Yıkılış – Graham Greene

İngiliz yazar Graham Greene’in 1948 tarihli romanı. Orijinal ismi “The Heart of the Matter” olan roman Türkçeye “Yıkılış” olarak çevrilmiş; bir başka ifade ile söylersek, orijinal isim yıkılışın nedenini öne çıkarırken, Türkçe isim yıkılışın kendisini tercih etmiş vurgulamak için. Bu romanla birlikte üç romanı daha (“Brighton Rock”, The Power and the Glory”, “The End of the Affair”) sahip oldukları dinsel temalarla “Katolik Roman” türünün dört önemli eseri olarak gösterilen ve kendisi de hem eserlerinde hem özel yaşamında Katolik olmak üzerine düşünen ve üreten bir yazar olan Greene (yaşamının ilerleyen yıllarında kendisini “katolik agnostik” ve hatta “katolik ateist” olarak tanımlamışlığı da var), bu romanında adını vermediği bir Afrika sömürgesinde emniyet müdür yardımcısı olarak çalışan bir polis binbaşının özel yaşamındaki olaylar ve görevi nedeni ile tanık olduklarının sonucu olarak bir ahlâki ikileme düşmesini girmesini ve kendi inancını ve genel olarak bireyle Tanrı arasındaki ilişkiyi sorgulamasını anlatıyor. Yayımlandığı yıl, 1919 yılından bu yana verilmekte olan “James Tait Black Memorial” ödülünü kazanan roman, 1953 yılında George More O’Ferrall tarafından aynı isimle sinemaya uyarlanmış.

Greene romanını yazarken, İngiliz gizli servisi MI6’nın elemanı olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında Sierra Leone’de geçirdiği günlerdeki gözlemlerinden yararlanmış ve binbaşı karakterinin sorgulamalarını etkileyici bir dil ile anlatmış okuyucuya. Yazar, baş karakterini “merhamet duygusu çok gelişmiş iyi niyetli ve zayıf bir adam” olarak tanımlıyor ve onun trajik sonu da bu acıma duygusu nedeni ile verdiği kararla geliyor. Karakterlerden birinin “Tam bir Babil Kulesidir burası” diye tanımladığı sömürge, yılın yarısında yağmurun hiç durmadığı, sıcağın ve nemin devamlı bunalttığı, sıtmanın hiç eksik olmadığı bir toplum ve buraya ait olmadıklarını her an hisseden karakterleri ile roman için ilgi çekici bir fon oluşturmuş. Her ne kadar Green bunu romanda hiç doğrudan dile getirmese de hemen tüm Batılı karakterlerin yaşadıkları ve hissettikleri bu toprakların onların doğal yaşam alanı olmadığını ve olamayacağını ortaya koyuyor. “… heyecana uygun bir hava değil buranın havası. Bayağılığa, kötülüğe, züppeliğe uygun bir havadır buranınki. Kin ya da sevgi gibi duygular, insanı deliye döndürür burada.” diyor kendi kendine binbaşı karakteri romanın bir yerinde. Yerel halkın beyazların hizmetinde veya önemsiz pozisyonlarda çalıştıkları ülkede, güç sömürenlerin elinde olsa da sömürülenlere hiçbir zaman tam anlamıyla güvenemeyen/güvenemeyecek bir İngiliz grubu anlatıyor roman ve kendileri de buranın yerlileri olmasa da oraya çok daha fazla uyum sağlamış Suriyelilerin -tüm dalavereleri ile- pratik hayatı yönettiklerini gösteriyor. İnancını ve yaşadıklarını sorgulayan baş karakterin kendisi için doğal olmayan bir ortamda yapıyor olması bunu, durumun trajik boyutunu artıran bir unsur olarak başarı ile kullanılıyor romanda.

