Genç Kızlar Labirentinin Esrarı – Eduardo Mendoza

İspanyol yazar Eduardo Mendoza’dan 1978 tarihli bir polisiye. Adını hiç öğrenemediğimiz ve akıl hastanesinde yatan bir adamın, bir kız yatılı okulunda genç kızların bir süreliğine ortadan kaybolmasının sırrını çözmesini anlatan bu kitabı büyük ilgi görünce, yazar sonuncusu 2015 yılında yayımlanan dört macerasını daha anlatmış bu “dedektif”in. Olaylar Franco sonrasında, Barselona’da geçiyor ve eski rejimin izlerinin devam ettiği, yeni ”özgür” dönemin kaosunun başladığı ve toplumun epey yozlaşmış öğeleri bünyesinde barındırdığı bir resim çiziyor okuyucuya. Gizemi kadar, hatta açıkçası gizeminden çok alaycı dili ile dikkat çeken kitap hayli eğlenceli baş karakteri sayesinde keyifli bir okuma tecrübesine aracılık ediyor.

Kitabın kapağında Fransız ressam Clovis Trouille’in hikâye ile epey uyumlu bir resmi yer alıyor; “Mon Tombeau – Mezarım” adlı ve 1947 tarihli bu tablo kitabın hikâyesi düşünülerek yapılmış dedirtecek kadar uyumlu romanda anlatılanlarla. 5 yıldır akıl hastanesinde yatan, hiç ziyaretçisi olmayan, fahişelik yapan bir kız kardeşi olan adamı önceden tanıdığı ve onu tutuklamış olan bir komiser ziyarete geliyor ve gizemli bir olayı çözmesini istiyor. Bu karakterin ağzından anlatılıyor olan bitenler ve zaman zaman doğrudan okuyucuya hitap eden “dedektif”imiz hınzır ve alaycı bir üslup ve süslü konuşmalar ile okuyucuyu kesinlikle eğleneceği bir maceranın içine sokuyor kendisi ile birlikte. Kitabın açılışında, akıl hastanesinde yaptıkları bir futbol maçının hemen ardından duş almaya fırsat bulamadan başhekimin odasına çağrılan kahramanımız macera boyunca bir türlü yıkanamadığı gibi, balık kasalarının arasında yapılan bir tren yolculuğu veya çöp yığınının üzerine düşmek gibi talihsizlikler nedeni ile gittikçe artan bir koku ile dolaşıyor etrafta ve bunun bazen faydasını da (bazen de zararını) görüyor. Olayın sırrını çözmesi karşılığında akıl hastanesinden tahliye edilme sözü verilen adam zekâsı, analitik yeteneği ve pratikliği ile çözüme doğru giderken Mendoza bize 1970’li yılların sonundaki İspanya’dan bir resim de gösteriyor hikâyenin içine akıllıca yerleştirilmiş ve eğlendiren satırlarla anlatılan unsurlarla. Hastaneden tahliyesi, hukuk ve tıp biliminin ortak kararına bağlı olan adamın bu kurumlar arasındaki “ideolojik fark”ın acısını çekmesi, bir muhbiri konuşturmak için dişini sökerek işkence eden komiser, yoksulluk nedeni ile 9 yaşındayken yaşlı erkeklerle yatmaya başlayan kız kardeş veya peşindekilerden kurtulmak için aralarına karıştığı işçileri “yaşasın sendika” diye bağırarak galeyana getiren kahramanımız; tüm bunlar Franco sonrasının geçiş dönemini yaşayan İspanya’dan karşımıza gelen sosyal olgulardan sadece birkaçı.

