Krigen – Tobias Lindholm (2015)

“Baba, çocukları öldürdüğün doğru mu?”

Afganistan’daki bir çatışma sırasında, komutası altındaki askerleri korumak için verdiği ateş emri ile sivillerin ölümüne yol açmakla suçlanan Danimarkalı bir askerin hikâyesi.

Tobias Lidholm’un yazdığı ve yönettiği bir Danimarka yapımı. Yabancı Dilde Film dalında Danimarka’nın Oscar’a aday gösterdiği film ilk yarısında, askerlerinin hayatları ile ilgili olarak sürekli kritik kararlar vermek zorunda kalan komutanın tedirgin ve zor hayatını ve geride bıraktığı eşi ve üç çocuğunun onu beklerken geçen günlerini anlatırken, ikinci yarısında bir “mahkeme salonu filmi”ne dönüşüyor hikâye ve suç, hukuk, vicdan azabı gibi temalar üzerinden seyircinin ilgisini ayakta tutacak bir şekilde anlatıyor kahramanının yaşadıklarını. Askeri oynayan Pilou Asbæk ve eşi rolündeki Tuva Nuvotny’nin dokunaklı ve yalın oyunları ile dikkat çektiği filmde Sune Wagner’in minimal müziği ve Magnus Nordenhof Jønck’un görüntüleri de takdiri hak ediyor. Politik olmamaya çalışan ve bu hedefine de ulaşan film tam da bu açıdan sorgulanmayı hak ediyor öte yandan. A.B.D.’nin “dünya jandarmalığı” rolüne en uyumlu hareket eden Batılı ülkelerden biri olan Danimarka’nın askerlerinin barış ve huzur için Afganistan’da olduğunu anlıyoruz hikâyeden ki bu da sorgulanmaya elbette hayli açık bir yaklaşım.

Tobias Lidholm bu üçüncü uzun metrajlı filminde daha önceki iki filminde olduğu gibi başrolü yine Pilou Asbæk’e vermiş. Oyuncu hem güçlü hem narin bir hava katmış karakterine ve abartılı oyunculuktan uzak durarak onun trajedisini ve kendini içinde bulduğu ikilemi çok iyi yansıtmış bize. Eşini oynayan Tuva Nuvotny de benzer bir sadelikle oynuyor ve kocasının dönüşünü beklerken üç çocuğun birden sorumluluğunu üstlenen karakterinin yorgunluğunu etkileyici biçimde getiriyor karşımıza. Yönetmen Lidholm el kamerasını tercih etmiş ve bunun beraberinde getirdiği gerçekçilik duygusundan yararlanırken, örneğin çatışma sahnelerinde seyirciden dikkat isteyen bir hava yaratmış. Hikâye ilk yarısında paralel olarak Afganistan’daki askerin ve Danimarka’daki ailesinin yaşadıklarını aktarırıken, ikinci yarısında hemen tamamen Danimarka’daki mahkeme salonunda olan biteni aktarıyor seyirciye. Senaryonun temel başarısı, ikinci yarısında karşımıza getireceği sorulara bizi ilk yarısında ustaca hazırlıyor olması. Askerlerin görev yerlerindeki tedirgin hayatlarını, kimin “dost” kimin “düşman” olmadığını bilmenin pek kolay olmadığı bir bölgede ve tehlike altında yaşıyor olmanın neden olduğu ruh halini ikna edici biçimde anlatıyor film ve komutanın verdiği emiri hangi koşullar altında ve neden verdiğine ikna ediyor bizi. Bu ikna hem olumlu hem olumsuz bir sonuca neden oluyor film açısından. Olumlu çünkü sonra seyredeceklerimizde hikâyenin kahramanının hislerini çok daha kolay anlamamızı sağlıyor bu tercih ama tam da bu nedenle sizi bir taraf tutmaya yönlendiriyor sanki ki bu da bahsettiğim olumsuz sonucun ta kendisi. Hukuk açısından doğru olanla, ahlâki açıdan doğru olanın karşı karşıya geldiği hikâyede bir tarafta durmaktan çok, ortada kalmak çok daha gerçekçi olurdu çünkü.

