Cha Và con Và – Di Dang Phan (2015)

“Ne yaparsan yap ama oğlum uyandığında bir erkek olsun!”

Ekonomik kriz içindeki 1990 sonlarının Vietnam’ında fotoğrafçılık öğrencisi bir gencin ve arkadaşlarının hikâyesi.

Vietnamlı sinemacı Di Dang Phan’ın yazdığı ve yönettiği bir Vietnam, Fransa, Almanya ve Hollanda ortak yapımı. Ekonomik krizle boğuşan bir ülkede kendileri için bir gelecek inşa etmeye çalışan gençleri anlatan film hikâyesinden çok atmosferi ile ilgi çekmeye aday bir çalışma. Her biri bir şekilde ayakta kalmaya çalışan gençlerin hikâyesini eşcinsel öğeleri de ilave ederek karşımıza getiren film senaryosunun yeterince güçlü olmamasını, K’Linh Nguyen’in çok başarılı görüntüleri ve kötümser havasını ilgi çekici kılabilmesi ile affettiriyor çoğunlukla.

90’lı yılarda Vietnam hükümeti nüfus artışını yavaşlatmak amacı ile kendisini gönüllü olarak kısırlaştıran erkeklere para verme uygulaması başlatmış. Vazektomi yöntemi ile yapılan bu işlem, hikâyede iki ayrı işleve sahip: Bir yandan para kazanabilmek için gençlerin seçtiği yöntemlerin trajikliğini (hikâyedeki hali ile aynı zamanda traji-komikliğini) anlatmaya yarıyor, bir yandan da baş karakter olan Vu’nun cinsel eğilimi nedeni ile kendisi için “anlamlı” gördüğü ve onun doğası ile ilgili sıkıntısının bir aracı oluyor. Gençlerden biri gündüzleri bale derslerinde gördüğümüz, geceleri ise bir gece kulübünde erotik gösteriler yapan bir kadın; bir diğeri küçük uyuşturucu işleri ile para kazanmaya çalışan bir erkek. Tüm bu karakterler ve diğerleri (örneğin vazektomi ile kazandığı parayı sevgilisine, “hava atabilmesi” için cep telefonu almaya harcayan bir başkası, aldığı borcu ödeyemediği için bir çeteden dayak yiyen bir diğeri) Di Dang Phan’ın filminde bir hikâyenin parçası olmaktan çok, çeşitli tespitlerin öğeleri ve bir atmosferin parçaları olarak geliyorlar karşımıza. Böyle olunca da filmden geriye en çok kalan, yönetmenin görüntülere imza atan K’Linh Nguyen ile birlikte oluşturmayı başardığı çarpıcı atmosfer oluyor. Önemli bir kısmı kapalı mekanlarda geçen ve dış çekimleri de çoğunlukla geceleri gerçekleştirilen film, Saygon’un sıcak ve ıslak havasını çarpıcı bir biçimde sergiliyor ve bu havayı karanlık atmosferinin baş mimarı yapıyor. Karakterler bu atmosfer içinde hareket ederken, bir yandan düzenli olarak bir çıkışsızlık duygusunu yansıtıyorlar bize ama bir yandan da başarılı mizansen sayesinde zaman zaman nefes alma anlarını yaşıyor ve bize de yaşatıyorlar.

Evet, kelimenin iki anlamı ile de karanlık bir film bu belki ama bu atmosfere hoş bir zıtlıkla yönetmen yine de bir umudu veya hayata tutunma kararlılığını esirgemiyor bizden. Bunu yaparken kendi hikâyesinden yeterince destek almıyor, zaman zaman sahnelerin sarkmasına engel olamıyor ve gerekli anlarda gerilimi yeterince kuramıyor ama filmin görsel başarısı bu kusurların üzerini -tamamen olmasa da- örtüyor. Filmin adına da yansıdığı şekilde baba olmak üzerine bir hikâye bu aynı zamanda: Fotoğrafçı gencin babasının onu bir erkek yapmaya çalışması, babalık postansiyelini sona erdiren bir işlem olan vazektomi üzerine konuşmalar ve babanın diğer gençler ile olan ilişkileri bu kavramı sürekli olarak gündemde tutuyor. Bu kavrama yine hikâye boyunca karşımıza çıkıp duran cinselliği de eklemek gerekiyor. Hayatlarının hemen tüm alanlarında tatminsiz görünen gençlerin bu alanda yaptıkları/yapamadıkları da hep bir diyaloğun ve görüntünün unsuru olarak geliyor önümüze.

