Incompresa – Asia Argento (2014)

“Bunları size anlatmamın nedeni mağduru oynamak değildi, beni tanımanız içindi. Böylece belki bana daha iyi davranırsınız”

Boşanmak üzere olan bencil ebeveynlerinin ihmal ettiği dokuz yaşındaki bir kızın 1984 yılında Roma’da geçen hikâyesi.

İtalyan sinemacı Asia Argento’nun kısmen kendi çocukluğundan yola çıkarak yazdığı senaryoyu yine kendisinin yönettiği, İtalya ve Fransa ortak yapımı bir film. Korku filmleri ile tanınan İtalyan sinemacı Dario Argento’nun kızı olan ve sinemaya oyuncu olarak giriş yapan Asia Argento -bölümlerinden birini yönettiği ilk filmini de sayarsak- bu dördüncü filmde, ünlü bir sinema oyuncusu olan babası ile bir konser piyanisti olan annesinin kendi bencil ilişkileri nedeni ile ihmal ettikleri, ebeveynlerinin çalkantılı evliliklerinin olumsuz etkilerini yaşayan ve kendisinden büyük iki kız kardeşine nazaran daha az ilgi gösterilen küçük bir kızın büyüme hikâyesini anlatmış. Bu özet fazla dramatik bir hava yaratıyor olsa da Argento hikâye boyunca filmini zaman zaman hayli uçarı bir havaya büründürerek ve bu yolla yarattığı hafifliğin üzerine -özellikle kimi karakterlerinin aşırılıkları üzerinden üretilen- bir mizah da ekleyerek özetin yaratacağı aşırı dram beklentisinden uzak bir noktaya gidiyor. Filmin yeterince olgun ve oturmuş bir dili olmaması ve sahnelerin bir süre sonra sanki yeniden seyrediyormuşuz havası yaratması gibi kusurları olsa da farklı bir film olarak ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Hikâyenin baş karakteri olan küçük kızının adı olan Aria’nın aynı zamanda Asia Argento’nun resmî adı olmasının da ima ettiği gibi kısmen onun çocukluğunda yaşadıkları ve hissettiklerinden yola çıkan bir film bu. Finalde kızın ağzından duyduğumuz daha iyi davranılma isteği aynı zamanda yönetmenin kendisinin de bir arzusu mudur bilmiyorum ama sonuçta hikâye ailesinden fark edilmeyi, anlaşılmayı ve sevilmeyi bekleyen bir kızı getiriyor karşımıza temel olarak. Aslında sevilmiyor değil küçük kız; ne var ki anne ve babası bencillikleri nedeni ile kendi sevgi ihtiyaçları ve hırslarını her zaman ön planda tutan bir yaşam sürdüklerinden olan da küçük kıza oluyor sanki. Biri annenin, diğeri babanın daha fazla ilgi gösteriyor göründüğü iki ablasından (ki bu ablalardan küçük olanı senaryonun ihmaline uğramış bir parça) hayli farklı duyarlılıkları olan kız film boyunca birkaç kez evden kaçıyor, evden atılıyor, “sokağa düşüyor” ve kendisini sık sık bir elinde bavulu diğer elinde içinde sokaktan bulduğu bir kedi olan kafes ile yürürken görüyoruz. Giulia Salerno’nun başarı ile canlandırdığı kız, kompozisyonları ödül alan, yaratıcı ve meraklı bir karakter olarak -zaman zaman hikâyenin gerçekçiliğini zedeleyen tuhaflıkları olan karakterlere rağmen- filmi çekici kılabiliyor çoğunlukla. Bir yandan epey dram içeren bir yandan da epey eğlenceli ve hayal gücünü artıran bir hayat sürüyor ve filmin çekicilik kaynaklarından biri oluyor onun yaşamındaki bu zenginlik.

