Paar – Goutam Ghose (1984)

“Sebep mi? Yeni bir durum değil bu. En çok yoksulları etkiliyor. Bu yüzden öldürülüyorlar, köyleri yakılıyor. Kadınlara tecavüz edildi. Tek sebep talepleri, çok büyük bir talep de değil üstelik. Hak ettiğimiz ücreti almak istiyoruz, hepsi bu”

“Dokunulmazlar”dan olan yoksul bir Hintli çiftin köyde başlayıp şehirde devam eden hayatta kalma hikâyesi.

Bengal dilinde yazan Hintli yazar Samaresh Basu’nun bir hikâyesinden serbest bir şekilde uyarlanan bir Hindistan yapımı. Senaryosunu Partha Banerjee, Goutham Ghose ve Partho Mukerjee’nin yazdığı filmin yönetmenliğini üstlenen isim Goutham Ghose olmuş. Henüz kırk beş yaşındayken hayatını kaybeden ve ülkesinin sosyal meseleleri ile çok yakından ilgilenen Hintli sinemacı S. Sukhdev’e ithaf edilen film, yoksul bir çiftin önce köylerindeki sonra da Kalküta’daki hayatlarını iki bölümde anlatan; onların yoksulluk, sınıf çatışması, direniş ve hayatta kalma mücadelelerine odaklanan hikâyelerini tam bir gerçekçilik duygusu ile aktaran, iki başrol oyuncusunun (Naseeruddin Shah ve Shabana Azmi) sağlam performansları ile parladığı ve filmin adının esinlendiği unsurlardan biri olan sahnesinin bir örneği olduğu etkileyici bölümleri olan bir çalışma. Sorumlu bir sinemacının en başarılı eserlerinden biri olan film sinema dili açısından sayısı kısıtlı bazı anlarında yeterince olgun görünmese de, politik ve sosyal meselelere eğilen önemli bir Hindistan yapıtı olarak görülmeyi hak ediyor.

Goutam Ghose senaristlik ve yönetmenlik dışında, görüntü yönetmenliğini ve müziklerini de üstlenmiş filmin ve bu bakımdan tam anlamı ile kendi damgasını vurmuş filme. Onun Hint ezgilerini içeren müziğinin eşlik ettiği açılış jeneriği yavaş yavaş batmakta olan güneşi ufukta gördüğümüz bir sahneyi getiriyor karşımıza. Başlayan gecenin bir felaket getireceği köyde yaşlı anne ve babası ile yaşayan yoksul tarım işçisi Naurangia ve hamile eşi Rama’nın hikâyesi bu ama film “Dokunulmazlar” sınıfından olan bu insanlar üzerinden, yoksulluk ve sömürünün egemen olduğu bir düzeni evrensel kılmayı başararak anlatıyor. Zengin toprak sahipleri hükümetin belirlediği asgari ücreti vermeye yanaşmamakta ve yoksulların acizliklerini ve zorunluluklarını onların aleyhine kullanmaktadır. Köyün entelektüeli diyebileceğimiz, Gandhi’nin pasif direniş prensibini benimseyen öğretmen dokunulmazları hem muhtarlık seçimi için hem de ücret hakları için örgütleyerek düzeni değiştirmeye çalışır ama yüzlerce yıldır süren bir sisteme karşı koymak mümkün değildir. Film ikinci bölümde ise çiftin gitmek zorunda kaldıkları Kalküta’daki hayatlarını, bir fabrikada iş bulmaya çalışmalarını anlatıyor ve sömürünün sadece biçim değiştirdiğini ama özünün aynı kaldığını gösteriyor bize. Özetle, köyden şehire yoksulların hayatında değişen bir şey yoktur ve sömürü aynen sürmektedir.

