Thirteen Days – Roger Donaldson (2000)

“İyi bir adamsın; kardeşin de iyi bir adam. Seni temin ederim ki başka iyi adamlar da var. Umalım ki iyi adamların gücü, harekete geçirilen bu korkunç şeyi alt etmek çin yeterli olsun”

Dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getiren “Küba Füze Krizi” sırasında ABD yönetiminde yaşananların hikâyesi.

Ernest May ve Philip D. Zelikow’un “The Kennedy Tapes: Inside the White House During the Cuban Missile Crisis” adlı kitabından David Self’in sinemaya uyarladığı ve Roger Donaldson tarafından yönetilen, ABD yapımı bir politik gerilim filmi. Pek çok tarihçinin dünyanın nükleer bir savaşın eşiğine en çok yaklaştığı zaman olarak değerlendirdiği on üç günü anlatan film hikâyesinin gereği olarak hemen hep ABD tarafında neler olduğunu anlatıyor bize ve Sovyetler’in tarafında neler olduğunu ya da oralarda ne düşünülüp ne planlandığını Amerikalı yetkililerinin bilgisi veya tahminleri üzerinden öğrenebiliyoruz sadece. Donaldson çoğunlukla kapalı mekanlarda geçen hikâyesini -üstelik sonunun ne olacağının bilinmesine rağmen- heyecanı hemen hep diri tutmayı başararak anlatıyor. Filmde duyduğumuz diyalogların çoğu John Kennedy’nin toplantılarını sesli olarak kayda alması nedeni ile gerçek (ya da gerçeğe çok yakın) ve bu da filmin ilginçliğini artırıyor şüphesiz. Tempo hemen hiç düşmüyor ve dünyanın kaderinin bazen (belki de aslında her zaman) bir tek kişinin iki dudağı arasında olduğunu sürekli olarak hissettiriyor size film. Başkanın özel asistanı rolündeki ve başroldeki Kevin Costner’ın vasat oyunculuğuna (ve zamanında ABD’de alay konusu olan Boston aksanı taklidine) rağmen oyuncu kadrosu, konuşmaların nerede ise kesintisiz devam ettiği bu filmin dinamik görünmesine ciddi katkı sağlarken, Conrad Buff’ın kurgusu ve Trevor Jones’un müziği dikkat çekiyor. Ne var ki bu bir Hollywood filmi sonuçta: Öyle olunca hikâyeye -herhalde fazla “erkeksi” görünmemesi için- gereksiz aile sahneleri eklemekten “Peki bu kriz neden başladı ki?” gibi çok temel bir sorunun gerçek cevabını vermeye hiç yanaşmamaya kadar pek çok problem de yerlerini almış filmde ve Donaldson’un kimi mizansen tercihleri de ABD sivil yönetimini kutsayarak -“ufak” eleştirileri ihmal etmeden elbette- bu kusurlara olumsuz anlamda bir katkı sağlamış.

Film ABD casus uçaklarının keşif uçuşları sırasında SSCB’nin Küba topraklarına nükleer başlıklı füzeler yerleştirdiğini tespit etmesi ile başlıyor ve iki ülke arasında tüm dünyayı felaketin eşiğine kadar getiren on üç gün boyunca Beyaz saray’da neler yaşandığına tanık oluyoruz. Askerler ile sivil yönetim arasındaki anlaşmazlıklar, “şahin”lerle “güvercin”lerin çekişmesi, bürokratik oyunlar, medya ve yönetim arasındaki ilişkiler vs. hikâye boyunca karşımıza gelirken, Roger Donaldson hikâyenin taşıdığı gerilim potansiyelini çok iyi değerlendiriyor ve ne olacağını (aslında olmayacağını) bilseniz de Beyaz Saray’da aralıksız süren toplantılarda her konuşulanı ilgi ve merak ile takip etmenizi sağlıyor. Doğal olarak hayli güç bir iş seyircide aslında sonunu bildiği bir konuda merak uyandırmak ama bunu hakkı ile başarıyor film. Seyircinin ilgisini ne olacağına değil, nasıl olacağına yönlendirmek güç bir iş ama hemen hiç aksamıyor film bu alanda. Tempo her zaman yerli yerinde ve fikirlerin, politikaların ve ideolojilerin çatışmasından sıkı bir gerilim çıkarmayı başarıyor hikâye. Sayısı fazla olmayan aksiyon sahnelerinde de benzer bir başarısı var filmin; abartılı efektlere başvurmayan sadelikleri ile etkileyici olabiliyor tüm bu sahneler.

