Crossing – Levan Akin (2024)

“Onu yüzüstü bıraktığımızı söylerdim. Hem annesi hem benim onun için hiçbir şey yapmadığını. O kadar zaman kaybettik ki. Yalnız elalem ne der diye düşündük. Ona bunları söylemek isterdim. Bir de annesinin onu çok ama çok sevdiğini. Her şeye rağmen… Ona benim de onu çok sevdiğimi söylerdim”

İstanbul’a gittiğinden beri haber alamadığı trans yeğenini bulmak için Batum’dan şehre gelen bir emekli kadının, kendi planları için onun yolculuğuna eşlik eden genç bir Gürcü oğlanın ve onlarla yolu kesişen bir Türk trans avukatın hikâyesi.

Levan Akin’in yazdığı ve yönettiği bir İsveç, Danimarka, Fransa, Türkiye ve Gürcistan ortak yapımı. 2019 tarihli bir önceki filmi “And Then We Danced” ile sinemada LGBTİ temalarını işleyen son dönem filmlerinin en önemlilerinden birini çeken ve Gürcistan için tabu bir konuyu, ülkede muhafazakarların ve kilisenin tepkisini de çekerek, zarif bir şekilde ele alan Akin bu filminde yine bir cinsel kimlik meselesi anlatıyor bize. Gürcistan’da başlayıp Türkiye’ye uzanan bu “Beyoğlu’nun arka yakası” öyküsü bir arayışı aydınlanma, dayanışma, hak mücadelesi ve farklı kültürlerin, cinsel kimliklerin ve nesillerin birbirlerini anlama boyutlarını da ekleyerek ilgi çekici bir şekilde anlatmayı başarıyor. Karakterlerine ve mücadelelerine sempatisini zaman zaman bir parça yoğunlaştırsa da, Akin’in filmi insanlığın bazı konularda hâlâ nasıl aynı noktalar etrafında dönüp durduğunu ve bununla baş etmenin tek yolunun da inatçı bir mücadele ve dayanışma olduğunu hatırlatan başarılı, duyarlı ve zarif bir çalışma.

Levan Akin Gürcü asıllı bir İsveçli yönetmen ve “And Then We Danced” ile ilk ve haklı ününe kavuştu sinema dünyasında. Gürcistan’da protestolara neden olan bu filminde bir folklor grubunda dans esen genç bir eşcinsel Gürcü delikanlının hikâyesini anlatan Akin, senaryosunu da yazdığı bu filmde kahramanına zorunlu çıkış yolu olarak yurt dışını işaret etmişti bir bakıma. Bir sonraki filmi olan “Crossing”de ise cinsel kimliği yüzünden barınamadığı Gürcistan’ı terk ederek İstanbul’a gittiğinden beri kendisinden haber alınamayan bir trans kadını bulabilmek için peşine düşen teyzesi Lia (Mzia Arabuli) ve ona eşlik eden, despot abisinin yanındaki mutsuz yaşamından kurtulmak isteyen genç Achi’nin (Lucas Kankava) hikâyesini anlatıyor Akin. İstanbul’da karşılacakları bir Türk trans kadın olan Evrim’in de (Deniz Dumanlı) katılacağı öykü cinsel kimlikleri yüzünden savrulanlara ve onların hakları için mücadele edenlere odaklanıyor temel olarak.

“Hem Gürcüce hem Türkçe cinsiyetsiz dillerdir. Dilbilgisel cinsiyet ayrımları yoktur” sözü ile açılıyor film ve başlardaki birkaç Gürcistan ve Türkiye sınırı sahnesinden sonra tamamen İstanbul’da geçiyor. Önce Lia ve Achi’nin, onları Türkiye’ye taşıyan yolculuklarının nedenlerini anlatan senaryo bir yandan aralarında nesil farkı olan bu ikilinin ilişkilerinin gelişimini anlatırken, bir yandan da Gürcistan’da ve Türkiye’de toplumsal cinsiyet kalıplarının dışında kalanların karşı karşıya kaldıklarını sergiliyor. Lia ölen kız kardeşine, son isteğini karşılamak için yeğenini bulup eve getirmek için söz vermiştir; Achi ise yanlarında yaşadığı abisi ve eşi ile olan yaşamından hiç mutlu değildir ve yıllar önce gittiğinden beri kendisinden hiç haber alamadığı annesi gibi Türkiye’ye kapağı atmayı hedeflemektedir. İstanbul’da karşılacakları Deniz ise LGBTİ hakları için çalışan bir avukattır ve kadın kimliğine de kavuşmak üzeredir.

