Ma Loute – Bruno Dumont (2016)

“Onlar bizim gibi insanlar değiller”

1910 yılında Fransa’da deniz kıyısındaki bir kasabadaki tuhaf bir yerel aile, zengin bir burjuva aile, gizemli bir biçimde kaybolan tatilciler, gizemi çözmeye çalışan bir polis ikilisi ve beklenmeyen bir aşkın hikâyesi.

Fransız sinemacı Bruno Dumont’un yazdığı ve yönettiği bir Fransa, Almanya ve Belçika ortak yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve hiçbirini kazanamasa da César ödüllerine aralarında film ve yönetmenin de olduğu yedi dalda aday gösterilen film, Dumont’un önceki filmlerinden farklı bir noktada duran ve mizahından burjuva eleştirisine, yamyam karakterlerinden sessiz film dönemi komedileri havasına ve zaman zaman karikatüre varan oyunculuklarından sınıf çatışmasına pek çok farklı unsuru barındıran biçim ve içeriği ile yoğun ama aynı zamanda hafif de olmayı başaran ilginç bir çalışma. Luis Buñuel ve Wes Anderson’ın filmlerini hatırlatan yapısı ile görülmesi gerekli bir çalışma bu. Zaman zaman tekrar hissi verse de ve bazı anlarında, saçmalıklar üzerine kurulu sağlam bir komedi yapmanın oldukça zor olduğunu hatırlatan problemleri olsa da ilgiye kesinlikle değer bir çalışma ortaya koymuş Dumont.

Kıyıdaki kayalıklara vuran midyeleri toplayan yoksul bir aile, onların yanından neşeli bir gürültü ile geçen (“Bakın midye toplayıcıları da orada; ne kadar pitoresk bir görüntü”) burjuvalar ve ardından görüntüye gelen, tatilcilerin gizemli bir şekilde kaybolmasının sırrını çözmeye çalışan ve Laurel – Hardy ikilisini hatırlatan hayli komik iki polis. Dumont tüm bu karakterleri komik, gizemli ve romantik ama bunların tümünün de üzerinde absürt bir hikâye ile getiriyor karşımıza. Filme adını veren Ma Loute karakteri yoksul ailenin en büyük çocuğu ve midye toplamanın yanısıra babası ile birlikte nehirin sığ bir yerinden insanları karşıdan karşıya (kucaklarında taşıyarak) geçirerek para kazanıyor. Onunla burjuva ailenin çocuğu (erkek kılığına giren kız rolü yapıyor ama gerçeğin bundan da farklı olduğunu öğreniyoruz filmin bir parça fazla sert bir sahnesinin hemen öncesinde) arasındaki aşk (veya bu aşkın imkânsızlığı), Dumont’un filminin tüm o gösterişli ve kalabalık biçimsel tercihleri ve içeriğindeki unsurlarının yanında bir toplumsal çatışmanın komik bir resmini çizmeye çalıştığını da gösteriyor öncelikle. Evet, bu iki sınıfın kaynaşması imkânsız ve yoksulun öfkesi de hikâyedeki yamyamlık ögesinin sembolü olduğu gibi hayli sert. Dumont burjuva aileyi genellikle komedinin parçası yaparken, yoksul aile hikâyenin dramatik yanının parçası oluyor çoğunlukla ve bu bağlamda, polisin de (devletin temsilcisi olarak görebiliriz onları) mizahın kaynaklarından biri olduğunu düşününce devletin tüm beceriksziliği ve bürokrasisi ile bu iki sınıf (burjuva ve emekçiler) arasındaki çatışmada ilkinin yanında durduğunu gösterdiğini söyleyebiliriz sanırım.

