Brimstone – Martin Koolhoven (2016)

“İnsanlar, cehennemi dayanılmaz kılanın alevler olduğunu sanıyorlar; ama öyle değil. Asıl dayanılmaz olan, sevginin yokluğu orada”

“Vahşi Batı”nın sert dünyasında bir kadının epik hikâyesi.

Hollandalı sinemacı Martin Koolhoven’in yazdığı ve yönettiği bir western. Baş karakteri “Yeni Dünya”ya göç etmiş Hollandalı bir ailenin kızı olan hikâye, hemen tamamı İngilizce çekilmiş bir Hollanda, Almanya, Belçika, Fransa, İsveç ve Birleşik Krallık ortak yapımı. ABD topraklarında geçen hikâyesine rağmen filmin ana yapımcı ülkeleri arasında ABD olmadığı gibi, çekimler de Almanya, İspanya, Avusturya ve Macaristan’da gerçekleştirilmiş. Uzun süresine rağmen temposu ve olay bolluğu ile ilgiyi üzerinde tutmayı başaran filmi tanımlyabilecek en iyi kelime “sert” olur muhtemelen. Yıllara yayılan hikâyesini görkemli, hatta epik kılmaya özellikle çaba göstermiş Koolhoven ve bu da hem olumlu hem olumsuz anlamda gösteriyor kendisini. ABD’de değil ama başta Hollanda olmak üzere Avrupa ülkelerinde ilgi toplamayı başaran film Amerikan sineması tarzı bir anlatımı bir parça da olsa farklılaştırmaya çalışması ve rahatsız edicilikle birlikte etkileyici sahneleri ile de ilgi çekebilir.

Koolooven dört ana bölümde anlatmış hikâyesini ve filmin din, dinin kitleleri aldatmak ve yönetmek için kullanılması, dinsel fanatizm ve bu kurumun temsilcilerini odağında tutan içeriğine uygun bir şekilde isimlendirmiş bu bölümleri. Sırası ile “Vahiy”, “Göç” (bu kelimenin orijinali olan “exodus”, Yahudilerin Musa zamanında Mısır’dan çıkışlarını ifade etmek için kullanılıyor), “Yaratılış” ve “Ceza” (bu kelimenin orijinali olan “retribution” ise kutsal ceza anlamına da geliyor) adını taşıyan bu bölümlerin başında ve sonunda günümüzü gösteriyor hikâye. Koolhoven’in bu dört bölümü geriye doğru ilerleyen bir şekilde anlatması (“Göç” “Vahiy”den öncesini, “Yaratılış” “Göç”ten öncesini anlatıyor vs.) iki farklı katkı sağlamış hikâyeye: Senaryonun orijinalinde de olan ve hikâyeyi açıklamak için ihtiyaç duyulacak geri dönüşlerden kurtulmuş yönetmen ve seyircinin bir sonraki bölümde açığa kavuşan gerçekleri/nedenleri merak etmesini sağlamış.

Oyuncularının büyük bir kısmının aksine filmin tüm önemli teknik kadrosu Hollandalı sinemacılardan oluşmuş. Koolhoven filmin Amerikan yapımcıların önderliğinde yapılması teklifini kabul etmemiş çünkü filmi üzerinde son söz hakkına sahip olmak istemiş. Bu durumda filmin tüm günahı ve sevabını ona yükleyebiliriz içimiz rahat bir şekilde. Açılışta -kim olduğunu filmin sonunda anlayacağımız- bir kadının ağzından dile getirildiği gibi “savaşçı” bir kadının hikâyesini anlatmış bize Koolhoven ve bu hikâyeyi epik kılmak için de epey çabalamış. Başına gelmeyen kalmıyor kadının ama o hep savaşıyor: Kiliseye karşı, erkeklere karşı ve erkeklere ait bir dünya olan “Vahşi Batı”daki herkese karşı. Hikâyenin uzun bir süreye yayılmış olması da destekliyor bu epik yapıyı ve görüntü yönetmeni Rogier Stoffers’in western dünyasını çekici bir şekilde tarayan kamerası da bu duyguyu pekiştirmeye özen gösteriyor. Bu duyguyu -genel olarak baktığımızda- yaratmayı başarmış film ama zaman zaman özellikle harcanan çabayı fazlası ile hissediyorunuz. “Vahiy” bölümünde rahip ile ilk karşılaştığımız sahne örneğin, karakterin kiliseye girişinden cemaate hitabına kadar fazlası ile hesaplı görünüyor ve bu da filmin samimiyetine zarar veriyor bir parça. Stoffers’ın kamerasının başta rahip olmak üzere kimi karakterleri görüntülerken kullandığı açılar da sinema eğitiminde “şu duyguyu vermek için şu açılar kullanılır” kitabından alınmış gibi duran havası ile yine bu gayretin bir parçası gibi görünüyor.