Argento’nun baba rolündeki Gabriel Garko’yu biraz gösterişli oynamaya iten (buna karşılık anne rolündeki Charlotte Gainsbourg daha ustalıkla sıyrılıyor bu problemden) senaryosundaki abartı ve tuhaflıklarda hikâyesinin odağına küçük kızı almasının ve tanık olduklarını onun gözünden göründüğü şekilde anlatma düşüncesinin payı var muhtemelen ama mizansen onun gözünden düzenlenmediği için bu pek yansımıyor bize. Böyle olunca da tuhaflıklar ve abartılar bir süre sonra sanki tekrara düşüyor hissi veriyor ve belki de daha önemli olarak, filmin gerçekçilik ile hafif gerçeküstücülük arasında gidip gelmesinin de etkisi ile kendinizi hikâye karşısında nasıl konumlamanız gerektiğini kestiremiyorsunuz her zaman. Bir parça dağınık akması da filmin, bu duyguyu artırıyor.

Her ne kadar baba karakteri ve kızımızın ilk aşkı olan oğlan da olsa da hikâyede, bir “kadın filmi” bu kesinlikle. Küçük kızın en yakın arkadaşı ile giriştiği ve hayatı, ilişkileri, aşkı vs. öğrendiği, denediği süreç bir kadının öğrenme sürecinin örneği olarak geliyor karşımıza. Argento bir kısmı kendi bestesi olan rock ve punk ağırlıklı şarkılar eşliğinde bir kadın hikâyesi getirmiş önümüze ve yaşı gereği belki de her anlattığına inanmamamız gereken küçük kızı da tıpkı önceki iki filmi gibi kendinden yola çıkarak çizmiş. Belki yeterince olgun görünmüyor filmin sinema dili ve ortaya çıkan sonuç Argento’nun görüntü yaratma yeteneğinin derli toplu bir hikâye anlatma yeteneğinin -en azından hâlâ- önünde olduğunu gösteriyor ama yine de ilgiye değen bir eser bu ve çocukluk döneminin aynı anda hem güzel bir rüya hem de bir kâbus olabileceğini hatırlatması açısından da önemli.

(“Misunderstood” – “Beni Anla”)

La Tierra y la Sombra – César Augusto Acevedo (2015)

“Bırak, gitsinler. Onları da kendinle birlikte dibe sürükleme”

Oğlunun hastalanması üzerine, on yedi yıl önce terk ettiği ve karısının, oğlunun, gelininin ve torununun yaşadığı eve dönen bir adamın hikâyesi.

Kolombiyalı sinemacı César Augusto Acevedo’nun yazdığı ve yönettiği film kendisinin ilk sinema çalışması ve 2009’dan beri süren hazırlık ve finansman bulma çabaları sonucunda çekilebilmiş. Kolombiya, Fransa, Brezilya, Şili ve Hollanda ortak yapımı olan film, Acevedo’nun çocukluğundan esintiler taşıyan bir hikâyeye sahip ve ülkenin şeker kamışı plantasyonlarında çalışan yoksul emekçi ailelerden birine odaklanıyor. Biri dışında tümü ilk kez bir filmde rol alan oyuncuları, sakin ama dokunaklı dili, belgesele yakın duran bir yönetmenlik ve görüntü anlayışı ve gerçekçilikten hiç sapmaması ile dikkat çeken başarılı bir film bu ve kazandığı pek çok ödülün içinde Cannes’da aldığı ve ilk filmlere verilen Altın Kamera da var.

