Kısa Romanlar, Uzun Öyküler – Henry James

ABD doğumlu ama hayatının önemli bir kısmını Avrupa’da, özellikle de İngiltere’de geçiren Henry James’in dört uzun öyküsünü içeren bir derleme. Roman, öykü, oyun, seyahat yazıları, anı kitapları, inceleme ve deneme türlerinde pek çok eser veren yazarın en sık işlediği “Avrupa’daki Amerikalılar” temasının öykülerin ikisinde yine karşımıza çıktığı kitap; yine onun olaylardan çok, o olayların kişilerin duygu ve eylemlerinde, özellikle de iç dünyalarında neden olduklarını anlatma tercihinin de sağlam örneklerini içeriyor. Mesleklerinde çok başarılı iki ismin (Ünal ve Necla Aytür) ikişer öykü çevirdiği kitabın başında onlardan birinin, Ünal Aytür’ün hem yazar hem de kitaptaki dört hikâye üzerine uzun ve doyurucu bir analizi de yer alıyor. 1977’de yayımlanan “Henry James ve Roman Sanatı” adlı kitabının da gösterdiği gibi, yazarın çalışmaları üzerinde uzmanlığı olan Ünal Aytür’ün bu değerli çalışması öykülerin analizini yaparken özetliyor da onları bir bakıma ve “spoiler” da içeriyor ki “ne olacak” merakını öne çıkaran okuyucuyu rahatsız edebilir bu durum; onların belki de öykülerden sonra okumasının daha doğru olacağı, kesinlikle güçlü bir metin Aytür’ün çalışması tıpkı James’in öyküleri gibi.

Ailesi Avrupa kökenli (İrlanda ve İskoçya) olan Henry James ilahiyatçı bir entelektüel olan babasının yönlendirmesi ile gelişen eğitim ve özel yaşamının önemli bir süresini Avrupa’da geçiren bir yazar ve yapıtlarında ABD ve Avrupa kültürlerinin ve toplumsal yapılarının çatışmasına, özellikle de “Avrupa’daki Amerikalı karakterler” aracılığı ile sık sık değinmişti. Avrupa uygarlığının önemine inanan babasından etkilenen yazar, eski kıtada geçirdiği uzun sürelerdeki gözlemlerini güçlü bir biçimde yansıttı eserlerine ama kesin çizgiler koymadan her iki kültürün farklılıklarını karakterler arasındaki ilişkileri bir ayna gibi kullanarak aktardı okuyucuya. Ünal Aytür, onun “yeni bir öykü ve roman türü yaratmak amacıyla giriştiği yöntem arayışı”nda sırası ile şu aşamalardan geçtiğini belirtmiş analizinde: Her şeyi bilen anlatıcı, günlük, özyaşam öyküsü, görgü tanığının ağzından anlatım ve görgü tanığı aracılığı ile ama onun ağzından değil, gözünden ve zihninden anlatım. Aytür’e göre James derlemedeki dört öyküden ilk ikisinde “görgü tanığının bilincinin sınırları dışına çıkmamaya özen gösterir”ken, sonuncu öyküde bir anlatıcı vardır ama o da “anlattıklarını öykünün baş kişisinin bilinç sınırları içinde tutmaya çaba gösterir”.

Avrupa’dan göçenler tarafından kurulan ABD, Britanya’dan bağımsızlığını kazanması ile hızı artan bir şekilde yeni bir toplumsal yapı ve hiyerarşi, kültür ve ahlâki değerler sistemi oluşturmaya başladı ve bu da onun Avrupa ile bu açılardan çatışmasına yol açtı. Bu doğma ve gelişme süreci boyunca, ABD’nin “kişiliği”ni bulmasının yollarından biri kendisini yaratan kaynakla çatışmak ve sürekli bir kıyaslama içinde olmaktı ama sonuçta, ait olduğu uygarlığın doğum yeriydi Avrupa ve bu nedenle ABD’nin ilk nesilleri sık sık yaşlı kıtaya gitmek ve orada yaşamak dürtüsü içindeydiler. Henry James’in ailesini de bu sınıfa koymak mümkün ve yazarın, ölümünden bir yıl önce İngiliz vatandaşlığı da alarak somutlaştırdığı bu ilişki en azından düşünsel olarak mevcuttu pek çok Amerikalıda. James’in derin ve güçlü gözlemlerine dayanarak işlediği bu tema buradaki öykülerde de çıkıyor karşımıza.

Modern edebiyata geçiş döneminin isimlerinden biri olarak kabul edilen James’in dört öyküsü bir araya getirilmiş bu kitapta: “Madame De Mauves” (1874), “Daisy Miller” (1878), “Erdemin Öyküsü” (The Story in It, 1902) ve “Ormandaki Canavar” (The Beast in the Jungle,1903). Avrupa’daki Amerikalılar temasının yanında tüm öykülerin karakterlerinde karşımıza çıkan başka ortak yönler de var; örneğin karakterlerin yaşananan olaylardan eylemsel veya duygusal olarak nasıl etkilendiğini anlatıyor James buradaki hikâyelerin tamamında. Olayın kendisi, örneğin karakterlerden birinin ölümü, bazen sadece bir iki cümle ile aktarılırken okuyucuya, James asıl olarak o olayın etkilerine odaklanıyor. Buradaki öykülerin bir başka ortak noktası da, kahramanların diğer ana karakterler hakkındaki görüşlerinin çelişik, belirsiz veya ikilemler içeren bir yapıda olması. “Görgü tanığı”nın zihninde oluşan bu kararsız, değişken düşünceler (“Sanki hem tetikte, hem kayıtsızmış; hem dalgın, hem telaşlıymış gibi bir görünüşü vardı”) objektif ve soğuk bir anlatıcı sesi kalıbından uzaklaştırarak, okuduğunuz metnin yeni boyutlar kazanmasını sağlıyor.

