İyilik Güzellik – Ece Temelkuran

Gazeteci ve yazar Ece Temelkuran’ın 2013 ile 2017 yılları arasında farklı basın organlarında yayımlanan yazılarından yapılan bir derleme. Arka kapaktaki tanıtım yazısında “kültürün, sanatın gerekliliğine ve yaşamsallığına ilişkin eşsiz bir fırsat” ifadesi ile tanıtılan eserin girişinde yer alan ve yazarın kitaba neden “İyilik güzelik” adını verdiğini de açıkladığı yazı kitaptaki tek orijinal metin; diğer yazılar KafkaOkur, KaraKarga, Penguen ve Ot dergileri, BirGün ve The New York Times gazeteleri ve BBC’nin internet sitesi için yazılmış. Yazılardan biri ise Katia Krupennikova’nın küratörlüğünde düzenlenen Post-Peace sergisi için yazılmış ama bu sergi -kitaptaki yazıların çizdiği Türkiye tasvirine uygun olarak- Türkiye’de sansürlendiği için Stuttgart’ta açılabilmiş ancak.

Satır aralarında umut, direniş ve dayanışma olsa da, temel olarak kara bir Türkiye tablosu çiziyor kitaptaki yazılarda Ece Temelkuran. Kötülüğün egemen ve daha da fenası normal olduğu bir ülke bu; kolay bir çözüm önermiyor yazar ama bir pes etme yoluna da sapmıyor. Kendisinin de doğrudan veya sadece bu ülkenin bir vatandaşı olarak maruz kaldığı kötülüğün, hoyratlığın, sapkınlığın, cahilliğin ve zulmün hâkim olduğu bir Türkiye’de olduğumuzu her satırında hatırlıyor ve hatırlatıyor yazar bize. Buna rağmen, giriş yazısını “Ve çıldırtıcı kötülük şenliğine rağmen, “Nasılsın?” dendiğinde hepimiz öyle cevap vermeyi yeniden hatırlayalım istedim: “Ne olsun! İyilik güzellik.” cümlesi ile bitiriyor Temelkuran ve bu cevabı içtenlikle ve inanarak verebileceğimiz günlerin umudu ile yazıyor biraz da.

Bir gazete veya dergi köşesi için yazılan bu yazılar boyutları ve yayımlandıkları mecralar gereği elbette kapsamlı birer analiz yazıları değiller. Kürt sorunundan özgürlüklere, totaliterlikten kabalığın hükümranlığına ikili ilişkilerden ülkenin içinde bulunduğu çukura, bazıları farklı gibi görünen ama aslında tümü ülkenin genel hâli ile ilişkili olan konular üzerinde olan bu yazılar “gürültü”ye rağmen yaşamak ortak temasında buluşuyor. Gürültüye rağmen gülmek, yazmak, okumak ve üretmek; iyi kalmakta inat etmek; merak etmek ve devam etmek gerekli diyor Ece Temelkuran. Bazen -“Benim Kısa Filmlerim” başlıklı yazıda olduğu gibi- doğrudan bazen de dolaylı olarak hikâyeler anlatan, denemelerini bizimle paylaşan yazarın bu derleme kitabı benzer türdeki diğer kitaplarda olduğu gibi okuyucuya bir kıyaslama (“ne umuldu, ne oldu?”, “saptama neydi, gerçek neydi?” vb.) olanağı sağlıyor. Yazıların yazıldığı tarihteki hisler, düşünceler bugün neye dönüşmüştür, bunu düşünmek ve hatta araştırmak bu tür kitapların en keyifli yanlarından biri. Bu kitaptaki yazıların yakın tarihli olması bu tür bir karşılaştırmayı erken kılıyor belki de ama Türkiye gibi gündemi çoğunlukla olumsuz anlamda bir dinamizmle değişen, bir yandan da kronikleşen sorunlarına her geçen gün yenisini ekleyen ve eskilerinin boyutunu büyüten bir ülkede yine de anlamlı böyle bir kıyaslama. Örneğin 2014 tarihli “Hoşnutluğumuzun Yazından Tarihe Kalan” başlıklı yazı, on maddede Gezi Direnişi’nin Türkiye’yi nasıl değiştirdiğini dile getirirken, bu maddelerin her biri için altı yıl sonraki durumu -çoğunlukla karamsar bir hisle- değerlendirmeniz için bir fırsat yaratıyor. Shakespeare’in III. Richard adlı oyununun ilk satırına -“Now is the winter of our discontent” (Şimdi hoşnutsuzluğumuzun kışındayız)- göndermede bulunan ve Gezi’nin yarattığı hoşnutluğu anan bu yazının o direnişin şu veya bu şekilde bir parçası olmuş herkes tarafından bir hüznün eşlik edeceği keyifle okunacağına eminim.