Mahkeme salonunda geçen sahneleri olan onca film arasında mizanseni açısından bir fark yaratamıyor film ikinci bölümde ama burada önemli olan hikâyenin kendisi ve kahramanının akıbeti (ve elbette hissettikleri) olduğu için çok da önem taşımıyor bu durum. Ne var ki avukat ile savcı karakterlerini kullanımı sorunlu filmin; çünkü onlar üzerinden gereksiz bir şekilde klişelere uğruyor hikâye ve avukatın etiği (ve adalet açısından doğru olanı) değil davayı kazanmayı önemsemesi ya da savcının davanın gittiği yönle ilgili tepkileri filmin genel havası içinde gereksiz duruyor. Hikâyenin “tarafsız” (ve “apolitik”) konumu da sorgulanmayı gerektiriyor: Filmin başlarında komutan bir toplantıda tüm askerlere “Neden burada olduğundan şüphesi olan var mı?” diye soruyor ve kimseden pek bir şüphe işareti gelmiyor. Kendisinin yerini aldığı için ölen arkadaşının vicdan azabının da etkisi ile evine dönmek isteyen asker dışında tümü “cesur ve iyi” askerler olarak çıkıyor karşımıza ve neden orada olduklarını (ve hatta olmaları gerektiğini) çok iyi biliyorlar (faydasını sorgulasalar da) gibi görünüyorlar. Evet, sivilleri korumak için oradalar ve birkaç sahnede bunu başardıklarını da gösteriyor bize hikâye ama bu askerlerin hiçbirinin neden şu soruyu sormadığını anlat(a)mıyor: “Afganistan nasıl bu hale geldi ve bunda bizim payımız ne?” Bunun yerine hikâye sadece şunu söylüyor: “Burada zalim Taliban var ve bu Danimarkalı askerler de sivilleri onlardan koruyor.” Apolitik olmanın da neden olduğu yanlış (veya en azından eksik) bir bakış bu kuşkusuz ve filme de zarar veriyor.

Biri bombalanmış bir binanın enkazın içinde kendisini gösteren, diğeri sıcak ve mutlu evinde bir yorgandan dışarı çıkan iki farklı bebek ayağının sembolü olduğu bir eşitsizliği göstermesi, kendilerine sığınmak isteyen sivil bir aileyi askerî güvenlik kuralları gereği ret etmek zorunda olan komutanın yaşadıkları veya askerlerin bir Taliban üyesini aralarındaki bir keskin nişancının öldürmesinden sonra cesedin başındaki “neşeli” sohbetleri gibi dikkat çeken anları olan filmin asıl çekiciliği elbette, başta da belirttiğimiz gibi, adaletin ne olduğunu düşünmenize neden olacak soruları. İyi niyetle ve pek çok insanın sağ kalmasını korumak için alınan bir karar başkalarının ölümüne neden olduysa ne yapmalı sorusu veya komutanın eşinin daha kişisel bir bakış açısı ile söylediği “Sekiz çocuk öldürmüş olabilirsin ama evinde de seni bekleyen üç çocuk var” cümlesinin trajikliği filme çekicilik katıyor. Bu bağlamda finalin de çok doğru olduğunu söylemekte yarar var. Adaletin şu ya da bu şekilde bir karara varması gerçekten problemi çözmüyor ve bunu çok iyi anlatıyor filmin son kareleri.