Goutam Ghose’nin görüntüleri bu “mutlak çaresizlik” filmine önemli bir gerçekçilik katmış pek çok sahnede. Bizde özellikle 1960’ların ikinci yarısında ve 70’lerde örneklerini seyrettiğimiz türden politik bir içeriği olan film bu içeriğe doğru tonda bir gerçekçilik katan görüntülere sahip ve Ghose birkaç farklı sahnede filmin geneli açısından değerlendirildiğinde belki bir parça ayrıksı duran ama kesinlikle etkileyici bir görsellik de yakalamış. Örneğin köydeki cinayet sahnesinde katilleri karanlık gökyüzü fonu önünde bir siluet olarak gördüğümüz sahne şiirsel bir duyguya sahip tüm sertliğine rağmen. Bir benzerine yine oldukça önemli bir etkileyicilikle “iskelede mal bekleme” sahnesinde tanık olduğumuz bu “artistik” görüntüler dışında ise, Ghose hiç yapay ışıklandırmaya başvurmamış görünüyor ve karşımıza karanlık kareler getirmekten çekinmiyor; sizi seyrettiğiniz sahnenin parçası yapan ve gördüğümüzü de gerçekçi kılan bir tercihte bulunmuş oluyor böylece yönetmen. Ghose belgeselci olarak başladığı sinema kariyerindeki bu geçmişini de yansıtmayı başarmış filme. Hikâyenin her ânına yeterince yansıtılamamış olsa da, katliamdan kurtulanlarla röportaj yapan gazetecinin sahnesinden kalabalıkların yer aldığı sahnelere Ghose hikâyesini dürüst ve gerçek kılan bir belgeselci anlayışı tercih etmiş.

Sömürüye başkaldırış yöntemlerinin farklılığı (çaresizliği kabullenmek, pasif direniş veya şiddete şiddetle karşılık vermek) ve mutlak acizliğin insanları nasıl zavallılaştıracağı benzeri sosyal meseleleri kendisine dert eden ve bir gerilim havasında anlatan filmde “Kalküta’da para harcatan adam”la ilgili bölümlerin (örneğin müze sahnesi) gibi gereksiz durduğunu ve köy ile şehir bölümlerinin temelde aynı meselelere odaklansa da tam bir organik bağı olmayan, iki ayrı hikâye gibi durduklarını da söylemek gerekiyor. Buna karşılık bu problemlerinin tümünü unutturacak bir finali var filmin. Domuzları nehirde karşıdan karşıya geçirme sahnesi bu ve son bir romantizm görüntüsü ile filmi kapatırken, oldukça vurucu bir etkiye sahip oluyor seyirci üzerinde. İki oyuncunun insanüstü bir efor harcamak zorunda kalan karakterlerine tüm bedenlerini emanet ettiği bu sahne sert gerçekçiliği ile oldukça başarılı ve bir mutluluk hayalinin domuzların yanında yerde yatarak sona ermesi ile yaralıyor seyirciyi.

Çaresizliğin tam bir resmini çizen filmde hamile kadın – hamile hayvan bağlantısının iç burkan yanı, kameranın iki oyuncunun yüzünde yakaladığı ifadeler, Naseeruddin Shah (Venedik’te ödül amış buradaki performansı ile) ve Shabana Azmi ikilisinin karakterlerinin ruhsal ve fiziksel ızdıraplarını, çabalarını, umutlarını ve çöküşlerini yansıtan usta oyunculukları ve seyrettiğinizin gerçekten yaşanmış olduğuna sizi ikna edecek dürüstlüğü gibi pek çok çekici öge var. Nehrin bir yakasından diğerine, köyden şehire, umutsuzluktan umuda geçmeye çalışanları anlatan bu film görülmeli ve sinemanın -örneğin bizde olduğu gibi- insanı, meselelerini ve bu meseleleri yaratan düzeni anlatmayı ihmal ederek (ya da özellikle anlatmamayı tercih ederek) nasıl bir ihanet içinde olduğunu hatırlamalı!

(“The Crossing”)

Elysium – Neill Blomkamp (2013)

“Herkesin özel bir yeteneği vardır, Max… kaderinde yazılı olan bir şey, yapmak için doğduğu bir şey”

Zenginlerin bir uzay istasyonunda mükemmel bir yaşam sürdükleri, geri kalanların ise hastalıklarla ve kirlilikle dolu, aşırı kalabalık bir hâle gelen dünyada hayatta kalmaya çalıştıkları 2154 yılında bir adamın bu duruma karşı çıkmasının hikâyesi.