Achi’nin abisinin ikiyüzlülüğünün bir örneği olduğu gibi senaryo benzer öyküsü olan filmlerde gördüklerimizi tekrarlıyor zaman zaman ve tüm “dışlanmışlar”ı bir araya getirerek bir parça fazla idealist bir yaklaşım sergiliyor. Örneğin sokak çocukları karakterlerinin, öykünün önemli bir kısmının geçtiği mekânların doğal bir parçası olsalar da, senaryo da bu denli yer almalarının ikna edici bir gerekçesi yok gibi görünüyor. Üstelik Levan Akin iki çocukla tanıştığımız ilk sahnedeki tercihiyle de bu problemi daha belirgin kılıyor. Lia ve Achi’nin istanbul’da ilk kez vapura bindikleri bu sahnede kamera onları vapura binerken takip ediyor, sonra onlardan ayrılıp vapurun içinde kısa bir gezinti yapıyor ve kesintisiz tek çekimle oluşturulan bu bölümde kamera iki sokak çocuğuna kadar ilerliyor ve içlerinden birinin saz çalarak söylediği türküyü dinletiyor bize. Bu sahne estetik olarak başarılı olsa da, içerdiği vurgunun öykü ile herhangi bir ilgisi yok. Anlaşılan Akin dışlanmışların tümüyle kurduğu empatiyi öyküsüne yansıtmaktan kendini alamamış. Benzer bir empati Evrim’in bir korsan taksi şoförüyle tanışması ve sonrasında da kendisini gösteriyor ve inandırıcılık açısından sıkıntılı görünüyor bir parça. Neyse ki Akin burada düştüğü tuzaktan istanbul’u kullanımı açısından uzak durmayı başarmış ve sadece Sultanahmet Camii avlusundaki kısa ve dozunda sahne dışında bir turist gözü ile bakmamış şehre. Achi’nin, ne planladığı ile ilgili sorusunu, “Geleceğim de yok, planım da. Gidene kadar buradayım, o kadar” diyerek cevaplayarak yeğenini İstanbuL’da bulmaya olan kararlılığını ifade eden Lia şehir için de şu tanımı yapıyor: “Bence İstanbul insanların ortadan kaybolmak için geldikleri bir yer”. Öykünün önemli bir kısmını İstanbul’un işte bu eylemin en rahat gerçekleştirilebileceği yerlerinden birinde geçiren Akin, oranın “karanlığı”na rağmen, yine de aydınlık bir hikâye anlatmayı seçmiş.

Müzik açısından oldukça zengin bir film bu ve sadece soundtrack’te kullanılan şarkılardan değil, sokak ve düğün çalgıcılarının meloedilerinden de aldığı destekle bu zenginlik öykü boyunca hep diri kalıyor. Bir Gürcü melodisi ile başlayan şarkı listesi daha sonra Sezen Aksu, Müslüm Gürses, Selda Bağcan ve kapanış jeneriklerine eşlik eden Gaye Su Akyol’un da dahil olduğu pek çok farklı sanatçıdan dinleyeceğimiz Türkçe şarkılarla devam ediyor. Bir de Fransızca bir şarkı var listede; Tülay German’ın seslendirdiği “Ne Pleure Pas”. Zor zamanlara rağmen umudu yitirmemeyi öğütleyen sözleri, dokunaklı melodisi ve elbette German’ın yorumculuğu ile öyküye çok yakışmış bu şarkı kesinlikle. Hayat arkadaşı Erdem Buri’nin çevirisini yaptığı politik bir kitap yüzünden hakkında dava açılması ve kendisinin Türkiye’deki çalışmalarının politik içerikleri nedeni ile tehditler alması yüzünden 1966’da Buri ile birlikte Fransa’ya yerleşen German’ın bir (politik) kimlik mağduru olması onu bu film için ayrıca anlamlı kılıyor kuşkusuz. Filmin görsel yanı da hayli güçlü; “And Then We Danced” filminde de yönetmenle çalışan Lisabi Fridell el kamerası kullanımıyla sağladığı gerçekçilik ve akıcılık duygusunun güçlendirdiği bir dozunda şiirsellik yakalamış görüntüleriyle.

