Museo – Alonso Ruizpalacios (2018)

“Juan tarih dersinde anlatılan hiçbir şeye inanmadığını söylerdi. Bu yüzden kitaplara da inanmazdı. Cortes’in ne düşündüğüne nasıl bu kadar emin olabiliyorlardı, ya da Montezuma’nın veya Büyük İskender’in? “Hepsi düzmece”, derdi. “Kimin neyi neden yaptığını o kişinin kendisi dışında kimse bilemez, hatta çoğu zaman kendisi bile bilmez”, derdi”

1985’te Meksika’da gerçekleşen ve çalınan eserler açısından tarihin en önemli müze soygunlarından biri olarak kabul edilen hırsızlığın faili olan iki genç adamın hikâyesi.

Gerçek bir olaydan esinlenen, senaryosunu Manuel Alcalá ve Alonso Ruizpalacios’un yazdığı, yönetmenliğini yine Ruizpalacios’un üstlendiği bir Meksika yapımı. İlk yönetmenlik çalışması olan bir önceki filmi “Güeros” ile önemli bir başarı elde eden yönetmenin bu ikinci uzun metrajlı filmi Berlin’de En İyi Senaryo ödülünü kazanmıştı. Başrollerinde Gael Garcia Bernal ve Leonardo Ortizgris’in yer aldığı film sıradan günlerle geçen hayatlarını değiştirmeye karar veren iki genç adamın bir Noel gecesi sadece Meksika tarihinin değil, aynı zamanda dünya tarihinin de en büyük müze soygunlarından birini gerçekleştirmesini anlatıyor. Güçlü bir gerilim havası, aldığı ödülü hak eden bir senaryo ve yönetmenin sağlam mizansen anlayışı ile önemli bir teknik başarının yakalandığı ve iki başrol oyuncusunun parlak performansları ile önemli bir film bu.

Yıllardır okudukları veterinerlik okulunu bir türlü bitir(e)meyen ve otuzlu yaşlarında olmalarına rağmen hâlâ büyüyemeyen iki genç Juan (Bernal) ve Benjamin (Ortizgris). Variety dergisine verdiği bir röportajda bir tür büyüme hikâyesi anlattığını söyleyen Alonso Ruizpalacios’un filminin başında “Bu hikâye orijinalinin bir reprodüksiyonudur” ifadesi yer alıyor. Gerçek bir hikâyeden esinlenen ama -kuşkusuz- ona tam anlamı ile de sadık kalmayan filmin açılışındaki bu söz, müzede çalıntı eserlerin kopyalarının sergilendiği vitrinlere asılan bilgilendirme cümlesinde de tekrarlanıyor hikâyenin sonuna doğru: “Bu, orijinal eserin bir reprodüksiyonudur”. Gerçekten yaşanmış bir hikâyeyi anlatan, daha doğrusu anlattığını iddia eden tüm sinema filmleri için rahatlıkla kullanılabilecek bu cümlenin seçiminde olduğu gibi filmin tümünde ayrıntılara ve ince noktalara hep özen gösteren, son bölümler hariç hemen hiç aksamayan ve görsel açıdan vurucu bir sonuç yakalamış yönetmen Ruizpalacios bu ikinci yönetmenlik çalışmasında.

“Yeni açılan antropoloji müzesine eski eserlerin taşınması”nı anlatan görüntüler var filmin başında. Küçükken kendisini bu müzeye getiren ve Meksika’nın eski uygarlıklarının Avrupalılar tarafından yağmalandığını anlatan babasının bu sözlerini hiç unutmayan Juan hikâyenin ana karakteri ve soygunu onunla birlikte gerçekleştiren Benjamin aynı zamanda anlatıcı rolü de üstlenerek Juan’ı bu soyguna iten faktörler ve olan biten üzerine konuşuyor sık sık tüm hikâye boyunca. Bu yazının girişinde yer alan ve Juan’a atfedilen sözlerin de vurguladığı gibi bu faktörlerin ne olduğunu tam olarak açıklamıyor film ve herhangi bir maddi problemi olmayan Juan’ın neden bu işe giriştiğini doğrudan anlatmıyor hikâye. “Ot parası” için müzede çalışan Juan’ın geniş ve durumu iyi olan bir ailesi var; kısa boyu nedeni le etrafındakilerin -o çok hoşlanmasa da- “bücür” dediği genç adam ve hasta ve yaşlı babasının bakımı ile uğraşan arkadaşı Benjamin’in kendilerinden hiç beklenmeyecek büyüklükte bir soygunu çarpıcı bir başarı ile gerçekleştirirken dertlerinin ne olduğunu seyirciye bırakmayı tercih ediyor senaryo ama bu eylemi bir varlık ispatı ve kendi ayaklarının üzerinde durabildiğini gösterme çabası olarak yorumlamak mümkün. Sonuçta -belki de- Juan’ın dediği gibi, neyi neden yaptığını o kişinin kendisi bile bilmiyordur çoğunlukla. Arkadaşlıklarındaki baskın karakter olan Juan’ın “Buradan sonra geri dönüş yok. Artık o aptal ailelerimiz gibi değiliz. Daha önce kimse böyle bir şey yapmadı. Anlıyor musun?” sözlerinin büyüklerine benzememek ve farklı olmak gibi motivasyon kaynaklarını dile getirdiğini ve bir başka sahnede “Bir şeylerin değişmesini beklemekten sıkılmaktan” söz ettiğini de hatırlatmakta yarar var bu arada.