Neill Blomkamp’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD, Meksika ve Kanada ortak yapımı. Zenginlerin yaşam tarzlarını korumak için bir uzay istasyonunda kurulan cennette refah içinde, hastalık ve yaşlılık olmadan yaşadıkları bir distopik dünyada bir adamın bireysel kurtuluşu için başlattığı mücadelenin tüm insanları etkilemesini anlatan, Blomkamp’ın çok beğenilen ve yine bilim kurgu ve aksiyon türünde olan 2009 yapımı “District 9” (Yasak Bölge 9) adlı filmden sonra çektiği bu ikinci uzun metrajlı filmi önceki kadar doyurucu olamasa da ilgiyi hak eden bir çalışma. Amerikalı sağcıların ve muhafazakârların “Sosyalist çöp” ve “Bilim kurgu sosyalizmi” gibi ifadelerle eleştirdiği film onların kendileri gibi düşünmeyen herkesi sosyalist olarak etiketlemesinin (Obama’yı bile sosyalist olmakla suçlamışlardı!) aksine, böyle bir politik boyut içermiyor elbette ve bir Hollywood ürününden bunu beklemek de saçma kuşkusuz. Buna karşılık, zengin bir azınlık ile sefalet içindeki çoğunluğun resmini net bir biçimde sergileyen hikâyesi, zenginlerin varlıklarını ve ayrıcalıklarını korumak için gidebilecekleri uçları göstermesi ve bunu günümüze göndermelerde bulunarak yapması ile takdiri hak ediyor Blomkamp’ın filmi. Senaryosu bir parça zayıf olan, aksiyonu ve şiddeti bir ticarî filmden hiç de farklı olmayan bir şekilde kullanan ve Hollywood usulü kahramanlar ve kahramanlıklardan kaçınmayan; tüm bunlara karşın yine de hikâyesi ve duyarlılığı ile ilgiyi hak eden bir bilim kurgu aksiyonu.

İki farklı dünyayı karşımıza getiriyor film. Los Angeles’ın distopik görüntüleri üzerinden sefaleti anlatılan Dünya ve zenginlerin refah ve sağlık içinde bir yaşam sürdükleri, hava araçları ile on dokuz dakikada ulaşılan bir uzay istasyonunda kurulan Elysium adındaki cennet. Yunan mitolojisinde kahramanların ve tanrılar tarafından seçilenlerin gittiği ve mutlu bir hayat sürdükleri ”öteki dünya”ya verilen isimden adını alan bu cennete mitolojidekinin aksine iyi kahramanlar değil, zenginler gidebiliyor sadece. En ölümcü olanların dahil tüm hastalıkların anında iyileştirilebildiği bir refah dünyası bu ve zenginler yoksulları bu dünyadan uzak tutmak için tüm tedbirleri de almışlar. Bu iki dünyayı günümüze uyarlayabiliriz rahatlıkla ve örneğin zenginlerin büyük şehirlerde, yüksek güvenlik önlemleri olan sitelerinde etraflarındaki yoksul mahallelerden soyutlanmış sürdürdükleri yaşamlarına benzetebiliriz. 2154 yılında da büyük şirketler, onların iktidarın asıl sahipleri olduğunu gösteren ilişkileri ve onların fabrikalarında her türlü sömürüye açık olarak çalışan yoksullar vardır yine ve zenginlerin tümü beyazlardan oluşurken, Los Angeles’ın sefalet içinde yaşayan halkı -filmin gösterdiğine göre- ağırlıklı olarak siyahlar ve Latinlerden oluşmaktadır. “Sıfır hoşgörü” politikası ile Dünya’daki güvenlik robot polislerce sağlanmakta, resmî hizmetler de çoğunlukla robot çalışanlarca karşılanmaktadır. Robot üreten bir fabrikada çalışan ve hikâyenin kahramanı olan Max (Matt Damon) pek çok suç kaydı olan bir adamdır ve kölelik koşullarının yürürlükte olduğu fabrikada öldürücü dozda radyasyona maruz kalınca, tek umudu kaçak olarak Elysiuma’a gitmek ve iyileşmek olur. İşte onun bu bireysel mücadelesi koşulların da zorlaması ile bambaşka bir savaşa dönüşecektir.