Katolik olan binbaşının, devam eden savaş nedeni ile artan güvenlik tedbirlerine aykırı ilk davranışı, hikâyesine inandığı katolik bir Portekizli gemi kaptanının kızına yazdığı mektubu sansüre vermeyip ve kaptanı ihbar etmeden yok etmesi oluyor. Bu noktadan sonra kahramanımızın sorgulamaları da başlıyor: Yalan söylemek, zina, intihar vb. günahlar, bunların cezası, günah çıkarma, cehennem vs. hemen her bölümde çıkıyor karşımıza ve “Cehennemlik olma yeteneği, ancak iyi niyetli insanların yüreğinde bulunur her zaman” diye yazarak Greene, kahramanımızın akıbetini de hissettiriyor bize öncesinde. Acıma duygusu nedeni ile, başkalarını (biri karısı, diğeri sevgilisi olan iki kadını) kurtarmak için ve Tanrı’ya ihanetinin bedeli olarak kendisini feda ediyor bu karakter ve “…acıma duygusu yüzünden dürüstlüğünün ne denli bozguna uğradığını…” gibi satırlar onun tüm sorgulamalarının bir özeti ve inanan (ya da inanmak isteyen) ama inancı sarsılan adamın trajedisinin hikâyesini oluşturuyor. Tanrı’nın neden dünya üzerindeki tüm acılara göz yumduğu sorusunu cevaplayamayan bu trajik karakterin hikâyesi “dinsel bir metin” olarak algılanmamalı sadece; sonuçta herhangi bir kuvvetli inanç ve bu inançtan kuşkuya kapılmak da söz konusu olabilirdi burada. Greene o eski usûl romanların tadını kuvvetli biçimde hissettiren bu eserinde, “işlediği günahlarla Tanrı’ya acı çektirdiğini düşünen” adamın hikâyesini, trajik kararını aldıktan sonra kilisedeki “iç seslerinin çatışması”nda olduğu gibi etkileyici bir dil ile anlatıyor okuyucuya.

(“The Heart of the Matter”)

İftarlık Gazoz – Yüksel Aksu (2016)

“Hocam, teravihi ertelesek? Teravihi maçtan sonra kılıversek?”

1970’lerde, Ege Bölgesindeki bir köyde yaşayan ve yaz tatilini yerli bir seyyar gazoz satıcısının yanında çalışarak geçiren bir çocuğun hikâyesi.

Yüksel Aksu’nun yazdığı ve yönettiği bir film. Popüler sinemanın sinemamızdaki -maalesef sayısı gittikçe azalan- düzeyli örneklerinden biri olan çalışma, “politik komedi” türüne rahatlıkla yerleştirilebilecek, keyfi seyirli bir eser. Ölüm orucu ile ramazanda tutulan orucun kavramsal olarak örtüştürüldüğü film, hafif bir komedi havasında başlayan ama hikâyesi ilerlerken, trajediyi ve politikayı daha ağırlıklı biçimde kullanan bir sinema eseri ve kimi kusurları olsa da görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle. Düzeyli oyunculukları, zaman zaman bir masal havasını çağrıştıran görüntüleri, müzikleri ve tüm bunlardan da önce dürüstlüğü ile ilgi çeken bu filmi görmekte yarar var kesinlikle.

Hikâyenin başında gardiyanlar tarafından bir sedyede taşınan ve ölüm orucunda olduğunu sonradan öğrendiğimiz çok bitkin durumdaki bir genci görüyoruz. Genç adamın cezaevinin duvarında gördüğü “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” yazısından 1970’li yıllara geçiş yapıyoruz ve aynı cümlenin yazılı olduğu bir okulun karne gününe tanık oluyoruz. “Günümüz”ün tarihi olarak 1980 Haziran ayı deniyor ama duvarda asılı Kenan Evren portresi ve televizyonda gösterilen ve darbenin sembol şarkısı olup darbeciler tarafından sipariş edilen Müşerref Akay şarkısı “Türkiyem” 12 Eylül 1980 darbesinin sonrasını işaret ediyor aslında. Bu tarih çelişkisi belki bilinçlidir ama tercih doğru görünmediği gibi gereksiz de duruyor. Akay’ın şarkısının klibinde gösterilen turistik görüntüler (Pamukkale, Kapadokya vs.) ve “Türke Türkten başka yoktur dost millet” sözleri ülkeyi yönetenlerin gurur duyulacak bir ülkeden ne anladıklarının ve iktidarlarını sağlamlaştırmak için benimsedikleri “bizden olmayan herkes, düşmandır” söyleminin sembolü olurken, aynı anlayışın bugün de devam ettiğini hatırlatıyor bize.