Evrim’in bir trans aktivist olarak hem kendisinin hem diğerlerinin hakları için verdiği mücadelelerle ilgili sahneler, yüzüne bakmadan bile konuşan ve önyargılı sorular soran doktor gibi, öykünün kimi etkileyici anlarının kaynağı olurken, kayıp Gürcü kadının da neler yaşamış olabileceğini söylüyor bize. Buna karşılık Evrim’le ilgili bazı sahneler senaryonun fazlasıyla iyimser havasının sonucunda yeterince inandırıcı olamıyor. Böyle olunca da korsan taksi şoförüyle olan ilişkisinden Evrim’in bazı tercihlerindeki rahatlığa senaryo bir parça aksıyor açıkçası. Oysa diğer bazı yan hikâyeler, örneğin Lia’nın İstanbul’da karşılaştığı bir Gürcü adamla olan sahneleri hem öykünün genel meseleleri ile uyumu hem de Lia’yı daha iyi tanımamızı sağlaması ile doğru yazılmış ve çekilmiş bölümler olarak filme ciddi bir katkı sağlıyor. Sokak çocuklarının Lia ve Achi ile ilk kez karşılaştıkları sahnede kameranın el çantasına yaptığı vurgunun ima ettiği eylem doğru olsa da bu imanın, kahramanlarımızı ilgilendirecek bir şekilde gerçekleşmemesi yüzünden havada kalması gibi ufak sorunların yanında, “buluşma sürprizi” ile seyirciyi güçlü bir biçimde terse düşürmek gibi güçlü yanları da olan filmde Achi’nin Gürcistan – Türkiye sınırının birbiri ile aynı olmasına karşı gösterdiği şaşkınlık gibi öykünün temasına çok uygun diyaloglar ve anlar da var. Üç başrol oyuncusunun da tarzları birbirinden farklı ama özgün ve sağlam performanslarıyla desteklediği filmin adı olan Crossing’in kahramanlarımızın vapurla İstanbul’un bir yakasından diğerine ve Gürcistan – Türkiye sınırını geçmelerinin yanında, gerçek kimliklerine ulaşmak için bir yaşamdan diğerine geçmelerine gönderme olduğunu ve her geçişin zor, riskli ama ödüllendirici doğası gereği tek çözüm olduğunu da söyleyelim ve filmi tüm sinemaseverlere önerelim.

(“Passage” – “Geçiş”

And Then We Danced – Levan Akin (2019)

“Gürcü dansı erkeklik üzerine kuruludur, zayıflığa yer yoktur”

Ülkenin folk danslarını icra eden Ulusal Gürcistan Topluluğu’nun ana ekibine girmek için çalışan bir dansçının, gruba yeni katılan bir başka dansçı ile yakın arkadaşlığının kendi kimliğini keşfetmesine yol açmasının hikâyesi.