Gazeteci kökenli bir yazar Ece Temelkuran ve muhabirlikle başladığı bu mesleğe araştırmacı gazeteci olarak epey emek vermiş. Milliyet ve Habertürk’teki köşe yazarlığı ülkenin gerçeklerine çarparak sona eren Temelkuran bu birikimini yazarlığının sağladığı edebî dili kullanarak aktarmış düşüncelerini kitaptaki yazılarda ve okuması kolay (çünkü akıcı bir üslup var yazılarda) ve zor (çünkü her bir yazı ülkenin acılarını kaçamayacağınız bir şekilde önünüze koyuyor) bir dil yaratmış. Shakespeare’in sözü şimdi mutsuzluğumuzun en uç noktasında olduğumuzu ve bundan sonra bizi sadece iyi günlerin beklediği anlamına geliyor; bu bağlamda değerlendirince, Temelkuran yukarıda anılan yazısında “hoşnutluğumuzun yazı” ifadesi ile bizi bundan sonra (Gezi’den sonra) artık kötü günlerin beklediğini mi kastetmek istemiş bilmiyorum ama sonuç bu oldu. Bu sonucun ters yönde değişmesi için çaba harcaması gerekenin ise biz olduğunu unutmamak için okunabilecek bir kitap bu derleme.

Oiktos – Babis Makridis (2018)

“Hayır, insanların bana acımayı bırakmış olmaları onların suçu değil. Sıkılmaları veya daha trajik bir şeyin dikkatlerini dağıtmış olması onların suçu değil. Bu benim suçum”

Mutsuzluk ve acı çekme bağımlılığı olan, herkesin kendisine acımasından mutlu olan bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Babis Makridis ve Efthymis Filippou’nun yazdığı, yönetmenliğini Makridis’in üstlendiği bir Yunanistan ve Polonya ortak yapımı. Yunanistan sinemasında ülkedeki ekonomik krizle birlikte -finanman zorluklarının sonucu ve halkın içinde bulunduğu ruh hâlinin uzantısı olarak- ortaya çıkan ve “Yunan Tuhaf Akımı” olarak adlandırılan türün örneklerinden biri olan çalışma, bu akımın önemli isimlerinden olan Yorgos Lanthimos’un filmlerine aşina olanlara (senarist Filippou, Lanthimos ile de çalışan bir isim) üslubu ile yakın gelecek ilginç bir eser. Film eşi bir kaza sonucu komaya giren bir adamın bu sırada kendisine gösterilen acıma ile mutlu olmasını ve tüm hayatını bunun üzerine kurmasını anlatırken, başroldeki Yannis Drakopoulos’un filmin tarzına çok iyi uyan performansının yardımı ile onun karakterinden yola çıkarak tüm acınma tutkunlarının ve sahte mağduriyet kurbanlarının hikâyesini anlatıyor. Türünün stilize anlatımını dozunda bir şekilde kullanan, ana karakterine gülmekle acımak arasında sizi sağlam bir ikilem içinde bırakan, saçmalığın neresinde duracağını çok iyi bilen ve tuhaf bir şekilde eğlendiren bir sinema yapıtı.

