Pascali’s Island – James Dearden (1988)

“Dünyanın hâkimi, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi! Beni tanımıyorsunuz ekselansları; ben bu adadaki casuslarınızdan biriyim, en azından onlardan biriyim çünkü başkaları da olabilir. Doğrudan size yazma cüretkârlığımı affedin. Buna mecbur kaldım. Memurlarınızın beni umursamamasına daha fazla katlanamıyorum. Defalarca tekrarladığım alçakgönüllü taleplerime rağmen, bakanlıktan tek bir kelime bile cevap alamadım. En başından beri böyle oldu bu. Tam 20 yıldır İstanbul’dan, iktidarın merkezinden uzaktaki bu adada sahile bakan odamdaki masada oturuyorum. Bu size göndereceğim son rapor. Yunanlar benden kuşkulanıyor ve ben bundan kesinlikle eminim.”

Osmanlı egemenliğindeki bir Ege adasında Abdülhamit’in muhbirlerinden biri olarak çalışan bir adamın ve adadaki diğer gizemli karakterlerin hikâyesi.

İngiliz yazar Barry Unsworth’un aynı adlı romanından uyarlanan bir İngiliz yapımı. Senaryosunu ve yönetmenliğini James Dearden’ın üstlendiği film 1908 yılında, Ege denizindeki bir adada Osmanlı İmparatorluğu için muhbir olarak çalışan bir adamın, yıllarca raporlarına hiçbir cevap alamamasının neden olduğu bunalımını yaşarken adaya gelen bir İngilizden kuşkulanması ile gelişen olayları anlatıyor. Potansiyeli yüksek bir konu bu ve baş karakteri canlandıran da Ben Kingsley gibi büyük bir oyuncu. Ne var ki Dearden’ın ne senaryosu ne de yönetmenliği hikâyeye hakkını vermeye yetmiş görünüyor ve film ima ettiği yüksek noktaya bir türlü ulaşamıyor. Buna rağmen, Kingsley’in performansı ve hikâyenin bizim tarihimizden bir sayfayı karşımıza getiriyor olması başta olmak üzere kimi öğeleri ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Hiçbir karakterin göründüğü gibi olmadığı, herkesin bir sırrının olduğu ve dikkate alınmayı şiddetle arzu eden ama hep sessizlikle karşılanan bir “küçük” insanın hem yaşadığı hem de neden olduğu bir trajediyi anlatan bir hikâyenin doğal çekiciliğine sahip ne de olsa.

Rodos ve Sömbeki adalarında çekilen film, 2. Abdülhamit döneminde ve ismi verilmeyen bir Yunan adasında geçiyor. Çöküş sürecindeki bir imparatorluk, yozlaşan bir yerel yönetim, jurnalciliğin hayatın sıradan bir parçası olduğu bir toplum, isyana hazırlanan Yunan gerillalar, dağılan imparatorluğun mirasını paylaşmak için kavgaya tutuşan Almanlar, Amerikalılar ve İngilizler… Çok karışık bir dönem bu ve jurnalcimiz düzenli olarak maaşını almasına rağmen, ne raporları dikkate alınıyor ne de kendisine tek bir kelime cevap veriliyor. Yıllardır yaptığı ve hayatının tamamını kapsayan işinin hiç umursanmamasının neden olduğu bir sinir bozukluğu içinde kahramanımız; raporlarının reddedilmesi bir bakıma onun varlığının da reddedilmesi anlamına geliyor çünkü. Bu sırada adaya gelen gizemli bir İngiliz onu işi için heyecanlandırırken, herkes gibi kendisinin de kurbanı olacağı bir trajediye yol açmasına neden oluyor. Filmi ilginç kılan en önemli unsur Ben Kingsley’in canlandırdığı baş karakteri. Bu korkunç derecede yalnız, herkesin tanıdığı ama yine de varlığı havada asılı kalmış gibi duran adam sinema perdesinde karşımıza çıkan en ilginç karakterlerden biri olsa gerek. Oyunlar oynamaya, oyunların parçası olmaya, gözetlemeye, keşfetmeye, yönlendirmeye ve varlığını gerekli kılmaya çalışan adamın dramı hikâyenin de en güçlü yanı aslında. Ne yazık ki bu büyük potansiyeli senaryo ve yönetmenlik çalışması gereğince değerlendirememiş görünüyor. Dearden sanki hikâyenin potansiyelini yeterli görmüş ve tüm yükü de Ben Kingsley’in üzerine bırakmış. Neyse ki o da çarpıcı -ve kimi anlarda fazla ileri giden- bir performans gösteriyor ve nerede ise her karesinde göründüğü filmi sürüklüyor. Karakterinin korktuğu, yıldığı, meraklandığı veya umutlandığı her anı siz de aynen yaşıyorsunuz ve tam da bu nedenle, finalde yaşadığı dehşeti size de yansıtıyor oyuncu.

