Black Sunday – John Frankenheimer (1977)

“Biliyorsun; 30 yıldır cinayet işliyorum, katlediyorum. Başardığım ne? Aynı dünya, aynı savaşlar, aynı düşmanlar, aynı arkadaşlar ve aynı kurbanlar”

ABD başkanının da katılacağı bir spor müsabakasına zeplinle saldırmayı planlayan Kara Eylül örgütü üyelerinin ve onların eylemini durdurmaya çalışan Amerikalı ve İsrailli güvenlik güçlerinin hikâyesi.

Asıl olarak Hannibal Lecter serisi ile tanınan Thomas Harris’in ilk romanı olan, 1975 tarihli “Black Sunday” adlı kitaptan uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Ernest Lehman, Kenneth Ross ve Ivan Moffat’ın yazdığı ve yönetmenliğini John Frankenheimer’ın üstlendiği film 1970’lerde epey moda olan “felaket filmleri” türüne de göz kırpsa da, temel olarak gerilimli ve politik bir macera anlatıyor seyirciye. Harris’in, Kara Eylül Örgütü’nün 1972 Münih Olimpiyatları sırasında İsrail kafilesine karşı düzenlediği ve sonuçta toplam 17 kişinin (İsrail kafilesinden 5’i sporcu olan 11 kişi, 1 Alman güvenlik görevlisi ve Kara Eylül’ün 5 üyesi) ölümü ile sonuçlanan eylemi televizyonda izledikten sonra yazmaya başladığı romanın bu uyarlaması Amerikan sinemasının geleneği olan test gösterimlerinde çok beğenilmiş ama gişede beklenen patlamayı yapamamıştı. Özellikle son bölümlerinde heyecan ve gerilim dozu oldukça yüksek olan hikâye ilk yarısında (hatta ilk 40 dakikada seyrettiğimiz baskın, patlama ve denizde takip sahnelerine rağmen) sıkı bir gerilim atmosferini yeterince yaratamamasının doğurduğu problemi yaşıyor ve bu nedenle hedeflediği noktaya ulaşamıyor. Karakterlerin seyirciyi hikâyeye bağlayacak kadar derinleştirilmemesi gibi bir problemi de olan film buna karşılık, eski usul aksiyonlardan ve gerilim hikâyelerinden hoşlananlar için -politik içeriği sorunlu olsa da- çekici olabilecek bir çalışma.

12 Kasım’da Beyrut’ta başlayıp, 8 Ocak’ta Miami’de Superbowl maçı (ABD’de düzenlenen ve Amerikan Futbol Ligi şampiyonunun belirlendiği maç) sırasında sona eriyor hikâye. ABD’de çok ses getirecek bir eylem yaparak Amerikan halkının ilgisini Filistin davasına ve halkına yapılanlara çekmeyi hedefleyen Kara Eylül örgütünün üyeleri ile tanışıyoruz öncelikle. Onaların eylemine bir de eski bir Amerikalı subay katılacaktır. Vietnam’da savaşırken esir düşen ve altı yıl boyunca çok küçük bir hücrede tutulan bu askerin ne politika ne de Filistin ile bir ilgisi vardır; aklî dengesini yitirmiş olan adamın tek amacı kendisini askerî mahkemede yargılayan ve evliliğinin bitmesine neden olduğuna inandığı ABD’den kişisel intikamını almak için intihar ederken yanında mümkün olduğunca çok Amerikan vatandaşını götürmektir. Söz konusu intihar eylemi için Superbowl finali seçilmiştir ve Amerikan başkanı da maçı seyretmek için orada olacaktır. Onların bu eylemini durdurmak içinse Amerikan güvenlik örgütü İsraillilerle iş birliği yapacaktır.