Kynodontas” (Köpek Dişi), “Alpeis” (Alpler) ve “Attenberg” gibi parlak örnekleri olan “Yunan Tuhaf Akımı”nın yeni örneklerinden biri bu Babis Makridis filmi. Tuhaf ve bulundukları ortama yabancılaşmış ana karakterler ve her zaman anlamlı olmayan (ya da ilk anda öyle görünmeyen) diyaloglarla kurulan senaryo, stilize bir üslup ve özen gösterilen görsellik gibi karakteristik özellikleri olan bu akıma uygun olarak çekilen film Makridis’in ikinci uzun metrajlı çalışması. Avukatlık yapan bir adamın (adı hiç telaffuz edilmiyor hikâye boyunca) hikâyesini anlatıyor bize Makridis; evli ve bir oğlu olan adamın eşi geçirdiği kaza nedeni ile komadadır ve yaşaması için pek de umudu yoktur adamın. İçinde bulunduğu durum doğal olarak kendisine sempati ile yaklaşılmasına ve -kendisi için daha da önemli olarak- ona acınmasına yol açmaktadır. Her biri hayli eğlenceli ve trajik sahnelerde bu acımanın örneklerine tanık oluyoruz başlangıçta: Örneğin komşu kadın adama ve oğluna her gün çikolatalı kek getirmektedir, kahramanımız uğrak yeri yaptığı kuru temizleyici ile her defasında durumunun ne kadar zor olduğunu konuşmaktadır ve günlük hayatı hep durumunun ne kadar zor olduğunu insanlara anlatmak ve onlardan gelen acıma duygusu ile beslenmekle geçmektedir. Durumun tuhaflığını, adamın bu acımalardan şehvetli denebilecek bir zevk aldığını, ağlamaktan çok mutlu olduğunu anlıyorsunuz bir süre sonra ama Makridis hikâyesinin asıl tuhaflığını daha sonraya saklıyor. Bir bağımlılık oluşturmuştur bu durum ve adamın bu bağımlılıktan kurtulmaya hiç de niyeti yoktur. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaya da hazırdır avukatımız.

Filmi sadece tuhaf bir bireyin hikâyesi olarak düşünmemek gerekiyor. İnsanların acınmaya ve kendilerine merhametle bakılmaya olan saplantılı tutkularını, mutluluğu ancak mutsuz olarak yakalayabilmelerini eğlencesi de olan bir dil ile anlatan film bir yandan pek çok insanda, özellikle de çocukluk dönemlerinde olan bir durumun (Kim kendisini çok kötü bir durumda hayal edip, kendisine acıyarak ve başkalarının da acımasını bekleyerek ağlamamıştır ki hayatının herhangi bir döneminde?) çarpıcı bir resmini çiziyor. Burada üstelik “şımarıklık” olarak da niteleyebileceğimiz bir durum söz konusu. Avukatımızın hâli vakti yerindedir, hoş bir eşi vardır, deniz manzaralı şık bir apartmanda yaşamaktadır ve oğlu da yetenekli bir piyano öğrencisidir. Film kaza öncesini hiç anlatmıyor ve bu nedenle avukatın içinde bulunduğu hastalıklı hâle eşinin komaya girmesinden sonra yaşadıklarından aldığı tatla mı girdiğini, yoksa bu durumun hep mi var olduğunu bilemiyoruz. Yönetmen bu şımarıklık ve hak edilmemiş acımadan yola çıkarak, bir toplumsal eleştiriyi de ima ediyor sanki. Gerçek mağdurlar dururken, kendisine sahte ya da abartılmış mağduriyetler yaratan bireyleri ve grupları düşünmeden edemiyorsunuz filmi seyrederken; bu bireylerin ve grupların acınmayı talep etmeleri ve bunu doğal hakları olarak görmeleri beraberinde “mağdurun zulmüne” dönüşebiliyor ülkemizde de güncel ve özellikle siyasî örneklerinde olduğu gibi.