İki yanında şeker kamışları olan toprak bir yolda elinde bavulu ile yürüyen bir adamın görüntüsü ile açılıyor film; sonra hızla geçen bir tır adamı toz içinde bırakıyor. Evet, toz ve şeker kamışlarının yakılmasından havaya savrulan kül. Bu ikisi şeker plantasyonlarında yaşanan zorlu hayatın bir sembolü oluyor hikâye boyunca. Bu plantasyonlarda çalışmasının sonucu olarak ciğerlerinden ağır hasta olan genç adamın dışarıdaki tozdan etkilenmemesi için penceresi sürekli kapalı tutulan bir odada yattığı, kayınvalide ve gelinin tüm gün çalıştıkları tarladan üstleri toz ve kir içinde döndüğü, yerlerden sürekli külün temizlendiği ve tozun ve külün bitkilerin yapraklarını örttüğü bir dünyayı getiriyor karşımıza Acevedo kendi geçmişinden izler taşıyan filmde. Bunu yaparken de hayli “sert” bir tavır takınıyor; bu sertlik karşımıza gelen hayatların üzerinden yaratılan bir sertlik ve Alcevedo sadece hikâyesini anlattığı ailenin değil, diğer emekçilerin de zorlu hayatlarını net bir dil ile gösteriyor bize. Tüm gün çok zorlu şartlar altında çalışan ama ücretlerini bile alamayan, ellerindeki bu tek iş imkânını kaybetmemek için ancak bir noktaya kadar direnebilen emekçilerin sert hayatını tüm acımasızlığı ile sergiliyor film. Alcevedo’nun senaryosunun en temel başarılarından biri bu sertliği sergilerken araya insanî duyguları katabilmiş olması. Sert bir hayatın içinde ne olursa olsun duyguların da hayat bulmaya çalıştığını hüzünlü bir şekilde gösteriyor bize hikâye. Bu başarıdan belki daha da önemli olansa, filmin hikâyenin bireysel ve toplumsal boyutlarını çarpıcı bir sadeliğe sahip olan içerikte buluşturabilmesi. Bir yandan bir aile dramını (belki de trajedisini) izliyoruz, ama öte yandan bu hikâyenin şu ya da bu şekilde daha pek çoğu için de ortak olduğunu hissettiriyor bize film.

Evin gelini rolündeki Marleyda Soto dışında -ki onun da sadece iki film tecrübesi var daha önce- ailenin diğer bireylerini oynayan tüm oyuncular (Haimer Leal, Hilda Ruiz, Edison Raigosa ve küçük oyuncu José felipe Cárdenas) amatör oyuncuların doğru bir hikâye ve doğru bir yönetmenlikle nasıl etkileyici olabileceğini gösteriyorlar bize ve Soto da “tecrübesi” ile öne çıkıyor. Onların parçası olduğu yalınlığın ve sadeliğin gerçekçilikle sürekli olarak el ele yürüdüğü hikâyeyi doğru bir kamera kullanımı ile anlatmış Alcevedo. Çoğu tek planla ve bunların da önemli bir kısmı sabit kamera ile çekilmiş sahneleri tercih etmiş yönetmen ve kameranın hareket ettiği durumlarda da yavaş ve zarif kaydırmalar kullanmış bir şova girişmeden. Rüya sahnesini bile hemen hemen aynı biçimselliği koruyarak çekmiş yönetmen ve adeta klasik dönem resimlerini çağrıştıran ve karakterlerin hastanın yatağının etrafında göründüğü o kısa sahnede bile yapay bir görüntü sergilememeyi başarmış.

Anlattığı gerçekçi trajediye rağmen umudu ve “yaşamın güzelliği”ni de hikâyesine katmayı başarmış film. Dedenin torununa kuşları ötüş şekillerine göre tanıttığı veya uçurtma uçurmayı öğrettiği sahneler örneğin, yaşamın bir şekilde sürdüğünü ve süreceğini söylüyor bize tüm o sertliğin içinde. Terk etme, terk edememe, geri dönme, affetme, dayanışma vs. ile sürüp gidiyor hayat bir şekilde ve hikâye tüm bunları hep koruduğu bir samimiyet ile anlatıyor bize. Üstelik hem içeriden bir bakış üretiyor olan bitene hem de “tarafsız” duruşunu koruyabileceği bir mesafeden bakış getiriyor önümüze. Arada çalınan bir aşk şarkısı dışında orijinal bir müzik kullanmamış yönetmen ve karakterlerini “oldukları” gibi, herhangi bir süse ve vurguya ihtiyaç duymadan getirmiş karşımıza.