Her ne kadar fani insanlar olarak onların da kararsızlıkları, korkuları ve hatta yanlışları olabilir diyorsa da film, hikâyenin Kennedy kardeşlere (Başkan John Kennedy ve dönemin başsavcısı ve ağabeyinin sağ kolu Robert Kennedy) duyulan bir hayranlık ile oluşturulduğu açık. Bunu Donaldson’un kimi kamera tercihleri de destekliyor: Bir sahnede iki kardeşi ve başkanın özel asistanını adeta kötüğün üzerine yürüyen üç kahraman gibi alttan çekimle gösteriyor kamerası ile örneğin. Açıkçası bu, niyetini gereğinden fazla belli eden kamera açısı filme hiç yakışmamış. Kennedy’nin yerinde bir Cumhuriyetçi başkan olsaydı belki de çok daha farklı (ve kötü) bir şekilde sonuçlanabilecek bir krizi yönetmeyi başaran kişilerden söz ediyoruz ama karşı tarafın nerede ise hiç görünmediği bir olayı anlatırken bir sinema eserinin başvurması doğru olmayan bir tercih bu. Hikâyenin, krizin nasıl çözüldüğüne yaklaşımında değil ama asıl olarak krizin nasıl başladığına yaklaşımında ise ciddi bir sorun var. Sadece 1 yıl önce ABD’nin desteklediği silahlı grupların Küba’yı işgal etme girişiminden ve Sovyetler’i Küba’ya davet edenin Castro olduğundan hiç söz etmiyor hikâye ve Küba füze krizinden önce ABD’nin İtalya ve Türkiye’ye yerleştirdiği füzelerin Sovyet topraklarını tehdit etmesi anılmıyor bile. Krizin çözümünde Amerika’nın verdiği tavizleri (Küba’yı asla işgal etmeme taahhüdü ve Türkiye’deki füzeleri geri çekme sözü) hikâyede sıklıkla anmak, bunların aslında krizin ana nedenlerinden biri olduğu gerçeğini dile getirmekten çok farklı bir davranış; sonuçta Hollywod bu, neyi ne kadar uygun görürse o kadar anlatır her zaman. Başta filmde anlatıldığının ve kamuoyuna yansıtıldığının aksine ABD’nin füzelerden daha önceden haber olduğu iddiası olmak üzere, filmi adı üzerinden giderek “on üç yalan” söylemekle eleştiren bir makale de (http://www.latinamericanstudies.org/cold-war/13-lies.htm ve http://www.latinamericanstudies.org/cold-war/13-liesP2.htm) filmin hikâyesinin gerçeklere ne kadar yakın olduğu konusunda bir fikir verebilir meraklısına.

Klasik bir sinema dili ile anlatılan filmde Kevin Costner’ın karakterinin, hikâyede adeta ana karakter oymuş ve her şey onun gözünden anlatılıyormuş gibi öne çıkarılmış olması hayli yanlış bir seçim olmuş. Bu nedenle de filme girmiş görünen “güzel Amerikan ailesi” sahneleri hikâyeyi uzatmaktan başka bir işe yaramazken, Costner’ın filmin üç yapımcısından biri olması bu konuda bir ipucu verebilir bize! Oyunculuk performansı açısından, Robert Kennedy’yi oynayan Steven Culp ve John Kennedy rolündeki Bruce Greenwood’ın öne çıktığı ve Costner dışındaki tüm ana oyuncuların rollerinin hakkını verdiği filmin klasik bir Amerikan sineması örneği olarak başkan Kennedy’i idealleştirirken, en azından Sovyetler’i şeytanlaştırmamış olmasını da olumlu noktalar arasına eklemek gerekiyor. Sonuç olarak, iyi çekilmiş ve oynanmış bu film dünya tarihinin kritik bir anını anlatması ile önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Yakın Tehlike”)

Hell Is for Heroes – Don Siegel (1962)

“Sen bir ersin; emir vermez, alırsın!”