Komiserin “Bunun için, toplumumuzun yüzkarası çevrelerini iyi bilen, adına atılacak çamur başkalarına sıçramayacak olan, yerimize bu işi halledebilecek yetenekte ve sırası geldiğinde kolayca başımızdan defedebileceğimiz birine ihtiyacımız var” diyerek görevi verdiği “deli dedektif”imizin eğlenceli satırlarla (“Kendi kendime, bir gün zengin olursam tek yıldızlı otelden aşağısında kalmayacağıma söz verdim”) anlattığı hikâyesinin polisiye yanı türün çok sıkı örneklerinde rastlandığı kadar güçlü değil ama gizemini eğlenceli biçimde aktarabilen ve türe hayli kendine özgü bir kahraman armağan eden bu kitap sadece polisiye meraklılarına değil, hikâyesini toplumsal koşullara oturtarak ve üstelik de oldukça eğlendirerek anlatan kitaplara düşkün herkesi keyiflendirecek bir çalışma.

(“El Misterio de la Cripta Embrujada”)

Tonio – Paula van der Oest (2016)

“Bebek doğduğunda bir günlük tutmaya başlayacağım. Her gün yazacağım, hayatındaki her şeyi. 18’ine bastığında da günlüğü ona vereceğim”

Tek çocuklarını, 21 yaşındaki Tonio’yu bir trafik kazasında yitiren bir yazar ile karısının hikâyesi.

Hollandalı yazar A. F. Th. van der Heijden’in Felemenkçe yazılan romanlara verilen Libris ödülünü 2012 yılında kazanan ve kendi oğlunu benzer bir kazada kaybettiktan sonra yaşadıklarından esinlenen aynı adlı romanından uyarlanan bir Hollanda yapımı. Yabancı Dilde Film dalında Hollanda’nın Oscar’a aday gösterdiği filmin senaryosunu Hugo Heinen yazarken, yönetmenliği Paula van der Oest üstlenmiş. Oğlunun tanımı ile “sadece gerçekten yaşanmış hikâyeleri yazan” romancının karşı karşıya kaldığı trajedinin hikâyesini geriye dönüşlerle anlatıyor film ve kurgu ile gerçeğin çok yakından örtüşmesinin de verdiği ve hikâyenin tümüne yayılan bir hüzün ve acı duygusu ile dile getiriyor derdini. Duygusallığı bir ticarî filmin yaklaşımından uzak durarak ve çoğunlukla dozunda denilecek bir şekilde kullanan film ikinci yarısında bir parça tekrara düşmüş gibi görünse de hikâyesinin trajikliğinin ve bunun gerçek olmasının da “katkı”sı ile etkiliyor seyredeni. Kendi hayatından ve üstelik acı bir parçasından yola çıkarak üreten bir yazarın bu yaratıcılık serüveni ise -belki her anı yeterince güçlü işlenmiş olmasa da- kendi başına yeterli bir neden filmi görmek için.

Filmin oluşum kaynakları başlı başına ilginç: “Alter ego”su olan Albert Egberts karakteri üzerinden kendi hayatını anlattığı bir dizi romanın yazarı A. F. Th. van der Heijden ve “Tonio” adlı romanını da kendi oğlunu bir kazada kaybettikten sonra yazmış. Her ne kadar andığım dizinin bir parçası olmasa da bu roman, benzer bir yolu izliyor ve yazar bir babanın (ve eşinin) oğullarının kaybı ile baş etmeye çalışmasını anlatan bu hikâyede yine kendi hayatından yola çıkıyor. Kendini ve yaşadıklarını anlatan bir hikâye yazmak bir yandan belki kolay görünen (çünkü elinizde bir şekilde hazır bir malzeme vardır) ama öte yandan “gerçekliği” ve “dürüstlüğü”nün her zaman sorgulanmaya açık olması nedeni ile aslında epey de zorlukları beraberinde getiren bir tercih. Tanık olduklarınızın gerçek olduğunu ve genç adamın ebeveynlerinin benzer bir acı yanı olan süreçten geçtiklerini bilmek, kuşkusuz filmin etkileyiciliğini artırıyor. Yönetmenin hikâyeyi zorlama bir duygusallıktan uzak tutarak anlatması ve bunu trajedinin etkisini azaltmadan yapmayı başarması da film için ciddi bir artı puan olmuş. Çocuğunu kaybetmek veya bir başka ifade ile söylersek, bir ebeveynin bir çocuğunun ölümüne tanık olması kuşkusuz çok korkunç bir durum ve film bu kaybın boyutunu sömürmeden ve yalın bir dilin tercih edildiği sadelik içinde anlatarak takdiri hak ediyor. Kazadan sonra geriye dönüşlerle bize anlatılan, çocuğun doğması (ve buna vesile olan gece), büyümesi ve özgür bir birey olması ve işte tüm bu zaman boyunca biriken anıların, kaybı bir yandan daha dayanılmaz kılmasını ve bir yandan da aslında dayanabilmek için güç vermesini, yaşananlara saygısını koruyarak anlatıyor film bize.