Hollandalı besteci Loek Dikker’in filmin havasına uygun ve zaman zaman doğu ve Yunan esintileri de taşıyan müziği eşliğinde anlatılan hikâyede Kingsley’e eşlik eden Charles Dance ve Helen Mirren’i de anmadan geçmemek gerek. Her iki oyuncu da, sakladıkları sırları ile gizemli bir havaları olan karakterlerini etkileyici bir yetkinlikle oynuyorlar ve ilki tüm hikâyeye tam bir İngiliz havası taşırken, ikincisi romantik sahnelerin nasıl zarif kılınabileceği konusu başta olmak üzere sıkı bir yardımcı oyunculuk dersi veriyor seyirciye. Buna karşılık filmin Türk karakterleri sorunlu görünüyor: Konuştukları hayli aksanlı Türkçe ve oyunculuklarının bir parça abartı içermesi rahatsız edici. Osmanlı Paşası ve yardımcısını canalandıran oyunculardan birinin Ürdün asıllı İngiliz, diğerinin ise Polonya asıllı Avustralyalı olması bu Türkçe sorununun nedeni kuşkusuz ve bu da akla şu soruyu getiriyor: Neden bu karakterler için Türk oyuncu kullanılmadı? Senaryodan kaynaklanan abartıdan olmasa bile, en azından bu kötü Türkçe sorunundan kurtulabilirmiş film böylece. Bu problemin elbette sadece Türkçe bilenlerin fark edeceği bir sıkıntı olması önemini azaltmıyor kesinlikle. Kaldı ki Türk karakterlerin bu abartılı çiziminde senaryonun onlara tipik bir “Doğuluya bakan Batılı”nın bakışı ile yaklaşmasının payı olduğu da unutulmamalı. Buna karşılık senaryonun bir konuda hakkını vermek gerek: Kullanılan Türkçe döneme uygun ve “mesul”, “selahiyet” veya “şayan-ı hayret” gibi kelimeler, filmin tıpkı set ve kostüm tasarımında olduğu gibi özenli davrandığının bir göstergesi. Sokakta dolaşan bir şerbetçi karakteri bile görüyoruz örneğin ki eksikliğini kimsenin yadırgamayacağı bir tipin düşünülerek filme eklenmiş olması olumlu bir puan.

Zamanında çok fazla ilgi görmemiş bu film ama Dearden’dan kaynaklanan problemlere rağmen bu ilgi eksikliği filme haksızlık olmış sanki. Her ne kadar yeterinne değerlendirilememiş olsa da çok etkileyici bir baş karakteri var filmin ve Dearden’ın senaryosu (özellikle de zaman zaman gereksiz ve boş görünen diyalogları) ve yönetmenliği yeterli olmasa da hikâye ilginç ve kendisini izletmeyi başarıyor.

(“Pascali’nin Adası”)

Giù la Testa – Sergio Leone (1971)

“Devrim mi? Lütfen bana devrimi anlatma! Devrimlerin nasıl başladığını bilirim ben: Kitap okuyanlar, kitap okumayanlara giderler ve”Değişim zamanı geldi” derler. Konu devrim olunca ne dediğimi bilirim ben. Kitap okuyanlar, okuyamayanlara giderler ve “Artık değişmeliyiz” derler ve yoksul insanlar da değişimi gerçekleştirirler. Sonra, kitap okuyan bu insanlar, büyük ve cilalı masalara oturururlar; durmadan konuşur ve yerler. Bu arada yoksullara ne olur? Çoktan ölmüşlerdir. İşte senin devrimin. Onun için bana devrimden söz etme! Sonra ne mi olur? Bu lanet olası şey yeniden başlar”

A.B.D.’ye kaçan IRA üyesi bir patlayıcı uzmanının ve Meksikalı bir çete liderinin Meksika Devrimi’ne bulaşan hikâyeleri.