Eski Vietnam’ın karanlığına ve sessizliğine karşı Yeni Vietnam’ın canlılığını ve gürültüsünü koyan filmde, bu farklı dünyaların görsel olarak çarpıcı bir zıtlık içinde sergilenmesini de filmin artıları arasına eklemek gerekiyor. Tamamen iki farklı dünya ile bizi karşı karşıya bırakan film bu başarısını keşke hikâyesinde de gösterebilse ve örneğin ülkenin yeni yeni tanıştığı “materyalizm” üzerindeki -var gibi görünen- söylemini bu denli havada bırakmasaymış. Karakterleri gibi hikâyesi de zaman zaman sürüklenen film, bu kusuruna rağmen ilgiyi hak ediyor.

(“Big Father, Small Father and Other Stories” – “Mekong Stories” – “Baba, Oğul ve Diğer Hikâyeler”)

Rabin, Ha’yom Ha’akharon – Amos Gitai (2015)

“Rabin kendi idealleri için Yahudileri feda etti, ben Yahudiler için kendimi feda ettim”

İsrail Başbakanı İzak Rabin’in Filistin Kurtuluş Örgütü ile yürüttüğü barış görüşmeleri nedeni ile bir radikal sağcı tarafından öldürülmesinin hikâyesi.

İsrailli sinemacı Amos Gitai’nin yönettiği ve senaryosunu Marie-Jose Sanselme ile birlikte yazdığı, İsrail ve Fransa ortak yapımı bir film. Çözümsüzlüğün ve bunun sonucu olan savaşların ve huzursuzluğun egemen olduğu bir coğrafyadaki sayısız ve sonuçsuz barış girişiminden biri olan Oslo görüşmeleri (Rabin, dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres ve FKÖ lideri Yaser Arafat bu görüşmeler ve barış için gösterdikleri çaba nedeni ile Nobel Barış Ödülü almışlardı) İsrail’de sağ kesimin ve özellikle de fanatik dincilerin hedefi olmuş ve bu kesimler Rabin’i İsrail’e ihanetle suçlamışlardı. Film suikast öncesindeki gelişmelere ve cinayete giden yolun nasıl açıldığına, suikast anına ve oluşturulan özel bir komisyonun suikastte ihmali olanları araştırmasına odaklanıyor ve yarı belgesel (docudrama) diye adlandırabilecek bir tarzda karşımıza getiriyor olan biteni. Orta Doğu’nun değişmez kaderinin tipik hikâyelerinden biri tanık olduğumuz ve Gitai bu hikâyeyi saygı duruşunun öne çıktığı sade ve “cool” bir tavırla anlatıyor. Bu saygılı yaklaşımın filmin seyir değerini belki bir parça geriye ittiğini söylemek mümkün ama açıkçası bu çok da önemli değil. Yakın tarihin önemli bir olayını hak ettiği dürüstlük ve saygı ile anlatan film görülmeyi hak ediyor.

Şimon Peres ile yapılan bir röportaj ile açılan film, suikaste yol açan atmosferin oluşumunu, suikasti ve sonrasında toplanan komisyonun çalışmalarını zamanda ileri geri giderek anlatıyor. Amos Gitai çeşitli mitingler, suikast anı veya Filistin topraklarına yasadışı olarak yerleşen İsrailli fanatik dincilerle polisler arasındaki arbede gibi bölümlerde sık sık gerçek görüntülere de yer vermiş filmde ve bu görüntülerle kendi çektiklerini iç içe kullanmış. Seçilen görüntülerle film için çekilenlerin genellikle uyumlu bir şekilde kullanılması filmin başarılarından biri olarak öne çıkıyor. Buna ek olarak, Gitai kimi mizansen tercihleri ile de filmi ilgiye değer kılmış. Sahnelerin hemen tamamının eski usul kararmalarla ve sahnenin ruhuna uygun bir görüntü ile sessiz biçimde kapanması hem filme hüzünlü ve zarif bir hava veriyor, hem de Gitai’nin konusuna saygı ile yaklaşımının dışa vurumu oluyor bir bakıma. Kimi hususları -gerçeğe de uygun olarak- belirsiz bırakıyor hikâye ve suikastçinin iddia ettiği gibi gerçekten de kendi başına mı hareket ettiği sorusu cevapsız kalıyor örneğin. Bunun bir önemi de yok aslında; çünkü film, örneğin bir Hollywood filminin çoğunlukla yapacağının aksine, gerçeği keşfetmeye veya keşfettiğini iddia etmeye çalışmıyor. Filmin asıl derdi, bir suikaste ve barış çabasına darbe vurmaya giden yolun nasıl açıldığını ve “devlet”in kimi odaklarının sessiz kalarak veya hatta teşvik ederek bunu nasıl kolaylaştırdığını alçak gönüllü bir biçimde de olsa sergilemek.