İlk öykü olan “Madame De Mauves” Fransa’da geçiyor ve novella olarak sınıflanması gereken uzunlukta bir öykü. Bir Fransızla mutsuz bir evliliği olan Amerikalı bir kadının hikâyesini, kadının Amerikalı bir erkek arkadaşının bakış açısı ile anlatılıyor olaylar. Kadının püriten diyebileceğimiz ahlâk anlayışı (“Biz Amerikalı kadınların en hafifimizde, Fransız erkeklerin hayal edemeyecekleri bir ağırlık; en zavallımızda, onların hiç gerek görmedikleri bir ahlak duygusu vardır”) ile kocasının rahat tavrı ve ahlak duygusundan yoksunluğunun (burada onları yargılayanın yazarın kendisi değil, kadının Amerikalı erkek arkadaşı olduğuna dikkat etmek gerekiyor) neden olduğu çatışmayı ve trajediyi uzun bir geri dönüşü de içeren bir şekilde anlatıyor James. Amerikalı adamın gözünden başlayan hikâyenin geri dönüş bölümü, onun tanıklığı söz konusu olamayacağı için, yazarın ağzından anlatılıyor. Bu anlatım yöntemi değişikliğinin zenginleştirdiği öykü, Henry James’in güçlü kaleminden çıkan ince ifadeler de içeriyor ki bu da dikkatli bir okumayı gerektiriyor. Örneğin burada, hikâyeye adını veren kadın karakter için, erkeğin gözünden kurulan “Ondaki kırılgan güzelliği, kimi boş bakışlı Yunan heykellerinin vakarlı yüzlerine benzetiyordu” cümlesi adamın kadın hakkındaki çelişen, belirsiz düşüncelerinin izlerini taşıdığı gibi, öykünün trajik bir ânına da işaret ediyor bir bakıma. Güçlü bir mutsuzluk (“Gerçekten benim sandığım kadar mutsuz musunuz siz?”), kararlılık, kültürel çatışmanın yarattığı -gerçek çıkan ya da çıkmayan- önyargılar (“… çok daha iyi biri olsaydı bile, sırf Fransız diye adam yerine koymazdım”) ve iki farklı kültürün birlikteliğinin doğurabileceği riskleri çekici bir şekilde anlatan bir öykü bu, özetle söylemek gerekirse.

İkinci öykü olan “Daisy Miller” adını Avrupa’da uzun süreli bir gezide olan Amerikalı bir genç kadından alıyor ve olaylar İsviçre ve İtalya’da geçiyor. Henry James bu kez “görgü tanığı” olarak bir Amerikalı genç adamı seçiyor ve Daisy’ye ilgi duyan bu adam, onun çevresindekilerin uyarılarına rağmen rahat hareket etmesi nedeni ile yaşananların tanığı olarak, olanların bize aktarılmasının aracı oluyor. Ünal Aytür’ın “doğallık ve saflık ile kuralcılık ve hoşgörüsüzlük arasında sürüp giden bir çatışmanın öyküsü” olarak tanımladığı yapıtta, yine bu tanığın yargı ve izlenimleri okuyucuya dikte edilmiyor aslında; bu nedenle tanığın görüşlerinin öznel olduğunu unutmamak gerekiyor hikâyeyi okurken. Yazar işte bu öznel görüşleri birbiri ile çatıştırıyor da zaman zaman ve okuyucuyu kesin bir yargı ile baş başa bırakmamaya özen gösteriyor. Dasiy’nin yaşına göre büyük laflar eden “dokuz on yaşlarındaki” erkek kardeşinin ülkesi ABD’ye düşkünlüğü ve gördüğü ve deneyimlediği her şeyi Amerika’dakilerle kıyaslayarak küçümsemesinin Amerikalıların pek de değişmediğini anlamamızı sağladığı öyküde James yazar olarak varlığını birkaç kez hissettiriyor okuyucuya ilginç bir şekilde: “Okuyucunun alayla gülümsemesi tehlikesini göze alarak bildirelim ki…” vb.

James’in en bilinen öykülerinden biri olan “Daisy Miller” bu popülerliğini farklı uyarlamaları ile de kanıtlıyor. Yazarın kendisi, mutlu son ekleyerek, öyküsünü oyunlaştırmış ama sahneye konulmamış bu eseri. BBC tarafından 2017’de radyo tiyatrosu olarak dinleyicinin karşısına çıkarılan öykünün sinema uyarlamasını ise 1974’te Peter Bogdanovich gerçekleştirmiş hikâye ile aynı adı taşıyan filmi ile. Genç kadının kararlı ve taviz vermez davranışı ve onun davranışları ile erkeğin benzer türdeki davranışlarına farklı bakan bir toplumsal yapıyı resmetmesi ile feminist bir bakışı olduğunu da söyleyebileceğimiz ilginç bir hikâye bu.

Derlemedeki üçüncü hikâye “Erdemin Öyküsü” adını taşıyor ve dört eserin içinde en kısa olanı. Bir kısa film tadında ve üç karakter arasında, İngiltere’de geçen öykü “olaysızlığı” ile dikkat çekiyor öncelikle. Bir kadın okurun James’in romancı bir arkadaşına yönelttiği “Romanlardaki kadın kahramanlar arasında neden hiç erdemli (kendine saygısı olan) birinin bulunmadığı” sorusundan yola çıkan Henry James (aşk) serüven(i) ile dürüstlük arasında gerçekten birbirlerini dışlayan bir bağlantı olup olmadığını ve bu arada serüvenin ne demek olduğunu sorgulatıyor okuyucusuna. Üç karakterini bir tiyatro oyunundaki farklı sahneler gibi farklı kombinasyonlarla bir araya getirip konuşturan yazar insanın “hem iyi hem ilginç” olabileceğini savunan ve Fransız romanları okuyan bir kadının duygularını kendisinden çok, diğer iki karakterin onun hakkındaki yorumları üzerinden ve onların zihinlerinde oluştuğu şekilde aktarıyor bize. Bu kez bir Amerika ve Avrupa çatışması yok ama Amerika kültürüne en yakın duran ülke olduğunu söyleyebileceğimiz İngiltere’den üç kişinin tartışmasının Fransız romanları etrafında dönmesi yine de o konuya da taşıyor bizi aslında. Okuyucusuna bir parça hüzün de geçiren, alçak gönüllü ve ilginç bir öykü.