Tecrübeli ve ünlü oyuncuların yanında ilk kez sinema oyunculuğu yapan isimleri de kullanmış Dumont. Gerçek hayatta da baba oğul olan Thierry Lavieville ve Brandon Lavieville ile anne rolündeki Caroline Carbonnier yoksul aileyi oldukça başarılı performanslarla oynarken, genç Brandon tehlikeli ve utangaç karakterini çarpıcı bir doğallıkla getiriyor önümüze. Filmdeki rolü ile yeni oyuncu dalında César’a aday gösterildiği gibi başka ödüller de alan Raph da yine ilk filminde hayli duyarlı bir portre çiziyor. Yine ilk oyunculuk tecrübelerinde, Didier Després ve Cyril Rigaux iki polisi hayli keyifli bir biçimde canlandırırken, her ikisi de ciddiyetlerini hiç bozmadan filmin komik anlarının çoğuna imza atıyorlar ve özellikle ikili sahnelerinde filmi “konuşmalı bir sessiz film” havasına sokan oyunculukları ve özellikle de ilkinin sakarlıkları ile kesinlikle eğlendiriyorlar. Didier Després’in açılışta kumsaldan aşağı yuvarlanması veya finalde bir ipin ucunda balon gibi havada süzülmesi gibi sahneler -hikâyede anlamlı bir yerini her zaman bulamasanız bile- kesinlikle eğlenceli. Filmin fiziksel komedisi sadece onlardan da kaynaklanmıyor. Avizenin tozunu alırken üzerine çıktığı sandalye ile birlikte yere yuvarlanan zengin kadın veya silkelediği halı ile birlikte balkondan düşen hizmetçi gibi daha başka pek çok fiziksel komediye uygun ânı var filmin. Komik şekillerde yürüyen karakterler, üzerine yatılan şezlongun çökmesi, polislerin ve borazancının beceriksizliklerini de ekleyebiliriz filmin komedi anlarına.

Günleri aylaklıkla geçen ve servetlerinin ve saflıklarının kaybolmaması -“tüm saygın ailelerde olduğu gibi”- için hayli karmaşık akraba evlilikleri ile ailelerini sürdüren (“Hem abiniz hem kuzeniniz mi oluyor?”) zengin burjuva ailenin üç bireyini canlandıran Fabrice Luchini, Juliette Binoche ve Valeria Bruni Tedeschi filmin oyunculuk açısından ağır topları kuşkusuz. Tedeschi ve özellikle Luchini filmin komedisine güç katan hayli sağlam oyunculuklar sergilerken, Binoche nerede ise denetimsiz denecek bir histeri ile canlandırıyor karakterini. Evet, senaryo da karakterini karikatüre yakın çizmiş anlaşılan ama Binoche’un da bu karikatürü bir adım daha ileri taşıması belki ilgi çekici ama öte yandan bir parça ayrıksı ve abartılı duruyor.

Falezlerden havalanma gibi mucizelere de tanık olduğumuz hikâyenin sınıfsal uzlaşmanın ne kadar iyi niyetli olunursa olsun sınıfların doğası gereği imkânsız olduğu gibi bir mesajı da var. Mesajın bu sertliği daha fazlası ile “yamyamlık” bölümlerinde kendisini gösteriyor bu imkânsızlığı vurgulamak için belki de. Komedisi her zaman güçlü olmayan ve zaman zaman de tekrar havası veren filmin Guillaume Deffontaines imzalı görüntülerini de anmalı: Işığın çok iyi kullanıldığı ve çekim yapılan yerin doğal güzelliğini çok iyi yakalayan kareler üretmiş Deffontaines ve genel olarak bir toplum düzeninin mikro ölçekteki bir karşılığı olarak kurulmuş hâli gibi görünen yöreyi izole edilmiş bir şekilde yaratmayı başarmış yönetmen Dumont ile ile birlikte. Sonuç olarak kesinlikle ilgi çekici ve görülmeyi hak eden bir çalışma bu ve eğlenceli kaosu ve absürtlüğü ile ilginç bir film.