Filmin bizim gibi, Orta Doğu’nun şu ya da bu şekilde parçası olan ülkelerde yaşayanlar için ayrı bir önemi var kuşkusuz: Parmak izini kadın polisin almasına karşı çıkıp erkek polis isteyen fanatik sağcıdan “ülkeyi satanın katli vaciptir” fetvası veren dinci önderlere veya her aksiyonunun kaynağını kutsal kitaptan bulup çıkaran fanatik dincilere pek çok öğe, “Orta Doğu’daki tek seküler ve demokratik rejim”e sahip olduğunu iddia eden İsrail ile epey ortak yanımız olduğunu gösteriyor bize. Amit Poznansky’nin başarılı müzik çalışması, filmin anlatım biçimi nedeni ile önemi daha da artan kurgusu (Yuval Or) ve Eric Gautier imzalı görüntüleri ile de dikkat çeken çalışmada kimi gerçek görüntüler de oldukça ilgi çekici. Örneğin sağcıların Rabin’e karşı düzenlediği bir mitingden seçilen sahneler fanatizmin resmini çizerken kullanılabilecek görüntüler getiriyor önümüze; daha da ilginç olanı ise bu görüntülerle Rabin’e destek için düzenlenen bir başka gösterinin görüntülerinin zıtlığı. İlkine öfke, ikincisine ise dayanışma hâkim bu anların. Fanatiklerin Rabin destekçilerini satanist olmakla suçlaması veya bir sorgu sahnesinin sonunda katilin yüzünde beliren, rahatlığının ve haklı olduğunu düşünmenin sonucu olan sırıtma ifadesi de yine bize kendi tarihimizdeki epey olumsuz benzerlerini çağrıştırması ile ayrıca dikkat çekiyor.

Suikastin, İsrail’in gidebileceği ve bölgeye de bir parça huzur getirebilecek yolu kapattığını ima eden ve bunun hüznünü her karesinde taşıyan çalışma, bilinçli olarak tercih ettiği yaklaşımı (adeta bir otopsinin profesyonel soğukluğunu veya tanık olunan bir trajedi karşısında, işini profesyonel olarak yapmak zorunda olmanın hüznünü taşıyan bir yaklaşım bu) ile heyecan vaat etmiyor seyircisine; bunun yerine kendisi ile birlikte bir toplumun otopsisine tanıklık yapmasını istiyor daha çok. Rabin için şizofren teşhisini koyan ve bunu “kendi yarattığı ve gerçekliğine inandığı bir dünyada yaşıyor” cümlesi ile açıklayan psikoloğun bu teşhisini, tam da bu cümleyi hak eden fanatik bir dinci grup ile paylaştığı sahnenin bir kara mizah havası kattığı filmin önemli eksikliği ise Rabin’in devam ettirmeye çalıştığı sürecin İsrail kadar önemli diğer tarafı olan Filistinliler’den hiç söz etmemesi. Eğer askerlerin yasadışı İsrailli yerleşimcileri hiç silah veya sertlik kullanmadan, sadece aşırıya kaçmayan fiziksel güçle uzaklaştırmaya çalıştırdıkları sahneyi hiç görmeseydik, Filistin’in sadece bir sahnede duyduğumuz ezan sesinden ibaret kalması anlaşılır olabilirdi belki. Buna ek olarak, Şimon Peres’in (kendisine Barış Ödülü veren Nobel komitesinin ciddi rahatsızlığını dile getirmesine de neden olan) kimi uygulamalarından hiç söz açılmaması da pek doğru bir tercih değil. Yine de sonuçta iyi niyetinden kuşku duyulmayacak, sorumluluk duygusu içinde hareket eden ve bir barış girişiminin -yürütücülerinin samimiyetinden bağımsız olarak- bazı coğrafyalarda nasıl her zaman başarısızlığa mahkum olduğunu ve o başarısızlığın da sadece fanatizmi yükseltip sorunu daha da büyüttüğünü hatırlatan bu Amos Gitai filmi ilgiyi hak ediyor.