İtalyan yönetmen Sergio Leone’nin senaryosuna da katıldığı ve yönettiği; İtalya, İspanya ve A.B.D. ortak yapımı bir spagetti western. Başrollerinde James Coburn ve Rod Steiger’in yer aldığı film belki yönetmenin “Dolar Üçlemesi” olarak bilinen filmleri kadar öne çıkmadı ve onlar kadar kült olmadı ama yine de türünün kesinlikle en ilgiye değer çalışmalarından biri olmayı başardı. Spagetti westernlerin hikâyelerinin olmazsa olmazı olan politik temalar burada bir alt metnin parçası olmaktan çıkıp, öne çıkan öğelerden biri oluyor ve -Leone’nin bir yandan politik “mesaj”larını vermeye, bir yandan da yapımcı MGM firmasının ticarî isteklerine uymaya çalışması nedeni ile hikâye zaman zaman aksıyor olsa da- ortaya seyri keyifli bir doğrudan politik film çıkıyor. İki baş oyuncusunun karakterlerinin kişiliklerine çok uygun performanslar verdiği, Ennio Morricone’nin müziğinin bu kez barok görkemi ile değil, zaman zaman mizahî tonları da içeren farklı havalarda koşturarak dikkat çektiği ve Leone’nin görüntü yönetmeni Giuseppe Ruzzolini ile birlikte hikâyeye hayli yakışan bir görsel çalışma ortaya koyduğu film eğlenceli ve keyifli bir politik macera özet olarak.

Film Mao’dan bir alıntı ile açılıyor: Onun devrimin bir akşam yemeği veya zariflik ve incelikle yapılacak bir iş olmadığını, devrimin bir sınıfın bir diğerini devirdiği bir şiddet hareketi olduğunu söylediği cümleleri ile sıkı bir giriş yapıyor filme Leone ve hikâye boyunca da politik cümleler kulağımıza çalınıyor ve hatta görsel olarak önümüze geliveriyor. Örneğin James Coburn’ün canlandırdığı İrlandalı devrimciyi (IRA üyesi olarak karıştığı olaylar nedeni ile A.B.D.’ye kaçmış bir adam bu) Rus anarşist devrimci Bakunin’in kitabını okurken görüyoruz. Bir başka sahnede köylü kökenli çete liderinin (Rod Steiger’ın canlandırdığı karakter) devrimlerin sonunda yine yoksulların acı çektiği söylevine tanık olunurken, bir diğerindeki diyalogda kapitalistler adları dile getirilerek lanetleniyor. Açılış sahnesinde ise bir posta arabasındaki zengin yolcuların ve rahibin (sembolü oldukları kapitalistler ve kilise kurumunun, daha açık bir ifade ile söylersek) yoksul bir köylü sandıkları adamı aşağılaması ve sonra başlarına gelen de yine filmin politik mesajının bir parçası kesinlikle. Bu kişilerin Meksika’daki toprak reformunu sert bir biçimde eleştirmesi ve iki ana karakterin dönüşümü de (biri devrimci bir kahraman olmanın değil, paranın peşinde olduğunu söylerken kendini çok farklı gelişmelerin içinde buluyor, diğeri ise Bakunin’in kitabını elinden fırlatmasına neden olan bir politik sorgulamaya girişiyor bir sahnede) benzer bir hedefin bir parçası kuşkusuz.