Hikâyenin açılış ve kapanış sahneleri dışındaki asıl kısmı 1970’li yılarda ve penaltının da olduğu bir dünya kupası finaline tanık olduğumuza göre 1974 yılında geçiyor. Okulu tatil olan takdirnameli öğrencimiz yaz aylarında yörenin yerel gazozcusunun yanında çalışmak istiyor ve kabul ettiriyor bunu ailesine. Dönem siyasetin ülkenin atmosferinde kendisini ağırlıklı olarak hissettirdiği zamanlar ve günlük hayatın içinde de bir şekilde hep gösteriyor kendisini: Çocuğun ailesinin de çalıştığı tütün tarlasının sahibi olan adamın üniversiteli oğlu, Ankara’da “karıştığı anarşik olaylar” nedeni ile başı derde girince memleketine geri dönmek zorunda kalmış; babasının evinde Menderes’in portresi, Halkevi’nde ise Mahir Çayan ve Atatürk resimleri asılı yan yana; kasabanın duvarlarında ve kırlık alandaki çeşmede “Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm” ve “Dev-Genç” yazılamaları var… Çocuk bir yandan bu üniversiteli genç aracılığı ile devrimci düşüncelerle tanışırken (genç adam ona okuması için Gorki’nin “Ekmeğimi Kazanırken” kitabını veriyor örneğin ve tarlaya beraber yaptıkları yolculuklarda “emek bilinci” üzerine konuşmalar yapıyor onunla), bir yandan da özenerek ve hoşlandığı bir kızın da tuttuğunu düşünerek oruç tutmaya çalışmanın sıkıntılarını yaşıyor. Yüksel Aksu’nun senaryosu çocuğun maruz kaldığı bu politik ve dinî söylemleri hikâyesinin de temeli yapmış aslında ve beklendiği üzere hem olumlu hem olumsuz tepkiler almış film bu yüzden.

Çocuğun iki “usta”sı var filmde: Biri yanında çalıştığı gazozcu, diğeri ise genç öğrenci. Her ikisi de kendi doğrularını öğretmeye çalışıyor çocuğa. Bir de caminin imamı var; onun söylemleri ise içerdiği tüm hoşgörüye karşın o yaştaki bir çocuğun kafasını karıştıracak güçte. Devrimci genç, bu gencin “reformist” bulduğu için eleştirdiği Ecevit’i seven (dükkanında resmi asılı) gazozcu ile imamın söylemleri ve hayat görüşleri içinde büyüyen ve yolunu bulmaya çalışan bir çocuğu anlatıyor Yüksel Aksu, Yusuf Kurçenli’ye ithaf ettiği filmde. Bunu yaparken de bir “Ege filmi” ortaya koyuyor kesinlikle ve belki de buradaki yaşam düzenine de övgüler düzüyor bir yandan da. Çağan Irmak’ın 2005 yapımı “Babam ve Oğlum” filmi yine bir Egeli devrimciyi ve oğlunu odağına almıştı; Yüksel Aksu ise o filmdeki mizahın dozunu bir parça artırırken, doğrudan politik içeriği de fazlalaştırmış burada. Her iki filmin bir başka ortak teması da işte bu Ege yaşamının, ülkenin içinde bulunduğu kimlik çatışması sorununa karşı sunulan -ve belki de artık yitirilmiş görünen- bir alternatif olarak gösterilmesi belki de.

“Kadınlı erkekli” tütün tarlasında çalışan, karşılıklı mâniler söyleyen veya deniz kenarında rakının da içildiği şarkılı türkülü yemekler düzenleyen bir yöre halkı var karşımızda. Bu halkın dinle ilgili pratik uygulamaları da günlük hayatın gerekliliklerine uyarlanmış ve katılıktan uzak bir havada görünüyor. Ramazan geceleri erkekler toplu olarak teravih namazı kılıyorlar ama namazın zamanı dünya kupası final maçı ile çakışınca, namazı ertelemeyi tercih ediyorlar. Namaz öncesi hocanın vaizi sırasında, kendi aralarında günlük hayatla ilgili konuşmalar yapmaktan da geri durmuyorlar. Aksu’nun filmi, kimilerinin “dini normalleştirmek”, kimilerinin ise “dini cüretkâr bir şekilde esnetmek (ve hatta dine hakaret etmek)” suçlamalarına maruz kalsa da ilkini mutlak bir şekilde önermediği gibi, ikincisini de kesinlikle içermiyor. Zaman zaman “hatırlıyorum” havasını taşıyan hikâyenin bu bağlamda daha çok “gerçekçi bir özlemi” yaşatmaya çalıştığını söylemek mümkün. Günümüz Türkiyesi’nde -ne yazık ki kimileri için radikal görünecek- bu özlemin, içinde bulunduğumuz karanlık günlere karşı bir ses olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Kaldı ki şöyle bir tarihî gerçek de var: 12 Eylül darbesinden sonra açılan Dev-Yol davasında sanıkların yedisi imamdı. Aynı doğruya götürüyorsa, farklı yollardan gitmenin, birbirine ve asıl hedefe zarar vememek koşulu ile, bir sakıncası olmasa gerek.

Sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan animasyon sahnesinin de desteklediği bir masal havası var filmin. Mirsad Herovic’in görüntüleri, gece el fenerleri eşliğinde tütün toplanması sahnesinde (buradaki müzik, ağıt havası ile kesinlikle etkileyici) olduğu gibi hayli başarılı. Görsel efektlerle yaratılmış yıldızlı ve hilalli gökyüzü karelerinin doğal bir hava taşıması da bu masal atmosferini destekliyor zaman zaman. Evet, bir masal bu; ama iyilerin kazandığı türden bir masal değil. Finaldeki, dozu bir parça kaçırılmış görünen ve bu açıdan Çağan Irmak’ın filmlerinin ucu kaçmış duygusallığını hatırlatan, trajedilerin de gösterdiği gibi hüznün kendisini epey hissettirdiği hikâye yine de umudu elden bırakmıyor (ölüm anından hemen önceki zafer işaretinde olduğu gibi). Günümüzde -altı özellikle çizilen kimlik çatışması ve gücü elinde tutanların kendilerinden olmayan kimlikleri yok etmeye yönelik icraatları nedeni ile- gittikçe daha da zorlaşan birlikte yaşam için geçmiş zamanlara bir selam gönderme anlamı taşıyor belki de bu masal havası ve yitirilen “şeyler”i hatırlatıyor bize. Hikâyenin 1970’li yıllarda geçmesi bu açıdan ayrıca önemli. 1980 darbesinden sonra bir yönetim tercihi olarak iktidarların her türlü toplumsal hareketi ezme ve liberallik ifadesi altında bireysellikleri ve bireysel düşünceleri öne çıkarma gayretlerinin henüz başlamadığı bir dönem bu çünkü.

Gazozcu rolündeki Cem Yılmaz’ın “Cem Yılmaz filmi” olarak adlandırabileceğimiz filmlerdeki karikatürlerden uzak düşen bir oyunculukla başarılı bir biçimde canlandırdığı karakterle ilgili önemli bir sıkıntısı var senaryonun. Hikâyede çocuk kadar yeri olan -bu yoğunlukta Cem Yılmaz’ın popülaritesi de etkili olmuştur herhalde- karakterle ilgili hemen hiçbir şey söylemiyor bize film. Küçük kusurları olan bu iyi niyetli adamın da bir hikâyesi vardır diye düşünüyor ve merak ediyorsunuz bu hikâyeyi ama bu merakı kesinlikle karşılamıyor senaryo. Böyle olunca da elimizde anlamlı olarak kalan tek temel unsur, bu karakter ile çocuk arasındaki usta-çırak ilişkisi oluyor. Cem Yılmaz’ın göründüğü tüm sahnelerde bolca konuşuyor olması veya filmin ramazan topu sahnesindeki baba-oğul ile usta-çırak ilişkisini karşılaştırması gibi ilgi çekici ve eğlenceli diyalogları içermesi bir çekicilik katıyor kuşkusuz ama öte yandan dozu kaçmış bir Cem Yılmaz şovuna da dönüşüyor zaman zaman bu bölümler. Çocuk oyuncu Berat EfeParlar’ın etkileyici başarısında ise hem onun yeteneğinin hem de yönetmen Aksu’nun payı olsa gerek. Parlar tek bir sahnesinde bile aksamadığı gibi, sessiz anlarında da en az diğer anları kadar etkileyici bir oyunculuk sergiliyor.

1970’li yıllarda, Urla’da üstsüz denize giren, güneşlenen turistler gerçekten var mıydı bilmiyorum ama bu sahneleri de hikâyesine doğal bir şekilde yerleştirmiş Aksu ve amatör oyuncuları, özellikle de kalabalık sahnelerde ustaca kullandığı yönetmenlik becerisi ile gerçekçi kılmış tüm bu anları. 1970’lerde -diğer başka nedenlerin yanında- dinî inanç gereği tutulan orucun 1980’li yılarda politik inanç nedeni ile tutulana dönüşmesini bir zorlama duygusu yaratmadan anlatan filmin finali, ne olacağını önceden hissettirse de etkileyici olmayı başarıyor kesinlikle ama keşke duygusallıktan bir parça daha uzak tutulsaymış bu sahneler ve keşke Cem Yılmaz adeta bir Yeşilçam parodisinde oynarmış gibi bakmasaymış cenaze sahnesinde.