(“Slack Bay”)

Piramit – William Golding

İngiliz yazar William Golding’in otobiyografik ögeler de taşıyan, 1967 tarihli romanı. Nobel ödüllü yazar bugün en çok “Lord of the Flies – Sineklerin Tanrısı” ve Man Booker ödülünü alan “Rites of the Passage – Geçiş Ayinleri” ile hatırlanıyor olsa da aralarında “Piramit”in de olduğu toplan on üç romanı yayımlanmış, diğer türlerdeki eserlerine ek olarak. Bu kitap Stillbourne (Stillborn: Ölü Doğan’a bir gönderme) adındaki bir kasabada 1920’li yıllarda geçiyor ve Oliver adındaki bir gencin hikâyesini anlatıyor. Üç bölümden oluşan kitap Oliver’ın çocukluğundan ve gençliğinden hatırladığı üç farklı hikâyeyi ortak karakterlerle ve onun ağzından getiriyor karşımıza. Bir büyüme hikâyesi olduğu kadar, çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemini sınıfsal ayrımların net olduğu, herkesin herkesi tanıdığı ve gözlediği küçük bir kasabada yaşıyor olmaya da odaklanan bir kitap bu.

Yazarın oğlu David’e ithaf ettiği roman antik dönem Mısırı’nın bilge veziri Ptah-Hotep’in bir sözü ile açılıyor: “Eğer insan içindeysen kendin için aşk yarat, kalbinin bir ucundan diğerine dek”. Amatörce ama tutkulu bir şekilde piyano çalan Oliver’ın müziği kadar aşkın da ağır bastığı bir kitap için doğru bir seçim bu söz ve her üç bölümde de bu iki öge, müzik ve aşk (arayışı), öne çıkıyor. İlk bölümde, on sekiz yaşında olan ve sonbaharda Oxford’a gitmeye hazırlanan Oliver’ın “kasabanın gülü” Evie’nin peşinde koşması anlatılıyor; genç adamın peşine düştüğü aşkın duygusal yanı değil, aşkın fiziksel karşılığının peşinde o asıl olarak ve bunu gizlemiyor da hiç. Bu bölümde aşkı ve onunla birlikte ya da onun aracılığı ile kasaba hayatından kaçışı arayan Evie karakteri temel olarak. Kızdan “yararlanma”sını düşündüğümüzde Golding’in Oliver karakterini mutlak bir “iyi genç” olarak çizmeye çalışmamış olması dikkat çekiyor. “On sekiz yaş acı çekmek için iyi bir yaştır” diyor bu bölümde Oliver ama çektiği acı daha çok Evie’ye “sahip olmak” ve herkesin herkesin ne yaptığını bildiği kasabada bu işi gizli tutabilmek uğruna çektiği ile kısıtlı asıl olarak.

İkinci bölümde Oliver’ın üniversitede okurken yaz tatili için geldiği kasabada annesinin zorlaması ile, kasaba halkının sergilediği bir müzikalde rol almasını anlatıyor. İlk ve son bölümün aksine mizahın da kendisine yer bulduğu bu bölümde müzikalin yönetmenliğini üstlenen ve kasaba dışından biri olan Evelyn karakteri, Oliver ile birlikte öne çıkıyor. Bir eşcinsel Evelyn ve kendi sonuçsuz aşk arayışı ve içine kısıldığı hayatın neden olduğu alaycı ve melankolik karakteri ile dikkat çekiyor. Bu bölümde müzikal hazırlıkları sırasında öne çıkan tartışmalar ile ve ilk bölümün genelinde, William Golding kasabadaki sınıf farklarını vurguluyor sık sık. En “üstte” kasabanın doktoru üzerinden anlatılanlar var, onların altında ise Oliver’ın ailesinin (babası eczacıdır Oliver’ın ve eczacı doktor kadar “önemli” değildir) yer aldığı grup. En altta ise bu iki sınıfa pek katılamayan ve yoksulların oluşturduğu grup yer alıyor. Özellikle ilk iki bölümde karakterlerin sınıfları hikâyenin gelişiminde önemli bir belirleyici faktör oluyor (“Anlaşılmıştı. Doktor Ewan’ın oğlu Çavuş Babbacombe’un kızını babasının arabasına bindiremezdi elbette”, “… onun toplumsal sınıfının çok üstünde olan birine hafifçe eğilip selam vererek…”, “bu selamlar gelgelim pek ender karşılık görürdü…” vs.). Doktor, ezcacı ve çavuşun sembolleri olarak görebileceğimiz sınıflı ve pek kaynaşmamış bir toplumu anlatıyor kısaca Golding.