Tıpkı yönetmen Acevedo gibi ilk kez bir sinema filmi çeken Mateo Guzmán’ın görüntülerinin de dikkat çektiği filmin belki de tüm derdini özetleyen bir sahnesi var. Toprak yolda torunu ile yürüyen adamın arkalarından gelen tırın neden olduğu toz topraktan torununu ve elindeki dondurmasını korumaya çalıştığı bu sahne hem sürdürülen yaşamın zorluğunu hem de “aile olmanın güzelliği”ni anlatan etkileyici bir kısa an. Acevedo adına başarılı bir ilk film bu ve gerçek sinemanın ihtiyaç duyduğu asıl şeyin sıradan insanlar ve onların hikâyeleri olduğunu hatırlatması ile de önem taşıyor ayrıca.

(“Land and Shade” – “Toprağın Gölgesi”)

The Pride and the Passion – Stanley Kramer (1957)

“Topun katedralin içinde yerinin olmadığını söylemeniz yeterli değil. O, bir top değil; o, İspanya’nın direnişinin sembolü! O topu buraya getirmek için kaç kişi hayatını verdi biliyor musunuz? Keşke geriye bakıp, ölümle ve kanla çevrili bir dağ geçidinde olanları görebilseydiniz”

Napolyon’un ordularının İspanya’yı işgal ettiği 1810 yılında, geri çekilen İspanyol ordusunun terk etmek zorunda kaldığı devasa bir topu kendi amaçları için ele geçirmeye çalışan İspanyol direnişçiler ve bir İngiliz subayının hikâyesi.

İngiliz romancı C. S. Forester’ın 1933 tarihli “The Gun” adlı romanından Stanley Kramer’ın çektiği bir ABD yapımı. Senaryosu Edna ve Edward Anhalt (ve jenerikte adı geçmeyen Earl Felton) tarafından yazılan film, prodüksiyon sırasında yaşanan ilginç gelişmelerle dikkati çeken ama kendisi o kadar da ilginç olmayan bir çalışma. Kramer’in yönetmenliği ve prodüksiyonu ile öne çıkan çalışma, hikâyesinin pek de başarılı olmaması nedeni ile vasatın üzerine pek çıkamıyor. Romanın adı silahı vurgularken, sinema uyarlamasının -aslında yine silahı anlattığı halde- üç baş karakter arasındaki gurur çatışması ve tutkuya gereğinden fazla odaklanması filmin problemini de işaret ediyor bir bakıma. Ne gururun ne de özellikle tutkunun sinema karşılığını yeterince hissedebildiğimiz çalışma, üç ünlü oyuncusu (Cary Grant, Frank Sinatra ve Sophia Loren) ile yine de belli bir cazibeye sahip. Karakterlerine pek uymuş görünmeseler de bu üç ünlü isim klasik sinemedan izleri getiriyorlar karşımıza ve Kramer’ın yönetmenliği ve kalabalık figürasyonun da katkısı ile filmi izlenebilir düzeye çıkarıyorlar.

Hikâye devasa bir topun yüzlerce insan tarafından İspanya içinde çıkarıldığı uzun yolculuk sırasında yaşananları anlatıyor bize. Romanın konusu buymuş daha doğrusu ama Hollywood buradan yola çıkıp nerede ise topun hikâyesi kadar önemli bir aşk üçgeni de eklemiş senaryoya ve filmin hemen tüm zayıf noktalarının da doğmasına neden olmuş. Oysa bu koca topun insanüstü çabalarla, adeta bir mucize yaratılarak onlarca kilometre taşınması epik bir hikâye zaten ve Stanley Kramer’ın yönetmenliği sayesinde bu destansı yolculuk çekici olabiliyor tek başına. Fena oynamasa da İspanyol gerilla liderinde pek de gerçekçi görünmeyen Frank Sinatra, İngiliz yüzbaşı rolünde klasik oyunlarından birini çıkaran Cary Grant ve bunların ilkine olan minnettarlığı ve ikincisine olan tutkusunun arasında kalan ve performansı aksamayan, direnişçi rolündeki Sophia Loren gibi üç yıldız oyuncunun varlığına rağmen karakterleri topun kendisinin önüne geçemiyor ne yazık ki (ya da iyi ki!). Dağlardan, nehirlerden, dağ geçitlerinden aşırılan ve yüzlerce insanın müthiş bir dayanışma ile hareket ettirdiği top hikâyenin asıl yıldızı olmuş bir bakıma, olması gerektiği gibi. Kendisine önerilen rolü senaryoyu okuyunca reddeden Marlon Brando’ya hak vermemek mümkün değil açıkçası senaryonun vasatlığını görünce.