Koolhoven hikâyesini çarpıcı kılmak için şiddeti kullanmaktan hiç çekinmemiş. Hem fiziksel hem duygusal boyutu ile sık sık karşımıza gelen şiddet, kadınların, erkeklerin, çocukların ve hayvanların kurban olduğu sahnelerde rahatsız edecek bir sıklıkla ve açıklıkla sergileniyor. Sadece şiddetin abartılı kullanımı değil rahatsız edici olan; Koolhoven’in çocukları ve cinsel şiddeti de içine alan boyutlara taşıması tercihini, rahatsız edici olan. Tanığı olmak zorunda kaldıklarımızın, pek çok western filminin nerede ise bir nostalji duygusu ile karşımıza getirdiği “Vahşi Batı”nın gerçek yüzünü sergilemek için tercih edildiği öne sürülebilir belki ama kesinlikle bu konuda fazla serbest hareket etmiş yönetmen.

Cinselliğin karakterlerin davranışlarını ve tepkilerini yönlendiren en temel unsurlardan biri olduğu filmi çekici kılan yönlerinden biri baş karakterinin (çocukluğunu Emilia Jones, büyüklüğünü ise Dakota Fanning canlandırmış bu karakterin) yaşadıklarını ilgi ile izlettirmeyi başarması. Kadının tüm mücadeleleri ve seçimleri oyuncuların performansının da desteği ile filmi ilginçleştirirken, çarpıcı bazı sahneler de filmi seyre değer kılıyor. Kilisedeki intihar başta olmak üzere seyircinin duyguları ile oynamaya niyetli bu sahneler -özellikle de sertlikten çok rahatsız olmuyorsanız- kesinlikle çok etkileyici. Yönetmenin, Guy Pearce’ın canlandırdığı rahip karakterinin de gösterdiği gibi Charles Laughton’ın “The Night of the Hunter” adlı başyapıtından esinlendiğini söylediği filmin feminist olarak nitelendirilemeyecek olsa bile, kadının bakışını öne çıkaran bir yanı var; ne var ki hikâyenin kadını kullanış biçimi ve özellikle görsel olarak kadınların maruz kaldıklarının defalarca ve ısrarla gösterilmesi iyi niyet konusunda oldukça güçlü bir kuşku yaratıyor açıkçası. Yine de dinin ve erkeklerin kadını nasıl bastırıp, “dilsiz” kıldığına değinmesi ve bunu ana konusu yapmasından dolayı takdiri hak ediyor film.

Özellikle dinî motiflerl üzerinden sembolizme sıklıkla başvuran film, özetlersek, aynı nedenle hem etkileyici hem de zayıf bir çalışma: Büyük bir hikâye anlatmaya çabaladığı ve bunun için de gereğinden fazla ileri gitmekten çekinmediği o denli açık ki bu çabanın sonucu olan kimi unsurları ile ilgiyi hak ederken bir yandan da rahatsız ediyor seyirciyi.

(“Cehennem”)

Üç Dul Kavşağı – Georges Simenon

Belçikalı yazar Georges Simenon’un ünlü dedektif karakteri Maigret’nin kahramanı olduğu ilk romanlardan biri. 1931 tarihli roman ertesi yıl ünlü Fransız yönetmen Jean Renoir tarafından aynı isimle sinemaya uyarlanmış ve dedektifi de yönetmenin kardeşi Pierre Renoir canlandırmıştı. Sinemanın önemli suç filmlerinden biri olan bu esere kaynaklık eden Simenon’un bu romanı yazarın tüm eserleri gibi rahat bir dil ile kaleme alınmış, hızla ve keyifle okunan bir çalışma. Sadece “kim yaptı” ile değil, işlenen cinayetin gizemi üzerinden de bir çekicilik sahibi olmayı başaran roman -elbette başta Maigret’nin kendisi olmak üzere- tümü ilginç karakterleri ile de ilgi çekici.