Beyrut’ta geçen bazı dış sahnelerde (aslında Fas’ın Tanca şehrinde çekilmiş bu sahneler) kameraya bakan meraklılar gibi -anlaşılan kurguda halledilememiş- bir problemi olan ve John Williams’ın müziklerinden sağlam bir destek alan filmin hikâyesi politik açıdan bakıldığında, sorunlu bir içeriğe sahip. Nefretin ve öldürmenin sadece karşı tarafın da aynı tepkiyi vermesine neden olacağını ve bunun da sonsuza kadar sürecek bir savaş demek olduğunu vurgulayan hikâye bu bakımdan barışçı bir mesaja sahip ama bu mesajı hikâyenin baş kahramanlarından biri olan İsrailli bir duyarlı güvenlik görevlisi söylüyor. Hatta arkadaşının “Sorun şu ki sorunun iki tarafını da görmeye başladın. Bu hiç iyi değil” sözleri ile uyardığı adam sonuçta İsrailli bir istihbaratçı ve kariyerini “teröristler”in peşinden giderek onları öldürmek üzerine kurmuş. Hikâyenin başlarında onun “vurması gerekirken”, bir kadını öldürmemesi hiç gerçekçi değil elbette ama sonuçta barışçıl bir mesajın sahibini İsrailli yapma çabasının sonucu bu. Senaryonun Filistinlilerin acısına hiç değinmeden, savaşın “anlamsızlığı” iddiası ile yetinmeyip, tek barış mesajını İsrailli karakter üzerinden vermesi ana akım bir Amerikan filmi için beklenir bir durum olsa da, eleştirilmeye engel değil bu yaklaşım. İsraillinin örgüt üyeleri hakkında bilgi almak için Mısırlı diplomatı köşeye sıkıştırma becerisini de yine aynı bağlamda değerlendirmek gerekiyor şüphesiz.

Beyrut ile Miami arasında Los Angeles, Washington ve Long Beach’e de uğrayan filmde ABD ve İsrail iş birliğini de “terörizme karşı ortak savaş”tan çok, ABD’nin Filistin meselesinde her zaman İsrail’in yanında taraf tutması ile açıklamak gerekiyor. Kaldı ki senaryonun İsrailli resmî görevlilerin ABD toprakları içinde bize gösterildiği kadar rahat cirit atıp operasyon yapabilmesini -Kara Eylül İsraillilere karşı eylem yapsa da, burada durdurulmaya çalışılan saldırı ABD topraklarında ve Amerikalılara karşı- oldukça normal bir durum olarak göstermesi de bu açıklamayı destekliyor. Hikâyenin İsrail yanlısı tutumuna son bir örnek olarak, Kara Eylül’ün öldürdüğü bir İsraillinin tabutunun batan güneş fonunda hüzünlü karelerle gösterilmesini ekleyebilir ve tüm bunların terörist kadının “geçmişteki acılar”ına değinilmesi ile dengelenemeyeceğini söyleyebiliriz.

Good Year’ın bolca reklamının yapıldığı film yukarıda sıralanan problemlerine rağmen John Frankenheimer’ın becerisi sayesinde özellikle ikinci yarısında kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Miami caddelerindeki sahnede kalabalığın zaman zaman olan biteni film izler gibi izlemesi ve Kara Eylülcüler sivilleri rahatça katlederken İsrailli adamın rehin alınan bir sivili çatışmanın göbeğinde teselli etmeye zaman ayırması gibi problemlere rağmen kesinlikle seyirciyi heyecanlandırmayı ve elinde tutmayı başarıyor Frankenheimer. Stadyumda geçen tüm final de kesinlikle etkileyici,; gerçek görüntülerle hikâye çok iyi kaynaştırılmış bu bölümde ve 80 bin kişilik figüran kadrosu çok iyi değerlendirilmiş. Saldırı aracının bir zeplin olması hikâyeye orijinal bir boyut kazandırdığı gibi yönetmen de bu avantajı ustalıkla kullanmış ve keyifli sahnelere imza atmış sık sık. Başrol oyuncularından Robert Shaw ve Bruce Dern’in kendilerinden bekleneni karşıladığı ve karakterlerini inandırıcı kıldığı, Marthe Keller’ın ise kendisine hiç uymayan bir rolde zorlanmış göründüğü film 1970’lerin politik boyutu olan gerilim ve aksiyon hikâyelerinin en parlak örneklerinden biri değil ama özellikle teknik açıdan elde edilen başarı ile ilgi çekiyor.

(“Kara Pazar”)

Upgrade – Leigh Whannell (2018)

“Tam anlamıyla her şeyi yapabilir. Her şeyi kullanabilir, her şeyle konuşabilir, her şeyi hesaplayabilir: Yeni ve daha iyi bir beyin”

Bir saldırı sonucu felç kalan bir adamın takılan bir çiple vücudunu kontrol edebilir hâle geldikten sonra giriştiği intikam arayışının hikâyesi.