Filmin -kaynak romandan gelen- bir kozu ise babanın yazar olması ve sadece gerçek hikâyeleri yazmayı tercih etmesi. Bu durum babanın yaşanan kazayı hayal etmesini, an be an yeniden kurgulamasını ve bunun acısı ile baş etmek zorunda kalmasını da anlatmasını sağlıyor bize filmin ve tam da bu bağlamda hem güçlü hem de zayıf (daha doğrusu yeterince güçlü olmayan) yanı ortaya çıkıyor hikâyenin. Bir acıyı anlatmak o acıyı azaltır mı çoğaltır mı, sanatçının yaratma sürecinin odağına kendisini koymasının sonucu ne olur veya kişi kendi yaşadıklarını anlatırken ne kadar dürüst olabilir gibi pek çok soruyu sormanızı ve cevapları üzerinde düşünmenizi sağlaması ve bunu hikâyesine zarar vermeden- yaptırabilmesi filmin güçlü yönünü oluşturuyor. Buna karşılık bu temayı sinema dili açısından yeterince güçlü işleyemiyor film ve seyirciyi de bir ikilemde bırakıyor ayrıca. Babanın kaza anının görüntülerini izlemek istemesini (ve tereddüt etmesini vs.) örneğin bir babanın tepkisi olarak mı yoksa bir yazarın yazacağı romanın en trajik bölümünü görmek istemesi olarak mı yorumlamalı? Bunların ikincisi baba karakterinin sanatçı bencilliği üzerine düşünmeye götürüyor bizi ki doğal olarak rahatsız ediyor bu. Filmin bu ikilemi yaratmak yerine birini tercih etmesi ve seyirciyi ortada bırakmaması daha doğru olurdu açıkçası.

Hikâyenin bugünü ve geçmişi paralel olarak anlatması doğru bir tercih olmuş ve zaman zaman sizden gözyaşı bekleyen sahnelerin etkileyici kurgusuna da imkân vermiş. Genç adamın çocukluğunda çizdiği bir resim, Fransa’daki bir köy evindeki sahne veya çocuğun fotoğraf tutkusu gibi öğeler bu sayede sizi yüreğinizden yakalayıveriyor. Kazanın haberinin alındığı sahnenin tekrarı gibi başka anları da var filmin seyirciyi kesinlikle etkileyecek olan ve hikâyedeki -beklenen şekilde yer alan ama yine belli bir özenle kullanılmış görünen- pişmanlık, suçluluk duygusu ve kendini sorgulama gibi öğelerle birlikte filme değer katan. Filmin önemli anları arasında babanın, oğlunun beğendiği ve fotoğraflarını çekmek istediği bir kızla kendi evlerindeki zamanı hayal ettiği ve bu hayalinde “tanık oldukları”na müdahale etmeye çalıştığı bölümü de saymak gerek. Etkileyici ve hüzünlü bir bölüm bu ama filmin kimi anlarındaki zarif estetiği nedense burada esirgemiş yönetmen ve gereğinden fazla doğrudan çekmiş bu bölümü. Aslında babanın finale doğru olan sahneleri (başta gece kulübündeki olmak üzere) benzer şekilde filmin genel havasından ayrı düşmüş görünüyor. Bunda belki de tüm bunların adamın yazdığı/yazacağı romanla ilişkili olarak düşünülmüş olmasının payı vardır ama yine de üslup farklılığı dikkat çekiyor.