Günmüzde sınırları aşarak insanca yaşam koşullarına erişmeye çalışan tüm mültecilerin, kaçak göçmenlerin (örneği sınırı geçerek ABD’ye gitmeye çalışan Güney Amerikalılar) birebir karşılıklarının bulunduğu filmde Jodie Foster tarafından canlandırılan güçlü, acımasız ve tehlikeli güvenlik şirketi patronu, insan tacirleri, sadece kârlarını düşünen patronlar ve onların acımasız kuklaları olan ustabaşları gibi yine günümüze göndermeler içeren pek çok unsur yer alıyor. Pis işlerde kullanılan ve gerektiğinde (“fazla” ileri gidildiğinde) bir kenara atılıveren ajanların da yer aldığı filmde başroldeki Matt Damon bu tür rollerin”kaliteli aksiyoncusu” olarak üzerine düşeni yapıyor ve fiziğini bolca veriyor hikâyenin hizmetine. Foster ise senaryonun kendisine çizdiği dar kalıplara rağmen yine de sıradan olmamayı başarıyor. Neill Blomkamp yönetmen olarak özellikle aksiyon sahnelerinde gösterdiği başarıyı, -kendisinin de kabul ettiği üzere- senaryoda gösterememiş. Romantizm zorlama görünüyor, inandırıcılık problemleri mevcut (örneğin sonlarda hava aracının nasıl tüm güvenlik önlemlerini aşıp Elysium’a inmeyi başardığı anlaşılmıyor) ve odağına eşitsizliği alan hikâyesinde -Amerikalı sağcıların sosyalizm iddiasının aksine- toplumsal değil, bireysel bir mücadeleyi anlatmayı tercih ediyor (sondaki yardımcı karakterler bu sorunu ortadan kaldırmıyor çünkü tek bir sahnede bir yaşlı kadının yardımı dışında, halk bu mücadelenin hiçbir yerinde yok). Bu son problem özellikle önemli; çünkü sadece önemli bir fırsatı kaçırmakla kalmıyor hikâye, aynı zamanda neredeyse tamamen bireysel bir savaşı anlatarak sıradan aksiyonlarla aynı tercihlerde bulunuyor. Filmin şiddet içeren sahnelerinde de yine ticarî filmlere yaklaşıyor Blomkamp ve ilgili sahnelerde sertliği keyifle kullanıyor gibi görünmekten kurtulamıyor.

Yan rollerde Sharlto Copley (ajan), Diego Luna (kahramanımızın arkadaşı Julio) ve Wagner Moura’nın (insan kaçakçısı Spider) göz dolduran performanslar sunduğu filmin müziklerini hazırlayan Ryan Amon bilim kurgu, aksiyon, dram ve gerilim havalarının tümünü içeren notaları ile başarılı bir çalışma ortaya koyarken, set tasarımları da etkileyici içerikleri ile filmi zenginleştiriyor. Ses ve görsel efektlerin de başarılı olduğu filmde, sondaki kapışmanın taraflarının beklenen ikili olmaması hikâyenin artılarından. Finalinin bir parça hızlandırılmış görüntüsü ile de sıkıntılı olan film anlattığı meseleye ihanet ettiğini söyleyebileceğimiz, nedense ticarî bir aksiyona dönüşmeyi tercih etmiş ve toplumsal bir dönüşüm için toplumsal mücadele gerektiğini özellikle gizlemiş bir çalışma; yine de bir bilim kurgu ve aksiyon filmi olarak ilginç ve dikkati hak eden bir sinema eseri.

(“Elysium: Yeni Cennet”)

Mission: Impossible – Brian De Palma (1996)

“Eğer o liste çalınırsa, Doğu Avrupa ülkelerindeki ajanlarımızın adları parayı verene açık artırmayla satılacak. Üçüncü dünya teröristleri, silah tüccarları, uyuşturucu patronları ve bizim gibi ajanlardan kurtulmak isteyen herkese. Bu liste ellerine geçerse, tüm ajanları temizlerler”

Sorumlu olduğu operasyon başarısız olan ve hain olduğundan şüphelenilen bir ajanın gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmasının hikâyesi.