Beethoven ve Mozart’ın eserlerini vurucu bir biçimde kullanan filmde avukatın iç sesini de ilginç bir şekilde değerlendiriyor Makridi ve hikâyenin arasına adeta sessiz filmlerdeki arayazılar gibi yerleştirilen cümleler adamın hislerini açıklarken bizim de onu daha iyi tanımamızı sağlıyor. Bu cümlelerin bir kısmı daha sonra, onun karısı için yazdığı ve piyanoda “neşeli” bir şeyler çaldığı için azarladığı çocuğuna söylediği şarkının sözleri olarak da karşımıza çıkıyor ve etkileyici ve doğru yazılmış içerikleri ile filme renk katıyorlar. Kameranın sakin hareketleri, oyuncuların diyaloglarını -filmin türüne uygun olarak- hoş bir yapaylıkla konuşması ve adamın ruh hâline zıt güzel görüntüler (Konstantinos Koukoulios’un geniş açılı görüntüleri çok başarılı) ile yönetmen Makridis hoş bir estetik de yakalıyor kesinlikle. Avukatın kendisine acımak ve başkalarının da acımasını sağlamak için gittiği uç noktalar (Göz yaşartıcı gaz, ofisteki tablonun değiştirilmesi, komşudan kek talebi, özellikle kirletilen kıyafetler, başkalarının acısını ve kayıplarını sahiplenmesi, başvurduğu tüm yalanlar, evdeki piyanoya ve köpeğine yaptıkları vs.) üzerinden iyi ve acı bir mizah da yakalıyor film ve tüm o “sessiz” duruşu ile sağlam bir trajikomedi yaratıyor. Belki de hikâyenin özeti olabilecek ve başarı ile sonuçlanan bir ağlama girişiminden sonra söylenen “Ne kadar iyi bir his olduğunu unutmuşum” sözü işte bu trajedikomedinin içeriğini çok iyi tanımlıyor.

Film sizi hazırlıyor olsa da finali ile irkiltiyor ve Yannis Drakopoulos’un karakterinin acıma talebini anlamaya çalışmaya zorlayan güçlü performansının da katkısı ile etkilemeyi başarıyor. Tuhaf, tuhaf olduğu kadar eğlenceli, çekici ve son görüntüsü ile de tüm karanlık yanına rağmen umut vaat eden bir film bu. Gerçek mağdurları ve kendimize acımak yerine, acılarımız ile baş edebilecek ve onlarla birlikte yaşayabilecek gücü üretmek gerektiğini hatırlamak için iyi bir araç ve çalışmalarını “tuhaf” kelimesinden çok “şiirsel” olarak adlandırmayı tercih ettiğini söyleyen yönetmen için de önemli bir başarı “tuhaf şiirselliği” ile.

(“Pity” – “Zavallı”)

Malchik Russkiy – Alexander Zolotukhin (2019)

“Bir komşunun çocuğu ben savaşa giderken akordiyon çalıyordu. Annem ağlıyordu ama ben gülüyordum. Ağlamanın bir anlamı yoktu nasıl olsa”

1. Dünya Savaşı’nda “önemli bir şeyler yapmak ve madalyalar kazanmak” isteyen genç bir Rus askerin ilk çatışmada yaralanması üzerine gökyüzünü dinleyerek, yaklaşan Alman uçaklarını saptama görevine atanmasının hikâyesi.

Alexander Zolotukhin’in yazdığı ve yönettiği bir Rus yapımı. Yapımcıları arasında ünlü Rus sinemacı Aleksandr Sokurov’un da olduğu (yaratıcı yapımcı olarak) film Zolotukhin’in ilk uzun metrajlı çalışması. Alexey adında genç bir askerin savaşta yaşadıklarını o dönemdeki Rusya’yı da anlatmak üzere kullanan film hikâye ile paralel olarak, Rus besteci Sergey Rachmaninov’un iki eserinin provasını yapan bir orkestrayı da gösteriyor. Sokurov’un tarzının etkilerini yansıtan mizanseni, konvansiyonel olmaktan uzak biçimi ve savaşın bireyler üzerindeki sonuçlarını göstermesi ile ilginç bir film bu. Orkestra sahneleri ile filmin asıl hikâyesini yeterince (anlam yaratacak bir şekilde yeterince) ilişkilendirememek ve genç askerin yaralandıktan sonraki davranışlarında ikna edici bir doğallığa sahip olmamak gibi iki sıkıntısı olsa da farklı ve ilginç bir çalışma bu ve görsel açıdan da kesinlikle dikkat çekici.