Filmin üç başrol oyuncusu da rollerinin hakkını vererek karakterlerini doğal kılmayı başarmışlar. Yazarı oynayan Pierre Bokma ile eşini oynayan Rifka Lodeizen arasındaki yaş farkı (on yedi yaş büyük Bokma) Fransa’daki gençlik sahnelerinde bir parça rahatsız ediyor ama her iki oyuncu da içinde kesinlikle bir güç barındıran sade oyunculukları ile bunu önemsiz kılmışlar. Genç oyuncu Chris Peters’i de bu iki tecrübeli oyuncuya ustaca eşlik edebildiği ve karakterini yaşının tüm özellikleri ile dengeli bir biçimde canlandırabildiği için tebrik etmek gerekiyor.

İsmini anmamız gereken bir diğer isim ise kurguyu üstlenen Sander Vos. Sadece geçmiş ile gelecek (“hayat” ile “ölüm”) arasındaki geliş gidişleri değil, sahnelerin kendi içlerindeki geçişleri de çok iyi kurgulamış ve hikâyenin “hüzünlü şiir” havasına katkıda bulunmuş. Anne karakterinin bir parça geride kaldığı, görüntü yönetmeni Guido van Gennep’in sahnelerin ruhuna uygun renk tonları ve ışık tercihleri ile çarpıcı bir iş çıkardığı ve çocuğunu yitirmek ile baş etmeyi (ya da bunun imkânsızlığını) düzeyli bir biçimde anlatan bu filmi görmekte yarar var.

Zjednoczone Stany Milosci – Tomasz Wasilewski (2016)

“Yolumuzu belirleyen aşk mıdır? Aşk burada, bir pazar ayininde duyduğunuzdan daha zordur. Rahat bir pazar gezisi değildir. Tanrım, sana sınırlarımı getiriyorum ve onları sonsuzlukla değiştiriyorum. Tanrım, bize merhamet et”

Rejimin değişmesinden bir yıl sonra ve geleceğin henüz belirsiz olduğu zamanlarda dört Polonyalı kadının yeni bir hayat arayışının hikâyesi.

Polonyalı sinemacı Tomasz Wasilewski’nin yazıp yönettiği, Polonya ve İsveç ortak yapımı olarak çekilen bir film. Berlin’de En İyi Senaryo ödülünü kazanan film dört farklı kadının birbirleri ile çakışan ve zaman zaman da iç içe geçen hikâyelerini özenl bir dil ile ve hayli karanlık bir atmosferi tercih ederek anlatıyor. Wasileswki’nin hikâyeyi 1990 yılında geçirmesi, dört kadının mutluluk ve yön arayışlarını ülkesinin o tarihteki arayışı ile illişkilendirmek amacını taşıyor kuşkusuz. Kapitalist düzene uyum sağlayan Polonya’nın doğruyu bulup bulmadığı ayrı bir tartışma konusu (Macaristan ve Türkiye ile birlikte Avrupa’nın hızla sağa kayan ve otoriter bir yönetimi benimseyen üç ülkesinden biri bugünlerde Polonya) ama mutluluk ve bastırılan duygularını tatmin etmenin peşine düşen kadınlara pek umutlu bir gelecek sunmuyor Wasilewski. Görsel dili ile de, hikâyesi ile de soğukluğu tercih eden yönetmen filmini sinema tarihinin en karanlık filmlerinden biri yapmış ki bu da hikâyeyi herkese göre değil, özellikle de sinemada eğlenmenin, iyi vakit geçirmenin peşinde olanlara değil, kategorisine yerleştiriyor rahatlıkla. Sinemada dertleri bu olmayanların ise başta oyunculuklar ve özenle yazılmış senaryosu olmak üzere filmden hayli keyif alacağı kesin.