Tam anlamı ile stilize demek mümkün olmasa da, görüntü yönetmeni Damián García ve kurgucu Yibran Asuad ile birlikte biçimsel açıdan göz dolduran ve hayli çekici olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir sonuç elde etmiş Alonso Ruizpalacios. Oldukça uzun tutulan ve nerede ise gerçek zamanlı diyebileceğimiz soygun sahnesinin tümü ve bu sahnede “canlı fotoğraflar”ın kolajından oluşturulmuş bölüm gibi pek çok örneği olan stil denemeleri ve farklı kamera açıları / çerçevelemeleri ile dikkat çeken filmde ses efektleri ve ses kurgusu da yönetmenin ustalıkla kullandığı araçlara dönüşmüş. Tomás Barreiro’nun imzasını taşıyan müzik de farklı havalarda gezinmesi ve görkemden gerilime tüm havaları aynı ustalıkla desteklemesi ile filmin içerik ve biçimine çok iyi uyuyor ve yönetmen tarafından zaman zaman adeta filmin karakterlerinden biri gibi kullanılması ile de ayrıca öne çıkıyor.

“Babanın tokatları”, yine onun olduğu bir rüya ve altını ıslatma sahnesini Juan’ın “çocukluğu”nu göstermek için kullanan filmin finalinin bu genç adamın eylemlerinin “nedensizliği”ne uygun olarak tasarlanması da doğru ve etkileyici bir tercih olmuş. Latin Amerika’nın kültürlerinin ve bu kültürün ürünü olan eserlerin Avrupalılar tarafından yağmalanmış olmasını hep gündeminde tutan filmin iyi planlanmış bir gerilim duygusunu de hemen hep koruduğunu söylemek gerekiyor. Bu gerilimi, “Cennetin Kapıları” adındaki gece kulübünde geçen sahnede olduğu gibi eğlence gibi çok farklı unsurlarla da besleyen filmin son üçte birlik bölümde bir parça dağıldığı açık ama burada da özellikle Gael Garcia Bernal’ın dinamik ve güçlü oyunu ile durumu kurtardığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Sessizliğinde de konuştuğu zamanlardaki kadar çok şey söyleyen bir performans gösteriyor oyuncu ve Leonardo Ortizgris’in de yakın arkadaşına göre daha pasif olan karakterini aynı derecede başarı ile canlandırması ve sağlam bir melankoli duygusu yaratmasının sayesinde filmi hayli çekici kılan bir iki karakteri yaratmış oluyor.

Meksika kimliğini -eleştirisini de ihmal etmeden- hikâyesinin parçası yapan film Hitchcock’u hatırlattığı sıklıkla dile getirilen gerilim duygusunu çekici bir biçimde kuran ve koruyan, sinemanın görsel bir sanat olduğunu hiç unutmadan dozunda bir stilizasyon ile önemli bir başarı yakalayan bir çalışma. Ülkedeki eski Meksika uygarlıklarının gizemini yedirdiği senaryosu ile eğlendiren, düşündüren ve heyecanlandıran bu filmi görmekte yarar var.

(“Museum” – “Müze”)

Wild Style – Charlie Ahearn (1983)

“Grafitici olmak için şans kovalayacaksın, risk alacaksın… mesela bütün çekişmelerin riskini; polisten, kendi annenden, arkadaşlarından gelecek riskleri. Bütün bunları göze alacaksın”

1980’li yılların başında New York’taki grafiticilerin ve hip-hop kültürünün hikâyesi.

