteyen bir korku filmleri yıldızı ile nedensiz görünen bir şekilde insanları öldürmeye başlayan genç bir adamın kesişen hikâyeleri.

Senaryosunu Polly Platt ve Peter Bogdanovich’in hikâyelerinden yola çıkarak Bogdanovich’in yazdığı ve yönetmenliğini yine onun üstlendiği bir ABD yapımı. Jenerikte adı geçmese de Samuel Fuller’ın da senaryosuna katkı sağladığı film klasik korku filmlerinin büyük yıldızı Boris Karloff’un kendisine çok yakın bir karakteri canlandırdığı, birbirinden bağımsız şekilde ilerler gibi görünen iki hikâyeyi yeterince ikna edici biçimde bir araya getiremese de özellikle seri katil parçası ile kesinlikle etkileyici bir gerilim yaratmayı başaran bir çalışma. ABD’de silahların serbestçe satılabilmesine karşı bir duruşu olan hikâye sinemanın anlattığı korku / terör hikâyeleri ile gerçek hayatta yaşananların benzerliği / farklılığı üzerine düşünülmesini de sağlayan, düşük bütçeli bir küçük hikâyeyi çekici bir şekilde anlatan ve ilginç sıfatını hak eden bir çalışma.

1966’da Charles Whitman’ın işlediği cinayetlerden esinlenerek çekilen bir film bu. Whitman annesini ve eşini evde bıçaklayarak öldürdükten sonra, Texas Üniversitesi’ndeki yüksek binalardan birinden etrafa gelişigüzel ateş ederek biri anne karnındaki bir bebek olmak üzere on iki kişiyi daha katletmişti. Cinayetleri işlediğinde 25 yaşında olan Whitman sorumlusu olduğu katliamların öncesinde pek çok kez psikiyatristlere gitmiş ve kafasında cinayet işlediğine dair görüntüler olduğunu söylemiş. Bogdanovich ise bu ilk uzun metrajlı sinema filminde katili Bobby Thompson’ı bir seri katil olmaya götürenin ne olduğu ya da süreçle ilgili herhangi bir bilgi vermiyor seyirciye. Sadece hikâyenin başında, işe gitmekte olduğu için acelesi olan eşi ile konuşmaya çalışan Bobby’nin şu sözlerini duyuyoruz: “Bana ne oluyor bilmiyorum, aklıma tuhaf düşünceler geliyor”. Bu sözlerden çok önce planını yapmıştır genç adam ve arabasının bagajını tabanca ve tüfeklerle doldurmuştur. Hikâyesi bu adamınki ile çakışacak olan korku filmleri yıldızı Byron Orlok ise artık film çekmekten yorulmuş, devrinin geçtiğini düşünen ve kendi filmlerindekinin gösterdiği bir gazete manşetindekindeki dehşet hikâyelerinin yanında anlamlı ve önemli olmadığını söyleyen bir oyuncudur. Film başta ve sonda iki kez karşılaştırıyor bu hikâyelerin kahramanlarını ve gazete manşeti aralarında önemli bir ilişki kursa da bu ilişki yeterince doğal görünmüyor. Uzun bir süre iki ayrı hikâye izlediğiniz duygusuna kapılıyorsunuz ve biri diğerinin gerilim atmosferini zedeliyor bu nedenle.

Filmin yürütücü yapımcısı olan, “ucuz” korku filmlerinin yönetmeni Roger Corman’ın 1963 tarihli “The Terror” adlı filminden görüntülerle açılıyor film ve açıkçası hayli uzun uzun gösteriliyor bu yapıt. Tipik bir Corman filmi bu ve tekinsiz sesler çıkaran kuşlar, fırtınalı deniz, karanlık, gök gürültüsü, şimşek, sis ve şato görüntüleri de onun filmlerinden birini seyretmekte olduğumuzu tartışmasız bir şekilde gösteriyor. Finaldeki “açık hava sinemasındaki gala sırasında cinayetler” bölümü filmin en etkileyici anlarını karşımıza getirirken işte o filmin yıldızını seri katille ilk kez yüz yüze getiriyor hikâyemiz. Ebeveynleri ve eşi ile birlikte yaşadıkları evdeki muhafazakâr görünüm (yemekten önce edilen dua, genç adamın babasına sürekli “efendim” diye hitap etmesi, silahlar ve silah dergileri ile vurgulanan düşkünlük, tipik bir Amerikan ailesi görünümü vs.) içinde yaşayan genç adamın hikâyesi filmin asıl çekici yanını oluşturuyor gerilim açısından bakıldığında. Orlok’un hikâyesi ise daha çok Corman filmleri ve Boris Karloff üzerinden yaratılan nostalji ve sinema dünyasının içinden sergiledikleri ile dikkat çekebiliyor. Karloff’un etkileyici bir oyunculukla ve tek plan çekimle hikâye anlattığı sahne örneğin, daha çok onun varlığını kullanma amacına hizmet etmiş görünüyor. Bir sahnede “Criminal Code” adlı 1930 yapımı filmi televizyonda gösterilen Howard Hawks’a övgü, Peter Bogdanovich’in kendisinin canlandırdığı yönetmen karakteri ile yapımcı arasındaki sürtüşmeler vs. gibi unsurlar Hollywood odaklı bir hikâye havasına büründürüyor filmin bu bölümünü.

Başta tüm cinayet sahneleri olmak üzere etkileyici anlar yaratmış Bogdanovich ve halıdaki kan izlerinden yola çıkan kameranın polise bırakılan cinayet notuna ulaştığı çekimde olduğu gibi hikâyesinin atmosferine uygun bir dil kullanmış. 1967’de çekilen ama Martin Luther King Jr. ve Robert F. Kennedy’nin 1968’de suikast sonucu öldürülmelerinden sonra gösterime giren filmde silah karşıtlığını da doğrudan değilse bile, dolaylı olarak ele almış yönetmen. Onca insanı anlamsız bir şekilde ve kolayca öldüren bir katilin silaha bu denli kolay erişebilmesine dikkat çekiyor hikâye yakından bakabilenler için ama öte yandan o dikkat gösterilmezse tam tersi bir etki de yaratabilir. Bu nedenle film, aralarında Quentin Tarantino’nun da bulunduğu farklı isimler tarafından Amerikan toplumunun travmaları ve paranoyaları üzerine bir hikâye anlattığı da söylenerek hayli övülmüş. Aslında iki ana hikâye iyi kaynaştırılamamış olsa da, sinemadaki korku ile gerçek hayattaki korku üzerinden sinemanın gerçeği ne kadar yansıttığını da düşündürüyor seyirciye bu yapıt.

Karloff’un karizması ile etkileyici olduğu filmde, Bogdanovich eğlenceli bir oyunculuk göstermiş (özellikle otel odasında Karloff ile olan sahnesi ve sabah onunla aynı yatakta uyandığında gösterdiği tepki). Kısa sinema kariyerini bu filmden iki yıl sonra bitiren ve henüz 47 yaşında yaşadığı kalp rahatsızlığından hayatını kaybeden, katil rolündeki Tim O’Kelly ise hem sert hem masum görünebilen yüzü ile iyi bir iş çıkarıyor ve karakterinin tehlikeli gençlik masumiyetini çok iyi yansıtıyor bize.

(“Hedefler”)