Filmin tüm bu politik öğelerine ya da bu öğelerin bu denli öne çıkmış olmasına karşın, Leone filmin türünün gereklerini de (biçimsel olanları dahil olmak üzere) yerine getirmekten geri durmuyor. Zum hareketleri ve kimi geniş plan çekimler, diyaloglara sık sık yansıyan bir mizah, bu mizaha eşlik eden görkemli değil ama yine de sesini duyuran bir müzik, karakterlerin birbirlerine oynadıkları oyunlar, kimi kamera hareketleri vb. filmde yerlerini almışlar açık bir şekilde. Açılış sahnesindeki ağızlara (hatta ağız içine!), dişlere ve gözlere odaklanan kamera örneğinde olduğu gibi kimi görüntü tercihleri açıkçası bir parça fazla altı çizili olmaları nedeni ile kaba duruyorlar. Yine aynı sahnede çete liderinin daha önce kendisini aşağılamış olan “zengin ve elit” kadına tecavüzü ve hatta kadının buna pek itiraz etmeyen görüntüsü de (burasını özellikle muğlak bırakmış Leone) açıkçası rahatsız edici bir hava veriyor filme kabalığı ve cinsel şiddeti destekler gibi duran yanı ile.

Morricone’nin filmin mizahına keyifle eşlik eden müziğinin de dikkat çektiği çalışmada, hikâyedeki İrlanda’da geçen üçlü aşk da hayli ilginç bir unsuru hikâyenin. İki erkek ve bir kadın arasında geçen ve üçünün de gayet mutlu göründüğü bu ilişkide, bir sahnede kadının her iki erkekle de öpüşmesi ve erkeklerin de bundan keyif aldığının görülmesi bir açıdan hayli radikal bir yanı hikâyenin, özellikle de Amerikan sinemasının sansürü ve filmin sonuçta bir Amerikan ortaklığı içerdiği düşünüldüğünde. İrlanda’da geçen sahnelerde Morricone’nin müziği gösterişi ve mizahı bir kenara koyarak, romantizme bürünürken, bu sahneleri yavaş gösterimle karşımıza getiren Morricone adeta bir aşk hikâyesi anlatmaya da soyunmuş görünüyor bu anlarda.

Rod Steiger ile yönetmen Leone, sonradan uzlaşmış olsalar da, çekimler boyunca sık sık Steiger’in performans tercihi nedeni ile tartışmışlar. Oyuncunun karakterinin kaba, gürültücü, komik ve inatçı yanına çok iyi uymuş görünen ve seyrederken keyif veren performansı bu tartışmaların/uzlaşmaların sonucu mu bilmiyorum ama abartıya hemen hiç başvurmadan gösterişli olmayı başarması ile doğru bir tercih. Buna karşılık James Coburn daha sade ve ekonomik bir oyunculuk gösteriyor ki o da yine karakteri için doğru kesinlikle. Her ne kadar çizgiler -olması gerektiği gibi- birbirine karışıyor olsa da, karakterlerden birinin devrimin düşünen diğerinin eyleme geçen tarafını temsil ettiğini veya birinin devrimi sistemi yıkarak gerçekleştirtmeyi, diğerinin ise sistemi yerine ne geleceğini umursamadan tahrip etmeyi hedeflediği bu iki karakter için doğru oyunculuklar var karşımızda sonuç olarak.

Leone’nin İspanyol ressam Goya’nın “Savaşın Felaketleri” adını taşıyan gravürlerinden esinlenerek çektiği infaz sahneleri, kameranın bir mağara içinde katledilen onlarca devrimcinin yüzünü tek tek taradığı plan, iki trenin çarpışma anı veya ihanetle yüzleşme gibi görsel yönden güçlü anları olan filmde, zalim Meksikalı albayın Gunther gibi Alman kökenli bir adının olması ve kendisinin de kıyafeti ve yüz hatları ile -filmlerde sıkça gördüğümüz- Nazi subaylarını hatırlatan mimikleri Leone’nin açık bir göndermesi olarak kendisini gösteriyor. Kadınların yan rollerde bile görünmediği bu “erkek hikâyesi”nde hem İrlanda hem Meksika devrimine ihanet edenlerin hep “okumuş” insanlar olduğuna da dikkat etmek gerekiyor.

Evet, bir parça dağınık bir film bu ve bunda tüm o politik öğelerle bir ana akım hikâye anlatmaya soyunmanın da etkisi olmuş ama filmden keyif almaya engel olmamalı bu durum. Hikâyedeki oyunların ve görsel tercihlerin tadına varmak, Steiger’in gürültüsü ile Coburn’ün sessizliği arasındaki zıtlıktan keyif almak ve spagetti western’in yaratıcısı İtalyan sinemacıların bu denli Amerikan olan bir kültürü ve yaşam tarzını, kendi ülkelerindeki politik tartışmaların metinleri ile besleyen bir sinemaya konu edinmelerine bir kez daha hayran olmak için görülmesi gerekli bir çalışma bu.