Üçüncü bölümde, artık orta yaşlı biri olan Oliver’ın kasabaya yaptığı bir ziyarette çocukluğunda keman dersi aldığı Bayan Dawlish (yürüme şekli nedeni ile kendisine “Yo Yo” deniyor, aynı isimli oyuncağa gönderme yapılarak) karakteri ön planda ve onun da aşksız bir şekilde harcanan hayatını anlatıyor bize Oliver. Romanın ilk bölümünde piyano, ikinci ve üçüncü bölümlerinde kemanın ana karakterin yaşadıklarının aracı olduğu romanda sınıfsal ayrımla ilgili değişimi Henry karakterinin başlattığı söylenebilir. Galli yoksul bir genç olan adamın kasabaya yerleştikten sonra kurduğu işi büyütüp zenginleşmesi sınıfsal kalıplara bir darbe indirmiş (ya da indirecek) görünüyor, en azından görünüş olarak. Sonuçta sınıf ayrımları kolay kolay yok olmuyor kararlı ve sürekli bir direniş olmadıkça!

William Golding’in bu romanı olay örgüsü açısından yeterince güçlü görünmüyor açıkçası ama zaten yazarın derdi de bu değil. Roman 20. yy başlarında bir İngiliz kasabasında bir gencin büyüme hikâyesini toplumsal sınıf ayrımlarının belirleyiciliği ile aktarırken bize, toplumun kısıtlamaları nedeni ile kaybolan hayatları da sergiliyor. İlk ve son bölümde karanlık, ikinci bölümde ise eğlenceli bir yaklaşımı tercih ediyor bunu yaparken ve okunmayı hak eden bir eser yaratıyor sonuç olarak.

(“The Pyramid”)

Şaşkın Damat – Zeki Ökten (1975)

“Benim karım nasıl senin nişanlın oluyor yahu?”

Bahçıvanlık yaptığı köşkün sahibinin yeğenine aşık olan adamla, amcasının parasını alabilmek için bu adamla evlenmek zorunda kalan kadının hikâyesi.

Sadık Şendil’in senaryosundan Zeki Ökten’in çektiği bir Kemal Sunal filmi. Televizyonun hızla toplumun hayatına girmesi ile ciddi bir seyirci kaybına uğrayan Yeşilçam’ın çareyi “seks filmleri”nde aradığı dönemin başlarında çekilen film, bu türden elbette epey uzakta duran ama o furyanın gündeme getirdiklerine göz kırparak onlardan yararlanma niyetini de gizle(ye)meyen bir çalışma. Bir seks komedisi değil ama bu ifadelerin ilkine selam gönderen, ikincisini ise özellikle Kemal Sunal üzerinden üretmeye çalışan bir film bu ve başta Sunal hayranları olmak üzere, edepli seks komedilerinden hoşlananların da keyif alacağı bir çalışma.