Bruce Geller’ın yarattığı, Amerikan televizyonlarının en popüler dizilerinden biri olan ve ilk olarak 1966 ile 1973 arasında yedi sezon boyunca yayınlanan, ardından 1988 ile 1990 arasında iki sezon için yeniden çekilen “Mission: Impossible” dizisinin ilk sinema uyarlaması. “Impossible Missions Force” (IMF) adı ile bilinen gizli ajan ekibinin hikâyesini anlatan bu ilk sinema filminden sonra -şimdilik- beş macera daha karşımıza çıktı beyazperdede. Bu açılış filmi dizinin sinemaya taşınan tek karakterinin ihanetini söz konusu ederek radikal bir değişiklik içeren, serinin sonraki filmleri kadar olmasa da aksiyonunun teknik başarısı ile kendisinden bekleneni karşılayan, bir parça karışık görünen hikâyesinin ve inandırıcılığın hiç umursanmadığı aksiyon sahnelerinin tadı çkarılarak ve daha fazlası beklenmeyerek izlenmesi gereken bir çalışma. David Koepp ve Steven Zaillian’ın hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Koepp ve Robert Towne’un yazdığı, yönetmenliğini Brian de Palma’nın üstlendiği film, Lalo Schifrin’in dizi için hazırladığı unutulmaz özgün müziğinden yararlanarak ve görevin tanımını içeren dosyanın alınma, okunma ve yok edilme rutinini -modernleştirerek de olsa- tekrarlayarak dizinin geleneğine saygı göstererek doğru bir iş yapıyor. Sinemadaki serinin altı filmi içinde eleştirmenlerin en az beğendiği ama bütçe ve gişe geliri karşılaştırması açısından değerlendirildiğinde en kârlısı olan bu film özellikle aksiyonseverler ve belki bir de dizinin nostaljik hayranları için.

Başlarında yeni nesil IMF ajanı Ethan Hunt’ın (Tom Cruise) olduğu ekibin başarılı bir operasyonu ile açılıyor film. IMF’nin Doğu Avrupa’daki gizli ajanlarının listesini ele geçirip bunu en fazla parayı verecek olan hainin peşine düşen ekibin Kiev’deki bu ilk operasyonunu takip eden Prag ayağı ise felaketle sonuçlanır. Bu başarısızlığın nedeni olarak görülen hain için ilk aday Ethan Hunt’tır ve gizli ajanımız kendisini temize çıkarmak ve gerçek haini bularak, onun ajanların listesini satmasını engellemek üzere kendi teşilatına karşı bir mücadeleye girişir. Sadakatinden kuşkulanılan bir ajan, onun kendi adını temizlemek için koca bir organizasyona karşı mücadelesi ve bu arada diğer kötülerle de savaşması ve gerçek hainin kimliği ile ilgili merak duygusu… bu filmden önce ve sonra da sıklıkla tekrarlanan bir formül ve eğer iyi kotarılırsa belli bir ilgiyi de garanti eden bir içerik. Brian de Palma’nın yönettiği bu ilk ve son “Görevimiz Tehlike” filmi başlarda alçak gönüllü görünen aksiyonunu finalde iyice çoğaltan ve tünel içinde geçen sahnede gerçekçiliği tamamen bir kenara koyarak, adrenalini sınırsız bir biçimde kullanan bir çalışma olarak bu formülü pek bir yenilik katmadan ama aksadığı da söylenemeyecek bir şekilde değerlendiriyor ve aksiyonseverleri mutlu edecek bir seviyeye ulaşmayı başarıyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve tüm varlıklarını bu dönemin atmosferi üzerine kuran ajanların boşluğa düşerek kendilerini sorgulamaları sinemada başka örnekleri de olan bir tema. Varlıkları bir düşmanın varlığı ile anlamlı olan ajanların yok olması mümkün değil kuşkusuz çünkü iktidarların geniş kitleleri yönetmek ve bir düşmanın varlığına ikna etmek için kullandıkları araçlardan biri olan ajanlar için her zaman yeni düşmanlar olacak, yoksa da yaratılacaktır. Anlaşılan Soğuk Savaş’ı kendileri için daha şık, daha önemli ve -hadi İngilizce söyleyelim- daha “cool” görüyorlardı o dönemin ajanları ve onların kendilerini daha sıradan hissetmelerini de zaten olması gereken olarak görüyordu hikâyeleri yazanlar. Filmimizde de bir Soğuk Savaş “mağduru”, daha doğrusu Soğuk Savaş’ın bitişinin “mağduru” kendisini boşlukta hissediyor ve hainliğine giden yol açılıyor. Haksız bir şekilde hainlikle suçlanan kahramanımız ise yaşı gereği o dönemin nostaljisini yapacak biri değildir ve “Neden?” diye sorar ihanetin nedenini anlamak için.