Berlin Duvarı yıkılmış, Polonya’da rejim değişmiş ve ülke yeni düzene uyum sağlamaya çalışırken geçiş döneminin sancılarını da yaşamakta. Filmimiz işte bu dönemde dört kadının kişisel mutluluk arayışlarını anlatıyor bize ve en azından bu karakterler için pek de kolay bir hayat koymuyor önlerine. Diyaloglara yansıyan veya zaman zaman kulağımıza çalınanlar dışında ülkedeki karmaşayı anlatmaktan uzak duruyor film ve bu geri plan üzerinde dört bireyin kişisel karmaşalarını ve trajedilerini getiriyor önümüze. Wasilewski “Doları nereden buldun?” veya “kot aldım” gibi konuşmalarla veya kulağımıza gelenlerle yetiniyor ve bu geçiş döneminde kadınların hikâyelerine odaklanıyor asıl olarak. Mutsuz olduğu evliliğin içinde bunalan ve yerel kilisedeki genç rahibe tutku duyan bir kadın (rahibi duş alırken seyrediyor gizlice), evli bir doktorla ilişkisini adamın karısının ölümünden sonra da sürdürmeye çalışan bir okul müdürü (bu ilişkinin sürmesi için sonuna kadar gitmeye kararlı ve istemeden trajik bir olaya neden oluyor), model olmak ve “Batı”ya gitmek için çabalayan bir spor ve dans hocası genç kadın (trajik bir olay yaşıyor) ve ona aşık olan orta yaşlı bir öğretmen (belki de hikâyenin tek şanslı kişisi, her ne kadar istediğini hiçbir zaman elde edemeyeck olsa da); bu karakterlerin hikâyelerini ustalıkla örmüş senaryo ve oldukça “sert” ve karamsar bir yazgı çizmiş onlar için. Bu karanlık hava filmin görsel dilinde de bulmuş karşılığını. Zaman zaman ve uzun bir şekilde görüntüye gelen devasa bloklar halindeki konutların iç karartıcılığı veya açık alanlarda bile görüntüye hâkim olan klostrofobik atmosfer (görüntü yönetmeni Oleg Mutu müthiş bir iş çıkarmış gerçekten ve bu renkli filmi ruh hali açısından siyah beyaz ve soğuk bir biçime dönüştürmüş) hikâyeyi her anında karanlık ve soğuk kılıyor.

Ortalığı bolca -porno türünden olanların da aralarında olduğu- korsan videokasetlerin kapladığı günlerde geçen hikâyede din de önemli bir yer kaplıyor. Birkaç kez tanık olduğumuz pazar ayini ve orada “sevgi” üzerine yapılan konuşmalar ya da genç rahibin koca apartmadaki daireleri tek tek gezerek evleri ve içlerindeki kutsaması ve bu arada kilise için bağış toplaması gibi sahneler toplumun hayatında dinin -en azından görünürdeki- güçlü ama onlara hiç yardımcı olamayan konumunu gösteriyor bize. Wasilewski bu “soğuk” filminde hayatlarına onca girmiş göründüğü dört ana karaktere belli bir mesafeyi koruyarak bakmayı başarabilmiş ve bizim de onlara sempati ile değil objektif bir şekilde yaklaşmamızı istemiş. Filmin genel havası düşünülürse doğru bir tercih bu ve en azından kadınların başlarına gelenlerin bizi gereğinden fazla sarsmasına da engel oluyor bu şekilde yönetmen. Cinselliğin her hikâyenin merkezinde yer aldığı; mutluluk anlarına, hayal kırıklığına, öfkeye, ilkel güdülere veya tatmin olma arayışına eşlik ettiği filmde bize hikâyenin sertliğini arttıran bir “imkânsızlıklar” galerisi sergiliyor Wasilewski (filmin umutsuzluk dozunu daha da arttıran bu tercih kimi seyirciye fazla gelebilir kuşkusuz): Bir rahibe tutku ile bağlanmak, önce evli şimdi ise kendisini istemeyen bir erkeğe aşık olmak, kendinden hayli genç ve heteroseksüel bir kadına aşık olmak veya kapağı Batı’ya atabilmek gibi durumlar ve duygular var bu galeride. Sevişmelerin ya sert bir biçimde (bir başka duygunun dışavurumu sanki bunlar) ya da taraflardan birinin iradesi dışında gerçekleşmesi ve kahramanlarımızın imkânsız arayışları sırasında çılgınca şeyler yapmasını da filmin karanlığına ilave edebiliriz.