Jenerikte filmin senaristi olarak Sadık Şendil’in adı geçiyor ama hikâye İtalyan yazar Giovanni Guareschi’nin Türkçeye “Acele Koca Aranıyor” adı ile çevrilen ve orijinal adı “Il Marito in Collogio” olan romanını fazlası ile andırıyor. Yeşilçam’a özgü bir “esinlenme” diyerek gülüp geçebileceğimiz bu olayda asıl ilginç olan ise Guareschi’nin 1944 tarihli romanının ülkesi İtalya’da bizden sonra sinemaya uyarlanmış olması (Maurizio Lucidi’nin yönettiği, 1977 yapımı ve romanla aynı adı taşıyan film). Roman İtalyanca adının da vurguladığı gibi “yatılı okuldaki bir koca”yı anlatıyor ama Şendil’in senaryosu Sunal’ın canlandırdığı kocanın okula gönderilme hikâyesini gerçekçiliği hiç umursamadan ve seyirciyi ikna etmeye hiç çalışmadan getiriyor karşımıza. Bu “anlamlı bir gelişim çizgisi” yaratma telaşının hiç ortalıkta görünmemesi filme zarar veriyor kuşkusuz ve tek örneği de bu değil bu problemin. Romanda kocanın okula gönderilmesinin gerekçesi -asıl amaç onu göz önünden kaldırmaktır- ona görgü öğretmektir çünkü kaba ve cahil biridir kendisi. Şendil’in senaryosu ise herhangi bir gerekçe bulmaya bile zahmet etmiyor ve Sunal’ı fiziksel görünümleri en fazla ortaokul öğrencisi olabileceklerini düşündürten çocuklarla aynı sınıfa koyabiliyor ve onlarla aynı yatakhanede yatırıyor koca adamı. Seyircinin de bu tuhaflığı ve anlamsızlığı hiç umursamayacağını bilmenin verdiği rahatlık var bunun arkasında elbette; sonuçta nasılsa kocayı oynayan Kemal Sunal ve o da tek başına seyirciyi filme çekebilecek bir cazibe kaynağı.

Zengin ve muhafazakâr bir amca ve onun parasının peşinde olan, çalışmak gibi bir dertten uzak ve tek amaçları eğlenmek (içki, kumar, seks) olan akrabalar var hikâyede, bir de amcanın bahçıvanlığını yapan saf Apti, yani Sunal. Amcasını ziyarete giderken başörtüsü takan, “edepsiz” kıyafetlerini “edepli” olanlarla değiştiren yeğenin (Meral Zeren) daha ilk sahnesinde Zeki Ökten kaba bir erotik görüntü yakalamanın peşine düşüyor tuhaf bir şekilde (araba koltuğundaki kıyafet değiştirme sahnesi) ve onun akrabasını oynayan Elif Pektaş ile bu kaba erotizmin dozunu yükseltiyor daha sonra; evde verilen bir partide kameranın Pektaş’ın eteğinin altını özele görüntülemesi örneğin hayli rahatsız edici ve Ökten’e hiç de yakışan bir sahne değil. Ne var ki dönem erotik sinemanın ilk patladığı yıllara denk geliyor ve Yeşilçam’ın bu türden en uzak duran yapımları bile dozunda tutmaya çalışsa da erotizmden kaçın(a)mıyor tamamı ile. Bunun filmdeki en ileri giden örneği ise yukarıda anılan parti sahnesi. Gençlerin çılgınca dans ettiği ve bir kaptaki çikolatayı tattıkları sahne çikolataya bulanmış dudaklarla öpüşmelerini, çiftlerin seks için birer birer evin farklı köşelerine çekilmelerini ve hatta bir çiftin tam da seks yaparken amca tarafından basılmasını da gösteriyor bize film ama tüm bu çılgın partinin düzenleyicilerinden olan kızımız birliklte odasına kapandığı erkeğe “direniyor” anlamsız ama anlaşılabilir bir şekilde. Anlaşılabilir; çünkü o sonuçta Sunal’ın sevdiği kızdır ve filmin tahmin edilebilir sonunun da gerektirdiği gibi kendisi ancak “el değmemiş” ise, bu birlikteliği hak edebilir.