“Üç Dul Kavşağı” adını taşıyan bir bölgede geçiyor hikâye. Bir üçgenin köşelerini oluştururcasına bu kavşağa yerleşmiş eski ve büyük bir ev (ve orada yaşayan tuhaf iki insan), bir sigortacı ile karısının yaşadığı bir ev ve bir benzin istasyonun parçası olduğu hikâye tuhaf bir cinayetin zanlısının sorgulanması ile başlıyor. Simenon kitabını tam anlamı ile bir “olay ve mekan birliği” üzerine oturtmuş. Roman bu kavşağı hiç terk etmiyor ve birkaç günlük süresi boyunca da romanın ana karakterleri ve birbirleri ile ilişkilerine odaklanan yapıdan hiç ayrılmıyor yazar. Bu da kitaba bir yoğunluk duygusu katmış ki başlayınca sonuna kadar bırakmama arzusunu yaratan da bu yoğunluk duygusu temel olarak. Tüm karakterlerin -kitabın küçük hacmine rağmen- birer hikâyesinin yaratılabilmesi ve temponun hiç düşürülmemiş olması da kitaba ciddi bir katkı sağlamış. Çok sayıdaki karakteri ve olayın karmaşıklığını hayli iyi yöneten yazarın finalde -Agatha Christie’nin Poirot karakterinin yaptığına benzer bir şekilde-herkesin bir arada olduğu bir ortamda tüm olan biteni dedektifine özetletmesi, yarattığı tanıdıklık duygusu ile bir yandan hoş bir tercih olarak görünürken, öte yandan bir parça kolaycılık gibi de duruyor.

Tüm dedektiflerde olduğu gibi, Maigret’nin de analiz yeteneği ve gözlem gücü ile bir suçu aydınlattığı ve suçluları yakaladığı romandan çekilen Renoir filmini Fransız sinemacı Jean-Luc Godard’ın “Tek büyük Fransız dedektiflik filmi” olarak tanımladığını da hatırlatalım ve romanı tüm suç edebiyatı düşkünlerine ve Simenon hayranlarına önerelim gönül rahatlığı ile.

(“La Nuit du Carrefour”)

Kollektivet – Thomas Vinterberg (2016)

“Hayır, ben patron değilim. Burada bir patron yok, bir komün var; tamam mı? Anladın mı? Burada her şeyi paylaşırız, anladın mı? Patron falan yok burada. Biz burada her şeyi paylaşıyoruz, bunu anlayabiliyor musun? Anlayabiliyor musun!”

1970’li yıllarda Danimarka’da komün hayatı yaşayan bir grubun hikâyesi.

Mogens Rukov ve Thomas Vinterberg’in aynı isimli oyunundan yola çıkarak, senaryosunu Vinterberg ve Tobias Lindholm’un yazdığı ve yönetmenliğini Vinterberg’in üstlendiği bir Danimarka, İsveç ve Hollanda ortak yapımı. Vinterberg’in yedi yaşından on dokuz yaşına kadar ailesi ile birlikte yaşadığı Kopenhag’daki bir komündeki hayatından esinlenen film altmışlı ve yetmişli yılların liberal havasının sonuçlarından biri olan bir hayat biçiminin bireysel duygular ve arzular ile çatışmasının sonuçlarını anlatan bir çalışma. Farklı bir ortak hayat deneyen bireylerin hayalleri ile gerçeklerin çelişmesini konu edinen film bir dram hikâyesini anlatırken “daha iyi bir yaşam” umudunu da elden bırakmıyor ve karakterlerini yargılamamaya özen gösteriyor. 7 yetişkin (4 erkek, 3 kadın) ve biri on dört, diğeri altı yaşında olan iki çocuğun birlikte yaşamını özenle anlatan film, tüm karakterlerini yeterince derinleştirememiş olsa da ve hikâye dramatik anlarına rağmen zaman zaman yeterince güçlü görünmese de, oyuncularının (özellikle de Berlin’de ödül alan Trine Dyrholm ve onun eşini canlandıran Ulrich Thomsen) başarısı ve serbest anlatım dili ile ilgi görebilecek bir çalışma.

Erkeğin mimarlık alanında eğitim veren bir akademisyen, kadının ise tanınmış bir haber sunucusu olduğu ve on dört yaşında bir kızları olan entelektüel bir çift kendilerine miras kalan evin büyüklüğünü konuşurken kadının önerisi ile komün yaşamını denemeye karar veriyorlar. Altı yaşında bir oğulları olan tanıdıkları bir çiftin yanısıra, iki bekâr erkek ve bir bekâr kadın daha geliyor eve ve birlikte yaşam başlıyor. Tahmin edilebileceği gibi başlarda yolunda gidiyor bu ortak yaşam ve çiftimizin -özellikle kadının şikâyetçi olduğu- monoton hayatları renkleniyor ama sonra yine beklendiği gibi sorunlar başlıyor; ama tam olarak içeriden değil, dışarıdan geliyor bu sorun.