Leigh Whannell’ın yazdığı ve yönettiği bir Avustralya – ABD ortak yapımı. Bilim kurgu ve aksiyon karışımı olarak tanımlanabilecek film -Whannell’ın “Saw” (Testere) serisinin senaristlerinden biri olmasının da açıklayacağı gibi- sert sahnelerle dolu bir distopik çalışma. 2040’lı yıllarda geçen hikâye teknolojiye fobik olarak nitelenebilecek bir bakışı olan adamla bir teknoloji şirketinin yöneticilerinden olan eşinin uğradığı bir saldırından sonra adamın yaşadıklarını (ve yaşattıklarını) anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken de sertlikten bolca yararlanıyor. Yapay zekâ ile insan arasındaki çatışma, teknolojinin insanî olanı yok etmesi gibi temalar üzerinden ilerleyen hikâye Amerikan sinemasında, örneğin Charles Bronson’un 1970 ve 80’li yıllarda bolca örneğini verdiği bireysel intikam maceralarından birine dönüşüyor süratle ve tüm o süsün, fütürüstik ögelerin ve havalı temalarının arkasında oldukça sorunlu bir yapıt olduğunu da gizleyemiyor.

Akıllıca tasarlanmış bir jenerikle açılıyor film: Robotik bir kadın sesi sade ama etkileyici bir sesle yapımcı şirketlerin adını söyleyerek (“… film sunar”) açılış yapıyor ama hemen ardından gelen ilk sahnede evinin epey eski görünümlü garajında 1977 model bir Pontiac Firebird’ü onaran ve o sırada da pikapta çalan bir Howlin’ Wolf klasiğini, “Smokestack Lightning” adlı blues şarkısını dinleyen bir adamı görüyoruz. Grey Trace’dir adamın adı ve kendisi ne yaşadığı döneme ne de karısının yaptığı işe ve bu konudaki düşüncelerine uyacak şekilde teknolojinin ruhsuz dünyasından nefret etmektedir. Onun onardığı araba ne kadar klasikse, o sırada eve dönen eşinin arabası o kadar ultra-moderndir tasarımı ve fonksiyonları ile. Yaşadıkları ev de kadının arabası ile uyumlu özelliklere sahiptir ve sesle verilen komutlarla sahiplerinin her türlü isteğini karşılamaktadır. Kadının “Yazıcıdan pizza basmak ister misin?” teklifini yaptığı, adamınsa “Pizza yapmak ister misin?” karşı teklifi ile cevap verdiği sahne hem hikâyenin geçtiği dönemde teknolojinin vardığı noktaya işaret ediyor hem de filmin sorunlu alanlarından birini, inandırıcılık problemini açıkça koyuyor ortaya: Erkek ile kadın arasında onları bir arada tutan nasıl bir ortak yön olduğunu anlamak imkânsız bu hikâyede. Bu konuda bizi ikna etmek, bu birlikteliği olabilir kılmak için en ufak bir gayreti yok senaryonun ve bu derece anlamsız bir zıtlıkla Leigh Whannell’ın neyi amaçladığını anlamak zor. Sinemanın en uyumsuz çifti olacak kadar farklı iki karakteri bir araya getirince film, ister istemez hikâyenin öldürülen eş ile ilgili olan kısmı da kayboluyor ve sadece adamın kendisine yaşatılanla ilgili intikam mücadelesini izler hâle geliyoruz.

Gizemli Eron Keen karakteri de bir parça sorunlu; senaryo bu karakteri yeterince güçlü ve tuhaf kılamadığı gibi onu canlandıran Harrison Gilbertson’a da sağlam ve inandırıcı bir performans sunacak alan sağlayamıyor. Sadece ismi ile değil, fiziksel olarak da Elon Musk’a benzetilen karakter bu nedenle sağlam bir “kötü adam” olamamış ne yazık ki ve kendisine atfedilen ama çok da sahip olmadığı özelliklerinin ilginçliği ile yetinilmiş. Kahramanımızı canlandıran Logan Marshall-Green üzerine düşeni fazlası ile yapıyor ve hatta Stem adındaki çipin kontrolünde olduğu zamanlar yaptıkları ile ilgili korku, endişe ve mutsuzluğu aksatmadan yansıtmayı başarıyor bize. Ne var ki tam da bu sahnelerle ilgili de bir sıkıntısı var filmin. Kendisini bir yergi olarak konumlandırmış olsaydı kabul edilebilir, hatta doğru olabilecek ama seyrettiğimiz ciddi hâli içinde zaman zaman komik görünebilen bir içerik ve biçimi var bu bölümlerin. Bilgisayar oyunlarının karakterlerinkini çağrıştıran hareketleri özellikle kavgalı dövüşlü sahnelerde biraz sakil duruyor, hatta güldürebiliyor seyirciyi.