(“Rabin, the Last Day” – “Le Dernier Jour d’Yitzhak Rabin” – “Rabin’in Son Günü”)

Picnic – Joshua Logan (1955)

“Ve sonra o geldi… Evin içinde hâlâ sokaktaymış gibi yürüdü… Evde bir erkek vardı ve bu bana çok iyi geldi”

Kasabaya gelen bir yabancı ve onun gelişi ile, bastırılan duyguları harekete geçen kadınların hikâyesi.

Senaryosunu William Inge’in aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlayarak Daniel Taradash’ın yazdığı, Joshua Logan’ın yönettiği bir A.B.D. yapımı. Üzerinden geçen altmış iki yıl sonra çarpıcılığını biraz yitirmiş olsa da klasik olarak kalabilen bir çalışma bu. Başrol oyuncularından Kim Novak’ın ilk çıkışını yapmasını sağlayan film, kadın karakterlerin ağırlıkta olduğu ve bu karakterlerin birden karşılarına çıkıveren bir erkek nedeni ile değişen hayatlarına odaklanan bir çalışma. William Holden’ın oynadığı erkek hikâyede hep ön planda olsa da film aslında onun (ve sembolü olduğu erkeklerin) varlığı ve yokluğu üzerinden kadınları anlatıyor çekici bir şekilde. Tüm karakterlerin üç boyutlu olarak çizildiği ve her birinin duygu ve davranışlarının gerçekçi kılındığı, “cinsel gerilimi” oldukça dozunda bir tonda ve sürekli olarak ayakta tutan film onca konuşmalı anlarına rağmen bir tiyatro oyunundan uyarlandığını hemen hiç hissettirmemesi ile de dikkat çekiyor. Klasikleşen kimi sahneleri ile de önemli olan filmin hikâyeye pek uymayan finale sahip olmak gibi bir problemin de aralarında bulunduğu kimi zayıflıkları olsa da yine de görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle.

A.B.D.’de her yıl Eylül ayının ilk pazartesi günü kutlanan İşçi Bayramı tatilinde bir Kansas kasabasında ve 24 saat içinde geçiyor film. Kasabaya üniversiteden arkadaşını görmeye gelen serseri ruhlu bir adamın bu yirmi dört saat içinde bir şekilde tüm kadınların hayatını etkilemesini anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken kadınların erkekli ve erkeksiz olmaları üzerinden, havada hep asılı tuttuğu bir cinsel gerilimi de özenle koruyarak, yalnızlıktan gençliğe/yaşlılığa ve güzellik kavramına çeşitli temaları kadınları düşünerek anlatıyor hep. Yatalak ve çok yaşlı annesine bakan ve yıllar sonra ilk kez evine bir erkeğin adım attığı yaşlı kadın, kocasının evi terk etmesinden sonra iki çocuğuna hem annelik hem babalık eden bir orta yaşlı kadın, onun büyüğü on sekizinde iki genç kızı ve onların evinde kiracı olarak kalan ve “evde kalmış” bir öğretmen kadın; bu karakterlerin tümünün hayatı -kimilerininki radikal bir şekilde olmak üzere- değişiyor adamın kasabaya gelmesinden sonra ve sadece tek bir gün içinde. Finaline rağmen, özellikle kadın karakterlerin tümünden havaya sürekli olarak yayılan bir hüzün duygusu var filmin ki hikâyeyi gerçekten çekici kılan unsurlardan biri de bu; bu hüzne eşlik edenler de yine seyircide bir kırıklık havası yaratacak öğeler: Eski gençlik günlerine duyulan özlem, bir zamanların aksine şimdi yalnız olmanın verdiği mutsuzluk, gençliğin artık elden gittiğini dehşetle fark etmiş olmanın neden olduğu trajik öfke, sadece güzelliği üzerinden algılanmanın verdiği rahatsızlık veya ilk uyanan cinsel dürtülerin ve yeterince güzel olmadığını düşünmenin neden olduğu kalp kırıklıkları. Inge’in oyunu ve işte ondan uyarlanan bu film tüm bunları bunca temanın neden olabileceği herhangi bir fazlalık duygusunu hissettirmeden bize geçirmeyi başarıyorlar. Film belki bazen yeterince güçlü görünmeyebilir ama senaryosunun her bir karakter üzerinde aynı özenle durması ve onları tanımamızı ve anlamamızı sağlayacak şekilde çizmiş olması bu kusuru kolayca affettiriyor açıkçası.