Senaryo özellikle çifti odağına alırken, diğer karakterler daha çok bu iki kişinin ortak yaşam deneyinin parçası olarak kalıyorlar göründükleri onca sahneye rağmen ve çoğunlukla bu ortak yaşamın güzelliklerini ve zorluklarını anlatmanın aracı olmak için yer almış gibi duruyorlar hikâyede. Bu tercih de bu karakterlerin çoğunlukla iki boyutlu kalmalarına neden oluyor ve hikâyeye zarar veriyor. Örneğin evdeki yedi yetişkinden biri olan ve “yabancı” olduğu birkaç kez dile getirilen karakteri çözemiyoruz bir türlü (sık sık ağlaması, parasızlığı vs.). Evdeki diğer çiftin çocuklarının trajik durumu ise hikâyeye bir dramatik destek verse de ve etkileyici bir duygusal sahneye imkân sağlasa da bir parça gereksiz kalıyor hikâyenin asıl meselesi düşünüldüğünde. Buna karşılık diğer çocuğun sürekli etrafını sorgulayan bakışları ve bir yandan da büyüyerek kendi hayatının resmini çizmeye başlaması akıllıca bir parçası kılınmış hikâyenin filme çekicilik katacak bir başarı ile.

Gerçekte o tarihlerde komün hayatının o hayatın dışında olanlarca nasıl karşılandığı veya bu yaşam biçiminin genel olarak toplumsal konumu ile ilgili konulara pek girmiyor hikâye; sadece bir sahnede doktor bir hastanın ebeveynleri dışındakilere hastanın durumu ile bilgi vermeyince, komündekilerden birinin doktora “biz komünüz” diyerek tepki verdiğine tanık oluyoruz. Aslında filmin genel yaklaşımı ile ilgili bu durum. Vinterberg komünün “dış dünya” ile ilişkilerini kısıtlı tutuyor ve gösterdiğinde de bu ilişkileri, sadece komündeki bireylerin hayatlarını öne çıkararak yapıyor bunu. Dolayısı ile filmde anlatılanın bu yaşam biçimin bir incelemesi olmasa bile, irdelenmesi de değil, daha çok içindeki bireylerin kişisel yaşamları üzerindeki etkisi ile -o da hayli kısıtlı aslında- sınırlı olduğunu söylemek gerekiyor.

İnsan doğası ile toplumsal düzenlerin dikte ettiklerinin çelişmesini özellikle Trine Dyrholm’un canlandırdığı Anna karakteri üzerinden etkileyici bir şekilde anlatmayı başarmış film. Evliliğini ve belki de gururunu korumak için kabullendiği durum ve eve yeni bir katılımcının gelmesini kabul etmesinin (ve hatta önermesinin) sonuçlarını çarpıcı bir şekilde anlatıyor fillm bize ve Dyrholm da güçlü oyunu ile kadının yaşadıklarını bizim de aynen hissetmemizi sağlıyor. Vinterberg’in filmi birtakım hatıralar, fikirler vs.’nin bir araya getirildiği ama bunlarla tam olarak ne anlatılmak/yapılmak istendiği belirlenememiş bir yapısı olsa da anlattığı konu, oyuncuları ve Vinterberg’in karakterlerine belli bir mesafede dursa da onları anlamaya çalışan yaklaşımı ile ilgiye aday bir film.

(“The Commune” – “Komün”)

Ayaşlı ile Kiracıları – Memduh Şevket Esendal

Memduh Şevket Esendal’ın 1934 yılında yayımlanan ve CHP Roman Ödülü’nü de alan romanı. 1980’li yılların sonunda Tunca Yönder’in yönettiği bir TV dizisine de uyarlanan roman önce Vakit gazetesinde tefrika olarak yayımlanmış. Toplam otuz beş bölümden oluşan romanda bu bölümlerin birbirine çok yakın uzunlukları ve her birinde farklı bir “sahne”nin anlatılması, bu tefrika hâlinde yayınlanmanın da bir sonucu olsa gerek. 1930’lu yılların başında Ankara’da geçen roman, süratle değişen (değişmeye çalışan ve aynı zamanda buna direnen) bir toplumda farklı karakterler üzerinden bir mikrokozmos olarak kullanıyor “yeni yapılmış büyük bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğü”nde oturanları. Ayaşlı İbrahim adındaki karakterin toplu olarak kiralayıp sonra her birini farklı kişilere kiraladığı dokuz odada yaşayan bireylerin ve ailelerin iç içe geçen yaşamları, yazarın “eski”den kop(a)mamış ama “yeni”deki yolunu da henüz tam anlamı ile bulamamış ve bir değerler karmaşası yaşayan bir toplumun yalın bir resmini çizmesinin aracı olmuş.