Filmin ilginç ama boşa düşen ve bir süre sonra anlamını yitiren bir politik içeriği de var: Başlardaki bir sahnede iş arkadaşı, kahramanımızın eşine “Kapitalizm ile idealizmin birlikte var olamayacağını“ söylüyor; bir başka sahnede ise Grey Trace karşısındakine -çipi kastederek- “Siz ona bakınca geleceği görüyorsunuz, bense işsiz kalacakları” diyor. Bu iki sahne (ya da cümle) hikâyede bir yere bağlanmıyor ve tutarlı bir politik tutum oluşmuyor; sanki Leigh Whannell aklında kalmış bir iki cümleyi bir yolunu bulup hikâyeye sokuvermiş gibi duruyor ve hikâyeye eğreti duran bir politik içerik katmış oluyor sadece. Adamın büyüdüğü semtin yoksulluğu ve çirkinliği de aynı politik bakışın uzantısı muhtemelen. Çipler (yapay zekâlı makineler ya da) ile insanların çatışacağı bir dünya öngören hikâye insanın yanında taraf tutuyor (örneğin bir sahnede, çipin taktikleri bitince insan zekâsı devreye giriyor) ama anlattığı intikamın da ancak makinelerin sayesinde alınabilmesi ile bir samimiyet sorununu da bu açıdan yaratmış oluyor Whannell. Anlaşılan yönetmen ortaya bir mesele atmış ama onun üzerine gitmeyip, meselenin ilginçliği ile yetinerek sert aksiyon sahneleri olan bir hikâye anlatmayı tercih etmiş. Evet, gerçekten de epey sert sahneleri var filmin ve başta belirttiğim gibi, Charles Bronson filmlerinin fütüristik bir hikâyeye taşınmış hâli var sanki karşımızda. Dökülen kanlar, parçalanan veya kesilen uzuvlar, sıkça kullanılan silahlar ve yumruklar ile sertlik fırsatını hiç kaçırmıyor film ve evet, şiddeti sömürü derecesinde kullanıyor sık sık.

Sadece dedektifin “eski kafalılığı” ile açıklanamayacak bir analog dinleme cihazının ve yine aynı polisin arabasının -sesle sireni ve ışıkları çalıştırılabilse de ve sanki bu tür seçimler polisin kendisine bırakılabilirmiş gibi- elektronik olmamasının hikâyede kritik yerlere sahip olması vb. tutarsızlıkları da var senaryonun. Bunun yanında “insan olma arzusu” ve finaldeki “sanal gerçekliğin dünyasındaki mutluluk” gibi unsurları ile senaryonun seyirciye bir düşünme alanı açtığını ve böylece kendisini de ilgi çekici kıldığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Ayrıca yukarıda sıralanan problemlerine rağmen, Leigh Whannell’ın ortaya -özellikle de bu tür içerik problemlerini dert etmeyen ve aksiyon, gerilim filmlerinden hoşlananlar için- kendisini seyrettirmeyi başaran bir sonuç çıkardığını söylemek mümkün. Ne olursa olsun, eğlenceli, hızlı, gerilimli, Grey ile vücuduna yerleştirilen chip arasındaki ilişki üzerinden merak uyandırıcı ve hatta komik bir sinema eseri bu ve vakit geçirmek için tavsiye edilebilir kesinlikle.

Sicilia! – Danièle Huillet / Jean-Marie Straub (1999)

“Sicilya! Sicilya! / Çobanların türkü söylerler dağlarda / Sicilya! Sicilya! / Oynarlar pınarlarda / Hava ve güneşi şiirle doldurur yüreği / Sicilya! Sicilya! / Vatanım, memleketimsin sen benim”

15 yıl önce ABD’ye göç eden bir adamın annesini ziyaret etmek için Sicilya’ya giderken yol boyunca karşılaştıkları ile ve evinde annesi ile yaptığı konuşmaların hikâyesi.