1944 yılında Kuzey Fransa’daki Siegfried Hattı’nı bir Alman bölüğüne karşı kırk sekiz saat tutmakla görevlendirilen bir Amerikan mangasının hikâyesi.

Robert Pirosh’un orijinal hikâyesinden Pirosh ve Richard Carr’ın yazdığı senaryoyu Don Siegel’ın çektiği bir ABD yapımı. Çekimi boyunca epey problemlerle karşılaşan ve hikâyesinin aniden bitivermesi ile kimi sinema meraklıları için bir kült statüsü kazanan bu siyah beyaz savaş filmi bugün belki en çok başrolündeki Steve McQueen’in varlığı ile ilgi çekmeye aday bir çalışma. Çoğunlukla tek bir mekanda (manganın Almanlara karşı korumaya çalıştığı hatta) geçen film, karakterleri arasındaki çatışmalara ağırlık vermesi ile -ikinci yarısındaki aksiyon sahnelerine rağmen- zaman zaman bir tiyatro oyunu havasında ilerliyor. Ne var ki hikâye yeterince çekici değil, karakterleri yeterince anlayamıyoruz ve aralarındaki çatışmalar da çoğunlukla yüzeysel kalıyor. Çekim sırasındaki problemlerin hayli olumsuz etkilemiş göründüğü film, kusurlarına rağmen, özellikle ilk yarısında savaşa değil savaşanlara ağırlık vermesi, yönetmen Siegel’ın elinden çıkan kimi etkileyici sahneleri ve klasik sinemadan taşıdığı esintiler ile ilgiye değer bir çalışma.

Filmin hikâyesini İkinci Dünya Savaşı’ndaki kendi tecrübelerinden yola çıkarak yazan Robert Pirosh aslında filmi de yönetmesi düşünülen isimmiş ama Steve McQueen ile anlaşmazlığı sonucu yönetmenlik Don Siegel’a verilmiş. Bu şekilde başlayan problemler, zaten kısıtlı olan bütçenin de üzerine çıkılması sonucu yenileri ile devam etmiş: Finalin aniden bitişini açıklayan ham film stokunun tükenmesi, baş oyunculardan komedyen Bob Newhart’ın ün kazanmasını sağlayan “sahte telefon konuşmaları”nın popülaritesinden yararlanmak için senaryoya yönetmenin itirazına rağmen uzun bir sahnenin eklenmesi ve bu sahnenin filmin dram boyutuna pek de uygun düşmemesi veya aralarında James Coburn’ün de olduğu kimi oyuncuların o sıralarda rol aldıkları başka filmler nedeni ile sette prova yapmaya pek fırsat bulamamaları filme epey sıkıntı yaratmış görünüyor. Karakterinin asosyal özelliğine uygun soğuk bir oyun veren McQueen’in bu soğukluğu zaman zaman donukluğa kadar uzanan bir boyuta taşımasını ise kimileri film ekibi içindeki anlaşmazlıklara bağlamış o günlerde. Dikkatli bir seyircinin fark ettiği gibi Alman askerini oynayan bir oyuncunun filmde birden fazla kez ölmesi gibi komik bir örneği de olan problemleri bir yana bırakırsak, belki de öncelikle filmin diğer savaş filmlerinden farklı bir noktada durduğunu söylemek gerekiyor. Leonard Rosenman’ın müziğinin bir savaş filminden çok bir psikolojik gerilim filmine yakışır tonlarının da desteklediği bir farklılık bu. Aniden başlayan aksiyon (savaş) sahneleri ile seyirciyi hazırlıksız yakalayan (ve bu nedenle de etkili olan) filmin hikâyesi sık sık şunu düşündürüyor seyredene: Bir antimilitarist film için toplanmış bir ekip bu savaş filmini çekmek zorunda bırakılmışlar. Evet, savaşı kutsayan bir yanı yok neyse ki hikâyenin ama tüm o askerlerin karakterlerine odaklanma çabası, karakter çatışmaları veya “emrin sorgulanamazlığı”nın sorgulanması vs. hep farklı bir hikâyeyi bize işaret ediyor ama o işaret ettiği yere gitmiyor film ne yazık ki.