Mevlana’nın “Açlığa sabır, Allah’ın has kullarına bir lütuftur” sözü ile bitiyor film. 1970’lerde bir çocuğun büyüdüğünün de bir kanıtı olarak kullanılan orucun, daha sonra zorbalığa karşı politik bir direnişin aracına dönüşmesini anlatan film, yerel tatlardan evrensel değerlere değinen eserlere uzanan filmler yapılabileceğinin başarılı bir kanıtı olarak görülmeyi hak ediyor kesinlikle. Gezi’de hayat bulan (ve şimdi sessizliğe bürünen) umudun bir uzantısı olarak da görülebilecek ve hayata sol bir dünyadan bakan film, iki baş oyuncusunun dışında tüm kadrosunun parlak performansları ve samimiyeti (ve dürüstlüğü) ile de dikkat çekerken, Ankara’dan gelen “kötü adamlar”ın kapanış jeneriğinde “K. Gerilla” olararak tanımlanması da ilginç açıkçası. Bu ifade eğer “kontrgerilla” anlamında kullanılmışsa (ki başka bir seçenek görünmüyor pek), neden bu şekilde kısaltılmaya ihtiyaç duyulduğunu sorgulamak gerekiyor. 2016’da ve Kültür Bakanlığı’nın desteği ile çekilen bu filmin bir benzerinin “dinî ve millî değerlere aykırılık” nedeni ile çekilemeyeceği bir düzene doğru hızla ilerleyen ülkede belki de bir çekingenlik neden olmuştur bu tercihe bilmiyorum ama filmin cesareti ile uyumlu değil bu kısaltma.

Hüseyin Aygün’ün BirGün’de yayımlanan ve filmin “Ege’nin güzel insanlarını; devletin, siyasal mücadelelerin amansızlığını, mecburi din dayatmasının çocuk ruhlardaki tahrişini” anlatmasını öven 3 Mart 2016 tarihli dokunaklı yazısında belirttiği gibi, bu hikâyede bir mezarı örten toprağa “ekilen” gazoz kapaklarının yıllar sonra bir çocuğun, Berkin Elvan’ın, mezarındaki bilyelere dönüştüğü bir ülke burası. İşte bu film de bu huzursuz ülkede hem yitip gidenleri anmak hem de bir umudu hatırlatmak gibi bir işlev görüyor. Görülmeli!

Kiss Kiss Bang Bang – Shane Black (2005)

“Parmağını al, köpeği öldür ve hemen çık oradan”

Ters giden bir soygun girişiminden sonra kendisini önce bir deneme çekiminde, ardından Los Angeles’ta bulan New Yorklu bir hırsızın hikâyesi.

Shane Black’in yazdığı (Brett Halliday’in “Bodies are Where You Find Them” adlı romanından “kısmen” esinlenerek) ve yönettiği bir A.B.D. yapımı. Amerikalıların “pulp fiction” (ucuz roman diye çevirebiliriz herhalde) dedikleri türden bir hikâye yazmış Black ve tam da bu hikâyeye uygun bir yönetmenlik tercihi ile eğlendiren, dinamik ve esprili bir film koymuş ortaya. Türün klişeleri ile dalga geçen bir havası olan ama sonuçta kendisi de tam da bu türden olan bu “ucuz film”, göndermeleri ile de kimi sinemaseverlerin ilgisini çekebilecek bir içeriğe sahip. Belki daha sakin bir dil ve hikâyesine kendisini gereğinden fazla kaptırmamış bir anlatım biçimi ile sinemasal açıdan daha başarılı olabilirmiş gibi görünen film, yine de eğlenmek için keyifle seyredilebilir açıkçası.