İtalyan yazar Elio Vittorini’nin 1941 tarihli “Conversazione in Sicilia” adlı romanından (kitaptaki diyaloglar 1938 – 1939 arasında Letteratura adındaki bir edebiyat dergisinde bölümler halinde yayımlanmış önce) uyarlanan bir İtalya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Çoğunlukla İtalya ve Almanya’da çalışmakla birlikte aslında Fransız olan sinemacı ikili Danièle Huillet ve Jean-Marie Straub’un senaryosunu ve yönetmenliğini birlikte üstlendikleri film onların tarzlarına uygun bir sinema diline sahip ve doğal olarak sıradan sinema seyircisi için çok da çekici olmayabilecek bir çalışma. Fransız Cahiers du Cinéma dergisinin 1999 yılının en başarılı üçüncü filmi olarak seçtiği eser amatör oyuncularının yönetmenlerin tercihlerine uygun olarak, konuşmaları duygulardan mümkün olduğunca soyutlayarak yaptıkları, Vittorini’nin kitabının ruhunu çarpıcı bir şekilde beyazperdeye taşımayı başaran ve Sicilya’nın kültürünü, geleneklerini ve insanlarını tam bir dürüstlükle karşımıza getiren önemli bir yapıt. Kuşkusuz herkese göre değil bu film ama gerçekliğine, samimiyetine ve doğallığına kendinizi bırakırsanız, kesinlikle önemli bir keyif alacağınız bir film bu.

Herhangi bir enstrümanın eşlik etmediği bir kadın sesinden dinlediğimiz, sözleri bu yazının girişinde yer alan kısa bir şarkı (türkü demek daha doğru belki de) ile açılıyor film. Kapanışta da duyacağımız Beethoven’ın Opus 132, La Minör Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nden kısa bir bölüm ve oyuncuların isminin yer almadığı açılış jeneriğinden sonra görüntüye, bir iskele babası üzerine sırtı bize dönük olarak oturmuş bir adam geliyor. Onunla, yanında karısı ile birlikte sırtını duvara vererek oturan bir portakal satıcısının konuşmasına tanık oluyoruz. Adam 15 yıldır yaşadığı ABD’den memleketine dönen bir Sicilyalıdır; Sicilyalılar sabah yemek yemediği için onun oranın yerlisi olmadığını anlayan satıcı ise emeği karşılığında para yerine kendisine portakal ödenen ve sokak sokak dolaşarak bu portakalları umutsuzca satmaya çalışan yoksul bir yerlidir. İşsizlik, yoksulluk ve yemek alışkanlıkları üzerinden Sicilya ve Amerikan kültürlerinin karşılaştırılması bu ilk sahnenin konuları olarak çıkıyor karşımıza. Hikâye boyunca üç farklı mekanda daha geçecektir bu türden konuşmalar: Tren, anne evi ve bir meydan. Vittorini’nin anti-faşist olarak tanımlanabilecek romanındaki temaları (yoksulluk, işsizlik, sadakat (ve ihanet), sömürü, saygınlık vs.) tüm bu dört farklı mekandaki konuşmalar üzerinden anlatıyor film ve bunu yaparken iki sinemacının kendilerine özel sinema anlayışının da iyi bir örneğini sunuyor.