Sessziz anların ve boş mekanların öne çıktığı filmde dört kırılgan karakterin hikâyesini etkileyici bir şekilde anlatıyor Wasilewski ve umuda hiç yer bırakmamak gibi tartışmalı ve seyri zorlaştıran tercihine rağmen önemli bir başarı yakalıyor. Buz tutmuş gölde geçen trajik bir olayın doğru bir şekilde uzak çekimle gösterildiği sahneden saldırıya uğrayan bir kadının üzerinden bu saldırının “kalıntılar”ının sevgi ile temizlenmesinin gösterildiği bölüme, beklenen “sevgili” gelmeyince tek başına yenen bir yemekten muhtemelen hep hayal edilen ve buna kavuşmanın şaşkınlığının egemen olduğu dansa çarpıcı anlar yaratmış Wasilewski ve dört kadın oyuncusundan da oldukça etkileyici bir destek almış. Julia Kisowska, Dorota Kolak, Marta Nieradkiewicz ve Magdalena Cielecka’nın karakterlerinin hüzünlerini, yorgunluğunu ve umutsuzluğunu bu denli gerçek kılabilmesi hikâyenin zorlayıcılığını ve bilinçli soğukluğunu azaltıyor kesinlikle. Zor ama kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“United States of Love” – “Aşk Birleşik Devletleri”)

Hoş Cinayet (Polisiye Romanın Toplumsal Bir Tarihi) – Ernest Mandel

Marksist ekonomist Ernest Mandel’in suçun ve “suç romanları”nın tarihini burjuva toplumunun tarihi ile paralel olarak anlattığı ve ilkinin ikincisinin yansıması olduğu tezini işleyen incelemesi. Troçkist bir aktivist olan Mandel’in Marksist bir bakış açısı ile yazılmış pek çok ekonomi kitabı ve Marksizm üzerine pek çok incelemesinin yer aldığı bibliyografyası içinde bu kitap farklı bir yerde duruyor şüphesiz ve Mandel politik görüşlerini yansıttığı bu kitap ile hem suç romanları (polisiye, dedektif, gerilim, casus vb. isimlerle de anabiliriz bu türü) meraklılarının hem de özellikle dünyayı sol bir perspektifle görenlerin çok keyif alacağı bir eser ortaya koyuyor. Kitabı değerli kılan pek çok öğesi yanında, iyi yazılmış bir polisiye okumanın keyfini hatırlatması ve buna teşvik etmesi de var ki başlı başına kitabı değerli kılıyor bu özelliği.