Evet, o “herkese göre değil” türüne yerleştirilebilecek bir film bu. Sokurov’un öğrencisi olarak da tanımlayabileceğimiz Alexander Zolotukhin o ilk büyük savaşta kaybolup giden gençliğin sembolü olarak kullandığı Alexey’in hikâyesini (herhangi bir savaşta binlerce benzeri olduğunu söyleyebileceğimiz bir hikâye bu) anlatırken eşlik etmesi için, Rachmaninov’un iki farklı eserinin (1909 tarihli opus 30, 3 numaralı piyano konçertosu ve 1940 tarihli opus 45, Senfonik Danslar süiti) provasını yapan Tavrichesky Devlet Senfoni Orkestrası’nın görüntülerini kullanıyor. Bu iki farklı zaman dilimine ait görüntülerin örtüşme biçimi -belki özellikle tercih edilmiş olabilir ama- arasında her zaman organik bir uyum yok. Bazı sahnelerde orkestra şefinin sesi ile askerlerin sesi iç içe geçiyor; bir topu taşıyan askerlerin ter dökmesi ile Rachmaninov’un icra etmesi zor piyano konçertosunu çalan piyanistin alnından dökülen teri peş peşe görüyoruz; şefin, orkestrasını daha dikkatli çalmaları için uyarması ile komutanın askerleri azarlaması peş peşe geliyor; bir askerin diğerini gıdıklayarak güldürmesinin ardından bir orkestra üyesinin gülen yüzü geliyor görüntüye vs. Alexey’in pek de iyi çalamasa da akordiyonunun olmasının onu orkestradaki müzisyenlerin sanatkârlığına yaklaştırdığını söylemek de mümkün. Ne var ki tüm bunlar güçlü bir biçimde ikna edemiyor bizi iki farklı zamanın bir arada karşımıza gelmesine; yine de bir tarafta anlatılan bir trajediye eşlik eden bir güzelliğin, bir taraftaki yok etmenin karşısına diğer taraftan çıkarılan yaratıcılığın ve her iki tarafın da aynı toplumun üyeleri olmasının oluşturduğu bir çekiciliğin varlığı açık ve bu da filmi ilginç ve farklı kılan yanlarından biri. Bir savaş genci (hatta çocuğu) olmasa, belki Alexey’in de orkestradakiler gibi bir hayatının olabileceğini; onun madalyaları savaşta değil, belki de sanatı ile kazanacağını düşündürtmesi de filmin, önemli kuşkusuz.

Cepheyi anlatan bölümlerde ilginç görsel tercihleri var filmin. Ayrat Yamilov’un siyah-beyaza yakın duran sarı, yeşil ve kahverengi tonlarındaki görüntüleri anlatılan dönemin ruhuna uygun olarak parlak renklerden kaçınılarak oluşturulduğu gibi, “eskitilmiş” bir havaları da var. Öyle ki seyrettiğinizin gerçek savaş görüntüleri olduğunu düşünebilirsiniz rahatlıkla. Kamera kullanımı ve mizansen de bu gerçekliği destekliyor ve yönetmen Zolotukhin bizi savaştaki bir Rus cephesinde askerlerin arasına katmış gibi hissediyorsunuz. 1. Dünya Savaşı’nın o eski, sessiz görselliğinin estetiği yeniden yaratımış filmde adeta. Orkestra bölümlerinin bu görsel tercihlerden uzak oluşturulması doğru olmuş; böylece ortaya bir zıtlık çıkmış ve bu zıtlık savaş ile barışın karşıtlığını oluşturmuş bir bakıma. Başta başroldeki genç oyuncu Vladimir Korolev olmak üzere oyuncuların ya ilk sinema deneyimlerini yaşamaları ya da daha önce kısıtlı tecrübelerinin olması da bir doğallık sağlamış ve gerçeklik duygusunu artırmış hikâyenin. Burada senaryonun Korolev’in performansının daha iyi olmasını engelleyen bir aksaklığından da söz etmek gerekiyor: Gözlerini kaybeden askerin hareketlerindeki dengesizlik anlamsızlığa kayarken, sanki Zolotukhin açısından bir karar verememişliğe de işaret ediyor. Fiziksel yaralanmışlığa bir ruhsal yaralanmışlık da eşlik ediyorsa, bunu yeterince geçiremiyor bize film.