Sadece bildiğimiz anlamdaki savaşı ve etkilerini değil, baş karakterinin aldığı kararın sonucunda kendi içinde yaşadığı savaşı da anlatan ve iyi bir insanın çok kötü bir “suç” işlemesinin ahlâki ikilemini önümüze koyan film görülmeyi hak eden bir çalışma. Irak Savaşı da dahil olmak üzere her fırsatta A.B.D. ile hareket eden Danimarka’nın suçlarını ve başa dönersek, o askerlerin neden orada olduklarını anlatan bir film değil bu ve eğer bu ciddi problemi bir kenara koyabilirseniz ahlâkî ve hukukî meseleleri kesinlikle ilginizi çekecektir.

(“A War” – “Savaş”)

Seni Seviyorum – Atıf Yılmaz (1983)

“Kraliçem, dışarı çıkma, n’olur! Dışarıda bu güzelliği yiyip bitirmeye hazır, canavar bir dünya var”

Zengin olma düşleri nedeni ile terk ettiği kadını yıllar sonra bir pavyon şarkıcısı olarak bulan bir iş adamının vicdan azabı ve adamın yeni bir hayat kurma teklifi karşısında kadının kapıldığı tereddüdün hikâyesi.

Macit Koper’in orijinal senaryosundan Atıf Yılmaz’ın çektiği bir film. Melodram türü içinde değerlendirilebilecek olan film, temel olarak klasik bir Yeşilçam hikâyesi olsa da gerek Koper’in senaryoya yerleştirdiği kimi unsurlar gerekse Yılmaz’ın farklı bir mizansen kurma çabası ile bu klasik havadan bir parça uzak duruyor. Kimi yardımcı oyuncuların başarısı, Cihan Ünal’ın tiyatro etkilerinden arınmış ve sadeliği öne çıkaran performansı ve Türkan Şoray’ın senaryodan kaynaklanan nedenlerle zaman zaman daha önce görmüşlük hissi yaratan bazı sahnelerdeki sıkıntısına rağmen, diğer bazı sahnelerdeki etkileyici oyununun dikkate değer kıldığı filmde Cahit Berkay’ın müziği de hikâyeye çekicilik katmış. Sadece kötü değil, aynı zamanda yanlış olarak da tanımlanması gereken finali ve Yılmaz’ın filmi hakkındaki iddialı ifadesini (“Senaryonun kurgusundaki özelliklerle melodramatik kalıbı kırladık, zorladık. Meodrama yeni, denenmemiş öğeler katmaya çalıştık.”) hemen hiçbir şekilde desteklemeyen hikâyesi ve yönetmenlik anlayışı ile bir başarı olarak görmenin pek mümkün olmadığı film, yine de aksamayan anlatımı ile ve kısıtlı ölçüde gerçekleştirilebilmiş olsa da farklılık çabası ile ilgiyi hak ediyor.

Önemli bir kısmı Hatay, İskenderun’da ve bir pavyonda geçen filmin hikâyesini Türkan Şoray, “Sinemam ve Ben” adlı kitabında “bir konsomatrisin dramı” olarak anlatıyor ve Atıf Yılmaz’ın iddialı savını destekliyor, filmi “şiirsel” olarak da nitelendirerek. Filmin takdir edilmesi gereken ve zaman zaman gerçekten etkileyici olmasını sağlayan bir farklı olma çabası var ve kesinlikle doğru bir çaba bu; çünkü senaryoyu yazan Macit Koper Yeşilçam’ın bolca anlattığı bir temadan yola çıkarken bu temayı 1980’lerin havasına ve Yılmaz’ın “kadın filmlerinin ustası” olarak anılmasına lâyık bir seviyeye çıkarması gerektiği bilinci ile çalışmış. Ortaya çıkan sonuç, bir farklılık içeriyor ama bu farklılık ne Yılmaz’ın öne sürdüğü bir radikal yaklaşım iddiasını destekliyor ne de tatmin edici bir seviyeye ulaşabiliyor. Adamın suçluluk duygusu ve bunun neden olduğu vicdan azabı ile “acıma” ve “kendini savunma” duygularının birbirine karıştığı ruh hali, kadının geçmişin güzelliğinin artık geri döndürülemeyeceği inancı ile içinde yeşeren bir umut arasında kalması gibi unsurları var hikâyenin ve açıkçası filme seyircinin ilgisini ayakta tutacak bir zenginlik de katıyorlar. Koper’in hikâyesi için tercih ettiği ve bir melodrama da bu yakışır diye düşündüğü finali ise tüm bu zenginlikleri süpürüp götürüyor nerede ise. Sorun finalin mutlu bir son ile mutsuz son arasında yaptığı seçim değil, bu seçimi destekleyecek ve anlamlı kılacak gerekçeleri seyirci için kesinlikle yaratamamış olması. Öyle ki bu anlamsız final ile film sona erdiğinde aldatıldığınız hissine bile kapılmanız mümkün.