İkinci sahne bir trende geçiyor. Önce trenin koridorunda pencere önünde duran iki adamın Sicilyalı olmak, aç bir insanın ne kadar tehlikeli olabileceği ve yapılan işin saygınlığı üzerine konuşmalarını dinliyoruz. Daha sonra bir kompartımana sokuyor bizi film ve orada memleketine dönen adamın içeridekilerle konuşmalarına tanık oluyoruz. Koridordaki adamlardan gelen koku (meslekleri konuşulmuyor bu adamların ama yaptıkları iş her neyse İtalya’da sadece Sicilyalıların yaptığı bir iştir bu), Sicilyalıların karamsarlığı, memleketleri, yolculuk güzergâhları gibi konular üzerinden uzun sohbetlerini dinliyoruz trendekilerin. Üçüncü sahne Amerika’dan gelen adamın annesinin evinde geçiyor. Anne ile oğlu arasındaki konuşma en uzun sahneyi oluşturuyor ve adamın çocukken sevdiği yemekler, yaptığı haylazlıklar, ailenin ve yaşadıkları bölgenin yoksulluğu (Anne; eşinin, komşularının aksine düzenli bir maaşı olduğunu, bu maaşla 10 gün herkesin kıskandığı bir şekilde yaşadıklarını ama sonra herkes gibi salyangoz ve güneyik otu yiyerek hayatta kaldıklarını anlatıyor) ve annenin sosyalist olan ama Aziz Yusuf için düzenlenen yerel törenlere de keyifle katılan babası etrafında dönüyor çoğunlukla. Sonra konu başka bir kadına âşık olan babaya ve onun ihanetlerine geliyor. Oldukça ilginç ve hatta eğlenceli bu son konu babanın ihaneti üzerinden aksa da, genel olarak aşk, sadakat ve bağlılığa da uzanıyor ve annenin maceralarına varıyor konuşma sonunda! Sözlerin arasında grev, isyan gibi sözcüklerin de geçtiği bu “oğlunun anneyi sorgulaması” bölümü çok yalın bir sinemanın samimiyet ile nasıl etkileyici olabileceğini gösteriyor seyirciye.

Son sahnedeki konuşma bir meydanda, kahramanımızla bir seyyar bıçak bileyici arasında geçiyor. Bileyicinin artık kimsenin bıçak ve makasının olmadığından şikâyet ettiği ve bıçak bilemeyi özlediğini söylediği bu bölümde iki karakter arasındaki felsefi konuşmalar hayli ilginç ve modern bir toplumda çok eski bir geleneği ana konusu yapması ile dikkat çekiyor, bir bakıma Sicilya’nın geleneksel toplumsal düzenine de göndermede bulunarak.

Gücünü romandan da alan içeriği ile önemli bir film bu. Danièle Huillet ve Jean-Marie Straub’un kendilerine özgü bir sinema ile anlattıkları filmin bilinen anlamda bir hikâyesi yok; bunun yerine Sicilya’yı, insanları ve onların yaşamlarını farklı diyaloglar üzerinden anlatıyor kaynak aldığı romanın adının da söylediği gibi. Bir kültürü sadece diyaloglar üzerinden neredeyse tüm boyutları ile anlatabilmek ve bunu yaparken örneğin bir operadaki konuşmalı bölümleri hatırlatan bir sinema dilinden sessizlikten etkileyici biçimde yararlanmaya (bu sessizlik anlarını da bir operada sadece müziğin sesinin çıktığı, karakterlerin ise sahnede sessiz kaldığı anlara benzetebiliriz) uzanan farklı bir anlayıştan yararlanmak filmi özgün bir yere yerleştiriyor kuşkusuz. Büyük bir kısmı sabit kamera ile çekilen filmde sahnelerin kurgusu da “basit” ve sık sık sadece bir karakteri konuşurken görüyoruz. Fransız görüntü yönetmeni William Lubtchansky’in siyah ve beyazın kontrastını bolca kullanan sade kamera çalışması diyalogları öne çıkarırken filmin opera havasını destekliyor gibi ama bu elbette operanın çoğunlukla o görkemli, gösterişli, vurgulu olan havasına oldukça uzak düşen bir biçimde gerçekleştiriliyor. Lubtchansky’nin görüntülerini bir operanın müziklerinin karşılığı, konuşmaları da o operanın librettosu gibi düşünmek mümkün.

Finalde Elio Vittorini’nin fotoğrafını -adını belirtmeden- göstererek ona olan saygılarını sunan yönetmenler kendilerine özgü bir stilize anlatımı ustalıkla kullanıyorlar ve örneğin ABD’den İtalya’ya gelen adamı sanki New York’taki evinden ceketini alıp yürüyüşe çıkmış gibi hiçbir bagajı olmadan seyahat ederken gösteriyorkar. Bu tür tercihlere karakterleri her türlü unsurdan soyutlayıp tüm çıplaklıkları ile seyircinin karşısına getirmek ve onun söylediklerine odaklanılmasını sağlamak için başvurulmuş gibi görünüyor. Konuşmalar bittiğinde karakterleri sessizlikleri ve sabit duruşları ile göstermeye devam eden, hemen her zaman sabit olan kameranın sıradan bir manzara görüntüsünden önce sağa kayarak sıradan bir köy yolunu ve uzaktaki bir mezarlığı göstermesi ve daha sonra sola kayarak başladığı yere geri gelmesi gibi yoruma açık bir eylemde bulunduğu ve karakterlerin -dozu yönetmenlerin diğer filmlerine göre bu kez biraz yumuşatılmış bir şekilde- diyaloglarını okur gibi oynadığı bu ilginç film hikâyesine sızan politik duruşu ile de dikkat çekiyor. Kesinlikle farklı ve önemli bir film!