Filmin orijinal adındaki cehennemi görsel olarak pek hissettirmiyor film bize ve kimi savaş görüntülerinin gerçek filmlerden alınmış olması da bunun kolayca fark edilebilir olması nedeni ile pek yardımcı olamıyor bu konuda. Neyse ki son üçte birlik bölümü bir gerilim duygusunu inşa edebiliyor ve yarım kalmışlık havası taşısa da (ve telaş içinde çekilmiş görünse de) finalin trajikliği durumu kurtarıyor çoğunlukla. Bir de Steve McQueen var elbette: Donuk performansına rağmen film için bir çekim kaynağı olabiliyor ve Fess Parker, Bobby Darin, James Coburn, Harry Guardino ve Bon Newhart ile birlikte bu “erkekler filmi”ni ilginç kılıyor. Özetle, hikâyesinin yeterince güçlü olmamasının sıkıntılarını yaşayan ama yine de ilgi gösterilebilecek bir film var karşımızda.

(“Ateş Hattı”)

Sunshine on Leith – Dexter Fletcher (2013)

“500 Mil yürürdüm / Ve bir 500 Mil daha / 500 Mil yürüyüp de / Kapında düşüp kalan adam olmak için”

Afganistan’daki savaştan terhis olarak ülkelerine dönen iki İskoçyalı askerin Edinburgh’daki sevgilileri ve aileleri ile yaşadıklarının hikâyesi.

İskoçyalı grup The Proclaimers’ın şarkılarından yola çıkarak hazırlanan “Sunshine on Leith” adlı sahne müzikalinin aynı isimli sinema uyarlaması. Stephen Greenhorn’un sahne müzikalini asıl olarak oyunculuğu ile tanınan İngiliz Dexter Fletcher taşımış beyazperdeye. Sonuç, genç ve taze bir soluğu olan, bir yandan klasik müzikallere göz kırparken bir yandan modern bir havaya sahip olabilen ve pozitif havası ile hayli çekici bir çalışma olmuş ve sadece müzikalseverlerin değil, tüm sinemaseverlerin keyifle izleyebileceği bir film çıkmış ortaya. Belki sinema sanatı açısından çok önemli değil ve hikâyesi -pek çok müzikalde olduğu gibi- tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor ama ağızda hoş, hem de çok hoş bir tat bırakan ve bittiğinde kendinizi mutlu ve insanlar için olan umudunuzun da dirildiğini hissedeceğiniz bir film olarak görülmeyi kesinlikle hak ediyor. The Proclaimers’ın şarkılarını bir müzikalin hikâyesine hiçbir zorlama hissettirmeden uyarlayan Stephen Greenhorn’un senaryosu, tecrübeli oyuncuların keyifli performanslarının eşlik ettiği başroldeki genç oyuncularının başarısı ve mizanseni ile sıcak, doğal ve gerçekçi bir hava yakalayan Dexter Fletcher’ın becerisi ile eğlenceli bir film bu.