Saul Bass’ın tasarladığı basit ama güzel açılış jeneriği ile başlayan filmin dış çekimlerinin tamamı ve iç çekimlerinin önemli bir kısmı İspanya’da gerçekleştirilmiş. Beş kez Oscar’a aday olan ama hiç kazanamayan görüntü yönetmeni Franz Planer’ın başarılı çalışması her anında olmasa da topun yolculuğuna epik bir hava kazandırıyor ve İspanya halkının döktüğü terin ve kanın hakkını veriyor çoğunlukla. Topu nehrin karşı yakasına geçirme, bir tepeden önce yukarı çıkarma ve sonra da aşağı indirme sahneleri hayli başarılı örneğin. Çok kalabalık bir figüran kadrosu ve onların doğru bir şekilde yönetilmesi de bu sahnelerin başarısına katkıda bulunmuş görünüyor. Stanley Kramer’ın yönetmenliği bu sahnelerde ne kadar başarılı ve “yeni” duruyorsa, hayli zorlama görünen tüm o romantik sahnelerde o denli “eski” görünüyor. Üç yıldız oyuncu bile bu sahnelerde seyirciye gerçek anlamı ile bir tutku ve rekabeti yansıtamıyor senaryonun vasatlığı nedeni ile. Senaryoyu yazan karı koca Edna ve Edward Anhalt’ın boşanma sürecinde olmasının (ki çekimlerdeki sorunlardan sadece biri bu) filme yansıdığı görülünce destek için Earl Fenton’a başvurulmuş ama o da kurtaramamış bu anları. Sinatra’nın çekimleri erken bitirmek istemesi ve ekibi zorlaması da Kramer’e epey sıkıntı yaratmış. Ciddi kusurları olan senaryonun başardığı ise, iki erkek arasındaki farklılığı konuşmalarına, kararlarına ve duygularına yansıtabilmesi. Zekî, bilgili ve profesyonel İngiliz subayı ile güçlü, cesur ve kararlı İspanyol gerillanın, içine bir kadının da karıştığı çekişmelerini -yeterince güçlü olmasa da- hissettirmeyi başarıyor film.

Bıçaklarla yapılan dövüş veya Fransız birliğinin üzerine yanan saman balyalarının atılması gibi sahnelerle belli bir heyecanı yaratmayı başaran filmde, bu sahnelerin ilkinde adeta bir boğa güreşini hatırlatan bir koreografinin, müziğin ve rüzgâr değirmeninin dönen kanatlarının eşliğinde çekici anlar yaratmış Kramer. George Antheil’in zaman zaman marş havasına bürünen ve bir parça fazla kullanılan ama başarılı müziği, yukarıdakilere ilave olarak katedraldeki dinsel kutlama görüntüleri ve finaldeki ölüme gidildiğini bilmenin neden olduğu sessizlik anları gibi ilginç öğeleri de olan film, finalde “surların önünde öpüşme” sahnesinin sembolü olabileceği zorlama romantizmi, ucuz numaraları ve senaryo problemleri ile vasatın üzerine çıkamıyor ve zaman zaman hantal bir havaya da bürünüyor üstelik.

(“Gurur ve İhtiras”)

Quantum of Solace – Marc Forster (2008)

“İnsana, düşmanının gücüne göre değer biçilirmiş”

İngiliz gizli servisi MI6’nın mükemmel ajanı James Bond’un bir Güney Amerika ülkesinin doğal kaynaklarını ele geçirmeye çalışan gizli bir örgüte karşı verdiği mücadelenin hikâyesi.

