Picnic – Joshua Logan (1955)

“Ve sonra o geldi… Evin içinde hâlâ sokaktaymış gibi yürüdü… Evde bir erkek vardı ve bu bana çok iyi geldi”

Kasabaya gelen bir yabancı ve onun gelişi ile, bastırılan duyguları harekete geçen kadınların hikâyesi.

Senaryosunu William Inge’in aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlayarak Daniel Taradash’ın yazdığı, Joshua Logan’ın yönettiği bir A.B.D. yapımı. Üzerinden geçen altmış iki yıl sonra çarpıcılığını biraz yitirmiş olsa da klasik olarak kalabilen bir çalışma bu. Başrol oyuncularından Kim Novak’ın ilk çıkışını yapmasını sağlayan film, kadın karakterlerin ağırlıkta olduğu ve bu karakterlerin birden karşılarına çıkıveren bir erkek nedeni ile değişen hayatlarına odaklanan bir çalışma. William Holden’ın oynadığı erkek hikâyede hep ön planda olsa da film aslında onun (ve sembolü olduğu erkeklerin) varlığı ve yokluğu üzerinden kadınları anlatıyor çekici bir şekilde. Tüm karakterlerin üç boyutlu olarak çizildiği ve her birinin duygu ve davranışlarının gerçekçi kılındığı, “cinsel gerilimi” oldukça dozunda bir tonda ve sürekli olarak ayakta tutan film onca konuşmalı anlarına rağmen bir tiyatro oyunundan uyarlandığını hemen hiç hissettirmemesi ile de dikkat çekiyor. Klasikleşen kimi sahneleri ile de önemli olan filmin hikâyeye pek uymayan finale sahip olmak gibi bir problemin de aralarında bulunduğu kimi zayıflıkları olsa da yine de görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle.

A.B.D.’de her yıl Eylül ayının ilk pazartesi günü kutlanan İşçi Bayramı tatilinde bir Kansas kasabasında ve 24 saat içinde geçiyor film. Kasabaya üniversiteden arkadaşını görmeye gelen serseri ruhlu bir adamın bu yirmi dört saat içinde bir şekilde tüm kadınların hayatını etkilemesini anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken kadınların erkekli ve erkeksiz olmaları üzerinden, havada hep asılı tuttuğu bir cinsel gerilimi de özenle koruyarak, yalnızlıktan gençliğe/yaşlılığa ve güzellik kavramına çeşitli temaları kadınları düşünerek anlatıyor hep. Yatalak ve çok yaşlı annesine bakan ve yıllar sonra ilk kez evine bir erkeğin adım attığı yaşlı kadın, kocasının evi terk etmesinden sonra iki çocuğuna hem annelik hem babalık eden bir orta yaşlı kadın, onun büyüğü on sekizinde iki genç kızı ve onların evinde kiracı olarak kalan ve “evde kalmış” bir öğretmen kadın; bu karakterlerin tümünün hayatı -kimilerininki radikal bir şekilde olmak üzere- değişiyor adamın kasabaya gelmesinden sonra ve sadece tek bir gün içinde. Finaline rağmen, özellikle kadın karakterlerin tümünden havaya sürekli olarak yayılan bir hüzün duygusu var filmin ki hikâyeyi gerçekten çekici kılan unsurlardan biri de bu; bu hüzne eşlik edenler de yine seyircide bir kırıklık havası yaratacak öğeler: Eski gençlik günlerine duyulan özlem, bir zamanların aksine şimdi yalnız olmanın verdiği mutsuzluk, gençliğin artık elden gittiğini dehşetle fark etmiş olmanın neden olduğu trajik öfke, sadece güzelliği üzerinden algılanmanın verdiği rahatsızlık veya ilk uyanan cinsel dürtülerin ve yeterince güzel olmadığını düşünmenin neden olduğu kalp kırıklıkları. Inge’in oyunu ve işte ondan uyarlanan bu film tüm bunları bunca temanın neden olabileceği herhangi bir fazlalık duygusunu hissettirmeden bize geçirmeyi başarıyorlar. Film belki bazen yeterince güçlü görünmeyebilir ama senaryosunun her bir karakter üzerinde aynı özenle durması ve onları tanımamızı ve anlamamızı sağlayacak şekilde çizmiş olması bu kusuru kolayca affettiriyor açıkçası.

Yaşından hayli küçük bir karakteri canlandıran ve bunun için göğsünü traş ettiren Holden bu yaş problemini performansına yüklenerek aşmaya çalışmış ve çoğunlukla da başarmış ama zaman zaman vücut dilini gençliğini vurgulamak için gereğinden fazla kullanmış görünüyor. Kim Novak üzerine düşeni, “genç, güzel ve kırılgan görünmeyi” layıkı ile yerine getiriyor performansında özel bir başarı sergilemiyor olsa da. Yardımcı rollerdeki tüm oyuncular ise hiç aksamadan canlandırırken karakterlerini, öne çıkan isim rolünün gösterişli bir oyuna izin vermesinin avantajını da akıllıca kullanan Rosalind Russell oluyor. Dans sahnesini klasik kılan biraz da onun, karakterinin kapıldığı dehşeti ve duyduğu utancı başarı ile yansıtan performansı şüphesiz. Aslında tüm bu dans sahnesi ve sonrasında yaşananlar filmin doruk noktaları olarak görülebilir. Dramın dozunun yükseldiği, kimi karakterlerin patlama anlarını yaşadıkları ve bugün için belki sıradan görünebilecek olsa da 1950’lerin Hollywood’u düşünüldüğünde cüretkârlığı (örneğin o yırtılan gömlek sahnesi) ile çok başarılı bir sahne bu kesinlikle. Buna “lütfen benimle evlen” sahnesi de eklenebilir yalnız kalma korkusunun şiddetini çarpıcı bir şekilde sergilemesi nedeni ile.