(“Sicily!”)

Primer – Shane Carruth (2004)

“Tanrım, orada içeride her şey o kadar farklı ki. Ne kadar tek başına olduğunu hissediyorsun, anlıyor musun? Orası tamamen ayrı bir dünya ve sen o dünyanın çoğunu kaplıyorsun. Ve o ses… Orada, içerideyken ses çok farklı değil mi? Sanki şarkı söylemek gibi. Sanırım dışarıdayken işitmediğin bir ses bu”

Yerçekiminin etkisini düşürerek nesnelerin ağırlığını azaltmak için çalışan dört arkadaştan ikisinin yanlışlıkla yaptıkları bir buluşun sonuçları ile baş etme mücadelelerinin hikâyesi.

Shane Carruth’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Carruth’un ayrıca yapımcılığını, başrollerinden birini, kurgusunu ve müziklerini de üstlendiği film 2004’te Sundance’te büyük ödülü kazanan, sadece 7 bin dolarlık bir bütçe ile çekilen ve ülkesinde dahi yaygın bir gösterim şansı bulamasa da bugün sıkı hayranları tarafından kült olarak kabul edilen bir çalışma. Hemen hiç efektin kullanılmadığı, oyuncuların tamamının ilk ve çoğunun tek sinema tecrübelerini yaşadığı film konusunun karmaşıklığını seyirciyi düşünerek azaltmak için hiçbir çaba göstermemesi ile de dikkat (olumlu ve olumsuz anlamda) çeken bir sinema eseri. Üniversitede matematik okuyan ve yazılım geliştirme işinde çalışan Shane Carruth’un bu ikinci ve kendi ifadesine göre son filmi (2019’da The Hot Corn adındaki online dergiye yaptığı açıklamada sinema sektöründen bıktığını ve artık film çekmeyeceğini söylemiş sanatçı) olan çalışma “zekî olduğunu göstermek isteyen” hikâyelerden hoşlananlar için özellikle çekici olabilecek, sıradan bir sinema seyircisine çok şey vaat etmeyen ve kesinlikle ilginç bir sinema yapıtı.

Dört genç adamı bir evin garajında çalışırken göstererek başlıyor film. Tümü kravatlı olan ve tam zamanlı başka işleri olan bu beyaz yakalı adamların neyin üzerinde çalıştıklarını çok uzun bir süre anlamıyorsunuz. Kullandıkları teknik jargonun da gösterdiği gibi senaryoyu yazan Shane Carruth’un seyirciyi aydınlatmak gibi bir çabası yok bu konuda. Başlarda ilk kez duyduğumuz ve zaman zaman hikâye boyunca da karşımıza çıkan bant kaydındaki sesin açıklamalarının da seyrettiğimizi netleştirmek için değil, daha da gizemli kılmak için hazırlanmış gibi göründüğü filmin özellikle Christopher Nolan’ın örneklerini verdiği türden bir “karışık hikâyeli” içeriği olduğunu söylemek gerekiyor öncelikle. Bu tür filmlerin epy sıkı hayranları oluyor ve bunda filmin kendi değeri kadar, hikâyesi ile seyirciye meydan okumasının da payı olsa gerek. Örneğin Nolan’ın 2010 tarihli “Inception” (Başlangıç) adlı filmi “rüya içinde rüya içinde rüya…” yaklaşımı ile bu türün parlak örneklerinden birini vermiş ve gizemi ve karmaşıklığı ile aslında ne olduğunu anlama çabası harcamaktan hoşlananlar için keyifli bir seyir serüveni sunmuştu. Shane Carruth’un bu filmi de daha en baştan dört adamın ne üzerinde çalıştığını söylemeyerek, hatta bunu hiç önemsemeyerek bu yaklaşımı benimsiyor ve çok uzun bir süre ne peşinde olunanı ne de daha sonra keşfedileni anlayabiliyorsunuz. Hikâyeye bir gizem kattığı doğru bu tercihin ama öte yandan açıkçası bir burnu büyüklük işareti olduğu da söylenebilir rahatlıkla. Seyirciyi uzun süre boyunca, teknik bir jargona ve üstelik de parça parça dile getirilmiş bir şekilde maruz bırakmanın başka bir açıklaması yok çünkü. Doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor bu nedenle: Daha yalın bir içerik ve ticarî oyunlara hiç başvurmadan da ulaşılabilecek bir sadelikle anlatılabilecek bir hikâye yerine neye hizmet ettiği anlaşılmayan bir karmaşıklık ve “seyirciyi umursamayan” yaklaşıma başvurmanın nedeni ne?