Kitaptaki son öykü olan “Ormandaki Canavar” bir saplantı nedeni ile hayatını yaşa(ya)mayan bir adamı anlatıyor ve onun kendisi ile ilgili gerçeği oldukça geç idrak etmesi üzerinden yaratılan müthiş bir trajedi duygusu yakalıyor. Bu kez bir anlatıcının ağzından okuyoruz olanları ama bu anlatıcı asıl olarak, hikâyenin baş karakterin bilincinde oluştuğu şeklinden sapmayarak, onun algıları üzerinden ilerliyor. Bütün hayatını “başına ender, garip bir olay gelmek üzere seçilmiş biri olduğu” ve “bunun çok önemli, korkunç bir şey olacağı önsezisi” ile sürdüren bir adam ve ona ilgi duran ve o korkunç şeyin ne olduğunu kendisinden önce anlasa da yanında durmaya devam eden bir kadının hikâyesi bu. Dolayısı ile aslında iki farklı insanın trajedisi oluyor okuduğumuz ve bu nedenle etkileyiciliği de artıyor. Henry James’in adamın gerçeği anladığı sahneyi bir mezarlıkta ve tanımadığı bir insanın elle tutulacak kadar gerçek mutsuzluğu aracılığı ile anlatması ve tüm yaşamını “bencil olmamak” adına düzenlediğine inanan bir adamın sonuçta aslında tam tersini yapması öyküyü güçlendiren unsurlar. Pek çok eleştirmen tarafından yazarın en başarılı öykülerinden biri olarak kabul edilen eserin James’in kendi yaşamından esinlendiği de öne sürülüyor.

Tıpkı “Daisy Miller” gibi bu öykü de yazarın popüler çalışmalarından biri ve sinemaya da taşındı bu sayede: Paulo Betti, Lauro Escorel ve Eliane Giardini’nin yönettiği, 2017 Brezilya yapımı “A Fera na Selva”; Clara Van Gool’un yönettiği, 2018 Hollanda yapımı “The Beast in the Jungle” ve Patric Chiha’nın 2023 Fransa, Avusturya ve Belçika yapımı “La Bête dans la Jungle”. Bertrand Bonello’nun 2023 Fransa ve Kanada yapımı “La Bête” adlı bilim kurgu filmi ise esin kaynakları arasında James’in öyküsü de olan bir başka yapıt olarak çıktı sinema seyircisinin karşısına. 1903 tarihli öyküye sinemanın ilk ilgisini 120 yıl bekledikten sonra ve peş peşe örneklerle göstermesi belki telif haklarının sona ermesine de bağlı ilginç bir durum olsa gerek.

(“Madame de Mauves” – “Daisy Miller” – “Erdemin Öyküsü” – “The Story in It” – “Ormandaki Canavar” – “The Beast in the Jungle”)

Güvercin – Banu Sıvacı (2018)

“Erkek olacaksın, adam olacaksın; çalışacaksın, ne deniyorsa da onu yapacaksın. O kuşları da satacaksın!”

Güvercin yetiştiren ve onlara tutku ile bağlı olan bir delikanlının, abisinin zorlaması ile çalışmaya başlamasının ve ait olmadığı bir “erkek dünyası” ile karşılaşmasının hikâyesi.

Banu Sıvacı’nın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. Yönetmenliğe kısa filmlerle başlayan Sıvacı, Adana’da geçen bir öyküyü yalın bir sinema dili ve minimalizme yakın bir üslupla, gerçekçi bir tavırda anlatırken, memleketlisi Yılmaz Güney’le biçimsel açıdan ayrılsa da, ona yakışan bir halk filmi çekmiş. Sinemamızın ihmal ettiği alt sınıfları kendi ortamlarında ve gerçeklikleri ile ele alan, dozunda bir düşsellik ile ilk filmin zorluklarını aşan ve Kemal Burak Alper’in karakterine çok yakışan bir oyun verdiği yapıt dürüstlüğü ile dikkat çekerken, zaman zaman alçak gönüllülüğünün ve öyküsünü / karakterini izleyicisini sorgulamaya yeterince güçlü taşıyamamasının sıkıntısını yaşıyor; ama bu sıkıntılar filmin önemini ve değerini azaltmıyor.

İnsanın en az beş bin yıldır güvercin yetiştirdiği tahmin ediliyor ve aralarında Birleşik Krallık Kraliçeleri Victoria ve II. Elizabeth, İspanyol sanatçı Picasso ve Sırp asıllı ABD’li mühendis ve mucit Tesla’nın da bulunduğu pek çok insan da bu hayvanlara olan tutkuları ile biliniyor. Pek çok ülkede olduğu gibi bizde de uzun bir süredir var olan bir tutku bu ve onları besleme ve yarıştırma arzusunu para kazanma amacından daha fazla besleyen şey onlara duyulan büyük sevgi. Öykünün kahramanı Yusuf da (Kemal Burak Alper) onlardan biri. Adana’nın alt sınıf ailelerinden birinin üyesi Yusuf; ebeveynleri hayatta olmayan, ağabeyi (Ruhi Sarı) ve ablası (Demet Genç) ile yaşayan bir genç adam o. Çalışmanın, para kazanmanın gerekliliği dilinden düşmeyen ve ailenin en büyüğü olarak diğer iki kardeş üzerinde otoritesini kuran abisi kardeşinin güvercin tutkusunu sert bir biçimde eleştirerek “Hastalık, vallahi hastalık!”) kardeşinin bir an önce “erkek olmasını” ve bir işe girmesini istiyor. Oysa anlaşılan Yusuf’u hayata bağlayan tek araçtır güvercinler; zamanın hemen tamamını güvercinleri tuttuğu terasta geçirmekte ve geceleri de orada yatmaktadır. Bu kuşlar hayatının tek odak noktasını oluşturan Yusuf adını Maverdi koyduğuna ise özel bir sevgi duymaktadır. Kuşlarını düğünlere kiralamaktadır ve para ihtiyacı olduğunda satmaktadır da genç adam ama onlara karşı hissettiği bağlılıktır asıl mesele. Yusuf’un hayatında kırılma noktası yaratan, abisinin onu bir işe sokması ve bazı gelişmelerin onun hayatının anlamı olan güvercinlerden uzak düşme ve hatta onları kaybetme riskini doğurmasıdır.