Sinemamızın filmlerin sessiz çekildiği yıllarının tipik hastalığı olan, şarkı söylenen sahnelerdeki senkronizasyon problemine burada da tanık olmak rahatsız edici ve bu problemin Şoray’ın standart bir oyunculuktan pek uzaklaşamadığı pavyon sahnelerine denk gelmesi ile artıyor bu rahatsızlık. Şoray’ın pavyon şarkıcısı Aygül’ü değil, o kimlikten sıyrıldığı ve otel odasında yalnız kaldığında dönüştüğü Selma’yı ve onun gençliğini canlandırdığı sahnelerde parladığı ve usta bir oyuncu olduğunu gösterdiği filmde sanatçının kendi yaptığı dublajının karakteri için bir parça fazla zarif kaldığını söylemek gerekiyor. Sanatçının karakterinin ise Yılmaz’ın iddialı söyleminin aksine sinemamızdaki benzerlerinden çok da bir farkı yok. Pavyondaki diğer bazı karakterler üzerinden yeni bir şeyler söylüyor ve/veya gösteriyor film ama: Örneğin Şoray’ın şoförlüğünü yapan adam (Bülent Bilgiç) veya pavyonda çalışan kadınlardan biri (Serra Yılmaz) oyuncuların da katkısı ile filmin ilginç öğeleri arasına giriyorlar ama burada da karşımıza senaryonun bu ilginç karakterleri yaratıp, gerisini pek düşünmemesi ve derinleştirmemesi onları çıkıyor ve bu da başarıyı kısıtlıyor. Hikâyede hiçbir yeri olmayan “pipolu entelektüel yazar” karakterinin o tek sahnesi ile ne amaçlıyor film anlamak pek mümkün değil ve aklımıza ancak bunun bir gönderme olabileceği geliyor ama bu da boşlukta kalıyor sadece. Senaryonun bir kenar mahalle kızından pavyon şarkıcısına dönüşen kadına “hatırlamak” değil, “anımsamak” kelimesini kullandırmasını, iç ses kullanımı ile yaratmaya çalıştığı şiirselliğe Şoray’ın düşüncesinin aksine pek de ulaşamamasını ve karakterleri sık sık “tesadüfen” karşılaştırmasını da olumsuz anlamda hatırlatmak gerek. Buna karşılık, hikâyede sakil dursa da amacı doğru olan ve ne yazık ki filmin geneli ile uyuşmayan karıncalı sahneyi, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki mutluluk anısını yıllar sonra bu kez Hatay Arkeoloji Müzesi’nde yeniden yaşayan kadının hüzünlü mutluluğunu ve buradaki sembolizmi, “seninle para için yatabilirim” tehdidini ve hikâye boyunca canlı tutmayı başardığı melankolik havayı ve hüzün duygusunu ise senaryonun artı hanesine ekleyebiliriz rahatlıkla.

Yönetmeninin iddialarının çoğunu -en azından yeterince- karşılayamayan film, 80’li yılların eli yüzü düzgün filmlerinden biri olarak ve yukarıda sıralanan kimi başka özellikleri nedeni ile ilgiyi hak ediyor yine de. 80’lerde çekilmiş ve “güncellenmiş” bir Yeşilçam melodramı olarak da niteleyebileceğimiz filmi görmekte yarar var.