(“Duck, You Sucker”, “A Fistful of Dynamite”, “Once Upon a Time… the Revolution”, “Yabandan Gelen Adam”)

Pazartesi Öyküleri – Alphonse Daudet

Fransız yazar Alphonse Daudet’nin üç bölümde toplanan hikâyeleri. İlk kez 1873 yılında kitap olarak basılan öyküler (toplam 42 öykü yer alıyor kitapta) yazarın hem edebî üslubunun hem de dünya görüşünün iyi birer göstergeleri olmaları ile dikkat çekiyor. Monarşizm taraftarı olması ve Fransız Devrimi ile kurulan Fransız Cumhuriyeti’ne karşıtlığı ile bilinen yazarın özellikle ilk bölümde yer alan 26 öyküsü onun politik bakışının oldukça belirgin izlerini taşıyorlar ve Fransa ile Prusya arasındaki savaştan esinlenen içerikleri ile de sıkı bir milliyetçiliğin havasını taşıyorlar açıkçası. Paris’in kuşatılmasına da sahne olan ve 1870 ile 1871 arasında yaklaşık bir yıl süren savaşta yaşananlar, Daudet’ye kahramanlık ve ihanet temalı, savaştan manzaralar ve insan karakterleri sergileyen öyküler yazmak için kaynak olmuş. Bu bölümdeki öyküler, Alsace bölgesinin Almanlar’a kaptırılmasının verdiği hüznü de içeren dokunaklı eserler ve içerikleri ile Ömer Seyfettin’in özellikle Balkan Savaşı’nın öncesinde ve sonrasında yazdığı milliyetçi hikâyelerini hatırlatıyor.

Birinci bölümdeki 26 öykünün tümü (Fransızcanın öğretilmesinin yasaklanmasının neden olduğu hüzünden (“Son Ders”) bozguna uğrayan bitkin bir ordu sefalet içindeyken tek derdi bilardo partisi olan subay üzerinden ordu eleştirisine (“Bilardo Partisi”), ihanet içindeki karakterleri ele alanlardan (“Colmar Yargıcının Gözüne Görünenler”, “Hayırsız Zuhaf” veya “Casus”) savaştan etkilenen bireylere (“Anneler”, “Paris’te Köylüler”) uzanan tüm öyküler) yazarın Fransız milliyetçiliğini öne çıkaran satırlarını getiriyor okurun önüne. Zaman zaman epey doğrudan bir milliyeçilik de çıkıyor karşımıza: Örneğin “Bougival Saati” öyküsü bir Fransız saatinin Alman toplumunun düzenini nasıl bozduğunu mizahî ama aynı zamanda abartılı bir biçimde ele alıyor; benzer bir biçimde, “Tarascon Savunması” öyküsünde ise yeterince vatansever görmediği Fransa’nın güneyindeki halkı sert bir biçimde eleştiriyor Daudet. Ömer Seyfettin’in kaleminden çıktığı söylense bunu hiç yadırgamayacağınız “Sancaktar” öyküsü belki de yazarın bu bölümdeki eserleri ile neyi hedeflediğini en iyi anlatan örnek oluyor kahramanlık havası ile. Bu fazlası ile milliyetçi havaya ve hatta “Kervansaray” ve “15 Ağustos’ta Nişan Alanlardan Biri” öykülerinde bulunduğu gibi Cezayirlileri eleştirmeye (ve açıkçası ikinci öyküde aşağılamaya) kadar uzanan yaklaşıma rağmen, yazarın tüm bu öykülerde etkileyici bir hüzün havası yakaladığı açık ve içeriğin zaman zaman rahatsız ediciliğini de -her zaman olmasa da- unutturabiliyor satırları ile. Yazarın eleştirilerinden Paris komünü de payını alıyor elbette bu öykülerde (“Pere-Lachaise Çarpışması”, “Gemide İç Konuşma”).