Zolotukhin -gözlerini kaybeden askerlerin toplu fotoğraf çekimi sahnesinde olduğu gibi- cephedeki hayattan trajikomik anlar da yakalayarak, askerlerin her an ölüm tehlikesi altında olmalarına rağmen hayatın bir şekilde sürüp gittiğini gösteriyor. Yalnızlığını erotik kadın resimleri ile gideren asker, kasabadaki kızlarla flört çabası veya askerler arasındaki şakalaşmalar hikâyeye ve karakterlere nefes aldırıyor ve bizi onların gerçekliğine yaklaştırıyor. Senaryo bir yandan da, ayak sesleri gittikçe yaklaşan bir tarihî olayı alıyor gündemine: 1917 Rus devrimi. Bunu yaparken cephedeki askerlerden birinin arkadaşlarına yaptığı konuşmayı (“Şu kuyruğun uzunluğuna bak! Subayların tarafındaysa kuyruk yok. Baksana nasıl tıka basa doyuruyorlar karınlarını. Hâllerinden memnun gibiler. Ama yakında her şeyi değiştireceğiz. Ama bu bir sır, sakın kimseye söylemeyin”) ve elden ele geçen politik bildirileri herhangi bir zorlama hissi yaratmayacak şekilde bir sahnenin parçası yapıyor yönetmen. Subayların lüksü yanında askerlerin sefaleti, rahibin oturmak için subayların masasını seçmesi ve subayın bir askeri adeta ülkedeki yönetimin yoksullara davranışının sembolü olacak şekilde cezalandırmasının da desteklediği bu politik içerik filmin önemli yanlarından biri ve burada askerin “Artık vurma, acıyor” diyerek ellerine vuran subaya yalvarmasının hemen ardından orkestradaki piyanistin konçerto için tuşlara “acı duyarak” basan ellerinin gösterilmesi iki farklı zamanın en iyi bağlandığı anlardan biri oluyor.

Sonuç olarak, farklılığı ve ilginçliği tartışılmaz ama eksikleri de olan bir ilk film bu. Alexander Zolotukhin, Aleksandr Sokurov’unki gibi başarılı bir sinema kariyerine sahip olabilecek mi, bunu zaman gösterecek ama bu ilk denemesi kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma. Biraz karanlık (ruh ve anlam olarak), biraz gerçek, biraz trajik bir şiir bu; görmekte yarar var.

(“A Russian Youth”)

Gwoemul – Bong Joon Ho (2006)

“Demek istediğim, onun doğumu bir kazaydı ve ölümü de öyle oldu. Eskiler, bir insanı öldüren bir hayvanın paramparça edilmesi gerektiğini, bunun insanın görevi olduğunu söylerlerdi. O canavarın karnını deşip Hyun-seo’nun bedenini bulamadan ölürsem gözüm açık giderim”

Seul’deki Han Nehri’nde ortaya çıkarak insanlara saldıran ve küçük kızlarını kaçıran canavarın peşine düşen bir ailenin hikâyesi.

Bong Joon Ho, Won-jun Ha ve Chul-hyun Baek’in senaryosunu yazdığı, Bong Joon Ho’nun yönettiği bir Güney Kore yapımı. Bir Amerikan askerî tesisinden hiçbir önlem alınmadan kanalizasyona boşaltılan formaldehitin Han Nehri’ni kirletmesi ve bunun sorumlusu olan Amerikalı yetkililerin sorumluluk üstlenmemesi ve ancak beş yıl sonra sonuçlanan davadan çıkan hapis cezasının da uygulanamamasından esinlenen yönetmenin aynı nehirde görülen ve S harfi şeklinde bir kılçığı olan balıktan esinlenerek çekildiğini söylediği fim bir canavar hikâyesini politik boyutunu hiç atlamadan anlatan, heyecan ve gerilimi hep diri tutulmuş, bir satirin (yergi) üslubuna sahip eğlenceli ve önemli bir çalışma. Ülkesinde rekor bir gişe gelirine ulaşan ve ABD eleştirisi nedeni ile Kuzey Koreli yetkililerce övülen film bir parça daha kısa olabilirmiş ve böylece daha da dinamik bir görünüme erişebilirmiş ama yine de kesinlikle görülmesi gerekli bir sinema eseri bu.