Amerika – Jean Baudrillard

Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın ilk kez 1986 yılında yayımlanan incelemesi/gezi kitabı. “Simülasyon” ve “hiper gerçeklik” kavramlarının tanımlanması ve açıklanması üzerine yazdıkları ile tanınan bu çok yönlü Fransız entelektüeli, A.B.D’yi ele alıyor bu kitabında ve altı bölüme (“Vanishing Point”, “New York”, “Yıldızsal Amerika”, “Gerçekleşen Ütopya”, “Gücün Sonu mu?”, “Desert for Ever”) ayırdığı eserinde sık sık Avrupa ile kıyaslayarak, diğer pek çok tanımın yanısıra “gerçekleşen ütopya” olarak andığı ve “yıldızsal” diye nitelediği A.B.D.’yi araştırıyor. Bu araştırmasının içeriğini ve yöntemini şöyle tarif ediyor Baudrillard: “Ben yıldızsal Amerika’yı araştırdım, hiçbir zaman sosyal ve kültürel Amerika’yı değil; otoyollarında saçma ve salt özgürlüğü sergileyen Amerika’yı araştırdım; töreleriyle, zihniyetleriyle derin Amerika’yı değil, çöldeki hızıyla, motelleriyle, madensel yüzeyleriyle Amerika’yı araştırdım.” Bu tarif kitabın hem dili hem incelemesinde yazarın kullanmayı tercih ettiği araçlar için çok iyi bir özet olabilir. Her bölümü bir fotoğraf ile açan ve kendisi de çektiği fotoğrafları ile de bilinen Baudrillard kitap boyunca zaman zaman çeşitli kavram ve bu kavramlarla ilgili eserlere göndermelerde bulunuyor ki çevirmenin kısa açıklamaları bir kenara bırakılırsa bu kavram ve eserlere aşinalığın kitaptan alınacak zevkin ve bilginin artmasını sağlayacağını unutmamak gerekiyor. Bu bağlamda başka okumaları da teşvik ediyor doğal olarak kitap. Deleuze ve Guattari’nin “alansızlaşma”, Lacan’ın çocuğun gelişimi ile ilgili “ayna evresi” ve Sartre’ın “kötü niyet” kavramları veya Lévi-Strauss’un “Yaban Düşünce” adlı yapıtının da aralarında olduğu pek çok göndermesi var filmin. Evet, bir entelektüelin yazdığı dolu bir kitap bu ve dikkatli bir okuma gerektiriyor ama kesinlikle önemli ve keyifli bir düşünsel süreci de tetikliyor beraberinde.

Kabaca söylersek, gerçeğin yerini taklitlerin aldığı bir “simülasyon evreni”nde yaşadığımızı öne sürer Baudrillard eserlerinde ve bu incelemesinde “ne bir düş ne de bir gerçeklik, o bir hiper gerçekçilik” sözleri ile tanımladığı Amerika için “… hiç simülasyon kavramı yok. Simülasyonun en güzel örneği kendileri; ama kendileri örnek olduklarına göre, bunu anlatma yollarından yoksunlar” diyor. Dolayısı ile, “Ola ki Amerikan gerçeğini yalnızca Avrupalı görebiliyor” diye yazıyor ve “mekân düşüncenin ta kendisidir” dediği Kuzey Amerika’nın (New York’un) dikeyliğinden üzerine epey yazdığı çöllerin yataylığına her biri üzerinde durup düşünmeye değer değerlendirmelerde bulunuyor.