Banu Sıvacı ilk filminde sade ve sahicilik duygusunu taşıyan bir sonuç çıkarmış ve belki tümü başarılı olmasa da küçük değinmeler ve bunları sağlayan görsellikle gerçekten uzaklaşmayan bir öykü anlatmış bize. Açılış sahnesinde Yusuf’un terasta güvercinleri ile ilgilenirken, duyduğu motor sesinden kaynaklanan tedirginliği örneğin hem öyküye katılacak yeni karakteri hem de Yusuf ile onun arasındaki ilişkiyi tanıtan zarif bir an. İlerideki sahnelerde karşımıza çıkan, toz maskesi soran işçinin öykünün geneli ile doğal bir şekilde eklemlendirilemesi gibi sıkıntılar da var ama yine de Sıvacı’nın genel olarak görselliği doğru kullandığı ve küçük anları beceri ile yazıp yönettiği rahatlıkla söylenebilir. Belki en önemli başarısı da yönetmenin, işte bu küçük anlarda ve kısa sahnelerde yakaladığı doğal sahicilik duygusu ile bizi “gerçek” bir öykü anlattığına hiç zorlanmadan ikna edebilmesi. Yusuf’un güvercinleri ile olan sahnelerinin tümü ve kısa düğün bölümü gibi farklı örnekleri var bu başarının. Sıvacı kısa diyaloglarında da gösteriyor aynı başarıyı ve karakterlerin azğından dökülen her sözcüğe inanmamızı sağlıyor. Örneğin Yusuf’un bir leğen içinde su dökünerek yıkanırken, terasa yanına çıkan ablasına kızdığı ve “bakma, abla!” diye bağırdığı sahnedeki diyaloglar elle tutulacak kadar yoğun ve doğru.

Adana ve sinema deyince akla ilk gelen elbette Yılmaz Güney oluyor ve Banu Sıvacı da bu ustanın izinden gitmiş filminin bazı unsurları dikkate alındığında. Her şeyden önce bir alt sınıf filmi bu ve sadece Yusuf ile ailesi değil, diğer tüm karakterler ve olayların geçtiği bölgeler de bu sınıfın yaşam ortamlarını getiriyor karşımıza. Buna kahramanının bir çıkış arayışı içinde olmasını da ekleyebiliriz; Yusuf bir yandan tutkusuna bağlı yaşamaya çalışırken, dğer yandan abisinin sözleri ve davranışları üzerinden karşısına çıkan sosyal düzene uymaya ve ona rağmen ayakta kalmaya çalışıyor. Kardeşine sürekli olarak paranın önemi üzerine kurulu nutuklar atan ve bu anlayışı düstur edinen abinin yasa dışı işlerin parçası olması da aynı bağlamda değerlendirilebilir; karakterlerin içinde bulundukları düzende kendilerine çıkış yolu ararken sapmaktan çekinmeyecekleri ya da sapmak zorunda kalacakları yolları çekinmeden gösteriyor bize film. Burada belki önemli fark, Sıvacı’nın senaryosunun 1980’ler ve sonrasındaki sinemamızın apolitikliğinden de beslenmesi. Tam da bu nedenle o toz maskesi konuşması filme yapay bir şekilde eklenmiş gibi duruyor ve, yoksulluk görüntüleri, işportacılar, emeğin sömürüsü ve 1980 sonrasında topluma empoze edilen bireycilik, kişisel çıkarın öne çıkarılması vb. olgular hak ettikleri kadar öne çıkamıyorlar hikâyede. Oysa bu alanlarda daha radikal ve cesur bir yaklaşım, yapıtı çok daha zengin ve güçlü bir görünüme kavuşturabilirdi.

Sıvacı’nın yukarıda anılan ve filme değer katan “küçük anlar”ının arasına Yusuf’un eril bir dünyaya uymadığını gösteren birkaç sahneyi (futbol taraftarları ile karşılaşma, içki içmesi söylenen Yusuf’a gülenler vs, yeni bir iş için kamyonet arkasında yapılan bir yolculukta onun belki de ilk kez semtinden uzaklaştığını hissettiren bakışlar ve ablanın anaçlığı gibi) daha eklemek mümkün. Fazla söze başvurmadan, hatta bazen tamamen sözsüz bir şekilde anlatıyor bu anlarda meselesini Sıvacı. “Tren istasyonundaki uğurlama” veya “Maverdi’nin yalnızlığı” gibi sahne veya öğelerin altı yeterince doldurulabilseydi, şüphesiz daha yüksek bir düzeye ulaşacaktı bu anlar sayesinde film.

Canset Ozge Can’ın müzikleri filme önemli bir katkı sağlıyor ve öyküden bağımsız bir etkileyicilik peşinde koşmadan, aksine onu tamamlayarak adeta, dikkati çekmeyi başarıyor. Kemal Burak Alper’in yanı sıra, Ruhi Sarı’nın da olgun performansı ile takdiri hak ettiği filmde, bir de elbette, final çekimini anmak gerekiyor; açıkçası sadece bu görüntü için bile görmeye değer filmi çünkü. Terastaki Yusuf’u tam tepeden çeken kamera yavaş yavaş ondan uzaklaşarak adeta göğe erişirken (ya da Yusuf bir güvercine dönüşürken), hem terastaki yaşamına hem de mahallesine kuşların (belki de Tanrı’nın gözünden) bakıyoruz ve ortaya gerçekten muhteşem bir görüntü çıkıyor. Bu vesile ile, görüntü yönetmeni Arda Yıldıran’ı da takdir etmeyi unutmayalım. Kuş mezatını yöneten adamın, “Buraya her türlü insan gelebilir. Fakiri de gelebilir, zengini de gelebilir; doktoru da gelebilir, mühendisi de gelebilir; ama burada en iyi kuşu olan konuşur” sözleri ortak bir tutku üzerinden “eşitlik” duygusunu ima ediyor ama bu eşitliğin sadece o tutku ile sınırlı olduğunu, işte de tam da o semtte yaşanan yoksulluğu ve sömürüyü ihmal ediyor Sıvacı’nın filmi. Bu bağlamda, Ken Loach’un 1969 tarihli ve bir oğlanın bir kerkeneze olan bağlılığını anlatan muhteşem filmi “Kes”i (Kerkenez) hatırlamakta yarar var. Yine de, kuşkusuz başarılı bir yapıt bu ve yönetmeninden yeni filmler beklemeyi arzu ettirecek kadar da değerli.

Iluminacja – Krzysztof Zanussi (1973)

“Aziz Augustine’in teorisine göre bilgiye aklın aydınlanması ile ulaşırız. Bu aydınlanma anında, akıl hakikati doğrudan görür, tıpkı gözlerimizin fiziksel dünyayı görmesi gibi. Akıl ona muhakemeye başvurmadan erişir. Aydınlanma coşku dolu bir kendinden geçişin sonucu değildir; mantık içermeyen bir vecd ya da kendini yitirme de değil. O, düşüncenin yoğunlaşmasıdır. Buna erişebilmek için tek gerekli olansa kalbin saflığıdır. Kalbin saflığı aklın mekanizmasından çok daha önemlidir”

Üniversitede fizik okumak için şehre gelen genç bir adamın hayatının anlamını sorgulama ve aydınlanma çabasının hikâyesi.