İkinci ve üçüncü bölümdeki öyküler ise, sadece yazarın usta kalemi nedeni ile değil aynı zamanda içerikleri ile de önemli. Örneğin sürprizli sonu ile bir trajik olayı alışkanlığın verdiği kayıtsızlıkla karşılayan bir noter yazmanını anlatan “Bir Kayıt Yazmanı”, kahramanı işçinin “komünist” söylemlerine eleştiri getirme fırsatı olarak da yazılmış görünen “Arthur” veya bir oyun yazarının eserinin sergileneceği ilk gecede yaşadığı paniği anlatan “Bir İlk Gösteri Akşamı” gibi öyküler, daha gerçekçi olmaları ve sıklıkla da sıradan insanları sergileyen içerikleri ile öne çıkıyorlar. İki Noel öyküsü (“Marais’de Bir Öğle Yemeği” ve “İlahisiz Üç Ayin”) türünün özelliklerine uygun içerikleri (özellikle gizemli yanları ile) ile dikkat çekerken, dört ayrı yemek tablosunu anlatan “Yemek Tabloları” veya deniz kıyısındaki bir köyün yaşamından manzaralar sergileyen “Deniz Kıyısındaki Hasat” öyküleri gibi bir olay anlatmaktan çok, bir izlenimi okuyucu ile paylaşanlarının ağırlıkta olduğu bu 42 öykü içinde duyarlılığı öne çıkaran “Bir Kızıl Keklik Yavrusunun Yürek Çarpıntıları” ve masalsı yanı ile “Ayna” diğerlerinden farklı havaları ile ayrıksı bir yerde duruyorlar kitapta.

(“Contes du Lundi”)

Homesick – Jakob M. Erwa (2015)

“Ya elimden gelen buysa? Ya daha iyisini yapamıyorsam?”

Uluslararası bir yarışmada ülkesini temsil edecek müzisyen bir kadının, erkek arkadaşı ile taşındığı yeni evlerinde yaşadığı tuhaf olayların hikâyesi.

Avusturyalı sinemacı Jakob M. Erwa’nın yazıp yönettiği, Avusturya ve Almanya ortak yapımı bir film. Hırslı bir müzisyenin yaşadığı (ya da yaşadığını düşündüğü) tuhaf olaylar sonucu yavaş yavaş aklını yitirme noktasına doğru ilerlemesini anlatan film, düşük bütçeli ve kısıtlı mekanlarda (hemen tamamı bir apartmanın içinde ve kadının yaşadığı dairede geçiyor hikâyenin) çekilmiş bir yapım ve alçak gönüllü bir gerilim olarak dikkati çekmeyi başarıyor. Finalinde açılış sahnesine geri dönen film, hikâyesi ve atmosferi ile Polanski’nin ünlü üçlemesini (“Repulsion”, “Rosemary’s Baby” ve “The Tenant”) hatırlatıyor bize ama daha gösterişsiz bir şekilde anlatıyor derdini. Bir mülk üzerinde iktidar kavgası, gözetlenmek ve paranoya gibi temalara sade bir şekilde eğilen film, sıkı bir gerilim anlatmaktan çok, yalın (ve hatta zaman zaman soğuk) bir atmosfer inşa etmek ve kahramanının yoldan çıkışını anlatmak derdinde ve bunu da ilgiyi hak eden bir şekilde yapıyor açıkçası.