Grafiti sanatçısı Fred Braithwaite’in bir fikrinden yola çıkan Charlie Ahearn’in yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Afrika, Karayipler ve Latin kökenli Amerikalıların New York’un Bronx bölgesinde yarattığı bir kültür ve sanat hareketi olan hip-hop’un ve onun geniş kitlelelerce en bilinen ögesi olan hip-hop türü müziğin (rap adı ile de bilinen müzik türü bu) temsilcilerinin 1982’deki resmini karşımıza getiren film belgesel havası ağır basan bir dram. Hikâyenin belgesel yanı sadece içeriğinden değil (bilinen anlamda bir hikâyesi yok filmin ve Ahearn kamerasını gerçek mekânlarda dolaştırıyor sürekli olarak), aynı zamanda oyuncuların hemen tümünün kendi gerçek hayatlarından anları canlandırmasından da kaynaklanıyor. Filmde epey önemli bir yer tutan müzik ve konser bölümlerinde karşımıza ilgili müzik türünün temsilcilerinin canlı performansları ile çıkmasının da desteklediği bir belgesel havası bu ve film biraz da bu nedenle bugün bir kült olarak kabul ediliyor hip-hop müziğin hayranları tarafından.

Gerçek hayatta da ünlü bir grafitici olan Porto Rikolu sanatçı Lee Quiñones’in canlandırdığı ve Zoro lakabı ile de bilinen Raymond karakteri üzerinden dönemin Bronx’undan ilginç ve gerçek bir resim getiriyor karşımıza film. Soundtrack’i ile birlikte hip-hop kültürünün en eksiksiz portresi olarak kabul edilen çalışma klasik anlamda bir dram veya belgesel beklenmeden seyredilmesi gereken bir eser. Belgesel tarzı çok ağır bassa da, sonuçta kurgulanmış bir “hikâye” seyrettiğimiz ama tüm karakterler kendi hayatlarını hemen aynen canlandırdıkları için hikâyenin kurgusal ögeleri de gerçekçiliğin içinde -olması gereken bir şekilde- kayboluyor.

Filmin yapım koşullarının da -hikâyenin ruhuna uygun olarak- sağladığı bir “ucuz” havası var eserin. Özel bir sinema dili yok seyrettiğimizin, Charlie Ahearn bir yönetmenden çok bir kameraman olarak hareket ediyor ve oyunculuklar da oldukça vasat. Açılış jeneriğindeki animasyon da parlak renkleri ve basitliği ile 1970 sonlarının havasını yansıtırken bu ucuzluğu destekliyor. Ahearn’in yönetmenliğin yanında yapımcılığı ve senaristliği de üstlendiği filminde oyuncuların performansı çok parlak değil ve bazıları doğaçlama olan diyaloglarını donuk bir şekilde konuşuyorlar (Zoro’nun asker ağabeyi ile tartışma sahnesi örneğin, hem oyunculuklar hem de diyaloglar açısından bu durumun tam bir örneği ama filmin değeri açısından çok da bir önemi yok tüm bunların. Belki bugün bir kült olmasına katkı sağladığını bile söyleyebileceğimiz bu durum bir süre sonra seyrettiğimizin önemi karşısında yok oluyor açıkçası ve bir kültürün gerçek yaratıcıları ve temsilcilerini izlemenin ve kültürel tarihteki bir dönüm noktasına tanık olmanın heyecanını yaşamaya başlıyorsunuz. Filmin baş karakterinin tarzından adını alan film grafiti sanatçıları ve hip-hop müzisyenleri üzerinden her iki sanatın örneklerinin yaratılış sürecinin parçası yapıyor sizi, arkalarındaki tarihsel ve kültürel birikimini değilse bile güncel dönemin karakteristiklerini sergileyerek.