Krzysztof Zanussi’nin yazdığı ve yönettiği bir Polonya filmi. Diğer ödüllerinin yanında Locarno’da Altın Leopar’ı, sinema yazarları ödülünü ve ekümenik jürinin ödülünü de kazanan yapıt genç bir adamın on yıla yayılan hikâyesini “kurgusal bir belgesel” olarak tanımlanabilecek bir içerik, ilginç bir kurgu ve önemli sorularla anlatıyor. Dönemin Polonyalı aydınları arasında büyük ilgi gören ve hatta bir kült olan film, “aydınlanma” için bilimden dine farklı alanlarda dolanan kahramanının entelektüel arayışında kurgu sahnelerinin içine yerleştirdiği ve gerçek karakterlerin öykünün teması ile bağlantılı konuşmalar yaptığı biçimi ile dikkat çekerken; belki ortalama bir sinemaseveri zorlayabilecek “entelektüelliği” ile şaşırtan ve kesinlikle çok farklı bir sinema yapıtı.

İlginç bir gelişim süreci var filmin: “Bilimin çağdaş insanın önüne koyduğu belli ideolojik meseleleri ele alan; kurgu, belgesel ve deneme türlerinin bir araya geldiği bir film” çekmeyi düşünen Zanussi’ye konuyu öneren, “Struktura Krysztalu” (Kristalin Yapısı, 1969) adlı eserinin bir gösteriminden sonraki tartışmalara katılan bir seyirci olmuş. “Aklın çabalarının aydınlanmaya erişmek için yeterli olmadığını, insanın gerçeğe yaklaşabilmek için pek çok sorun ve tecrübeyi yaşaması gerektiğini, bilginin tek başına yeterli olmadığını anlatmak istedim” diyen Zanussi yaşamdaki tecrübelerimizin bilimin kendisi kadar “gerçeğin bir biçimi” olduğuna inandığını belirtmiş filmi hakkında konuşurken. Bunun için de içsel aydınlamanın hem deneyciliği (ampirizm) hem akılcılığı içermesi gerektiğini öne süren İtalyan felsefeci ve din adamı Aquinolu Thomas’ın görüşleri üzerinden ilerlemeyi seçmiş. Öykünün başında kendisi olarak karşımıza çıkan Polonyalı felsefeci ve tarihçi Władysław Tatarkiewicz’in ağzından duyduğumuz ve bu yazının girişinde yer alan Aziz Augustine’in düşüncelerinin kullanımı ise, bu bağlamda değerlendirince, bir ironi içeriyor. Filmin fizikçi kahramanının (Zanussi’nin üniversitede felsefe ile birlikte fizik de okuduğunu hatırlayınca filmin otobiyografik yanı daha net oraya çıkıyor) on yıllık hikâyesi Aquinolu Thomas’ın aydınlanma ile ilgili felsefesinin sinemalaştırılması olmuş bir bakıma.

Zanussi bir kurgu hikâyeyi çoğu bilim adamı olan gerçek karakterlerin konuşmalarının kattığı belgesel tavrı ile birlikte anlatmış. Władysław Tatarkiewicz’in yanında Marian Kupczynski, Sylwester Porowski ve
Iwo Białynicki-Birula’nın da aralarında olduğu bilim adamları öykünün ilgilli yerlerinde bir belgeselde görüşleri alınan biri gibi karşımıza çıkıyorlar ve bilim insanlarının sorumluluğu, fizik ve bu bilim dalının çalışma yöntemleri vb. konularda görüşlerini belirtirken, “aydınlanma”nın bilim ile ilişkisi hakkında seyirciye de düşünme fırsatı sağlıyorlar. Öykünün kahramanı Franciszek’in, (Stanislaw Latallo) üniversite ve iş arkadaşları (önemli bir kısmı kendilerini oynuyorlar) ya da bir din adamı ile yaptığı konuşmalarda da bu tavrı sürdürüyor film ve bizi “entelektüel” bir tartışmanın parçası yapıyor; bu sahnelerdeki kamera kullanımının gördüklerimize kattığı sahicilik duygusu ve doğaçlama havası da destekliyor yönetmenin seçimini. 1969’da çektiği “Struktura Krysztalu” filminde iki aydın karakterin konuşmalarının sadece bir kısmına bizi tanık eden Zanussi burada tam tersini yapıyor ve konuşmaların içeriğine tüm boyutları ile hâkim kılıyor bizi ve bu yapıtlar özelinde bakıldığında her ikisi de doğru seçimler oluyor; çünkü örneğin burada konuşmalar filmin temel meselesini açmak ve seyirciyi de bunun üzerinde düşündürmek için gerekli. Ayrıca ilkinin aksine bu, “konuşmalı” bir film ve kahramanımızın yaşının konuşulduğu bir sahnede Einstein, Plank ve Heisenberg’in fotoğrafları ile birlikte, profesör oldukları ve Nobel kazandıkları yaşların görüntüye gelmesinin bir örneği olduğu belgesel yaklaşımına da uygun bir tutum bu.

Franciszek’i üzerinde sadece bir külotla gördüğümüz bir sahne ile açılıyor öykü (kapanışta da onu bir deniz kenarında ve bu kez üzerinde sadece mayosu ile göreceğiz ki açılış ve kapanıştaki bu “çıplaklık” bir başlangıç ve sonun (doğum ve ölüm, arayışın başlangıcı ve sonu) sembolü olarak görülebilir); genç adam üniversiteye başvurmuştur ve fiziksel bir muayeneden, ardından da ruhsal bir testten geçmektedir. Tümünden çok iyi sonuçlar alan Franciszek fizik okumak istemektedir. Kabul alır ve ailesi tarafından büyük şehire uğurlanır. Üniversite eğitimine ilk aşk, sorgulamalar, maddi zorluklar vs. eşlik edecek ve genç adamın öyküsü “aydınlanma” kavramının anlatımının aracı olacaktır bir bakıma. Bu arada, tıpkı “Struktura Krysztalu”da olduğu gibi burada da “kariyer, ev, araba” hedefleri bir tartışmanın konusu olacak ama sadece kısa bir yan unsur olarak ve asıl mesele bundan çok daha farklı bir alanda yaşanacaktır.