Santa Cruz Üniversitesi’nin yalıtılmış, kapalı ve yapay havası üzerinden örneğini verdiği şekilde Amerika’yı gelecek, Avrupa’yı ise geçmiş olarak görüyor Baudrillard. Tarihi, birikimi ve toplumsal düzeni ile Avrupa’nın bir anlamda elinin kolunun bağlı olduğunu öne sürüyor ve bunların ilk ikisinden yoksun olan ve üçüncüsünün de -“özgürlükler”i nedeni ile- yenisini kurduğunu iddia ettiği Amerika’nın düzeninin/yaşam tarzının vs. dünyanın geleceği olduğunu söylüyor. Burada gelecek kelimesini olumlu bir yargı için kullanmıyor Baudrillard, daha çok bunun kaçınılmazlığını öne sürüyor. “Amerika ile Avrupa arasında bir benzerlik arayışından çok bir karşılaştırma yapılırsa bir uyumsuzluğun, aşılamaz bir kopukluğun varlığı ortaya çıkar. Bu yalnızca bir fark değil, aramızda bulunan bir modernlik uçurumudur” veya “Amerika, modernliğin özgün versiyonudur; bizler dublajı yapılmış, altyazısı yazılmış versiyonuz” gibi yargıları ya da Avrupa’yı “gerçekleştirilmesi olanaksız tarihsel idealler bunalımı”, Amerika’yı ise “ütopyanın gerçekleştiği yer” olarak tanımlamak gibi tercihleri de benzer şekilde sanki daha çok şunu söylüyor: Avrupa başarılamamış bir “şey”, Amerika ise başarı veya başarısızlık gibi tanımlamalardan uzak bir kurgu; Avrupa kimlik sıkıntısı yaşarken, Amerika ise kimliksizliği üzerinden tanımlıyor kendisini.

Çölün ve otoyolun hem mekân hem de kavram olarak üzerine oldukça eğilen Baudrillard, kitabı Reagan’ın başkan olduğu bir dönemde yazmış ve “gezi”isini de o dönemde yapmış. Reagan’ın “gösteri” kültürü olarak bir başka versiyonu olan Trump’ın başkan olduğu günümüzde Amerika’nın ve Avrupa’nın bugün geldikleri noktayı (veya değişmeden kaldıkları noktayı!) düşünmek için de ciddi bir fırsat sağlıyor eser. Kitabın bana çağrıştırdığı Alman sinemacı Wenders’in A.B.D.’de geçen hikâyeleri gibi, bir Avrupalının gözünden anlatılan bir Amerika var burada. Bir gezi kitabı bir yandan ama alıştığımız türden çok farklı bir gezi kitabı. Amerika’yı görerek, onu yerinde anlamaya çalışan bir kitap, bir başka ifade ile söylersek.

(“Amerique”)

If It’s Tuesday, This Must Be Belgium – Mel Stuart (1969)

“Gezmek mi dedin? On sekiz gün boyunca, dokuz iğrenç ülkede deliler gibi koşuşturmaktan başka bir şey değil bu. Üstelik anne olmak zorundayım; sonra baba, psikiyatrist, ev sahibi ve öğretmen; ayrıca tercüman, ara bulucu ve şakacı insan. Ve tüm bunlar aptal bir Amerikalı grup için!”

On sekiz günde dokuz Avrupa ülkesini gezen bir Amerikalı turist grubunun ve İngiliz rehberlerinin hikâyesi.

David Shaw’ın orijinal senaryosundan Mel Stuart’ın çektiği, A.B.D. yapımı bir film. Kalabalık kadrolu bu komedi, kısa rollerde Avrupa sinemasının kimi ünlülerinin yanısıra başka ünlü isimlere de yer vermek gibi hoş ve çekici bir yanı da olan “tatlı” bir film. Mizah ile romantizmi hoş bir şekilde bir araya getiren hikâye çok derin ve farklı olmasa da ve sonuçta filmin zaman zaman birbiri ile çok da ilgili olmayan veya daha doğru bir deyişle, yeterli ve gerekli bir bütünselliğe ulaşmayan bölümler içeren bir havası olsa da, kesinlikle eğlendiren bir çalışma bu. Çok fazla şey beklemeden, “hoşça vakit geçirmek” için izlenebilecek türden bir film özetle söylemek gerekirse. Avrupa’dan karşımıza getirdiği ama çoğunlukla hikâyenin önüne geçirmeden dozunda kullanmış göründüğü doğal ve tarihî güzellikler de filmin bonusu olarak dikkat çekiyor.