Grafitinin özgürlükle birlikte var olabilen bir sanat olduğunu anlamamızı sağlıyor Zoro karakteri. Bir sahnede kendisine bir müzenin isteği doğrultusunda bez üzerine grafiti yapanlardan bahsedildiğinde şöyle diyor: “Grafiti bezde olmaz. Trene, duvara yapılır. Anlatacak bir şeyleri yok onların”. Gerçekten de örnekleri film boyunca özellikle binaların dış duvarları ve tren vagonlarının iç ve dış cephelerinde karşımıza çıkan bu sanatın eserlerinin ve yaratıcılarının “dışarıda” olması gerektiğini anlıyorsunuz. Özellikle vagonlar hem geniş dış yüzeyleri hem de hareketli olmalarının eserleri şehrin dört bir yanına taşıması nedeni ile ideal bir tuval oluyor bu ressamlar için. Bir yaşam ve kendini ifade etme biçimi olan grafitinin toplu olarak yaratıldığını gördüğümüz sahneler de bu sanatın bir topluluk ruhunun oluşmasına katkı sağladığını gösteriyor. Yine Zoro’nun gittiği bir partide (burjuva beyaz Amerikalıların katıldığı bir partidir bu) grafiti için sipariş alması ise sadece bu sanatın değil, tüm bir hip-hop kültürünün ve özellikle müziğinin ticarileşme ve ruhunu yitirme tartışmalarını hatırlatıyor. Charlie Ahearn bu tartışma konusunu filmin ana unsurlarından biri yapmıyor (ve zaten birkaç şarkı sözü dışında film doğrudan “politik” olmaya da soyunmuyor hiç) filminin ve kültürü oluşturan ortamı daha çok karakterler üzerinden göstermeyi yeğliyor.

Hip-hop severler için kuşkusuz çok çekici bir soundtrack’i var filmin. Türün en yaratıcı isimlerinin şarkılarını onların canlı performanslarından izliyor ve dinliyor olmak filme kült statüsünü kazandıran yanlarından biri elbette. Tüm bir final bölümü veya iki farklı grubun bireylerinin tek tek karşılıklı olarak kafiyeli sözlerle atıştığı bölüm (rekabetleri daha sonra bir basket maçı ile devam ediyor) gibi çok parlak anlara sahip film bu alanda ve kulaklar için gerçek bir ziyafet sunuyor. Bu atışma bölümündeki sözlerin de bir örneği olduğu gibi şarkıların sözlerinin hemen tamamen söyleyenin kimliği, egosu, istekleri, yetenekleri vs. ya da seks ve müzik ile ilgili olması hip-hop’un aynı zamanda bir kimlik kartı olduğunun da göstergesi ve bireysel kimliğin bu derece önde olması atışmaların da doğal bir kaynağı olsa gerek. Benzer şekilde grafiti de bir kimlik olarak çıkıyor ortaya: Zoro ile röportaj yapmak için gelen Village Voice dergisi muhabirinin sokaktaki çocuklara “Grafiti sanatçılarını arıyorum” cümlesine tüm çocukların “Hepimiz grafiti sanatçısıyız” tepkisini vermesi de bu durumun bir başka kanıtı. Bireysel olanın dışında, karakterlerin toplumsal kimlikleri ise daha çok yaşadıkları ortam üzerinden anlatılıyor: Yıkık dökük evler, kirli sokaklar, çöpler vs.

Müzik, dans (break dans) ve grafiti arasındaki ilişkileri gösteren, bu sokak sanatlarının zamanla ticarileşme tehlikesini de meseleleri arasına koyan ve bir dönemi yapay olarak yaratmak yerine onun gerçek hâlini olduğu gibi göstermeyi tercih eden ilginç bir film bu ve hip-hop severlerin hayranı oldukları türün parlak örneklerini ve sokaktaki gerçek yaratıcılarını görebilmeleri için çok iyi bir fırsat. Tam bir “sokak sanatı” filmi!

Animal Crackers – Victor Heerman (1930)

“Geleneksel evliliklerden bıktım. Bir erkek ve bir kadın büyükannen için yeterince iyiydi ama kim büyükannenle evlenmek ister ki? Hiç kimse, hatta büyükbaban bile. Bir düşün! Balayını düşün! Tamamen özel ve gizli. Başka bir kadının buna dahil olmasını istemem. Yani belki bir veya iki. Ama erkek olmaz. Ben kendim de gitmeyebilirim”

Afrika’dan yeni dönen bir kâşifin onur konuğu olduğu bir partide değerli bir tablonun kaybolmasının hikâyesi.