Filmdeki aksiyon sahneleri birkaç ana bölümde toplanmış: Ters giden Prag operasyonu, Ethan’ın yönetcisi ile restorandaki yüzleşme, CIA merkezindeki bilgisayar sistemlerine sızma ve finalde Manş Tüneli’nde kovalamaca. Bu sahnelerin her birinde seyirciyi etkileyecek heyecanı ve gerilimi yaratıyor Brian de Palma. Restoranda geçen sahnedeki patlama veya CIA merkezindeki riskli operasyon ayrıntılara gösterilen özenleri ile dikkat çekerken, tüneldeki helikopterli ve hızlı trenli sahne tam bir teknik başarının kanıtı oluyor. Ne var ki bu son sahne tüm fizik yasalarını altüst eden içeriği ile saçmalık derecesine ulaşıyor sık sık. Evet, bir aksiyon filminin bu yasaları esnetmesi ve hatta kırması beklenen ve hatta arzu edilen bir durum ama burada çok daha ileriye gidiliyor ve bunun örneğin bir Bond filminin aksine en ufak bir mizah duygusu içermeden tam bir ciddiyet içinde yapılması rahatsız ediyor. O tarihte 34 yaşında olan ama bugün 58 yaşında da hâlâ aynı role soyunabilen Tom Cruise üzerine düşeni yapıyor özellikle bu aksiyon bölümlerinde ama filmin geri kalanında sınırları olan yeteneğinin dışına çıkamıyor. Onun dışında -hikâyenin hak etmediği kadar- zengin bir kadro oluşturan oyunculardan (Jon Voight, Jean Reno, Emmanuelle Béart, Kristin Scott Thomas, Ving Rhames, Henry Czerny ve Vanessa Redgrave vs.) sadece Redgrave anmaya değer bir performans sunuyor ve iz burakabiliyor seyirci üzerinde; ama bunun nedeni oyuncuların kendisi değil, senaryonun onlara iyi bir oyun alanı tanımıyor olması.

Yere düşen İncil’in açılan kapağının içindeki notun Ethan’ın çözüme gitmesini kolaylaştırmasındaki zorlama tesadüf veya yine Ethan’ın CIA binasına inanılmaz hâkimiyeti gibi inandırıcılık problemleri olan film içeriği dert etmeden seyredilmesi gereken, bir parça düz ve aksiyonseverleri oyalayacak bir çalışma. Aksiyona odaklanmaktan çok, casusların macerasını anlatan bir dizinin bu ilk sinema uyarlamasının bir aksiyon olmaktan öteye geç(e)memesi ise dizinin yaratıcısı olan ve kendi kullandığı uçağın düşmesi nedeni ile henüz kırk yedi yaşında hayatını kaybeden Bruce Geller için talihsiz bir durum olsa gerek.

(“Görevimiz Tehlike”)

And Then We Danced – Levan Akin (2019)

“Gürcü dansı erkeklik üzerine kuruludur, zayıflığa yer yoktur”

Ülkenin folk danslarını icra eden Ulusal Gürcistan Topluluğu’nun ana ekibine girmek için çalışan bir dansçının, gruba yeni katılan bir başka dansçı ile yakın arkadaşlığının kendi kimliğini keşfetmesine yol açmasının hikâyesi.