Dönemin seks filmlerinin çağrıştırdıklarından hiç çekinmeden yararlanan ama kendisini daha edepli bir yerde konumlandıran filmin hikâyesi esprilerinden çok Sunal’ın oyunundan (ama asıl olarak varlığından) alıyor komedisini. Oyuncunun “şaşkın bir damat” tiplemesine uygun olan performansı, özellikle de ona düşkün olanları tatmin edecek düzeyde ama daha önce defalarca izlediğiniz bir performansın tekrarı olmaktan öteye de gitmiyor aslında. Günümüz Türkiye sinemasındaki (ve elbette Türkiye toplumundaki) yozlaşmanın örneği ve hatta bu yozlaşmayı besleyen kaynaklarından biri olan Recep İvedik (ve onun karakteri ile iç içe geçmiş yaratıcısı Şahan Gökbakar) ile karşılaştırıldığında çok daha saygın bir yerde duruyor Sunal şüphesiz. İvedik’in (=Gökbakar’ın) arsızca ve sinsi bir şekilde geçtiği tüm sınırların hemen ucuna kadar gelse de daha ileri gitmeyen, hem kendine hem de seyircisine saygıyı unutmayan Sunal’ı takdirle anmak gerekiyor yine de. İşte yaratıcıları da ellerinde Sunal olunca, tüm filmi onun üzerine kurmakta bir sakınca görmemişler ve onun çocuk yaştakilerle aynı yatılı okula gönderilmesini veya karakterinin şaşkın ve saf olmakla aptal olmak arasında gidip gelmesini hiç umursamamışlar, fanatik seyircisinin de umursamayacağını bilmenin rahatlığına da dayanarak elbette.

Çocuk oyuncu Kahraman Kıral’ın, amca rolündeki Ali Şen’in ve zengin kadın peşindeki adamı oynayan Bülent Kayabaş’ın keyifli oyunculuklar sergilediği film, bir çocuğa “Siz karı milleti” diye başlayan bir cümleyi söyletmek gibi rahatsız edici öğeleri de barındıran bir çalışma. Bu ve yukarıda sıralanan ciddi problemleri filmin Sunal’ın en öne çıkan çalışmaları arasına girmesine engel oluyor kuşkusuz ama yine de “bir Kemal Sunal filmi” bu ve sunduğu -kısıtlı da olsa- eğlencenin tadını çıkarmanın bir zararı yok.

Ain’t Them Bodies Saints – David Lowery (2013)

“Sevgili Ruth, bu mektuba nasıl başlayacağımı bilmiyorum; ama aklımda milyonlarca şey var ve onları söylemeliyim. Dışarı çıktığımı bildiğini biliyorum. Seni almaya geldiğimi de biliyorsundur. Hep söylediğim gibi, hep geleceğimi söylediğim gibi, seni almaya geliyorum. Keşke yanında durmuş, kulağına fısıldıyor olabilseydim ama şimdi şartlar farklı. Ayakkabılarım olmadan dağları ve ormanları aştım. Çok uzun yollar katettim ve artık yakınındayım. O kadar yakınındayım ki uzansam yanağına dokunacağım neredeyse”

Silahlı soygun nedeni ile atıldığı cezaevinden kaçan bir adamın, soygundan sonraki çatışma sırasında bir polisi yaralayan ama suçunu adamın üstlenmesi ile ceza almaktan kurtulan karısına ve çocuğuna kavuşma çabasının hikâyesi.