Gürcistan asıllı İsveçli yönetmen Levan Akin’in yazdığı ve yönettiği; İsveç, Gürcistan ve Fransa ortak yapımı olarak çekilen bir film. Eşcinsel bir aşkı konu edinmesi yüzünden Gürcistan’da başta Ortodoks Kilisesi olmak üzere muhafazakârların ve milliyetçilerin tepkisini çekmiş ve polis koruması altında yapılan gösterimler olaylı geçmişti. “Gürcistan ve Hristiyan geleneklerine ve değerlerine aykırılık” gibi ülke ve din adı değiştirildiğinde ülkemizde sıkça duyduğumuz sözleri hatırlatan bu protesto gerekçesinin kabalığına zıt bir noktada duran zarif bir çalışma bu. Hikâye çok yeni değil ve Batı sinemasında çok daha önceleri benzerleri sıklıkla anlatılmış ve zaman zaman klişeler de çıkıyor karşımıza ama kahramanımızın geleneksel erkek ve kadın rollerinin katı bir biçimde çizildiği bir sanatla ilgileniyor olması filmi kesinlikle farklı bir noktaya taşıyor. Başrolde yer alan ve ilk kez oyunculuk yapan Levan Gelbakhiani’nin müthiş performansı, hikâyenin doğal olaral içerdiği kırılganlığının iyi işlenmesi ve samimiyet duygusunun hep korunması kesinlikle ilgiye değer kılıyor Levan Akin’in filmini.

Kişinin kendini ifade etmesinin en önemli ve çekici araçlarından biri olsa gerek dans; Merab da başta çok bilinçli bir şekilde olmasa da, tutku ile bağlandığı bu sanatın kimliğini ortaya koyabileceği (başta ise farkında olmadan ve tam tersine, kimliğini gizleyebileceği) bir araç olduğunu anlıyor hikâye ilerledikçe. Kuralları, ritüelleri ve üstlenilen rolleri ile yüzyıllara dayanan geçmişleri olan halk danslarının doğal gelenekçiliği dansçıları da belli bir kimliğe girmeye zorluyor elbette. Merab bu kimlikten rahatsız değildir ve zaten kendi kimliğini de henüz keşfetmemiş, daha doğrusu bu keşfe gidecek yollardan uzak durmuştur. Hocasının kendisine “Çok yumuşak duruyorsun, çivi gibi durmalısın!”, partneri ve aynı zamanda kız arkadaşı olan kadın dansçıya ise “Gürcü dansında cinselliğe yer yoktur, bakire saflığın olmalı” dediği bir dünyada icra etmektedir sanatını Merab. İşte tam da bu nedenle tüm bir final bölümü sadece bu hocaya değil, tüm bir toplumsal anlayışa, geleneklere ve toplumsal baskılara karşı müthiş bir karşı çıkışın sembolü oluyor ve etkileyici bir son sağlıyor filme.

Topluluğun ana ekibindeki erkek dansçılardan biri Ermenistan turnesinde bir başka erkekle (“üstelik de Ermeni” bir erkekle) basılmış ve ailesi tarafından “iyileşmesi” için manastıra yollanmıştır dedikodulara göre. Onun yerine seçilmek Merab’ın en büyük hayali olduğu gibi, gruba yeni katılan bir başka erkek dansçı olan Irakli de aynı hayalin peşindedir. Irakli ile Merab arasındaki sevgi -tahmin edileceği üzere- bakışmalar, imalı sözler ve davranışlarla başlar ve ilerler; bu süreç açısından film bir yenilik sunmuyor bize ama Levan Gelbakhiani yüzündeki o kayıtsız kalınması mümkün olmayan sevimli gülümsemesi ile bu anları benzersiz kılıyor kesinlikle. Aşkın, bir ilk aşkın, kişinin gerçek kimliğini ortaya koyabilmesini sağlayan aşkın görkemini, tüyler ürpertici güzelliğini, “aptallaştıran” gücünü ve niteliği ile neden olduğu tereddütü, korkuları ve isyanı aynı çarpıcılıkla yansıtıyor oyuncu. Onun doğal bir büyü barındıran performansı filmin tanıdık hikâyesini farklı kılmaya tek başına yetiyor denebilir rahatlıkla. Kahramanımızın kendisinden geleneksel erkek rolünü üstlenmesini beklenen bir sanatı, üstelik tutku ile icra etmesinin yarattığı ikilemi de ustalıkla yansıtıyor Gelbakhiani. Irakli rolündeki Bachi Valishvili de ona çok iyi bir uyum sağlayarak, aşklarının duygusal ve fiziksel boyutunu inandırıcı kılıyor.