Yönetmen filminin sadece “anti-ABD” olarak tanımlanmasına itiraz etse de hikâyenin içeriğinin bu tanımlamayı teşvik ettiğini ve bu öğeleri içerdiğini de kabul ediyor. Gerçekten de daha açılış sahnesinde ülkedeki Amerikan varlığının ve bu varlığın “dokunulmazlığı”nın net bir eleştirisi var. Bu sahnede Amerikalı bir patolog Güney Koreli asistanına -onun itirazına rağmen- yüzlerce şişe formaldehiti lavaboya boşaltmasını söylüyor; kanalizasyonun boşaldığı Han Nehri’nin genişliğine göndermede bulunarak yardımcısına “geniş düşünme”sini de söylüyor aşağılayarak. Sonucu bir süre sonra nehirde ortaya çıkacak bir canavar olacak olan bu eylemde Amerikalının emreden, Korelinin ise emredilen olması çok net bir eleştiri kuşkusuz. Amerikalı -emperyalist doğasına uygun olarak- kendisinin yaşamadığı topraklara ve orada yaşayanlara hoyratça davranmak ve onları sömürmekte kendisini özgür hissetmekte ve yaptığını da doğal görmektedir çünkü. Hikâye boyunca Amerikan hükümetinin Kore’yi olağanüstü durumu doğru bir şekilde yönetememekle suçlaması, kendi üzerine en ufak bir suç almaması ve “Agent Orange”a (Amerikan ordusunun Vietnam savaşında kullandığı ve insanlar üzerindeki olumsuz etkisi bugün ülkede hâlâ görülen kimyasal madde) bir gönderme olduğu açık olan “Agent Yellow”un canavar üzerinde test edilirken Koreli protestocuları da etkilemesi gibi daha başka unsurları katabiliriz filmin satir havası içinde karşımıza getirdiği ABD eleştirisine.

Film Koreli yetkilileri de sıkı bir şekilde eleştirmekten geri durmuyor. Hükümet, güvenlik güçleri, hastane yetkilileri, medya da nasibini alıyor filmin eleştirisinden ve beceriksiz, sakar ve hatta kimileri de kötü niyetli olarak çiziliyorlar hikâyede. Buna karşılık, her birinin kusurları olan ve canavar tarafından kaçırılarak yutulan kızlarının peşine düşen aile üyeleri ise hikâyenin kahramanları; annenin kızın doğumundan sonra evden kaçtığı, sakar ve saf görünüşlü babanın “protein eksikliği” nedeni ile sık sık uyuyakaldığı, amcanın biraz fazla içtiği, millî bir okçu olan halanın atışları geç yapmak gibi bir probleminin olduğu, büyükbabanın ise geçmişte ailesini fazlası ile ihmal etmiş olmanın vicdan azabını hissettiği bu aile tüm bu problemlerine ve iç çatışmalarına rağmen bir araya gelmeyi ve ortak bir amacın peşine düşmeyi başarıyorlar bir dayanışma güzellemesi olarak görülebilecek bir şekilde.

Bong Joon Ho canavarını -pek çok filmin yaptığının aksine- gündüz gözü ile çıkarıyor karşımıza ilk göründüğünde ve önemli bir risk alıyor bunu yaparken; çünkü çok iyi tasarlanmamış ve “inandırıcı” görünmeyen bir yaratık ve onu sergilerken başvurulan efektler ikna edici olmazsa hikâyenin ciddiyeti önemli bir darbe alabilir. Burada belki mükemmel değil CGI efektler ama aslında tam da bunun ve hikâyenin bir yergi olması sayesinde dört dörtlük işliyor canavarın göründüğü tüm sahneler. Bu sayede yönetmen canavarını hiçbir zaman gölgelerin içine, nesnelerin arkasına gizlemiyor ve tüm çıplaklığı ile getiriyor seyircinin karşısına. Yaratığın usta bir jimnastikçi gibi hareket ettiği sahneler de belki bu nedenle hem eğlendiriyor hem de heyecanlandırıyor.