George Kaufman ve Morrie Ryskind’in metinlerinden yola çıkarak Bert Kalmar ve Harry Ruby’nin yazdığı söz ve müziklerle ilk kez 1928’de sahnelenen aynı adlı Broadway müzikalinden sinemaya uyarlanan bir ABD yapımı. Sahne isimleri Chico, Harpo, Groucho, Gummo ve Zeppo olan ünlü Marx kardeşlerden (sırası ile Leonard Joseph, Arthur, Julius Henry, Milton, Herbert Manfred) -Gummo hariç- dördünün oynadığı bir klasik olan film müzikaldeki şarkılarının çoğunun çıkarıldığı bir komedi olarak gelmiş beyazpardeye. Müzikaldeki oyuncuların büyük kısmının rollerini bu sinema uyarlamasında da tekrarladığı film bolca sözlü espri içeren, absürt ögelerden sıkça yararlanan, komedinin slapstick türünün kimi parlak anlarına sahip olan ve sık sık sıkı kahkahalar attıran eğlenceli bir çalışma. Müzikal yanının hayli gölgede kalması ve bazı sahnelerin Marx kardeşlerin şovları için zorlanmış bir havalarının olması gibi kusurları olan ve Victor Heerman’ın yönettiği film ünlü komedyenlerin en bilinen ve sevilen eserlerinden biri ve eğlenceli ve saçma komedilerden hoşlananlar için önemli bir çalışma.

Sosyetenin ünlü isimlerinden biri olan Mrs. Rittenhouse evinde bir parti verecektir; onur konuğu ünlü Afrika kâşifi Kaptan Geoffrey T. Spaulding’dir ve varlıklı sanat hamisi Roscoe W. Chandler yeni satın aldığı ünlü bir tabloyu bu partide ilk kez sergileyecektir. Tüm bu bilgileri filmin girişinde bir gazetenin görüntüsü üzerinden veriyor yönetmen Victor Heerman ve ardından bizi partinin verileceği evin içine sokuyor. Hikâyenin hemen tamamı bu evin içinde geçiyor ve yaklaşık bir saatin sonunda bizi ilk kez bahçeye çıkarıyor Heerman tek farklı mekân olarak. Açılış evdeki başuşağın seslendirdiği ve diğerlerine görevlerinin efendilerine hizmet etmek ve sadık kalmak olduğunu hatırlatan bir müzikal sahnesi ile yapılsa da ve başlarda şarkılar daha fazla olsa da, film bir müzikal de olduğunu unutuyor sık sık ve temel dayanak noktası Marx kardeşlerin yetenekleri, sözlü espriler ve slapstick komedinin ögeleri olan bir komediye dönüşüyor. Broadway müzikalindeki şarkıların bir kısmının atılmış olmasından kaynaklanan bu durum nedeni ile şarkılı sahneler zaman zaman pek oturmuyor filmin havasına ama neyse ki şarkıların çoğunun sözlerinin de esprili olması bu problemin boyutunu küçültüyor.

Aralıksız sözlü espriler var filmde ve bu espriler sık sık absürt boyutlar kazanıyor; özellikle Groucho’nun hemen her cümlesi bu sınıfa giriyor ve hayli eğlendiriyor seyirciyi. Neyse ki sayısı az olan bir kısmının sadece İngilizcede anlamlı olması ve bu dildeki söz oyunlarına dayanması bir yana bırakılırsa, peş peşe gelen bu esprilere kayıtsız kalmak zor ve Marx kardeşlerin başarılı performansları sizi nefessiz bırakabilir hikâye boyunca. Onların yeteneklerine dayanan Heerman büyük bir kısmını tek planda çekmiş sahnelerin ve bir yönetmen olarak kendisinden çok fazla şey katmamış filme açıkçası. Bedenlerini de çok etkileyici biçimde kullanan oyuncular bu yetenekleri ile filme dinamizm getirdikleri gibi, vücut dilleri ile de komik anlar yaratmışlar. Ne var ki onların yetenekleri filmin problemlerinden birinin de kaynağı olmuş görünüyor. Birden fazla sahne hikâyeye herhangi bir anlamlı katkı sağlamadan, sadece oyuncuların kişisel şovlarının aracı olmak üzere tasarlanmış gibi duruyor ki bu da sinema değeri açısından çok da olumlu bir puan değil elbette.