Filmin ilginç müzikleri ve kurgusu üzerinde de durmak gerekiyor; Wojciech Kilar imzalı müzikler arada bir atonal da olan melodiler içeriyor. Piyano, keman, flüt ve koro sesinden oluşan ve hemen her zaman öykünün kahramanının ruh hâlini takip eden bu çalışmalar başarılı bir film müziğinin nasıl olması gerektiğini gösteren ve dönemin Polonya sinemasını bilenler için şaşırtıcı olmayan bir başarıya sahip. Zanussi ile pek çok filmde iş birliği yapan Urszula Sliwinska’nın kurgu çalışması da benzer bir başarıya sahip. Jean-Luc Godard’da gördüğümüz “jump cut” (Sıçramalı kesme) tekniğinin uygulandığını görüyoruz burada zaman zaman ve tek bir planda çekilen görüntünün bazı kısımlarının kesilerek devamlılık duygusunu yok eden ve böylece zamanda sıçrama duygusu yaratan bu yöntem filme biçimsel bir ilginçlik katıyor. Aslında Sliwinska ve Zanussi ortaklığı bu sıçramayı sadece bir planın içinde gerçekleştirmiyor. Genç adamın bir kadını ilk kez ve uzaktan gördüğü sahneden, zaman olarak ne kadar ileride olduğunu bilmediğimiz, bir başka sahneye geçiyor ve kadınla sevgili olduklarını anlıyoruz örneğin. “Burcun nedir?” sorusunun bir parkın bankında el falına baktıran bir karakterin görüntüsüne sıçraması gibi farklı örnekleri var bu tercihin filmde karşımıza çıkan. Ateşli bir ilk öpüşmeden, Alman sanatçı Josef Limburg’un “Die Reue” adlı ünlü heykeline (iki çıplak figürden oluşan heykelde erkek kadının elini öperken görülür) geçiş ki bir benzeri daha vur bunun hikâyede, bu kurgu anlayışının bir başka örneği olarak gösterilebilir.

Metafizik bir boyutu da var filmin ama bu öğe Franciszek’in arayışları sırasında yaşadıkları ve bu yaşananlarla ilgili olarak gerçek karakterlerin açıklamaları (“Modern fizikçiler geleceğin, geçmiş ve şimdiki an gibi hafızamızda yer etme gerçeğini dışlamıyorlar”) üzerinden çıkıyor karşımıza, Zanussi’nin kendi görüşleri olarak değil. Burada filmin afişinin ana nesnesi olan beyin üzerinde durmak gerekiyor; kahramanımızın başına takılan elektrotlarla takip edilen beyin dalgaları ve o sırada gördüğü tuhaf rüya, bir maymun beynine yerleştirilen bir aletle yapılan test ve en önemlisi de çok ağır psikiyatri hastalarının “tedavisinin mümkün olup olmadığı” tartışmaları gibi unsurlar Franciszek’in “aydınlanma” çabasının önemli birer parçası oluyor. Tedavisi mümkün olmayan psikiyatri hastalarının, Hitler’inki kadar acımasız olmayan bir yöntemle, yok edilmesi gerektiğine inanan sıradan bir insandan, kahramanımızın sorguladığı (“Ruh beden ayrılıyormuş gibi olmuyor mu?… Neden ruhlarımızın cismani kökenine bu kadar müdahale ediyoruz”) tıbbi tedavi yöntemlerine film bizim de düşünmemizi bekliyor bu konuda. “Ameliyat olmasaydı iki ay boyunca can çekişecek” bir adamın beynine yapılan operasyon ve bir beynin “arşive kaldırılacak” olmasına kahramanımızın verdiği tepki beden ve ruh ikilemi, insanın ne olduğu gibi derin konulara değinmesini sağlıyor filmin.

Seyrettiğimiz, duyarlı ve sorgulayan bir insanın trajedisi bir bakıma ve Franciszek’in bu öykü boyunca tanık oldukları ve yaşadıklarını izlemeye değer kılanlardan biri bu karakterin ilginçliği kuşkusuz ve ilk ve tek sinema oyunculuğunda Stanislaw Latallo’nun gösterdiği farklı performans bu çekiciliği daha da artırıyor. Karakterinin tedirgin sevimliliğini ve üzerinde kaldırmakta zorlandığı bir yük olan bir insanın yorgunluğunu doğal bir biçimde sergileyen oyuncunun kendi hayatı da hayli trajik. Çoğu belgesel bazı filmlerde kameramanlık yapan, televizyon için filmler yazıp çeken Latallo 1974’te Himalayalar’a giden Polonyalı bir ekipte kameraman olarak görev yaparken hayatını kaybetmiş henüz 29 yaşındayken ve bedeni de hâlâ orada.

Görüntü yönetmeni Edward Kłosiński çekimlerde hem 35 mm hem 16 mm çalışmış ve bu da filme Zanussi’nin de hedeflediği röportaj havasını katmış bazı sahnelerde. The New York Times’ın o dönemdeki ünlü eleştirmeni Vincent Canby’nin “komedi” olarak gördüğü, “öykü ilerledikçe iyice sıradanlaşıyor” ve “Aziz Augustine’in doktrini üzerine hijyenik bir şaka” gibi ifadelerle eleştirdiği yapıt başta ülkesindekiler olmak üzere eleştirmenlerden olumlu not almış çoğunlukla. Kahramanın aydınlanmaya ulaşıp ulaşmadığı konusunda farklı görüşler olan film mutlu aile sahnelerindeki özellikle seçilmiş aydınlık anların dışında, öyküsünü genel olarak soluk renklerle anlatmayı seçen, ilgiyi hak eden farklı bir deneme sineması örneği.

(“The Illumination” – “Aydınlanma”)

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri – Amin Maalouf

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un 1983 tarihli kitabı. Çok satan, beğenilen ve pek çok ödül kazanan Maalouf’un yayımlanan ilk kitabı olan eser, dönemin Arap tarihçilerinin ve yaşadıkları dönemdeki olayları tarihe kayıt düşmek için not eden vakanüvislerinin eserlerine dayanarak Haçlı Seferleri’ne Arapların gözünden bakan ilginç bir çalışma. İlki 1096 – 1099 arasında gerçekleştirilen, tam sayısı tartışmalı olsa da sonuncusunun 1291’de bittiği kabul edilen ve temel amacı Kudüs ve çevresindeki “kutsal topraklar”ı Müslümanların elinden almak olan “kutsal savaşlar”ı “öteki cephe”de “yaşandığı ve hikâye edildiği biçimde anlatmak” olarak ifade etmiş amacını Maalouf. Eserin sonundaki “Sonsöz” bölümünde bu seferlerin Arap dünyasında yarattığı kalıcı etkilere değinen yazar, bu kısım hariç bırakılırsa, gerçekten de sadece Arap dünyası üzerinden anlatmış bu seferlerin öykülerini. Kitabın sonunda Arap dünyasında 622 ile 1291 yılları arasında yaşanan olayları kronolojik olarak listeleyen Maalouf’un eseri o coğrafyalarda bugün de devam eden karmaşa ve kaosu, etnik ve dinsel unsurların nasıl iç içe geçtiğini, sadece tarih ve politika meraklıları için değil, tüm kitapseverler için de çekici bir biçimde aktarıyor okuyucuya. Batılı ve Doğulu yüzlerce farklı ismin ve “devlet”in öykülerinin iç içe geçtiği kitap bir tarih masalı tadını da taşıyor ve bugünün her olgusunun izlerini geçmişte aramak gerektiğini hatırlatıyor güçlü bir şekilde.