Filmin yergiye başvurmasının hikâyeye önemli bir zenginlik kattığı açık; örneğin canavarın ilk kurbanları arasında yer alan küçük kızları için yas tutan ailemizin dört bireyinin abartılı hareketleri veya onlarca cenazenin olduğu ve yüzlerce insanın kendilerini acıdan hırpaladığı bu ortamda arabasını kötü park eden sürücünün bulunmaya çalışılması bu anları sıradan bir yas sahnesi olmaktan çok farklı bir noktaya taşıyor. Küçük kızın babasının “aptal” görünümü, amcanın asiliği ve büyükbabanın karanlık adamlarla işbirliği ve rüşvet denemeleri gibi unsurları ile karakterler üzerinden de tekrarlıyor hikâye alaycı havasını ve ailenin peşlerindeki kötü adamlardan kaçtığı sahnedeki kullanımı ile müziği de bu alaycılığın bir parçası yapıyor. Yönetmenin filmini sadece politik boyutu olan bir canavar filmi olmaktan çıkaran bu tercih bazıları için gerilimi azaltan ve ciddiyete zarar veren bir seçim olarak görülebilir ama eğlendirdiği açık. Hikâyenin ana konusu yapmasa da, büyük şehirdeki yoksulluğu (yiyecek dışında bir şey çalmayı hırsızlık olarak gören onurlu yoksullar var şehrin karanlıkları arasında yaşamak zorunda olan) gündeme getirmesi ve eleştirisinin konularından biri yapmasını da atlamamalı filmin artılarını sıralarken. İşsiz olan amcanın bir telekom şirketinde çalıştığı için özendiği arkadaşının yıllık maaşını beğenmesi üzerine aldığı “Benim kart borcum o kadar” cevabı ve polisin “virüs taşımaları” nedeni ile başlarına ödül koyduğu ailenin peşine düşen sıradan insanlar ülkenin ekonomik sistemine ve ahlak düzeyine eleştirel bir bakışın uzantısı şüphesiz.

Ülke bürokrasisinin tüm beceriksizliği ve tehlikeli kötücüllüğünün karşısında ailenin dayanışma dolu mücadelesi (her bir birey kendi yetkinliğini cömertçe koyuyor bu mücadeleye), özellikle babanın cesur savaşı ve yaratığa ölümcül bir darbe vuranın sokaktaki insanın iktidarlara karşı savaşının sembolik silahlarından molotof kokteyli olmasının da dikkat çektiği film orta bölümlerinde bir parça sarkmış görünüyor; zaman zaman da biraz dağılıyor hikâye. Hyung Koo Kim’in parlak görüntü çalışmasının sayesinde bu bölümler de kesinlikle bir çekicilik barındırsa da hikâyenin bir parça kısaltılması kesinlikle filmi daha üst düzeye çıkarabilirmiş. İşsiz ve içkici amcanın üniversitede bir politik aktivistken şimdi içine düştüğü durumu Kore’nin politik geçmişine ve eski eylemciliğin bugün yerini konformizme bırakmasına gönderme olarak kullanan filmin, canavarın tüm şiddetine rağmen hikâyesini “korkunç yaratık” türünden uzak tutmasını ve eğlenceyi ve gerilimi birlikte götürmesini ise alkışlamak gerekiyor. Başta baba rolündeki Kang-ho Song olmak üzere tüm ana oyuncuların (büyükbabayı canlandıran Hee-Bong Byun, amcayı oynayan Hae-il Park, hala rolündeki Doona Bae ve canavarın kurbanı küçük kızı oynayan Ko Asung) keyifli ve güçlü performanslar sundukları film görülmesi gereken politik bir aksiyon, korku ve gerilim filmi.

(“The Host” – “Yaratık”)