İskoç aksanlarını hep korumaları ile bilinen The Proclaimers’ın (ikiz kardeşler Charlie ve Craig Reid’den oluşuyor grup) şarkılarından yola çıkan filmin ilk dikkat çeken başarısı senaryosunun akıllıca yazılmış olması; öyle bir başarı ki bu sanki şarkılar film için özel yazılmış gibi düşünüyorsunuz. Tüm şarkıları filmin oyuncuları tarafından seslendirilen çalışma The Proclaimers’a çok uygun bir biçimde oyuncularının İskoç aksanları ile ek bir keyif getiriyor karşımıza. Buna bağlı olarak, mekan ile karakterlerin İskoçlu olmak noktasında buluşmaları hikâyenin gerçekçiliğini artırıyor doğal olarak. Evet, gerçekçi bir müzikal bu: Karakterlerin davranışları, ait oldukları sınıfın özelliklerini göstermeleri, diyalogları ve tüm yaşananlar (ilişkiler, çatışmalar, kavgalar, ayrılıklar, aşklar, ihanetler vs.) hikâyeyi örneğin klasik bir Amerikan müzikalinin aksine gerçekçi bir konuma oturtuyor. Gerçekçi olmakla yetinmeyip, oyunculukları, sahnelenme biçimi ve hikâyesinin gelişimi ile aynı zamanda modern ve günümüze ait bir hikâye bu. “Kahkaha – gözyaşı – kahkaha” formülü ile ilerliyor hikâye ama o denli samimi ve doğal bir hava sergiliyor ki sürekli olarak bu formül sizden ne bekliyorsa yerine getiriyorsunuz; gülüyor, ağlıyor ve gülüyorsunuz özet olarak.

The Procliamers özellikle “I’m Gonna Be (500 Miles)” şarkısı ile tanınan bir grup ve şarkıları pek çok sinema filminde ve televizyon dizisinde de kullanılmış bugüne kadar. Onların şarkılarından yola çıkarak bir müzikal hikâyesi oluşturmak zorlu bir iş açıkçası ama Stephen Greenhorn bunun altından çok ciddi bir başarı ile kalkmış. Şarkılar filmde hem hikâyelerin ayrılmaz bir parçası olarak duruyor hem de keyifli sahnelerin önemli bir öğesi oluyorlar. Dinamizmi ve eğlencesi ile parlayan ve barda anıları anlatma sahnesinde kullanılan “Over and Done With”, dokunaklı aşk şarkısı “Make My Heart Fly”, hayli keyifli ve komik evlilik teklifi provası sahnesinin şarkısı “Let’s Get Married”, filmin mizanseni ile klasik müzikale en çok –ve biraz da gereksiz bir biçimde- yaklaştığı sahnesindeki “Should Have Been Loved”, “Letter From America”, mutluluk ve coşku veren finaldeki “I’m Gonna Be (500 Miles)” ve diğerleri… Oyuncuların kendilerinin seslendirmesi ile doğallıkları artan bir şekilde tüm bu şarkılar filme çok yakışmışlar.

Bir İskoçya hikâyesi bu ve “yerel” havasını -çok doğru bir tercih ile- hiç yitirmeden, herkese hitap etmeyi başarması da hayli önemli. Hikâyenin geçtiği Leith kasabasının takımı olan ve “Hibs” olarak tanınan Hibernian futbol kulübüne, Edinburgh ile Glasgow arasındaki çekişmeye veya İngiliz – İskoç atışmalarına göndermeler var epeyce ama bunlar farkında olanların ek bir keyif alacağı unsurlar sadece. Filmin yerel olanı koruyup hikâyesi ile evrensel duygulara ulaşması takdiri hak ediyor ve seyircilerine hangi kuşaktan olurlarsa olsunlar keyif vaat ediyor. Üç farklı ilişki ve aşk hikâyesi var filmde; biri 25 yıllık bir evliliğin, diğer ikisi ise henüz taze ilişkilerin nesnesi olan bu aşk hikâyelerine film hiçbirini ihmal etmeden ve hepsine aynı özenle yaklaşarak tüm bu ilişkileri birbirine keyifli bir biçimde bağlıyor. Beklenmedik terslikler sonucu üç erkeğin birden terk edildiği ve giden kadınlarının arkasından bakakaldıkları sahnedeki son kare bu bağlamda çok doğru ve yönetmen Fletcher ve görüntü yönetmeni George Richmond adına parlak bir başarı. Evli çifti oynayan Jane Horrocks ve Peter Mullan’ın tecrübeleri ile genç oyuncuların (Kevin Guthrie, Freyan Mavor, Antonia Thomas ve özellikle George MacKay’in) sıcak performanslarını da ustalıkla bir araya getirmiş yönetmen ve bir müzikalde olması gerektiği şekilde iyi bir takım oyunu almış oyuncularından.