Filmin üç önemli başarısı var: Bilim kurgu içeriğini çarpıcı bir gerçekçilikle anlatması, -eğer yeterince sabır gösterirseniz ulaşacağınız- felsefi bir içerikle zenginleşmiş bir sorgulamaya sahip olması ve iki baş karakterinin çelişkileri, çatışmaları ve hüzünleri. Açıkçası bunların tümünde kesin bir başarısı var filmin ve kahramanlarının icatları sonucu elde ettikleri güçle ne yapacaklarını bilememelerini, bu güce sahip olmaya hazır olmamalarını ve karşı karşıya kaldıkları soruları -karmaşıklığına rağmen- seyirciye geçirmeyi başarıyor Carruth ve özellikle de son bölümlerde, kimi aksayan yanlarına karşın etkilemeyi başarıyor seyircisini. Bir icatın bulunması ve geliştirilmesinde gerçek hayatta da olduğu gibi tesadüflerin payının hakkını veren film hikâyesini efektlere boğmadan anlattığı için, bizi gerçek bir olaya tanıklık ettiğimiz konusunda inandırmakta zorluk çekmiyor hiç ki bu tür filmler için önemli bir gereklilik bu. Çok büyük bir buluşu çok gerçek görünen bir süreçle anlatabilmesi önemli başarılarından biri yönetmenin.

Hikâyenin felsefî sorularını üzerinize boca etmeden sorabilmesi ve iki ana karakterinin bu sorular karşısındaki tutumlarını ve bu tutumların farklılığından ya da tereddütlü içeriklerinden doğan sonuçlarını seyirciye geçirebilmesi de önemli. Burada sürekli bu iki genç adamın yanında olduğunuz halde, hikâyenin karmaşıklığı ve kullanılan jargon nedeni ile filmin neredeyse sizi onlardan özellikle belli bir mesafede tutması gibi bir sorunu olduğunu ve bu nedenle bu başarının daha da dikkati çektiğini vurgulamak gerek. Hikâyesi ve bu hikâyeyi sinemalaştırmasındaki orijinallik açısından da takdiri hak ediyor Carruth ve çok kısıtlı bir bütçe ile bir bilim kurgu filminin nasıl çekilebileceği konusunda da ders veriyor.

İki adamın yaptıkları buluş bir gün gerçekten karşımıza çıkarsa neden olacağı soru ve sorunları dürüstlükle ortaya koyan filmde Carruth’un seçtiği “ipucu verilmeyen bulmaca” yaklaşımının bu kadar uzun süre sürdürülmesinin ve seyirciyi dışarıda tutan diyalog içeriklerinin (öyle ki filmi bilmediğiniz bir dilde ve alt yazısız seyretseniz de çok şey farketmeyebilir) gerekliliği tartışmaya kesinlikle açık bir konu ama yine de carruth’un önemli bir başarıyı yakaladığı açık. Sesini yükseltmeden ve gösterişli oyunlara başvurmadan da bir hikâye anlatılabileceğinin ve bunun için çok da bütçeye gerek olmadığının güncel bir kanıtı olan film görülmeyi hak eden bir eser. Sinemaseverlere düşen rol ise daha sonra sadece “Upstream Color” (Gizli Kimya) adındaki filmi çeken ve o zamandan bu yana sinema yönetmenliği yapmayan Carruth’un kararını değiştirip, tekrar sinemaya dönmesini beklemek ve umut etmek.

(“Kapsül”)