Gürcistan asıllı İsveçli yönetmen Levan Akin’in yazdığı ve yönettiği; İsveç, Gürcistan ve Fransa ortak yapımı olarak çekilen bir film. Eşcinsel bir aşkı konu edinmesi yüzünden Gürcistan’da başta Ortodoks Kilisesi olmak üzere muhafazakârların ve milliyetçilerin tepkisini çekmiş ve polis koruması altında yapılan gösterimler olaylı geçmişti. “Gürcistan ve Hristiyan geleneklerine ve değerlerine aykırılık” gibi ülke ve din adı değiştirildiğinde ülkemizde sıkça duyduğumuz sözleri hatırlatan bu protesto gerekçesinin kabalığına zıt bir noktada duran zarif bir çalışma bu. Hikâye çok yeni değil ve Batı sinemasında çok daha önceleri benzerleri sıklıkla anlatılmış ve zaman zaman klişeler de çıkıyor karşımıza ama kahramanımızın geleneksel erkek ve kadın rollerinin katı bir biçimde çizildiği bir sanatla ilgileniyor olması filmi kesinlikle farklı bir noktaya taşıyor. Başrolde yer alan ve ilk kez oyunculuk yapan Levan Gelbakhiani’nin müthiş performansı, hikâyenin doğal olaral içerdiği kırılganlığının iyi işlenmesi ve samimiyet duygusunun hep korunması kesinlikle ilgiye değer kılıyor Levan Akin’in filmini.

Kişinin kendini ifade etmesinin en önemli ve çekici araçlarından biri olsa gerek dans; Merab da başta çok bilinçli bir şekilde olmasa da, tutku ile bağlandığı bu sanatın kimliğini ortaya koyabileceği (başta ise farkında olmadan ve tam tersine, kimliğini gizleyebileceği) bir araç olduğunu anlıyor hikâye ilerledikçe. Kuralları, ritüelleri ve üstlenilen rolleri ile yüzyıllara dayanan geçmişleri olan halk danslarının doğal gelenekçiliği dansçıları da belli bir kimliğe girmeye zorluyor elbette. Merab bu kimlikten rahatsız değildir ve zaten kendi kimliğini de henüz keşfetmemiş, daha doğrusu bu keşfe gidecek yollardan uzak durmuştur. Hocasının kendisine “Çok yumuşak duruyorsun, çivi gibi durmalısın!”, partneri ve aynı zamanda kız arkadaşı olan kadın dansçıya ise “Gürcü dansında cinselliğe yer yoktur, bakire saflığın olmalı” dediği bir dünyada icra etmektedir sanatını Merab. İşte tam da bu nedenle tüm bir final bölümü sadece bu hocaya değil, tüm bir toplumsal anlayışa, geleneklere ve toplumsal baskılara karşı müthiş bir karşı çıkışın sembolü oluyor ve etkileyici bir son sağlıyor filme.

Topluluğun ana ekibindeki erkek dansçılardan biri Ermenistan turnesinde bir başka erkekle (“üstelik de Ermeni” bir erkekle) basılmış ve ailesi tarafından “iyileşmesi” için manastıra yollanmıştır dedikodulara göre. Onun yerine seçilmek Merab’ın en büyük hayali olduğu gibi, gruba yeni katılan bir başka erkek dansçı olan Irakli de aynı hayalin peşindedir. Irakli ile Merab arasındaki sevgi -tahmin edileceği üzere- bakışmalar, imalı sözler ve davranışlarla başlar ve ilerler; bu süreç açısından film bir yenilik sunmuyor bize ama Levan Gelbakhiani yüzündeki o kayıtsız kalınması mümkün olmayan sevimli gülümsemesi ile bu anları benzersiz kılıyor kesinlikle. Aşkın, bir ilk aşkın, kişinin gerçek kimliğini ortaya koyabilmesini sağlayan aşkın görkemini, tüyler ürpertici güzelliğini, “aptallaştıran” gücünü ve niteliği ile neden olduğu tereddütü, korkuları ve isyanı aynı çarpıcılıkla yansıtıyor oyuncu. Onun doğal bir büyü barındıran performansı filmin tanıdık hikâyesini farklı kılmaya tek başına yetiyor denebilir rahatlıkla. Kahramanımızın kendisinden geleneksel erkek rolünü üstlenmesini beklenen bir sanatı, üstelik tutku ile icra etmesinin yarattığı ikilemi de ustalıkla yansıtıyor Gelbakhiani. Irakli rolündeki Bachi Valishvili de ona çok iyi bir uyum sağlayarak, aşklarının duygusal ve fiziksel boyutunu inandırıcı kılıyor.