Hikâyeyi gereksiz bir şekilde uzatan piknik eğlenceleri bölümünü eksi hanesine eklememiz gereken filmin yönetmeni Joshua Logan, Inge’in oyununu tiyatroda yöneten kişiymiş de aynı zamanda. Oyunun yazarı Inge’i zorlayarak yazılmasını sağladığı ve filme de taşınan finalin kabahatini de ona yüklememiz gerekiyor. Bu kusurlarına rağmen, Logan filmin özellikle dramın yükseldiği anlardaki yönetmenliği ve bunca diyaloğu olan bir hikâyeyi tempolu bir şekilde anlatabilmesi ile de takdir etmek gerekiyor. 1956’da A.B.D.’de bir numaraya çıkan tema şarkısını da atlamamamız gereken film, iki kez de televizyona uyarlanmış. Kadın ve erkeğin toplum içindeki rolleri ve geleneksel bakışın onlara yüklediği zayıflıkları ve gücü sorgulayan, güzelliğin ve gençliğin varlığı ve yokluğunun toplumun gözündeki iyi ve kötü yönlerini sürekli olarak hatırlatan filmin James Wong Howe imzalı görüntüleri de keyif veriyor. Ekonomik tutulmuş bir histerik yanı da olan film, tatminsizlik üzerine çekilmiş önemli sinema eserlerinden biri olarak da ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

(“Piknik”)

Bus Stop – Joshua Logan (1956)

“Bu rodeoya meleğimi bulmaya geldim ve o sensin”

Bir rodeocu ile bir şov kızının mutluluğu bulma komedisi.

William Inge’in bir oyunundan uyarlanan film belki bir parça fazla Amerikalı havası taşısa da keyifli bir komedi. Yazarın Amerikan toplumu üzerine verdiği eserlerinin tipik bir örneği olan oyun Joshua Logan tarafından sinemaya taşınırken ortaya çıkan sonuç Inge-Logan işbirliğinin bir önceki örneği olan “Picnic” kadar parlak bir sinema başarısına sahip değil ama yine de kayda değer bir çalışma.

Çiftliğinden daha önce sadece küçükken bademcik ameliyatı için ayrılmış ve kadınları rodeoda baş ettiği sığırlar ile bir tutan bir gencin “kabalığı ve saflığı” Don Murray’nin enerji dolu oyununun da sonucu olarak bazen sinirinizi bozacak kadar etkileyici olabiliyor film boyunca. Bu enerji karşısında ne yapacağını bilemeyen kız rolünde Marily Monroe tüm güzelliği, sevimliliği ve acizliği ile en iyi oyunlarından birini çıkarıyor. Filmdeki diyaloglarda da sık sık geçtiği gibi nerede ise beyazın ötesinde bir tene sahip bu filmde Monroe.

Oyun sinemaya aktarılırken eklendiği anlaşılan bazı sahneler filme pek bir şey katmayan ve boşlukta kalan bölümler olmuş. Örneğin Life dergisinin muhabirleri sanki sadece Monroe’nun filmdeki pozunun filmde yer alması için eklenmiş gibi ve hikâyenin akışında herhangi bir başka rolleri yok. Buna paralel olarak, filmin en başarılı anları yol üzerindeki restoranda geçen sahneler, ve özellikle final bölümünde zirveye çıkan romantizm ve “kaba köylünün değişimi” filmin en başarılı dakikalarını içeriyor. Sanki film hep işte bu anlardaki gibi bir tonda ilerlese ortaya çok daha başarılı bir sonuç çıkabilirmiş izlenimini yaratan anlar bunlar. Özellikle bu son sahneler diyalogları, planları, yakın plan Murray-Monroe yüz çekimleri ile yönetmenin başarısının örneklerini oluşturuyorlar. Benzer şekilde kar altındaki dövüş sahnesi de başarılı görüntüleri ile dikkat çekiyor.

Özellikle başlangıçta sıradan bir komedi gibi başlayan, Monroe’nun göründüğü dakikadan itibaren çıtasını hızla yükselten, Murray’nin aşırı enerjisinin bazen sizi yorabileceği keyifli bir romantik komedi sonuç olarak. Üşüyen Monroe’nun rodeocunun montunu üzerine aldığı sahnedeki mimikleri, el ve vücut hareketleri, oyun stili ve sergilediği o masum teslimiyeti için bile görülmeye değer. Bu sahnede sanki 70’lerden bir yerli komedide Türkan Şoray’ı izliyor gibi hissediyorsunuz.

(“Otobüs Durağı”)