Yaşından hayli küçük bir karakteri canlandıran ve bunun için göğsünü traş ettiren Holden bu yaş problemini performansına yüklenerek aşmaya çalışmış ve çoğunlukla da başarmış ama zaman zaman vücut dilini gençliğini vurgulamak için gereğinden fazla kullanmış görünüyor. Kim Novak üzerine düşeni, “genç, güzel ve kırılgan görünmeyi” layıkı ile yerine getiriyor performansında özel bir başarı sergilemiyor olsa da. Yardımcı rollerdeki tüm oyuncular ise hiç aksamadan canlandırırken karakterlerini, öne çıkan isim rolünün gösterişli bir oyuna izin vermesinin avantajını da akıllıca kullanan Rosalind Russell oluyor. Dans sahnesini klasik kılan biraz da onun, karakterinin kapıldığı dehşeti ve duyduğu utancı başarı ile yansıtan performansı şüphesiz. Aslında tüm bu dans sahnesi ve sonrasında yaşananlar filmin doruk noktaları olarak görülebilir. Dramın dozunun yükseldiği, kimi karakterlerin patlama anlarını yaşadıkları ve bugün için belki sıradan görünebilecek olsa da 1950’lerin Hollywood’u düşünüldüğünde cüretkârlığı (örneğin o yırtılan gömlek sahnesi) ile çok başarılı bir sahne bu kesinlikle. Buna “lütfen benimle evlen” sahnesi de eklenebilir yalnız kalma korkusunun şiddetini çarpıcı bir şekilde sergilemesi nedeni ile.

Hikâyeyi gereksiz bir şekilde uzatan piknik eğlenceleri bölümünü eksi hanesine eklememiz gereken filmin yönetmeni Joshua Logan, Inge’in oyununu tiyatroda yöneten kişiymiş de aynı zamanda. Oyunun yazarı Inge’i zorlayarak yazılmasını sağladığı ve filme de taşınan finalin kabahatini de ona yüklememiz gerekiyor. Bu kusurlarına rağmen, Logan filmin özellikle dramın yükseldiği anlardaki yönetmenliği ve bunca diyaloğu olan bir hikâyeyi tempolu bir şekilde anlatabilmesi ile de takdir etmek gerekiyor. 1956’da A.B.D.’de bir numaraya çıkan tema şarkısını da atlamamamız gereken film, iki kez de televizyona uyarlanmış. Kadın ve erkeğin toplum içindeki rolleri ve geleneksel bakışın onlara yüklediği zayıflıkları ve gücü sorgulayan, güzelliğin ve gençliğin varlığı ve yokluğunun toplumun gözündeki iyi ve kötü yönlerini sürekli olarak hatırlatan filmin James Wong Howe imzalı görüntüleri de keyif veriyor. Ekonomik tutulmuş bir histerik yanı da olan film, tatminsizlik üzerine çekilmiş önemli sinema eserlerinden biri olarak da ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

(“Piknik”)

Balzac – Stefan Zweig

Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın hayranı olduğu Fransız edebiyatçı Balzac için yazdığı biyografi kitabı. Nazizmin yükselişine ve Avrupa’ya otoriter yönetimlerin egemen olmaya başlamasına dayanamayarak 1940 yılında Brezilya’ya yerleşen ve iki yıl sonra orada eşi ile birlikte intihar eden Zweig bu kitabını tam olarak bitirememiş olsa da, eseri yayıma hazırlayan Richard Friedenthal, kitabın hemen hemen tamamen bitmiş durumda olduğunu ve sadece son bölümleri kendisinin tamamladığını belirtiyor biyografinin arkasında yer verilen notlarında. Zweig’ın arkadaşı olan yazar Friedenthal’ın gerek Zweig’ın kitabı yazım süreci gerekse kendisinin yaptığı “toparlama” çalışması için bu notlarda verdiği bilgiler ve -ne yazık ki kime ait olduğu belirtilmeyen- yazarın Balzac’a olan ilgisinin nasıl uzun bir döneme yayıldığını anlatan “Stefan Zweig’ın Balzac’a Uzanan Yolu” başlıklı yazının zenginleştirdiği kitabın arkasında Balzac’ın yaşamındaki önemli olayların tarihlerini ve bu tarihlerde yarattığı eserleri sıralayan bir kronoloji de yer alıyor. Eserin orijinalinden aynen çevrilmiş olması nedeni ile sadece 1945 yılına kadar basılan Balzac incelemelerini içeren bir liste de mevcut kitapta.