Pahalı tablonun gerçek olanı ve taklitleri üzerinden iyi kurgulanmış bir hikâye anlatıyor film ve seyirci olarak biz de karakterlerin yaşadığı kafa karışıklığının kurbanı oluyoruz hoş bir şekilde ve hızlı akan, zaman zaman dur durak bilmeyen hikâyenin tadını çıkarabiliyoruz. Yukarıda anılan “şov” sahneleri arada kesintiye neden olsa da akıllıca tasarlanan hikâye bir su gibi akıyor ve filmin önemli kozlarından biri oluyor. Finalde bir Agatha Christie romanında okuyacağımız gibi tüm karakterleri bir araya getiren yüzleşme bölümü ile de parlak bir kapanış yapıyor hikâye. Groucho’nun birkaç farklı sahnede diğer karakterlerin donduğu anda kameraya (bize) konuşması; bir sahnede müstehcen sayılabilecek bir espri yapan bir karaktere kamerayı (bizi) işaret edip “Burada çocuklar var” derken, bir diğerinde “Her espri komik olmak zorunda değil” demesi; yine ondan dinlediğimiz Afrika anıları başta olmak üzere daldan dala atlayan absürt içerikli diyalogların örneklerinden sadece birkaçını oluşturduğu kendine has bir saçmalığı olan filmi bu açıdan gerçeküstü olarak nitelemek de mümkün. Özetlemek gerekirse, kesinlikle eğlenceli, pek kural takmaması ile anarşist bir film bu ve sinemanın ünlü kardeşlerini hatırlamak için de keyifli bir fırsat.

(“Üç Ahbap Çavuşlar: Hırsız Kim?”)

The Color of Money – Martin Scorsese (1986)

“Kazanmak için iki şeyin olmalı: Zekâ ve cesaret. Sende birinden çok fazla, diğerinden yetersiz miktarda var”

Eskiden ünlü bir bilardocu olan yaşlı bir adamın çok yetenekli ama fazlası ile kendisini beğenmiş bir delikanlıya bu oyundan nasıl para kazanacağını öğretmesinin hikâyesi.

Robert Rossen’ın 1961 tarihli klasiği “The Hustler”ın (Bilardocu) 35 yıl sonra çekilen devamı. İlki gibi Walter Tevis’in romanından uyarlanan filmde, ilkinde genç bir oyuncuyu canlandıran Paul Newman bu defa bir başka genç oyuncuyu (Tom Cruise) kanatları altına alarak, ona yeteneğini nasıl paraya dönüştürebileceğini öğretmesi anlatılıyor. “The Hustler” ile Oscar’a aday olan ama kazanamayan Newman, “The Color of Money” ile, toplamda dokuz kez aday gösterildiği En İyi Erkek Oyuncu ödülüne ilk ve son kez sahip olmuştu. Tevis’in kendi romanından yazdığı senaryoyu kullanmamaya karar veren yapımcılar Richard Price’ın nerede ise tamamen yeni olan hikâyesi ile ilerlemeyi seçmişler ve yönetmen olarak da Martin Scorsese ile çalışmışlar. Ortaya çıkan sonuç ne Scorsese’nin ne de Newman’ın filmografilerindeki en iyi çalışmalardan biri ama Newman’ın performansı -Oscar’ı hak etmek diye bir deyim varsa, bu deyime en yakışır performanslardan biri olmasa da-, Cruise’un karakterinin bir parça sinir bozuculuğunu -belki kendisinin de öyle olmasının da katkısı ile- eğlenceli bir şekilde yansıtması, Oscar’a aday gösterilen Mary Elizabeth Mastrantonio’nun sağlam yardımcı oyunculuğu ve yönetmenin özellikle bilardo maçlarındaki mizansenleri ile ilgi çekebilir.

Rossen’ın filmi Scorsese’nin filminin olmaya soyunup olamadığı her şeyi başaran bir Hollywood klasiğiydi. Paul Newman’ın aynı karaktere ikinci kez hayat verdiği film ise Scorsese’nin baştaki vaatkâr girişine rağmen bir türlü istediği büyük havayı yakalamayan, pek çok unsuru ile ilgiyi hak eden ama zaman zaman da sıradanlaşan bir çalışma. Bir bilardo çeşidi olan “Dokuz Top”u açıklayan bir ses (Scorsese’nin kendi sesi bu) ve bu sese eşlik eden sigara dumanı ve bilardo tebeşiri görüntüsü ile başlıyor film ve bu sahneden başlayarak müzik hikâye boyunca Scorsese filmlerinde her zaman olduğu gibi önemli bir unsur olarak kullanılıyor. Scorsese, filmlerinde sahneler için doğru müzikleri bulmak ve seçmekle tanınan bir sinemacı ve burada da film onun bu doğru seçimlerinden bolca yararlanıyor. En az ıstaka ile topların veya topların birbirleri ile çarpışmasından çıkan sesler kadar önem veriyor şarkılara Scorsese ve işitsel açıdan başarılı bir sonuç koyuyor ortaya.