Shane Black hikâyesini beş bölümde anlatmış ve bu bölümlerin her birine, “ucuz roman” türünün ve dedektiflik eserlerinin ustalarından Raymond Chandler’ın çalışmalarının isimlerini koymuş: “Trouble is My Business”, “The Lady in the Lake”, “The Little Sister”, “The Simple Art of Murder” ve “Farewell, My Lovely” adını taşıyan bu bölümlerin içerikleri isimlerine hayli uygun ve bu açıdan Black’in ödevini çok iyi yaptığı anlaşılıyor; herhangi bir zorlama hissi vermiyor bu isimlendirmeler çünkü. Gary Mau’nun imzasını taşıyan açılış jeneriğinin üslubu ve animasyonu ile de hem klasik dönem Bond filmlerini hem de dedektiflik türündeki sinema örneklerini çağrıştırıyor Black’in filmi ve senaryosunun tüm temel ögelerinde olduğu gibi esinlendiği türe saygısını eksik etmiyor (veya ek olarak, bir başka ifade ile türün birikiminden epey yararlanıyor). Filmin adını da eklemek gerek, Black’in türe “saygı”sını anarken: “Kiss Kiss Bang Bang” ifadesi 1960’lı yıllarda özellikle Avrupa’da ve özellikle de Bond filmlerini tanımlamak için kullanılırdı. Sonuçta silahlar patlar (“Bang Bang”) ve kahramanımız güzel kızları öper (“Kiss Kiss”) bu filmlerde. 1966 yılında İtalyan sinemacı Duccio Tessari’nin yönettiği “Kiss Kiss Bang Bang” adında bir casusluk komedisi de çekilmiş hatta. Amerikalı ünlü film eleştirmeni Pauline Kael de eleştirilerini topladığı kitaplarından birine bu ismi vermiş ve “silahların ve öpücüklerin çoğu seyirciyi sinemaya çeken şeyler olduğunu ve sinemanın nadiren bu formülün dışına çıkabildiğini” yazmış.

Küçük bir hırsızlık girişimi sırasında işler ters gidince polisten kaçarken kendisini bir deneme çekiminin içinde bulan ve burada gösterdiği başarı üzerine Los Angeles’a götürülen baş karakter Harry’i Robert Downey Jr. canlandırıyor ve hikâye onun ağzından anlatılıyor esprili bir şekilde. Zaman zaman doğrudan seyirciye de hitap ediyor kahramanımız (hatta finalde Val Kilmer ile birlikte yapıyor bunu) ve hikâyenin diğer iki ana karakteri olan Gay Perry (bir eşcinsel dedektif olan bu karakteri Val Kilmer oynuyor) ve Harmony Faith Lane (Los Angeles’a ünlü olmaya gelen bir yıldız adayı olan bu karakteri canlandıran isim ise Michelle Monaghan) ile birlikte. Yaklaşık 100 dakika boyunca bu üç karakter bir olaydan diğerine, bir tehlikeden diğerine koştururken bol bol konuşuyorlar (neyse ki bu konuşmalar Tarantino’nun karakterleri için yazdığı türden “havalı” diyaloglar değil), bol bol hareket ediyorlar ve sık sık da eğlendiriyorlar izleyeni. Kara mizaha da bulaşıyor hikâye zaman zaman ve bir ucuz romandan beklenebilecek hemen tüm ögeleri (dedektif, güzel bir kadın, cinayet, zengin adam, sosyete dünyası vs.) barındırarak kendisini seyrettirmeyi başarıyor. Tıpkı ucuz romanların hızlı okumaya müsait olması gibi, bu roman da hızlı bir seyir ihtiyacını karşılıyor amaçladığı şekilde.

Eşcinsel dedektif karakteri belki de Shane Black’in en özgün buluşu olarak görünüyor hikâyede. Val Kilmer’ın keyifli bir biçimde canlandırdığı karakter türünün ağır basan maço yanına tam zıt bir noktada duruyor. Cep telefonunun melodisi “I will Survive” ama kendisi tam bir aksiyon kahramanı ve cesareti ile ucuz romanların ünlü dedektiflerinden kesinlikle geride kalmıyor. İç çamaşırının içinden ateşlenen tabanca sahnesi hem eğlencesi hem de türün erkeksiliğine eleştirel bir gönderme olması ile dikkat çekiyor kesinlikle. Downey Jr.’ın filmdeki en parlak performans olarak gösterilebilecek bir oyunculukla canlandırdığı Harry karakterini de dedektifin önüne geçirerek baş karakter yapması ve bu “sıradan hırsız”ı bir “kahraman” olarak biçimlendirmesini de Black’in artıları arasına eklemek gerekiyor türün klişelerinin dışına çıkmak açısından.