Donovan’dan Vittorio de Sica’ya, Catherine Spaak’dan Senta Berger’e, Joan Collins’den Anita Ekberg’e ve Elsa Martinelli’den Virna Lisi’ye pek çok ünlü oyuncunun kısa rollerde karşımıza çıktığı film, Avrupa’ya her biri farklı nedenlerle gelmiş Amerikalı bir turist grubunun komik turunu anlatıyor bize. Ünlü Avrupalı isimlerin hikâyeye ilave bir çekicilik kattığı ve filmin de bundan yararlanmak istediği açık ama filmin ayrıca bu isimler aracılığı ile Amerika’dan Avrupa’ya bir sevgi mesajı gönderdiğini düşünmek de mümkün. Hikâye tipik bir turist grubunu Londra’da başlayıp Roma’da sona eren tur boyunca gezdirirken, tüm komedisi altında gezdiği yerlere saygı ve sevgiyi hiç eksik etmiyor çünkü. Shaw’ın senaryosu hem Amerikalıları hem Avrupalıları kültürleri, alışkanlıkları ve hayata bakışları ile esprilerinin hedefi yaparken bir taraf tutmuyor hiç ve hikâye boyunca kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak bir içerik ile sergiliyor tüm karakterlerini. Kalabalık kadrosunun tümünün karakterlerini keyifle oynadığı filmde rehber rolündeki Ian McShane ve onun aşık olduğu yolcu kadını canlandıran Suzanne Pleshette öne çıkarken, Sandy Baron ve Murray Hamilton kendilerine ayrılan sahnelerin de yardımı ile dikkat çeken diğer isimler oluyorlar.

Her ne kadar tur dokuz ülkede dolaşıyorsa da hikâye temel olarak İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya, İsviçre ve İtalya’da geçiyor ve ayrılan sürenin uzunluğu ve yan hikâyelerin önemli bir kısmının çözüme uğradığı yer olarak İtalya’ya bir ayrıcalık tanınmış gibi görünüyor. Donovan’ın yazdığı ama J. P. Rags tarafından seslendirilen ve film ile aynı ismi taşıyan sevimli şarkı ile açılan filmde Donovan’ın kendisinin de bir sahnesi var ve sanatçının o sıradaki ünü dolayısı ile gereğinden uzun tutulmuş görünen bu sahnede kendi yazdığı “Lord Of The Reedy River” adlı şarkıyı söylüyor müzisyen. Diğer “misafir” oyuncular içinde sahnesi en uzun olan isim İtalyan sinemacı Vittorio de Sica bir ayakkabı ustasını canlandırırken, el yapımı orijinal bir ayakkabı sahibi olmanın peşindeki Amerikalı turistin düştüğü komik durumun da yaratıcısı oluyor. Shaw’ın senaryosunun temel başarısı, kalabalık karakter sayısının her birinin kendi hikâyesini yaşamasını ve bizim de bu hikâyelere keyifle tanık olmamızı sağlayabilmesi. Sadece yolcuların her birini değil, onların yol boyunca karşılaştığı kimi yerel karakterleri de tanıyabilmemizi sağlıyor senaryo ve bunu yaparken sayıları belki yeterince çok olmayan kimi sıkı espriler de yakalıyor. Tur otobüsü Londra caddelerinde dolaşırken ve her biri Amerika’da da olan markaların isimlerini taşıyan mağazaların önünden geçerken “Bana her şey çok yabancı geliyor” diyen kadın turist, geziye gelme amacı her yerden bir şey (otellerden havlu, telefon cihazı, tekneden can simidi, kafeden kül tablası vs.) aşırmak olan ve hikâye ilerledikçe gittikçe ağırlaşan (ve ülkesinden sırf bu amaçla boş olarak getirdiği) bavulu finalde bir trajedi ile karşılaşan adam, tur boyunca şikâyet eden ve bunu “O üç güzel kelimeyi duymak için neler vermezdim: Yankee Go Home” cümlesi ile dile getiren mutsuz turist, gittikleri her ülkede bir kadınla yattığına arkadaşlarına inandırmak için kadınların fotoğraflarını çekmeye çalışan adam, bıkmadan usanmadan İkinci Dünya Savaşı’nda İtalya’da katıldığı savaşları anlatan bir diğeri ve anlaşılan “her limanda bir sevgilisi” olan ama turdaki aksaklıklar nedeni ile bir türlü onlarla yatağa giremeyen rehber hikâyenin komedisinin kaynaklarından sadece birkaçı.