1961 tarihli filmin hikâyesine hemen hiç referans vermeyen ve başka bir şekilde de Newman’ın karakterinin geçmişini (neden bilardodan para kazanmayı bıraktığını örneğin) paylaşmayan senaryo filmin soyunduğu epik havayı eksik bırakmasına neden oluyor ki bu problem filmin tümü için geçerli aslında. Şimdi viski satışı ile geçinen adam başka oyunculara nasıl para kazanılacağını öğreterek ve kendisi de komisyonunu alarak bu işin içindedir hâlâ ve tesadüfen karşısına çıkan genç ve yetenekli bir oyuncu onun bu konudaki motivasyonunu artırır ve fazla konuşan, bir parça kibirli genç adamın bir bakıma menajerliğini üstlenerek eski heyecanına kavuşmasını sağlar. Film Newman ve Cruise’un karakterleri üzerinden bir eski-yeni, hoca-öğrenci, baba-oğul çatışması yaratmaya; bazı havalı diyaloglarla Scorsese filmlerindeki “büyük” erkek karakterlerden birini ortaya koymaya çalışmış ama sonuç bir yarım başarı olarak kalmış. Bir türlü amaçlanan o büyük havaya erişemiyor film ve etkileyiciliği de yeterince güçlü olmuyor. Cruise’un bilardo vuruşlarının nerede ise tamamını kendisinin gerçekleştirdiği filmde karakteri ile Newman’ın karakteri arasındaki ilişkiyi sizi yakalayacak bir sağlamlıkta işleyemiyor film ve genellikle vaat edilen ile yetinmek durumunda kalıyorsunuz.

Paul Newman Amerikan sinemasının en yetenekli oyuncularından biriydi kuşkusuz. Daha önce çok daha iyi filmlerle ve çok daha başarılı performansları ile aday olup kazanamadığı Oscar’ı aldığı bu rolde yine yeteneğini konuşturuyor ve filmi görmeye değer kılan en önemli unsur oluyor. Yine de şunu vurgulamak gerekiyor ki buradaki rolü güçlü bir karakteri getirmiyor karşımıza ve Newman da en iyi oyunculuklarından birini sergilemiyor; ödülü almasını ise belki de Hollywood’un gecikmiş bir özrü olarak değerlendirmek gerekiyor. Sinema kariyerinin henüz başlarındaki Tom Cruise ise rahatsız edici bir kendini beğenmişliği ve rahatlığı olan, şov meraklısı karakterine iyi uymuş ve işini iyi yapıyor. Onun kız arkadaşı rolündeki Mary Elizabeth Mastrantonio da benzer bir başarı göstererek, sade bir oyunculuğun sağlam da olabileceği kanıtlıyor. Onun canlandırdığı karakterin adının Carmen olması ile bir sahnede afişi görüntüye gelen filmin Scorsese’nin ilham aldığı yönetmenlerden biri olduğunu söylediği Francesco Rosi’nin yönettiği “Carmen”e ait olması da sadece bir tesadüf olmasa gerek.

Scorsese “Raging Bull” (Kızgın Boğa) filminde boks üzerinden güçlü bir hikâye sunmuştu bize; burada ise bir başka spor (boksun ve bilardonun spor olup olmadıkları ayrı bir konu) üzerinden o derece güçlü olmayan bir hikâye anlatıyor. Aksamayan sinema dili, bilardo masası üzerinde çekici kamera kullanımı ve Newman’ın çekiciliği ile bu film içerik ve biçim açısından bir yenilik içermese de ve hikâyesi tahmin edilen şekilde ilerlese de ilgiyi hak ediyor. Mutlaka görülmesi gerekli Amerikan klasiklerinden biri olan “The Hustler”ın devamı sayılabilecek ve kesinlikle onun gölgesinde kalan film, ünlü kurgu ustası Thelma Schoonmaker’in sadece bilardo maçları sırasındaki değil, -daha ilk sahnede parlak bir örneğini verdiği gibi- “sıradan” sahnelerdeki çalışmasının da tadının çıkarılabileceği bir yarım başarı.

(“Paranın Rengi”)