David Lowery’nin yazdığı ve yönettiği bir Amerikan yapımı. Herhangi bir anlamı olmayan orijinal ismini, Lowery’nin bir şarkının yanlış anladığı sözlerinden ilham alarak belirlediği film bir tutkulu aşk hikâyesini “zarif bir melankoli” olarak tanımlayabileceğimiz bir dil ile anlatırken, Bradford Young’un izlenimci denebilecek görüntüleri sayesinde görselliği ile de yakalıyor seyirciyi. Karakterlerine uygun oyunculuklarla göz dolduran kadronun da dikkat çektiği film, hikâyesi 1970’lerde geçmesine rağmen belli bir döneme ait değilmiş ve adeta herhangi bir yerde ama özellikle Amerika’da geçebilirmiş havasını yakalaması da ciddi bir başarı olarak görünüyor. Zaman zaman sadece duygulara ve izlenimlere üstelik fazlası ile odaklanması ve asıl çekici olanın hikâyesinden çok atmosferi olması gibi kusur olarak görülebilecek yanları da var ama filmin başarısını engellemiyor bu sorunlar.

Bir “iç ses filmi” diyebiliriz sanırım bu çalışmaya: Lowery’nin diyalogları ve oyuncuların onların dile getiriş şekli konuşmaları bize bir iç ses biçiminde yansıtıyor adeta ve sanki tüm hikâye bir anlatıcının ağzından dile getiriliyor gibi. Bu hissi yaratan ise filmin melankolik havasını gerçekçi bir biçimde üretmeyi başarması ve sık sık kendimizi karakterlere -özellikle kadına- onlarla birlikte düşünüyor ve hissediyormuşuz gibi yakın bir yerde bulmamız. Lowery’nin belki de en büyük başarısı bu; filmin her karesi nerede ise mistik denecek bir havaya sahip ve oyuncuların -kısıtlı- aksiyon sahnelerinde bile bu havaya uygun haraket etmesi hikâyeye bir sağlamlık ve tutarlılık kazandırıyor. Bu da önemli; önemli çünkü hikâye ve kimi gelişmeler belki klişe kelimesini hak etmiyor ama çok da orijinal görünmüyor aslında.

Daniel Hart’ın, Lowery’nin görsel ve biçimsel tercihlerine hayli uygun düşen müziği eşliğinde anlatılan hikâyede karakterlerin iyiliği veya kötülüğünden çok arzuları ve zayıflıkları ile ilgileniliyor ve bu da filme ek bir değer katıyor açıkçası. Tam da bu nedenle bu küçük hikâye kendine özgü bir hava yakalayabiliyor ve seyirci için de çekici hâle geliyor. Casey Affleck’in canlandırdığı “romantik suçlu” karakterinin veya Rooney Mara’nın oynadığı kadın karakterin içine düştüğü ikilemin bu denli gerçekçi görünmesi ve aslında sinemada defalarca benzerini gördüğümüz bu ikilinin buna rağmen hayli orijinal durmalarıi hep Lowery’nin başarı hanesine yazılması gereken unsurlar. Kadına aşık olan polis rolündeki Ben Foster da ilginç karakterini (o da bir tutkunun esiri bir bakıma) hak ettiği bir düzeyde oyunculukla karşımıza getirirken, Affleck ve Mara’dan geri kalmıyor ve onların karakterlerinin melankolisine ve hayalciliklerinin karşısına koyduğu gerçekçi bir alternatifle hikâyeye ek bir boyut kazandırıyor.

Lowery’nin bir diğer başarısı bir başka filmde klişe görünebilecek bazı anları ustalıkla farklı kılabilmesi. Adam ile kadının yakalandıktan sonra polislerin arasında ve kelepçelenmiş bir şekilde yürürken birbirlerine sığındıkları andaki aşk kareleri veya finalde aynı ikilinin “vedalaşma”sı örneğin, bir zorlama duygusallık tuzağından ustaca kurtarılmış anlar. Sonuçta sertliğinin üzeri örtülmüş olsa da kendisini zaman zaman hissettirdiği bu “şiirli film”, ilgiyi hak eden bir çalışma ve bir yan roldeki Keith Carradine’in varlığı ile de ayrıca önemli. Sonuçta büyük bir film değil, atmosferi sık sık hikâyenin önüne geçiyor ama yine de görülmesi gerekli bir sinema eseri bu.

(“Ölümsüz Aşk”)