
“Sadece kralın adı değişir”
Robert Rossen’ın yazdığı, yapımcılığını üstlendiği ve yönettiği bir epik. Makedon kralının tüm hayatının biraz fazla klasik, biraz fazla biyografik bir özeti.
Makedon/Yunan tartışmasını bir kenara bırakıp, batının doğuyu ele geçirmesi diye de görebiliriz bu hikâyeyi. 31 yaşındaki Richard Burton’ın İskender’in 16 yaşından 33 yaşında ölene kadarki halini canlandırmasını, sarı peruğun Burton üzerinde oldukça yapay bir görüntü vermesi gibi problemleri bir kenara koysak da yine de filmde aksayan pek çok nokta var.
Bir epik olarak ve bu nedenle de “doğal olarak” sinemaskop formatında çekilen film, ne yazık ki savaş sahnelerinde rol alan onca figürana rağmen bir türlü o epik duygusunu veremiyor. Filmin diğer zayıf yanlarını belki de dengeleyebilecek bu alanda da başarısız olması iyice zayıflatmış gücünü. Savaş sahneleri görkemli değil, sanki gizli bir el hem savaş sahnelerinde hem de diğer bazı yerlerde hoyrat bir şekilde kurgulamış filmi; sahneler kesik kesik ve sürekli bir yarım kalmışlık duygusu yaratıyor.
Belki fazla düz bir anlatım göstermesi, filmin ele almaya çalıştığı karakter ve olay analizlerini de olumsuz yönde etkilemiş. İskender’in baba kompleksi, Tanrılaşmaya çalışması ve elbette tüm krallıklarda olduğu gibi saray entrikaları herhangi bir sürpriz yaratmadan beliriyor perdede ve düşünülenden daha öteye gitmiyor. Yine beklendiği gibi filmin kötü kadınının bir Fransıza (Danielle Darrieux) oynatılması ve bu Fransızlığın jenerikte özellikle belirtilmesi de tipik bir Hollywood pratiği.
Burton’ın oyununun zaman zaman filmin diğer oyuncularından geride kalması ve müziğin sıklıkla klişe ifadesinin de ötesine geçen kullanım şekli filmin diğer eksileri. Yönetmen Rossen çok az film çekmiş ama bu kısa filmografisinde “Body and Soul”, “Hustler” ve “All the King’s Men” gibi çok parlak örneklerin yer aldığı bir isim. Bu filminde, saydığım bu diğer filmelerin bence oldukça gerisinde kalmış.
Yine de unutulmaması gereken ve elbette filmin de lehine olan bir şey var; filmin Hollywood’un elinden çıkması. Ne olursa olsun Amerikalılar en sıradanı bile cazip kılmayı bilirler ve bu filmi de her şeyi bir kenara koyup ve belki de “bir parça kısa olsaydı daha iyi olurdu” diyerek rahatça seyredebilirsiniz.
Bu film hayatıma üçüncü Roxane karakterini de sokmuş oldu. Önce Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac oyununda Bergerac’ın aşık olduğu kuzeni, sonra The Police grubunun şarkısında bir hayat kadını ve şimdi de Pers kralı Darius’un kızı.
(“Büyük İskender”)


Yolundan çıkan, hedefini kaybeden, ülküsünü unutan bir devrimin Ankara üzerinden hikâyesi. Romanın kadın kahramanın üç ayrı evliliği üzerinden üç ayrı Ankara; idealizm, yozlaşma, ütopya. Romanın son bölümündeki ütopyanın çığrından çıkmış dozu (İçtimai Mükellefiyet Teşkilatı’nın kooperatif şubelerinin çalışmaları, herkesin sadece ” umumi kaygılar, umumi arzular, umumi ihtiyaçlar, umumi kederler, umumi neşeler içinde yanması”, planlı ekonomi ve Ankara güzellemeleri) hissedilen hayal kırıklığının boyutu ile doğru orantılı. Bugünkü Ankara ile şehircilik, insanlar, kültürel hayat, siyaset, idealler alanında kısa karşılaştırmalar bile ütopyanın boyutu hakkında fikir vermeye yeterli. “Başarısızlığın” nedenleri üzerine düşünme fırsatı yaratan ama bu konuda derin analizler içermeyen, özellikle son bölümde zaman zaman hikâyenin geri plana düşmesi ve hatta kaybolması ile etkisini yitiren bir roman. Yine de 20’ler ve 30’lar Türkiye’si üzerine düşünmek için bir araç.