Merab’ın macerasını çoğunlukla el kamerası kullanarak anlatıyor yönetmen Akin ve gerçekten etkileyici pek çok sahneye imza atıyor. Tüm bir “son dans” bölümü, Merab ve Irakli’nin karşılıklı danslarındaki coşkulu anlar, Robyn’in “Honey” şarkısı eşliğinde yapılan dansla içgüdülerin tamamen serbest bırakılması, Merab’ın abisi ile yüzleşmesi (şiddetle ihtiyaç duyulan desteğin verilmesinin ve kendini serbest bırakabilmenin güzelliğine tanık oluyoruz burada) ve kahramanımızın düğünden ayrılış sahnesi sadece birkaçı bu bölümlerin. Toplumun tüm yerleşik ve bireylere empoze edilen değerlerinden sıyrılmanın sembolü olan bu ayrılış sahnesini tek planda çekmiş yönetmen ve Merab’ın o an içinde bulunduğu ruh hâlini ve trajedisini başarılı bir şekilde geçirmiş seyirciye. Bu sahnenin sonunda kamera düğünün gerçekleştiği evin penceresinden, tepeden görüntülüyor onu ve bizi bir an için toplumun yerine koyarak tepeden ve zorlayan bakışın bireyleri ezdiğini de anlatmış oluyor.

Başta Gürcü halk şarkıları olmak üzere çekici bir soundtrack’i var filmin; bu folk ezgilerinin yanında aralarında Robyn ve ABBA’nın da olduğu müzisyenlerin eserlerinden de yararlanıyor film ve özellikle ABBA sahnesinde bir parça klişe gibi görünse de seyrettiğimiz, yine de hikâyeye yakışacak şekilde yapıyor bunu. Filmin klişelerle ilgili asıl sıkıntısı ise, karakterler ve hikâyedeki gelişmelerle ilgili. Örneğin Merab’ın kız arkadaşı, sevdiği erkekle ilgili gerçeği keşfetmesi ve finaldeki yaklaşımı ile defalarca seyrettiğimiz bir “anlayışlı ve desteğini hiç esirgemeyen kadın” karakteri aynen karşımıza getirirken, diğer birkaç yan karakter de Levan Akin’in vermek istediği mesaj düşünülerek oluşturulmuş gibi görünüyor. Son bir problem olarak da Merab’ın abisi ile Irakli’nin karşılaşmaları gibi tesadüflerin biraz zorlama olduğunu söyleyelim ve Akin’in senaryosunun bu tür durumları daha yaratıcı bir şekilde halletmemesinin sıkıntılı olduğunun altını çizelim.

Düğünde papazın “Adem, Havva, erkek, kadın ve küreselleşmenin neden olduğu sapkınlıklar” konulu konuşmasının oldukça tanıdık geleceği ve acı acı güldüreceği filmde dans sahnelerin koreografisini hazırlayan Gürcü sanatçının isminin gizli tutulduğunu öğreniyoruz kapanış jeneriğinde. Bunun nedenini “sanatçının ülkesinde çalışmaya devam edebilmesi için” diyerek açıklayan Akin’in filmi çok derinlere gitmese de, gerçekleşmesi imkânsız bir mutluluğu kaybetmenin acısını, yüzleşmeyi, aşkın coşkusunu ve özgürlük ihtiyacını çok iyi yansıtan, yüreklere dokunması ile kesinlikle ilgiyi hak eden ve tüm dans bölümlerinin tadının çıkarılması gereken bir sinema eseri; halk dansının katı disiplini içinde kendini keşfetmenin ve özgürlüğü bulmanın hikâyesi.

(“Ve Sonra Dans Ettik”)