Kitapta kısa bir biyografinin yanısıra Esendal’ın kendi kaleminden çıkma ve ölümünden sonra dosyaları arasında bulunan, “kendini anlatıyor” başlıklı kısa bir otobiyografi de var. Kısa olsa da (tümü bu kadar mıdır, yoksa kitaba alınırken kısaltılmış mıdır belirtilmemiş), yazarın kendisini üçüncü bir şahsın ağzından anlatır gibi yazdığı bu satırlar kitaba ilginç bir ek olmuş.

Bir bankada çalışan ve Ayaşlı’nın odalarından birinde kiracı olarak kalan baş karakterinin ağzından yazılan romanda, bu adamın yazdığından bahsediliyor ki hem kitabın birinci ağızdan anlatılmasını hem de adamın “yazar”lığını birlikte düşününce, onu yazarın (Esendal’ın) kendisi olarak da düşünebiliriz sanırım. Memduh Şevket Esendal hayli yalın bir üslupla ve çoğunlukla da kısa cümlelerle oluşturmuş romanı ve anlatıcı karakterinin hikâyeyi yazmaktan çok konuşarak dile getirdiğini düşündürecek bir tarzı tercih etmiş. Bu tercihler ve karakter sayısının çok fazla olması, edebî kriterler açısından bakıldığında, romanda bir derinlik eksikliğine ve -doğrudan bu ifade kullanılmasa da bir travesti” olarak görülebilecek eksantrik ressam karakterinde olduğu gibi- bazı karakterlerin sadece yazarın amacına uygun olarak ama hikâyeye bir şey katmadan romana girip çıkmasına neden olmuş sanki. Bir aile gibi iç içe yaşayan ve bir yandan muhafazakâr değerlerini koruyan ama bir yandan da ayrıksı hayatlar yaşayan karakterlerin her birinin farklı kökenleri ve Ankara’ya çöken imparatorluğun farklı noktalarından gelmiş olmaları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin o dönemdeki heterojen yapısı ile ilgili etkileyici bir resmin ortaya çıkmasını sağlamış.

Klasik anlamda bir olay örgüsü içermiyor roman, bunun yerine çok sayıda karakterin birbiri ile ilişkileri ve bireysel hayatları üzerinden onların yine çok sayıdaki küçük olaylarını anlatmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, yukarıda bahsedilen otuz beş bölümün her birinin bu farklı olaylardan birine odaklandığını söylemek bile mümkün. Sonuçta Esendal romanlara özgü büyük bir olayı anlatmaktan çok bir “memleket manzarası” çizmeyi hedeflemiş ve başarmış da bunu. Yalın ama renkli bir şekilde, bu manzaradaki her bir bireyin hikâyesini çekici, rahat ve hızlıca okunabilen ve merak ettiren bir şekilde anlatmanın üstesinden geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz romanın.

Romanın ahlâki yaklaşımında döneme özgü ama bugün o zaman olduğu kadar normal ve doğru görülemeyecek bir problem olduğu söylenebilir. Özellikle kadın karakterler aracılığı ile ortaya çıkan bu durum muhafazakâr bir ahlâk anlayışının izlerini taşıyor ve baş karakterin bir erkek olarak üstelik evli bir kadınla ilişkisi sıradan ve eğlenceli bir durum olarak resmedilirken, romandaki ana kadın karakterler içindeki nadir olumlu olanlardan birinin nikâh öncesi cinsel beraberliği istememesi özellikle -ve onun adına olumlu bir not olarak- belirtiliyor örneğin. Buna karşılık Ayaşlı’nın kendisinin ve kiracılarının hemen tümünün karıştığı yasadışı ve/veya gayri ahlâki işlerin onları özellikle yargılamaya kalkmadan ve çoğunlukla sadece dönemle ilgi bir saptama olarak sergilenmesi bu yaklaşımın tam tersi yönünde bir tercih olarak dikkat çekiyor.

Özellikle Bilgi Yayınevi için yaptığı tasarımları ile bilinen Fahri Karagözoğlu’nun romanın ruhuna çok uygun ve başarılı bir kapak tasarımına sahip olan kitap, önümüze Cumhuriyet’in ilk yıllarından bir Ankara ve Türkiye tablosu getiren ve okunmayı hak eden bir çalışma.