Üst katlarında oturan ve apartmanın “gönüllü” yöneticiliğini yaptığını söyleyen yaşlı kadının ilk tanıştıklarında söylediği “burada eskiden hep bizim gibi yaşlılar yaşardı” sözü aracılığı ile büyük kentlerdeki “kaçınılmaz” değişimi hatırlatarak başlıyor film. Genç çift (kadın ülkesini Rusya’da temsil edeceği bir yarışmaya seçilecek kadar yetenekli bir çellocu, erkek ise bir fizyoterapist) yeni taşındıkları evde daha ilk günden itibaren kadının tanık olduğu (veya başına gelen) tuhaf olaylarla karşı karşıya kalıyorlar ve kadının yaşlı komşusuna “bu evi sana bırakmayacağım sözlerini” sarfetmesine neden olacak kadar ileri giden bir huzursuzluğun içinde buluyorlar kendilerini. Yaşananların gerçekliği konusunda zaman zaman seyirci ile oynuyor hikâye (gerçek, rüya ve paranoya birbirine karışıyor) ama bunu özel kamera oyunlarına başvurarak yapmıyor yönetmen Erwa. Bunun yerine, sade ve bir parça soğuk bir atmosfer kurmayı tercih ediyor ve gerilimini de hiçbir zorlama duygusu yaratmadan doğal bir şekilde oluşturuyor. Bunu yaparken de iki önemli destek alıyor: Christian Trieloff’un görüntü çalışması ve Bach’ın 5 Numaralı Çello Süiti. Trieloff’un kamerası genç çiftin dairesinin çıplaklığından ve açık renkli duvarlarından ürettiği soğuk bakışı daire içinde geçen tüm sahnelerde akıllıca kullanıyor ve gerilimin aksiyon, görüntü/ses efektleri gibi doğrudan (bir başka ifade ile söylersek, sıcak) yollarla değil, ima eden bir soğuk tavırla kurulmasını sağlıyor. Stefan Wedam’ın çaldığı Bach süiti ise sık sık kulağımıza çalınırken, filmin tekrarlanan motiflerinden biri olarak hikâyenin bir parçası ve melodisi ile de filmin gizeminin parçası oluyor.

Yönetmen Erwa, Bach’ın eserinin yanısıra bir başka motifi daha sıklıkla kullanıyor. Çiftin dairesinde gezinen kamera sık sık karşımıza bir çaydanlıkta kaynayan sudan veya bir hava nemlendiriciden çıkan buharı gösteriyor bize ve bir bakıma baş karakterinin içinde biriken basıncı anlatıyor sanki. Kadının karşı karşıya kaldığını düşündüğü tehditler karşısındaki tepkileri veya sevildiğini sorgulamaya başlaması ile kendisini gösteren yoldan çıkışının kaynağı konusunda ise bir parça sorunlu bu film. Bu duruma yarışmanın ve kendini kanıtlamanın (en çok da kendisini pek desteklemiş gibi görünmeyen babasına karşı) neden olduğu aşırı stres ve paniğin mi yol açtığını anlamak bir parça gereğinden fazla seyirciye düşüyor sanki. Kadının yaşadığı (ya da yaşadığını hayal ettiği) kötü olaylar boyunca babası ile değil ama annesi ile bir kez bile konuşmuyor olması da bir parça izaha muhtaç. Ayrıca dairenin kapısının dışındaki paspas üzerindeki hayvan dışkısı da seyirciyi ikilemde bırakmak (ama olumsuz anlamda) dışında bir işleve sahip olamıyor gibi görünüyor ve hatta yanıltıcı da olabiliyor.

Hikâyenin mekanın başkaları ile paylaşılması üzerine de düşündürdükleri var. Kadının sorun yaşadığı yaşlı komşusu ile altlı üstlü oturması ve onları yüksek tavanın ve eski usül geniş merdivenlerin ayırması; çiftin dairesinin perdesiz olması; gürültüden rahatsız olan komşunun uyarısı; kadının yarışma öncesi çalışmak için ihtiyaç duyduğu yalıtılmış ortamı ilgisini dağıtan çeşitli dış uyarılar nedeni ile bir türlü bulamaması yaşadığımız mekanların ortak kullanımının zorluğu üzerine hatırlatmalarda bulunuyor bize. Genç müzisyeni canlandıran Esther Maria Pietsch’in karakterinin yavaş yavaş değişimini inandırıcı kılan, korkuyu ve paniği gözlerinde üstelik oldukça ekonomik bir oyunculukla yansıttığı performansını ve yaşlı kadın rolündeki Tatja Seibt’in etkileyici oyunculuğunu da artıları arasına eklememiz gereken film, Polanski’nin yukarıda adı geçen başyapıtları kadar güçlü değil kuşkusuz ve hikâyesi de onlarınki kadar orijinal değil elbettte ama yine de Jakob M. Erwa’nın bu çalışması ilgiyi hak eden bir Avrupa sineması örneği olmayı başarıyor.

(“Evham”)