İngiliz yazar Ian Fleming’in 1953’te yarattığı ve on iki roman ve iki öykü kitabında maceralarını anlattığı James Bond’un sinemadaki “resmî” yirmi ikinci ve Daniel Craig’in başrolde yer aldığı ikinci uyarlaması. Resmî olmayan diğer üç filmi ve daha sonra çekilen iki filmi de dahil edersek James Bond toplam yirmi yedi kez çıkmış beyazperdede karşımıza şimdiye kadar. Bir gizli servis ajanının maceralarını anlatan aksiyon filmleri olarak tümü çok parlak değil bu uyarlamaların ama tıpkı “Quantum of Solace” örneğinde olduğu gibi vasatın bir parça üzerine çıkabilenler bile sinemaseverlerin ilgisini hak ediyor. Sonuçta bir marka “Bond” sinema için ve yıllardır da sinemada yaşamını sürdürmeyi, azalmayan bir ilgi ile üstelik, başarıyor. Şimdilik ilk ve son kez bir Bond filmi yöneten Marc Forster’ın yönettiği film, adını Ian Fleming’in aynı adlı Bond öyküsünden almış ama bu öyküden hemen hiç iz taşımayan bir senaryo ile çekilmiş. Paul Haggis, Neal Purvis ve Robert Wade’in imzasını taşıyan senaryo -Bond filmleri için bir ilk olmak üzere- bir devam filminin hikâyesini anlatıyor aslında. 2006 tarihli “Casino Royale” filminin devamı bu ve o filmde Bond’un sevgilisi olan karakterin intikamını da anlatıyor bize yan hikâye olarak. Hikâyesinin çevreci ve halkçı bir politikaya yakınlığı filmi diğer Bond filmlerinden ayırarak farklı kılıyor ama yeterince güçlü bir hikâye değil bu ve Craig’in ifadesi ile “parkta yürümek” havasında olan bir önceki filme göre hayli arttırılmış aksiyon sahneleri hikâyenin fazlası ile önüne geçiyor. Bu aksiyonların hakkını -kuşkusuz- sonuna kadar veren ve bu açıdan hemen hiç hayal kırıklığına uğratmayan filmin bu içerik problemi Bond meraklıları için pek de önemli olmayabilir belki ama “kötü adam” ve “Bond kızı” açısından serinin en parlak örnekleri arasında yer almayan çalışma ileride de serinin en sevilen örneklerinden biri olmayacaktır.

Tüm Bond filmleri gibi pek çok ülkede geçen (anlatılan hikâyenin geçtiği yerler ile bire bir örtüşmese de İngiltere, Avusturya, Panama, Şili, Meksika ve İtalya’da çekilmiş film) bir hikâyesi olan filmin içerik olarak temel sıkıntısı senaryosunun yeterince güçlü olmaması ve filmden geriye kalanın hikâyesinin olay örgüsünün ve karakterlerinin değil, teknik yanının gücü olması. Açılıştaki arabalı takip sahnesinden yüzlerce figüranın rol aldığı Tosca operasına, havada iki uçağın çatışmasından İtalya’daki geleneksel at yarışında geçen sahnelere film dur durak bilmeyen bir aksiyon koyuyor önümüze ve hızlı kurgusu, kısa planları ve bunlarla elde ettiği dinamizm ile seyircisine nefes aldırmıyor hemen hiçbir anında. Jack White ve Alicia Keys tarafından seslendirilen “Another Way to Die” adlı şarkının (ki Bond serisinin havasına pek uyan bir şarkı değil bu ve kalıcı da olmayacaktır) eşlik ettiği gösterişli açılış jeneriğinden kapanıştaki klasik Bond jeneriğine kadar seyirciyi bir an için olsun elinden bırakmıyor film kesinlikle ve işte bu nedenle aksiyonu açısından hayranlarını tatmin ediyor sürekli olarak. Burada filmin birbiri ardına karşımıza çıkardığı takip sahnelerini de anmak gerek: Her biri dakikalarca süren (serinin en kısa filmi olmasına rağmen bu sahnelerin uzun olması filmin hikâyesinin yetersizliği için bir gösterge elbette) bu sahnelerin birinde bir bodrum katında başlayan kovalamaca ve çatışma oradan bir meydana, daha sonra çatılara uzanıyor ve tarihî bir kilisenin içinde sona eriyor. Benzerleri denizde iki tekne arasında, Tosca operasının sergilendiği bir mekanda ve gökyüzünde de geçiyor bu sahnenin ve Bond’un fiziksel yeteneklerini bolca, zekâsını daha öz gördüğümüz tüm bu anlar kesinlikle eğlendiriyor ve heyecanlandırıyor.