İlişkiler, kararlar, bireysel özgürlükler, fedakârlıklar, bağlılıklar ve aile olmak üzerine bir basit hikâye bu. Her bir anını (hüzünlü anları da dahil buna) seyircisine kendisini iyi hissettirmek için kullanan ve bunu kesinlikle başaran (bir başka ifade ile söylersek, yaşam sevinci uyandıran) ve Edinburgh’a sıcak bir aşk mektubu yazan filmin öyle derin bir hikâyesi yok ve başarılı açılış sahnesinin vaat ettiği “karanlık” atmosfer de ne yazık ki pek korunmuyor (oysa hikâyeyi daha zengin kılabilir ve müzikali daha da gerçekçi ve günümüze ait kılabilirdi bu) ama yine de aşkın ve umut etmenin gücünü ve final sahnesindeki gibi birlikte dans edebilen bir halk olmanın güzelliğini hatırlamak için seyredilmesi gereken sade ve sıcak bir aşk hikâyesi bu.

(“Edinburgh’ta Aşk”)

On Golden Pond – Mark Rydell (1981)

“O, yaşlı bir aslan gibi; hâlâ kükreyebildiğini kendisine hatırlatması gerekiyor”

Yazı geçirmek üzere göl kıyısındaki evlerine gelen yaşlı bir çift ve ziyaretlerine gelen kızları, sevgilisi ve sevgilisinin oğlunun hikâyesi.

ABD’li yazar Ernest Thompson’un kendi tiyatro oyunundan senaryolaştırdığı, Mark Rydell’ın yönettiği bir ABD – İngiltere ortak yapımı. Thompson’ın 2001’de televizyona da uyarlanan oyunu ilk kez 1979’da sahnelenmiş ve oldukça da beğenilmiş; sinemadaki bu uyarlaması da aday olduğu on Oscar ödülünden üçünü (uyarlama senaryo, erkek oyuncu ve kadın oyuncu) kazanmıştı. Hem zamanında hem de bugün filmi çekici kılan asıl olarak oyuncuları ve onların performansları olsa gerek; buna ek olarak bir de bu oyunculardan ikisinin kendi aralarındaki gerilimli baba – kız ilişkisinin bir benzerini canlandırmış olmalarıydı seyirciyi filme çeken. Sinemanın iki dev oyuncusu Katharine Hepburn ve Henry Fonda yaşlı çifti canlandırırken, Fonda’nın gerçek hayattaki kızı, bir başka büyük oyuncu Jane Fonda da bu çiftin kızlarını oynuyor filmde. Yaşlı oyuncular Oscar’ı alırken, Jane Fonda adaylıkla yetinmişti o yıl. Dave Grusin’in -yine Oscar’a aday olan- müziğinin dikkat çektiği, Billy Williams’ın başarılı -ama Mark Rydell’ın Hollywoodvari bir tercihle sık sık kartpostal havasında kullandığı- görüntüleri, oyundan gelen sağlam diyalogları, oyunun havasını yitirmeden sinema karşılığını üretmiş olması ve Rydell’ın yalın yönetmenliği ile ilgiyi hak eden film, tüm bunların yanında bir televizyon filmi havasının ötesine pek geçememesi ve daha da önemli olarak hikâyenin hangi formüllere göre ilerleyeceğinin fazlası ile öngörülebilir olması gibi ciddi kusurlara da sahip. Ne hikâyesini ne de karakterlerini zorluyor ve aksine hep garantili sularda ilerliyor film ve bu açıdan aslında güçlü bir sinema tadı da vermiyor. Ne var ki film popüler sinema tercihi ile bunu dert etmiyor zaten ve özellikle de Hepburn ve Fonda(lar) üzerine yapıyor yatırımını ve karşılığını da alıyor.