Kitabın başındaki önsözüne Mandel, “Polisiye romanları okumaktan hoşlandığımı itiraf etmeliyim” cümlesi ile giriş yapmış ve türün “edebî bir tür olarak muazzam başarısı karşısında büyülenmeden edemem” diyerek devam etmiş. Eserini “klasik diyalektik yaklaşım”la hazırladığını söylüyor ve polisiye romanları incelemeye zaman harcamayı önemsiz bulacaklara, “Tarihî materyalizm bütün toplumsal olgulara uygulanabilir ve uygulanmaladır” diye peşinen cevap veriyor. İncelemeyi on altı bölüme ayırmış Mandel ve her birinde toplumsal düzen ve ondaki değişimlerin suç romanlarında karşılığını nasıl bulduğunu yansıtmış özenli ve keyifli bir kalemle. Örneğin “Kahramandan Kötü Adama” adını taşıyan birinci bölümde “modern dedektif romanı “iyi haydutlar” hakkındaki popüler edebiyatın uzantısı” diyor (“diyalektik bir parende” ile “dünün haydut kahramanı bugünün kötü adamı ve dünün otoritenin alçak temsilcisi bugünün kahramanı olmuştur” diye ekleyerek) ve “iyi haydut hikâyelerinin Batı dünyasında saygın bir geleneği, en azından feodal rejimlere karşı çıkan toplumsal hareketlere kadar uzanan bir geçmişi vardır” tezini savunuyor. Feodalizm ve aristokrasiye karşı yükselen burjuvazinin dilini konuşan suç romanlarının bu düzen karşıtlığı nedeni ile haydutları (örneğin Robin Hood) “soylu” gösterdiğini ama zamanla burjuvazinin kendisi düzenin egemeni olunca haydutların tekrar kötü adama dönüştüğünü çünkü şimdi kendi iktidarları için bu suçluların tehlike oluşturduğunu belirtiyor. Kapitalizme karşı ilk isyanların başlaması ile birlikte devletin ve polis gücünün önemi artınca polisiyelerdeki suçluların tam bir kötü adama dönüşmesini de buna bağlıyor tezinin delili olarak. Benzer şekilde, takip eden tüm bölümlerde burjuvazinin yükselişi veya yozlaşması gibi değişimlerin suç romanlarındaki izlerini zengin bir referans listesi ile sunuyor okuyucuya ve kolaya kaçan bir tanımla “kaçış edebiyatı” olarak tanımlanabilecek bir türün de aslında ne kadar politik olduğunu hatırlatıyor bize. Evet, Thomas Mann’in söylediği gibi “Her şey politiktir” sonuçta kendisini ısrarla apolitik bir konumda tutanların itirazına rağmen.

Klasik dedektif romanının “zekâların çarpışması” olduğunu ve bu çarpışmanın iki düzeyde (dedektifle suçlu arasında ve yazarla okuyucu arasında) sürdüğünü belirten Mandel, bu türün gerçek ustalarının “aldatmadan şaşırtmayı” başaranlar olduğunu söylüyor bu sınıfsal ve idelojik analizi öne çıkaran incelemesinde. Türün hikâyelerinin değişen toplumsal düzen ve koşullara bağlı olarak sokaklardan salona (Agatha Christie’nin romanlarında olduğu gibi) ve sonra ABD’deki içki yasağı ve büyük ekonomik bunalımla (ve bunların sonucu olan “örgütlü suç”un patlaması ile) birlikte tekrar sokağa dönmesini, suçluların ait oldukları sınıfların nasıl değiştiğini, örgütlü suçla savaşabilmek ve burjuva toplumunun düzenini koruyabilmek için gerekli olan polisleri yücelten romanların devreye girişini, örgütlü suçun bir adım sonrası olan devlet suçlarından dolayı casusluk romanlarının ve Bond gibi karakterlerin ortaya çıkışını ve karton kapaklı ucuz kitapların ortaya çıkması ile birlikte süratle artan okuyucu sayısından yola çıkarak bu türün neden popüler olduğunu da (hangi psikolojik ihtiyacı karşıladığını, bir başka ifade ile) anlatıyor kitabında.