Merab’ın macerasını çoğunlukla el kamerası kullanarak anlatıyor yönetmen Akin ve gerçekten etkileyici pek çok sahneye imza atıyor. Tüm bir “son dans” bölümü, Merab ve Irakli’nin karşılıklı danslarındaki coşkulu anlar, Robyn’in “Honey” şarkısı eşliğinde yapılan dansla içgüdülerin tamamen serbest bırakılması, Merab’ın abisi ile yüzleşmesi (şiddetle ihtiyaç duyulan desteğin verilmesinin ve kendini serbest bırakabilmenin güzelliğine tanık oluyoruz burada) ve kahramanımızın düğünden ayrılış sahnesi sadece birkaçı bu bölümlerin. Toplumun tüm yerleşik ve bireylere empoze edilen değerlerinden sıyrılmanın sembolü olan bu ayrılış sahnesini tek planda çekmiş yönetmen ve Merab’ın o an içinde bulunduğu ruh hâlini ve trajedisini başarılı bir şekilde geçirmiş seyirciye. Bu sahnenin sonunda kamera düğünün gerçekleştiği evin penceresinden, tepeden görüntülüyor onu ve bizi bir an için toplumun yerine koyarak tepeden ve zorlayan bakışın bireyleri ezdiğini de anlatmış oluyor.

Başta Gürcü halk şarkıları olmak üzere çekici bir soundtrack’i var filmin; bu folk ezgilerinin yanında aralarında Robyn ve ABBA’nın da olduğu müzisyenlerin eserlerinden de yararlanıyor film ve özellikle ABBA sahnesinde bir parça klişe gibi görünse de seyrettiğimiz, yine de hikâyeye yakışacak şekilde yapıyor bunu. Filmin klişelerle ilgili asıl sıkıntısı ise, karakterler ve hikâyedeki gelişmelerle ilgili. Örneğin Merab’ın kız arkadaşı, sevdiği erkekle ilgili gerçeği keşfetmesi ve finaldeki yaklaşımı ile defalarca seyrettiğimiz bir “anlayışlı ve desteğini hiç esirgemeyen kadın” karakteri aynen karşımıza getirirken, diğer birkaç yan karakter de Levan Akin’in vermek istediği mesaj düşünülerek oluşturulmuş gibi görünüyor. Son bir problem olarak da Merab’ın abisi ile Irakli’nin karşılaşmaları gibi tesadüflerin biraz zorlama olduğunu söyleyelim ve Akin’in senaryosunun bu tür durumları daha yaratıcı bir şekilde halletmemesinin sıkıntılı olduğunun altını çizelim.

Düğünde papazın “Adem, Havva, erkek, kadın ve küreselleşmenin neden olduğu sapkınlıklar” konulu konuşmasının oldukça tanıdık geleceği ve acı acı güldüreceği filmde dans sahnelerin koreografisini hazırlayan Gürcü sanatçının isminin gizli tutulduğunu öğreniyoruz kapanış jeneriğinde. Bunun nedenini “sanatçının ülkesinde çalışmaya devam edebilmesi için” diyerek açıklayan Akin’in filmi çok derinlere gitmese de, gerçekleşmesi imkânsız bir mutluluğu kaybetmenin acısını, yüzleşmeyi, aşkın coşkusunu ve özgürlük ihtiyacını çok iyi yansıtan, yüreklere dokunması ile kesinlikle ilgiyi hak eden ve tüm dans bölümlerinin tadının çıkarılması gereken bir sinema eseri; halk dansının katı disiplini içinde kendini keşfetmenin ve özgürlüğü bulmanın hikâyesi.

(“Ve Sonra Dans Ettik”)