Fransız Akademisi üyesi olan ve eserlerini 27 yaşında yerleştiği Fransa’nın dili ile yazan Maalouf yapıtları ile Goncourt ve Prince of Asturias gibi prestijli ödüllerin sahibi olan bir sanatçı. Tarihçi olmayan bir ismin (üniversitede sosyoloji okumuş Maalouf), üstelik de kurgu olmayan bir kitapta, üzerine yazılmış koca bir literatür olan Haçlı Seferleri’ni anlatmayı seçmesi riskli bir tercih kuşkusuz. Ne var ki bu riski hem kaleminin gücü ile hem bu kutsal savaşları Batı’nın değil, Doğu’nun gözünden anlatması ile bir avantaja dönüştürmüş yazar. “Anlatıyı iyice ağırlaştırmamak için”, dipnot kullanmamış yazar ve onları kitabın sonunda ilgili bölümlerin notları ile birlikte sıralamayı tercih etmiş; aslında tek başına bu seçim bile yazarın bir tarih kitabı yazmaya, akademik bir eser üretmeye soyunmadığının göstergesi olarak değerlendirilmeli. Maalouf genellikle Arap tarihçi ve vakanüvislerin özgün metinlerinden yararlanmış ama notlarda belirttiği gibi Haçlı Seferleri ile ilgili Batılı kaynakların, çoğu 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında üretilmiş eserleri de kaynak olmuş kendisine. Burada bizim adımıza üzücü olan, gerek o dönemdeki Arap yazarların eserlerinin gerekse bu Batılı kaynakların yapıtlarının hemen hiçbirinin Türkçeye çevrilmemiş olması. Altı boş milliyetçilik söylemlerinde boğulup gitmeyi seçenlerin ağırlıkta olduğu bir ülkenin neden bu halde olduğunun açıklamalarından biri bu olsa gerek. Batı’dan gelen yüz binlerce insanın geçiş yolu üzerinde kurulu olan, ilgili savaşların hemen tamamı Selçuklu, Osmanlı veya Türkiye Cumhuriyeti döneminde sahip olduğu topraklarda yaşanan bir ülke için akıl almaz bir eksiklik bu kuşkusuz. Bu arada YKY’den çıkan çeviri ile ilgili bir eksikliği de not düşmekte yarar var: Dilimize çevrilmiş olan az sayıdaki eserin Türkçe baskıları ile ilgili bilgi verilmemiş olması bir sıkıntı. Örneğin İskoç yazar William Montgomery Watt’ın orijinali İngilizce olan 1972 tarihli “The Influence of Islam on Medieval Europe” adlı kitabı dilimize Hulusi Yavuz tarafından 1986’da çevrilmiş ve Boğaziçi Yayınları tarafından basılmış “İslâmın Avrupa’ya Tesiri” adı ile; ama biz kaynaklar arasında, Maalouf o şekilde belirttiği için, 1974 tarihli Fransızca çevirisini görebiliyoruz sadece.

Altı bölümde ele almış Maalouf Haçlı Seferlerini: İstila (1096 – 1100), İşgal (1100 – 1128), Karşı Saldırı (1128 – 1146), Zafer (1146 – 1187), Erteleme (1187 – 1244) ve Frenklerin Kovulması (1224 – 1291). Her bir bölümün başında o kısımda ele alınan olaylarla ilgili bir alıntı var tarihsel bir kişilikten; örneğin İstila başlıklı bölümü Selahaddin Eyyubi’nin “Frenklere bakın! Dinleri için nasıl gözleri dönmüşçesine savaşıyorlar; oysa ki biz Müslümanlar cihat yolunda hiç de ateşli değiliz”. ifadesi ile açılıyor. Bunun gibi her bölümün başındaki alıntıyı, kitabın da bakış açısına uygun bir şekilde bir gerçek Arap karakterden (tarihçi ya da devlet adamı) seçmiş Maalouf.

Hristiyanların kutsal savaşlarının nedenlerinin ya da Müslümanlarla karşı karşıya kalıncaya kadar yaşadıklarının detayına hiç girmiyor Maalouf. Onun temel amacı bu savaşların Araplar tarafından nasıl algılandığı, Frenklerle nasıl mücadele ettikleri ve yaşananların Arapların (Türkler ve diğer bazı etnik kimliklerin de) toplumsal ve devlet yapılarında ne tür etkiler yarattığını anlatmak okuyucuya ki bunu da kesinlikle başarıyor. Kitabın ortaya koyduklarının en önemlilerinden biri, etnik ve dinsel kimliklerin bu savaşlar sırasında durmayı seçtikleri taraflar açısından birbirine karışması; Frenkler, Araplar, Hristiyanlar, Müslümanlar, Türkler vs. bu yıllarca süren savaşlar sırasında bazen “düşman” ile iş birliği yapıyorlar, kendi kimliklerinden olanlarla çatışıyor ve hatta ihanet ediyorlar birbirlerine. Bazen mezhep farklılıkları oluyor bunun nedeni, bazen kişisel hırslar veya çıkarlar; bazen de yönetilen birimin (devlet, emirlik, imparatorluk vs.) etnik ve / veya dinsel kimliklerinin ya da etnik ile dinsel olanın birbirinin önüne geçmesi. Bu konuda Maalouf’un kitabında onlarca farklı örnek var ve sık sık taraf değişiklikleri ve düşmanın dosta (veya tersi) dönüşmesini görüyoruz. Ekim 1108’deki bir savaşın manzarasını anlatan şu ifade iyi bir örnek bu konuda: “Bir tarafta, etrafında bin beş yüz şövalye ve Frenk piyadeleriyle Antakyalı Tancrède… yanlarında.. uzun örgülü altı yüz Türk süvarisi”. Başka örnekler ise gelen Frenklerin bazılarının yerlileşmesi nedeni ile çıkıyor: “Hiç Avrupa görmemiş Ermeni bir anneden doğma genç prenses, kendini Doğulu hissetmekte ve öyle davranmaktadır”. Bu da ne tarihin tamamının ne de tekil bir tarihsel olayın doğrusal bir çizgi ile ilerlediğini ve tarihin dar kalıplara sıkıştırılmış bir bakışla ele alınamayacağını hatırlatıyor okuyucuya. İç çatışmaların ne kadar sıradan olduğunu, “İstila” başlıklı bölümde okuduğumuz gibi, 1099 ile 1101 arasında “Bağdat’ın otuz ay içinde sekiz kez el değiştirmiş” olması sağlam bir şekilde gösteriyor.