Güzelliği fazlası ile vurgulanan bir göl evinin salonunda, etrafında ve gölde geçiyor hikâyenin hemen tamamı. Bir parça huysuz, rekabetçi ve 80’nine girmek üzere olan bir emekli profesör ve eşi yazı geçirmek üzere eve yerleşirken, bir yandan da babasının doğum günü için oraya gelecek olan ve onunla arası hep soğuk olmuş boşanmış kızlarını ve yeni erkek arkadaşını bekliyorlar. Yazı orada geçirmek anlaşılan uzun bir süredir tekrarlanan bir rutin ve iyi kötü pek çok anılar yaşanmış orada. Açılış sahnesi ile iki yaşlı karakterini ustaca bize tanıtan film sonrasında Amerikalılar’a özgü bir yüzleşme ve barışma hikâyesi olarak ilerliyor ve bu açıdan da pek orijinal bir içerik sergilemiyor. Film gösterime girdiği tarihte çekiciliğinin büyük bir kısmını ilk ve son kez bir filmde birlikte rol alan Katharine Hepburn ve Henry Fonda ikilisinin varlığından ve Jane Fonda’nın babası ile gerçek hayatta da benzerini yaşadığı sorunlu ilişkisinin sinema karşılığı olmasından almıştı. Thompson’ın su gibi akan diyalogları bu üç usta oyuncunun ağzından duyulduğunda daha da sağlam geliyorlar kulağa ve hayli çekici oluyorlar kesinlikle. Son sinema filminde oynayan ve kısa bir süre sonra ölen Henry Fonda ve sadece varlığı ile bile perdede güçlü bir cazibe merkezi olabilen Hepburn’ü seyretmek sonsuz bir keyif elbette ve sadece bu bile filmi görülmesi gerekli sınıfına sokmak için yeterli. İki oyuncunun yılların birikimini karakterlerine nasıl yedirdiklerine ve sade oyunculuklarla nasıl müthiş bir gerçekçilik yaratabildiklerine tanık olmak tam bir keyif ve yönetmen Rydell da bunun farkında olduğundan tüm çabasını onlar üzerinden gösteriyor bize. Jane Fonda da sağlam bir oyun veriyor ama senaryonun bazı Amerikanvari klişelerinin de kurbanı oluyor zaman zaman.

Genç karakterlerin her zaman öne çıktığı bir sinema dünyasında iki yaşlı insanın ön planda olduğu bir hikâye -ticarî sinemanın tüm gereklerine uyarak da olsa- anlatması şüphesiz filme bir değer katıyor; yaşlanıp ölüme yaklaşıyor olmanın neden olduğu duyguların ve özellikle de öfkenin hikâyede öne çıkıyor olması da önemli. Keşke tüm bunlar “büyükler için çekilmiş bir aile filmi” havasından daha uzak bir film ile karşımıza gelseydi ve hikâyedeki karakterler ve çatışmaları bizi bir parça “kışkırtabilseydi”; aksine finaline doğru giden gelişmelerin en iyi örneği olduğu biçimde hiç şaşırtmadan ve kolay çözümlerden hiç şaşmadan ilerliyor film. Zaman zaman seyircinin gözlerini yaşartmayı hedefleyen ve bunu başaran, finaldeki rahatsızlanma sahnesinin örneği olduğu gibi oyuncuların şovu için özel tasarlanmış bölümlerle dolu olan bir film bu ve sanatsal kaygılardan ziyade biraz üzülmek, biraz gülmek ve biraz da mutlu olmak için tasarlandığı açık. Henry ve Jane Fonda’nın ilk ve son kez birlikte yer aldığı filmin, bu son çalışmasından sonra erken bir yaşta ölen kurgucu Robert L. Wolfe’un anısına ithaf edildiğini de hatırlatalım ve kusurlarına rağmen ilgiyi hak ettiğini ekleyelim son olarak.

(“Altın Göl”)