Yönetmen Marc Forster zaman zaman paralel kurgu ile anlatmış olan biteni ve bir aksiyon sahnesini bir başka sahne ile eş zamanlı getirmiş karşımıza. Örneğin bir yandan opera devam ederken, operanın sahnesinin arkasında Bond kötü adamlarla tek başına savaşıyor ve film bir operadan bir bu savaştan kareleri karşımıza getiriyor. Bir yandan nefessiz bırakıyor sahneler seyrederken ama öte yandan hikâyenin “ciddiyet”ini de zedeliyor bu tercih ama bunun o kadar da önemi yok kuşkusuz bir Bond filminde. Buna karşılık bir iki öğe var ki onlardaki başarı Bond filmini otomatik olarak serinin başarılı örnekleri arasına koymaya yeterli olur: Kötü adam ve Bond kızı. Ne var ki senaryo bu iki önemli karakteri de onca sahnelerine rağmen ilginç ve karizmatik kılamıyor. Fransız oyuncu Mathieu Amalric’in başarılı performansı bile örneğin, karakterini serinin klasik kötü adamlarından biri yapmaya yetmiyor. Ukraynalı oyuncu Olga Kurylenko’nun Bond kızı ise gerekli karizmadan yoksun kalmış ve bir Bond filminde ilk kez olmak üzere Bond ile yatmayarak da serinin geleneğini bozunca, kadın karakter olarak öne çıkan bir başka MI6 ajanını oynayan ve Bond ile yatağa giren Gemma Arterton olmuş.

Yetersiz olsa da senaryonun halkın ortak malı olan doğal kaynakları sömüren politikacıları ve onlarla işbirliği halindeki küresel kapitalistleri gündeme getirmesi ve işlerine geldiği sürece diktatörlerle işbirliği yapmaktan çekinmeyen Amerikalılar başta olmak üzere emperyalist güçlerin Latin Amerika’da neden olduklarını göstermesi hayli olumlu bir durum kuşkusuz. Mathieu Almaric’in kötü adamı oynarken Fransa’nın o zamanki başkanı Nicolas Sarkozy’den ve dönemin İngiliz başbakanı Tony Blair’den esinlendiğini söylemesi de filmin bu bağlamda durmayı seçtiği yer ile hayli uyumlu. İngiliz hükümetine de dokundursa da asıl olarak Amerikalılar hedefi filmin ve elbette -örneğin Kanadalı ajanlar aciz olarak gösterilirken- dünyayı -en azından şimdilik- kurtaran yine MI6 ajanları oluyor.

Gereğinden fazla hızlı temposu ve gereğinden az derinliği olan hikâyesi ile serinin klasiklerinden biri olmayacak bu film ve bir öncekinin bittiği yerden başlarken sinema kalitesi açısından da onun gölgesinde kalacak kesinlikle. Hikâyenin çok da önemi yok, sonuçta bu bir Bond filmi demeyeceklerin (ki denmemeli kuşkusuz) çok sevecekleri bir eser değil özet olarak. Yine de ne olursa olsun bu bir Bond filmi ve görülmesi gerekiyor has bir sinemasever için. Kişisel olarak, burada olduğunun aksine, John Barry imzalı Bond tema müziğinin filmin kapanışında değil, her zaman açılışında olması gerektiğini düşünüyorum ve hikâyeye rağmen işini iyi yapan Daniel Craig’in Bond’a yakıştığına inanıyorum. Bir de modern teknoloji problemi var tabii: Eski Bond’lardaki Bond’a özel tasarlanan tüm o “gadget”ların yerini CSI dizilerindeki teknolojiler aldıkça işin tadı kaçıyor ve Bond’un farklılığı da kayboluyor sanki.