İstisnasız tüm sınırların yapay olduğunu da anlıyorsunuz kitabı bitirdiğinizde; şu ya da bu eylem, karar ve düşüncenin sonucu oluşan bu sınırların az ya da çok hep birilerinin aleyhine, onları mutsuz eden bir sonuç yarattığını ve sonsuza kadar hep sorgulanacağını, yok edilmeye ya da değiştirilmeye çalışılacağını düşünmemek elde değil kitabı okurken. Bu “bitmeyecek” mücadelenin bugün de hâlâ en önemli odak noktalarından biri Kudüs elbette. Maalouf’un anlatısı, Haçlı Seferleri’nin tarihi boyunca bu “kutsal şehri” ele geçirmek ya da korumak için dökülen kanların da belli bir dönemi kapsayan özeti bir bakıma ve insanlığın ne kadar başarısız olduğunu da söylüyor bize. Üç farklı dinin farklı nedenlerle kutsal gördüğü ve aslında tam da bu nedenle dayanışmanın, hoşgörünün ve saygının sembolü olabilecek (en azından olması gereken) ve bizi daha iyi bir dünyaya taşıyabilecek şehrin bugün hâlâ savaş nedeni olması insanlığın geleceği ile igili iyimser bir düşünceye izin vermiyor.

Kitabın Sonsöz bölümünde Haçli Seferleri’nin Arap dünyası üzerindeki kalıcı etkilerini sıralamış ve yorumlamış Maalouf. “Araplar Haçlı Seferleri’nden önce de bazı “hastalıklar”dan mustaripti ve Frenklerin gelişi bunları ortaya çıkarıp ağırlaştırdı belki, ama yoktan var etmedi” diyor yazar ve bu hastalıkları “Dokuzuncu yüzyıldan sonra kaderinin iplerini elinden kaçırmış olmak” (Yöneticilerin hemen hepsinin yabancı; Türk, Ermeni, Kürt vs. olması), “İstikrarlı kurumlar inşa edememek” (Özellikle iktidarın el değiştirmesi konusunda), “Özgürlükler ve adalet konusunda belirlenmiş çerçevelere sahip olmamak” (Frenklerin, o dönemde “barbarca” diye nitelenebilecek olsa, da bu çerçeveyi net bir şekilde belirlemiş olduklarını söylüyor Maalouf) ve “kapalılık” (Arapların Batı’dan gelen fikirlere açılmayı reddetmesi; burada örnek olarak düşmanın dilini konuşabilmeyi veriyor yazar ve “… çok sayıda Frenk Arapça öğrenirken, birkaç Hristiyan dışında Araplar Batılıların dillerine kulaklarını tıkamışlardır” diyor) olarak sıralıyor. İşte bu hastalıkların, Haçlı Seferleri Avrupa’da “ekonomik ve kültürel bir devrim başlatır”ken, Doğu’da “uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açtığını” saptıyor. Bu içe kapanmanın sadece Arap dünyasının değil, İran ve Türkiye’nin de aşamadığı bir ikilem olduğu söylemi çok doğru kuşkusuz; çünkü Batı bu süreçten ders alarak, öğrenerek ve dışa açılarak çıkarken, Doğu hâlâ bu süreci yaşıyor, Maalouf’un vurguladığı gibi: “… iki dünya arasındaki kırılmanın, Arapların bugün bile bir tecavüz olarak duyumsadıkları Haçlı Seferleri’ne dayandığına kuşku yoktur”. Burada Mehmet Ali Ağca’nın Papa II. John Paul’e suikast girişimini örnek veriyor Maalouf ve Ağca’nın yazdığı br mektuptaki “Haçlıların başkomutanı (mektupta aslında “Haçlıların maskeli lideri” ifadesi var) Papa II. John Paul’ü öldürmeye karar verdim” tehdidinden söz ediyor. Ağca bu girişimi 1981’de gerçekleştirdi, Maalouf’un kitabı ise 1983’te yayımlandı. O tarihte çok daha doğru görünen bu örnek, aradan geçen kırk yılı aşkın süreden sonra, Ağca’nın eylemi ile ilgili farklı açıklamalar ve bitmeyen soru işaretleri olduğunu düşününce yeterince geçerli durmuyor.

Kitap boyunca karşınıza çıkacak onca kişi ve yer ismi; devlet, beylik, emirlik ve imparatorluk adları vs. içinde, eğer konuya uzman değilseniz, kaybolmanız hayli olası; ama bu durum kitabın değerini azaltmıyor. Tıpkı olayların analizine girişmemesi ve klasik bir tarih kitabına alışkın bir okuyucunun burada anlatılanları yeterince derin bulmaması ihtimali gibi, bu da bir sorun değil. Değil; çünkü Maalouf açık bir şekilde dile getirdiği gibi belli bir döneme kadar Batı’da üretilen eserlerin Haçlı Seferleri’ni “barbarlara karşı savaşan Batılılar” olarak nitelemesine karşı bir yerde duruyor ve “barbarlar”ın gözünden anlatıyor olan biteni ve, her ne kadar eserinin asıl konusu olmasa da, Arap dünyasının bu seferler sırasında bilim ve kültür alanında Batı’nın önünde olduğunu söylüyor. Evet, bir tarih kitabı değil bu ama başta o tanıma girenler ve kurgu türünde olanları da kapsamak üzere Haçlı Seferleri ile ilgili yeni okumaları teşvik edecek zengin içeriği ile önemli bir yapıt bu.

(“Les Croisades Vues par Les Arabes”)