Tıpkı turun kendisi gibi hızlı ilerleyen film bu nedenle zaman zaman “sıradaki espri gelsin” anlayışı ile kurgulanmış gibi görünüyor ve bu da doğal olarak hikâyenin derinleşmesini engelliyor. Yine de bunu çok dert etmek gerekmiyor gibi çünkü filmin böyle bir meselesi yok zaten ve tatlılığı ile her birini seveceğiniz karakterleri ile eğlendirmeyi amaçlıyor sadece. Mesajları da var hikâyenin elbette ama hayli alçak gönüllü bunlar: Örneğin savaşın iki karşıt cephesinde savaşmış iki karakterin önemli bir çarpışmanın yaşandığı bir noktada ve aynı anda, birbirlerinden haberleri olmadan bu çarpışmayı yanlarındaki kadınlara anlatmaları sadece komik olmakla kalmayıp, aynı zamanda naif bir savaş karşıtı mesaj da veriyor bize. Tüm kültürel farklıklar üzerinden üretilen espriler ise aslında bir kültürel zenginliğin tadını çıkaran içerikleri ile seyirciye de bunu öneriyorlar.

Tüm klasik turist duraklarına uğrayan ve dolayısı ile seyircisini de oralara götüren film, İtalya’ya torpil geçerken çekici görüntülere de tanık olmamızı sağlıyor ve hemen hiçbir anında bir kartpostal sergisine dönüşmüyor. Hiç tanımadığı akrabalarını İtalya’da ziyaret eden adamın yaşadıkları, turda birbirlerini kaybeden karı kocanın Ren nehri üzerinde farklı yönlerde ilerleyen teknelerde olmaları ve rehberin ilk kez aşık olması gibi öğeleri ile komediyi, romantizmi ve hatta hüznü (savaştaki İtalyan sevgilisini yıllar sonra görmeye giden Amerikalı’nın hayal kırıklığı!) bir arada götüren filmde yönetmen Mel Stuart’ın ne yazık ki sayısı hayli kısıtlı anlarda başvurduğu ”serbest stil mizansen” de bir hoşluk yaratıyor. Filme hikayeye yakışan bir Avrupalı hava veren bu kısıtlı anlar (örneğin ABD’den sürpriz bir şekilde çıkıp gelen sevgilinin sahnesi) hem 1960’lar sinemasının “özgür” havasını çağrıştırması nedeni ile hem de farklılığı ile önemli ama nedense pek yüz vermemiş bu farklı üslup denemesine yönetmen Stuart.

Bu hoş ve hafif film bir klasik komedi değil kesinlikle ve hikâyede -tüm yan hikâyeler bir sonuca ulaşsa da- ciddi bir bütünlük eksikliği var ama yine de izlemeye ve keyif almaya engel değil bu durum. Vilis Lapenieks’in görüntülerinin başarısını da anarak, filmi görmekte yarar var diyerek bitirelim ve küçük rollerde ayrıca Ben Gazzara ve John Cassavates’i görme fırsatınız olacağını da ekleyelim.

(“Çılgın Turistler”)