Zweig’ın kitabının belki de en önemli yanı, Balzac’ı hayran olduğu bir yazar olarak değil, insan olarak ve tüm zayıflıkları, hırsları ve hataları ile tarafsız bir biçimde ele alması ve ona bir edebiyatçıdan yok bir insana yaklaşır gibi yaklaşması. Balzac’ın “ün, kadın, zenginlik ve aristokratik unvan” peşinde geçen hayatını, yarattığı eserlerle iç içe anlatıyor Zweig ve yazarın eserlerindeki karakterleri yaratırken nasıl sık kendi yaşadıklarından, hayatına girenlerden ve kendi karakterinden yola çıktığını gösteriyor. Balzac’ın mektuplarından ve tuttuğu notlardan çok yararlanmış Zweig ve Balzac’ın kimi tercihlerini (takma isimler altında yazdığı ve sayısı tam olarak bugün bile bilinmeyen piyasa işi romanlar, başka yazarların eserlerinden fazlası ile “esinlenen” kitaplar vs.) sert bir şekilde eleştirirken, bu tercihlerin onun sanatçılığına da zarar verdiğini belirtiyor.

Aslında “köylü çocuğu” olan ama hayranı olduğu aristokrasi sınıfına girebilmek için kendisine sahte bir unvan uyduran ve adına “de” ekleyen Honore “De” Balzac’ı aydınlatmak için kitapta da yer alan şu sözlerini kullanmış Zweig: “Ah, biri çıkıp bu çorak yaşamıma sihirli değneğiyle bir dokunsa keşke! Yaşamın güzelliklerinin hiçbirinin tadına varamadım henüz… Bu açlık öldürecek beni, hiçbir şey arzularımı tatmin etmiyor. Ne çıkar? Sadece iki tutkum var: aşk ve şöhret. Şimdiye kadar hiçbiri gerçekleşmedi.”. Balzac’ın olağanüstü kelimesi ile nitelediği hayal gücünü, coşkulu karakterini ve enerjisini, özellikle de başyapıtlarını yazma süreci üzerinden etkileyici bir şekilde anlatmış Zweig ve eserlerinin “realizm ve hayal gücünün kusursuz bir karışımı”nın ürünleri olduğunu belirtmiş. “Lüks içinde yaşayabilmek için kürek mahkumları gibi çalışacak, zarif görünebilmek için kendini gülünç duruma düşürecektir” diye bahsediyor Zweig ondan eleştirirken ve yaşamının (edebî yaşamı da dahil olmak üzere) nasıl kadınlar üzerinden çizildiğini anlatıyor detaylı bir şekilde. Balzac’ın kendisini tüketen aşırı yoğun bir yazma süreci ve kısa enerji boşalmaları ile geçen hayatı boyunca yarattığı eserlerin kişisel yaşamında acı çektikçe realizme daha da yakınlaştığını söyleyen Zweig’ın kitabı, özellikle Balzac’ın eserlerinden en azından birkaçını okumuş olanlara çok daha fazla keyif verecektir kuşkusuz ve Zweig’ın diğer biyografileri (Dickens, Nietzsche, Dostoyevski vs.) için de bir okuma arzusu yaratacaktır. Kitaba genel olarak hâkim olan ve önemli bir kısmı Balzac’ın yanlış tercihlerinden ve zayıflıklarından kaynaklanan, kitabı bitirdiğinizde üzerinize çökebilecek hüzün duygusu ise onun hayal ettiği yeni eserleri ve karakterleri yaratamadan, erken bir yaşta öldüğünü fark edince daha da artacaktır muhtemelen.

(“Balzac: Eine Biographie”)