Pek çok eğlenceli sahnesi olan (bunlardan birinde kahramanımız bir köprüde asılı haldeyken bir tabutun içindeki cesedin koluna tutunarak aşağıya düşmekten kurtuluyor örneğin) filmin zaman zaman “ucuz bir film olmak”la “bir ucuz film parodisi olmak” arasında kararsız kaldığı ve bunun da bir turtarsızlığa yol açtığı görülüyor içerik açısından. Val Kilmer’ın karakterine ve bu karakterle Downey Jr.’ın Harry karakteri arasındaki ilişkiye daha fazla yer vermemesini de filmin, bir eksiklik olarak dile getirmek gerek. Bu iki unsurdan çok daha fazla komedi ve gerilim çıkarılabilirmiş çünkü.

Michelle Monaghan’ın tipik bir “femme fatale” olmaktan uzaklaşıp karakterine farklı boyutlar da katabilen oyunculuğu, zaman zaman kafa karıştırsa da (bunu ve kimi gerçekçilik problemlerini -Downey Jr. ile Monaghan arasındaki yaş farkına rağmen onları aynı yaşta olarak görmemizi beklemesi gibi- hiç dert etmediğini söylemek gerek filmin ve bu da filmi hem olumlu hem olumsuz anlamda etkiliyor) sürprizli hikâyesi, Saul Bass’a selam gönderen jenerik çalışması ve John Ottman’ın türün havasına çok uygun müziği ile de ilgiyi hak eden bir film bu. Shane Black ilk yönetmenlik denemesinde sınavını geçmiş açıkçası ama yukarıda sıralananan nedenlerle de bir eğlencelik olmaktan çok da öteye taşıyamamış filmini.

The Ides of March – George Clooney (2011)

“Başkan olmak istiyorsan savaş başlatabilirsin, yalan söyleyebilirsin, hile yapabilirsin, ülkeyi iflasa götürebilirsin ama stajyerlerle yatamazsın. Bunu yanına bırakmazlar”

Demokrat Parti’nin başkan adaylığı için yarışan bir valinin kampanyasının basın sekreterliğini yapan genç bir adamın yaptığı bir hata sonucu politikanın kirli dünyası ile kaçınamayacağı şekilde yüzleşmesinin hikâyesi.

Beau Willimon’ın “Farragut North” adlı oyunundan yazarın kendisi, George Clooney ve Grant Heslov tarafından sinemaya uyarlanan ve yönetmenliğini Clooney’nin üstlendiği bir A.B.D yapımı. Demokrat Parti’ye açık desteği ile bilinen Clooney’nin, politika dünyasının pisliklerini anlatmak için cumhuriyetçi değil de demokrat adayların kampanyası üzerinden ilerleyen bir hikâyeyi kullanmayı seçmiş olmasını tipik bir Hollywood liberali tavrı olarak görmek gerekiyor herhalde. Hikâyenin sonuçta söylediği de bu Amerikan liberali bakışını destekliyor çünkü: Sistemin tüm aktörlerini, hırsları, kirli çamaşırları ve “başarı için her yol mübahtır” anlayışlarını sergilemek ve eleştirmekten kaçınmamak ama sistemin kendisini asla doğrudan hedef almamak. Aralarında temel de çok da fark olmayan iki partinin egemen olduğu bir sistemin dokunulmazlığını gündeme getirmeyen bir eleştiriyi gerçek anlamda ciddiye almak mümkün değil kuşkusuz. Clooney’nin bu filmi de o klasik liberal anlayışın izinden giderken, sağlam kadrosu, vaat ettiklerini (politik sistem eleştirisi, gerilim vs.) tam anlamı ile karşılayamasa da ilgi çekmeyi başaran hikâyesi ve eli yüzü düzgün anlatımı ile kendisini izletmeyi başarıyor.