Popülerliğin çoğunlukla okuyucunun içindeki “bazı bilinçsiz saldırgan dürtülere, içgüdüsel kan tutkusuna ya da ölüm arzusuna” atıfla açıklandığını ama bunun tarihsel bir açıklama ile desteklenmesi gerektiğini öne sürüyor. Suç tarihini burjuva tarihi ile ilişkilendiren yazar, bu yaklaşımı ile tutarlı bir şekilde, burjuva uygarlığının özelliklerini kullanıyor açıklama olarak: “Burjuva uygarlığı, insanların inandıkları için değil, ceza korkusuyla saygı gösterdikleri yasalarla dayatılan uygarlıktır” diyor ve “Yeni iştahların uyandırılması gerektiği yeni metaların üretimi, sermayenin giderek büyüyen yeniden üretimini olanaklı kılan mekanizmalardan biridir” diye yazarak “türün şiddet dürtülerini yüceltmesini” ve “başkalarının şiddet deneyimlerini paylaşmasını” popülerliğin nedenlerinden biri olarak koyuyor okuyucunun önüne. Orta sınıfın nitelik değiştirmesi (“bağımsız çiftçi, zanaatkâr ve esnaf sayısı azalırken teknisyen, memur ve hizmet sektörü çalışanlarının sayısının artması”) ve yeni orta sınıfın okuryazarlığının ve yaşam koşulları nedeni ile “kafayı başka şeylere yorma” ihtiyacının fazla oluşunu; elbette türün ilkel dürtüleri tatmin ediyor olmasını ve Alman filozof Ernst Bloch’a göndermede bulunarak, “burjuva toplumunun işleyişinin büyük bir esrar” olmasını da nedenler arasına ekliyor Mandel.

1985’de yayımlanan kitap, türün geçirdiği dönüşümün tekrar en başa, “kanun dışı kahraman” tipine geri dönülmesine yol açtığını söylüyor ama burjuva değerlerinin çürümesinin neden olduğu bu durumun daha çok biçimsel bir benzerlik olduğunu ifade ediyor. Yeni kahramanların eskinin “soylu haydutlar”ı gibi bir dava peşinde koşan asiller olmadığını, onları daha çok “savundukları bir davaları olmayan, umutsuz ve alaycı asiller” olarak tanımlamak gerektiğini söylüyor. Mandel’in 1985’e kadar getirdiği türün bu sınıfsal analizini oradan günümüze taşıyan bir eser hayli çekici bir kitap olurdu kuşkusuz. Örneğin Mandel’in incelemesinde sadece bir iki yerde çok kısaca değindiği Peter Wahloo ve Maj Sjövall’ın yaratıcısı olarak kabul edildikleri ve türe yeni bir soluk getiren İskandinav polisiyesinin 1980’lerden sonraki örneklerini nasıl değerlendirirdi acaba yazar?

Mandel kitabın sonunda hem uzun bir bibliyografya ile konu ile ilgili diğer kitapların listesine hem de kendi incelemesi boyunca adı geçen suç eserlerinin listesine yer vermiş ki buradaki kitapların her biri özellikle de türün meraklıları için hayli çekici bir okuma listesi oluşturabilir. Özetle, sadece bu edebi türün düşkünlerinin değil, politik analizlere düşkün olanların da keyifle okuyacağı bir çalışma bu ve açıkçası bundan sonra okuyacağım her suç romanında olan bitene, “iyi” ve “kötü” karakterlere Mandel’in gözü ile bakmamı sağlayacak kadar da etkileyici. Yazarın kitabının son paragrafı ile bitirelim bu yazıyı ki burjuva toplumuna sıkı bir tokat atan ve polisiye romanın tarihinin neden aynı zamanda toplumsal tarih olduğunu açıklayan bu bölüm aslında çok da iyi bir özet kitabın kendisi için: “… çünkü burjuva toplumunun tarihi, aynı zamanda mülkiyetin ve mülkiyetin yadısınmasının, bir başka deyişle suçun tarihidir; çünkü burjuva toplumunun tarihi, aynı zamanda bireysel ihtiyaçlar ve tutkular ile mekanik olarak dayatılan toplumsal konformizm biçimleri arasındaki giderek büyüyen, patlamaya hazır çelişkinin tarihidir; çünkü burjuva toplumu, kendi kendine suçu beslemekte, suç içinden gelmekte ve suça yol açmaktadır; belki de burjuva toplumu, eninde sonunda bir suç toplumudur çünkü.”

(“Delightful Murder – A Social History of the Crime Story”)