Filmin orijinal adı (“The Ides of March”), Mart ayının on beşi anlamına geliyor. Roma imparatorluğu döneminde çeşitli dinsel törenlerle kutlanan bugünün tarihteki asıl önemi ise daha sonra oluşmuş: Sezar bu tarihte uğradığı suikast sonucu ölmüş çünkü. Shakespeare’in “Julius Caesar” adlı oyununda kâhin, Sezar’ı “ayın on beşinden sakın” diye uyarır ve o gün geldiğinde Sezar kâhine: “Martın on beşi geldi işte” dediğinde şu cevabı alır: “Evet Sezar, geldi, ama daha geçmedi”. Tarihteki önemli bir olaya, Roma İmparatorluğu için bir dönüm noktası olan bir politik suikaste göndermede bulunmak akıllıca bir fikir elbette ama filmimizin hikâyesi ne o kadar önemli büyük bir trajediyi anlatıyor bize ve -daha da önemlisi- ne de ortada bir suikast var. Aksine film politik düzeni eleştiriyor kuşkusuz ama bir farklı alternatifi savunmayı bırakın, bunun ihtimalini bile gündeme getirmiyor. Yeni bir şey söylemiyor aslında hikâye bize: Ne kadar dürüst ve idealist olursa olsun bir politikacının bu düzen içinde temiz kalabilmesinin zorluğunu hatırlatıyor bize bir kez daha ama bunun zaten düzenin doğası gereği imkânsız olduğunu söylemeye pek yanaşmıyor. Yaptığı hatanın sonuçları ile peş peşe karşılaşmaya başlayan basın sekreterine, bağlı olduğu baş danışmanın söylediği gibi “zaman varken kaçılması gereken” bir dünya burası ama kendisi zevkle ve “başarı” ile yapıyor işini örneğin. Hikâyenin finali de düzeni değiştirmeye çalışmayı değil, ya düzenden çıkmayı ya da onunla uzlaşmayı ve kurallarına uymayı iki olası seçenek olarak görüyor ve gösteriyor sonuçta.

Zekî ve başarılı bir danışmanın yaptığı “küçük” bir hatanın kendisi için çok önemli olumsuzluklara yol açmasının şaşkınlığını iyi anlatıyor bize hikâye. Hollywood’un hikâye anlatmaktaki ustalığının izlerini taşıyan film, zaman zaman politik dramı bir gerilim ögesini de katarak bünyesine, çekici biçimde anlatmayı başarıyor seyircisine. Gerilimin sonradan soluğu kesiliyor çünkü filmin asıl derdi o değil; ne var ki bir yarım kalmışlık havası da veriyor bu açıkçası. Sonuçta politik açıdan da gerilim açısından da gitmesi gerektiği kadar gitmediğine tanık oluyoruz filmin ve bu da değerini azaltıyor şüphesiz. Howard Dean’in 2004 yılında Demokrat Parti’nin başkan adaylığı için yaptığı kampanyadan esinlendiği söylenen hikâyede, bu partinin adayının “Dünyayı önceden olduğu gibi tekrar biz (A.B.D.) yöneteceğiz” vaadinin bugünkü cumhuriyetçi başkan Trump’ın söylemleri ile ne kadar örtüştüğünü düşünürsek, iki parti arasındaki benzerlik üzerine söyleyeyecek çok şeyi olduğunu bildiğiniz bir hikâyenin bu potansiyeli de atladığını fark edip, rahatsız oluyorsunuz sonuçta.

Delege pazarlıkları, basınla karşılıklı çıkarlara dayalı “ahlâksız ilişkiler, önemli olanın her ne pahasına olursa olsun kazanmak olması, tüm bu kirli işlerin seçmene sunulan temiz yönetim vaadini pazarlamak için kullanılması ve daha da önemlisi seçmenin de tüm bunları aslında biliyor olması… Bu politik düzenin ikiyüzlülüğünü, daha doğrusu bu ikiyüzlülüğün seçmen tarafını gündemine almayan hikâye, en düzgün görüneninin bile “çamur at, izi kalsın” anlayışını benimsediği bir düzenin en azından net bir resmini göstermesi nedeni ile ilgiyi hak ediyor kuşkusuz. Buna Ryan Gosling, George Clooney, Philip Seymour Hoffman, Paul Giamatti, Marisa Tomei, Evan Rachel Wood ve Jeffrey Wright gibi oyunculardan oluşan sağlam bir kadroyu ve Alexandre Desplat’ın hikâyenin dramatik değişimlerini özenli bir şekilde takip eden müzik çalışmasını da eklerseniz, görülmeyi hak eden bir film bu. Politik gerilim olmaya nefesi yetmeyen, sistem eleştirisinde de hayli çekingen olan film, Clooney’in klasik ama hikâyesine uygun yönetmenlik anlayışının da katkısı ile rahatlıkla ve ara sıra da merakla izlenebilir.

(“Zirveye Giden Yol”)