Mrs. Parker and the Vicious Circle – Alan Rudolph (1994)

“Mutsuzluğa olan tutkun sınır tanımıyor”

ABD’li yazar Dorothy Parker ve onunla birlikte, “Algonquin Round Table” olarak bilinen ve 1919 – 1929 arasında her gün aynı otelde aynı masada öğle yemeği yiyen entelektüel arkadaş çevresinin hikâyesi.

Alan Rudolph’un yönettiği ve gazeteci Randy Sue Coburn ile birlikte senaryosunu yazdığı film, ABD entelektül tarihine geçmiş ve New Yorklu yazar, oyuncu ve eleştirmenlerin oluşturduğu “Algonquin Round Table” grubunun (Algonquin otelinde yuvarlak bir masada toplandıkları için bu ad verilmiş onlara) hikâyesini Dorothy Parker’i odağına alarak anlatan bir çalışma. Film her biri ünlü isimler olan gerçek karakterleri ilave ettiği birkaç gerçek olmayan karakter ile birlikte bol konuşmalı bir hikâye ve hayli zengin bir kadro ile getiriyor karşımıza. Özellikle bu ünlü isimleri tanıyan ve ilgi duyanların ilgisini çekecek olan çalışma başroldeki Jennifer Jason Leigh’nin oyunculuğu ile de çekici gelebilir. Bir film süresinin kaldırabileceğinden fazla karakteri ile seyri zaman zaman zor olan film öncellikle bu isimlerin ve dönemin Alan Rudolph gibi hayranları için ama insanların dolu ve büyük konuşmalar yaptığı ve filmdeki gibi tüm o kaosun içinde birbirlerini dinlemeyi de başardıkları, özellikle klasik romanlarda rastladığınız türden günleri özleyenler için de kesinlikle cazip bir yan taşıyor.

İrili ufaklı rollerde pek çok ünlü ismin hikâye boyunca karşımıza geldiği film bir ünlüler geçidi olarak adlandırılabilecek bu yapısı ile doğal bir çekiciliğe sahip aslında. Tüm bu zengin kadro içinde Leigh’nin yanısıra öne çıkan isimler rollerinin büyüklüğü gereği Campbell Scott ve Matthew Broderick oluyor ama film temel olarak Dorothy Parker karakteri üzerine kurulu olduğu ve hikâye onu son günlerine kadar takip ettiği için Leigh filmin asıl yıldızı elbette ve o da filme tam anlamı ile asılmış gerçekten. Karakterinin gerçek hayattaki aksanını ve ses tonunu konuşmasının zor anlaşılacağı bir şekilde taklit ediyor ve her dönem mutsuz ve arada tutkular içinde acı çeken karakterini dört dörtlük denecek bir performansla canlandırıyor. Üstelik bunu filmin bir türlü kurtulamadığı olmamışlık havasına rağmen başarıyor. Evet, Rudolph’un bu filminin havasını anlatacak en iyi ifade bu kelime olsa gerek. Onca farklı karakteri seyircinin üzerine boca ederek başlayan film, özellikle bu gerçek kişiliklerin adını duymamış veya duysa bile yakından tanımamış seyircileri hayli zora sokuyor ilk başlarda. Tüm bu ünlü isimler birer birer “seyirci” ile tanıştırılırken, kimin kim olduğu, ne yaptığı veya hikâyedeki yeri oturana kadar hayli uzun bir süre geçiyor. Film ancak ikinci yarısında kendisini toparlıyor bu konuda ve Parker’ın dramı tüm o karakter ordusunun önüne geçince hikâyenin çekiciliği de artıyor. Belki de hikâyenin tadını tam anlamı ile çıkarabilmek için tıpkı çocukluğundan bu yana bu entelektüel gruba hayran olan Alan Rudolph’un hissettiği sevgiyi duymak gerekiyor onlara.

Filmde yer alabilmek için normal koşullarda talep ettiklerinin çok altında ücretleri kabul eden başta Leigh olmak üzere oyuncular yönetmenin talebi ile diyaloglarını zaman zaman doğaçlama ile yaratmışlar. Bu durum filmin özellikle ilk yarısındaki karmaşanın sebeplerinden biri midir bilmiyorum açıkçası ama Rudolph’un filminin en temel kusuru bu gibi görünüyor. Birkaç bölümlük bir dizi formatında çok daha çekici olabilecek bu hikâyeyi ve karakter ordusunu bir sinema filminin süresinde seyirci için takip edilebilir ve ilgi çekici kılmanın zorluğunu özellikle ilk yarıda sık sık hissediyorsunuz. Yine de Parker başta olmak üzere bu ünlü insanların hayatına ve ilişkilerine bu kadar yakından bakabilmek, gerçekliği tartışmalı olsa da grubun toplandığı “yuvarlak” masanın ilk kuruluşunun hikâyesine veya ünlü The New Yorker dergisinin adının konulduğu ana tanık olmak hayli etkileyici aslında. Sinemadan tiyatroya, edebiyattan gazeteciliğe pek çok alanın ünlü isimleri ile karşı karşıya gelmek ve belki de sadece o isimlerle ve o dönemde oluşabilecek bir grubun hikâyesini izlemek sanat ve tarih düşkünleri için kaçırılmayacak bir fırsat bile olabilir ama sorun bu fırsatın sinema sanatı karşılığının o denli etkileyici olamaması.

Hollywood’un kimi gerçeklerinden o dönemde bir kadın sanatçı olmanın zorluklarına, Parker’ın komünist olmakla suçlandığı için 1949’dan 1961’e kadar Hollywood’dan uzak kalmasına neden olan McCarthy dönemindeki solcu avından (ki ne yazık ki senaryo hayli başarılı bir sahnede çok az değiniyor buna) keskin dilli, depresif ve tutkulu bir kadın olan Parker’ın dramlarına kadar farklı konulara değinen film zaman zaman siyah beyaz olan görüntüleri, hikâye arasında Leigh’nin ağzından duyduğumuz Parker’ın şiirlerinden kimi mısraları, dönemin havasını çok iyi yansıtan caz esintili müziği ve başta içki yasağı ile ilgili olanlar olmak üzere kimi başarılı sahneleri ve karakterlerin her birinin söz ustalıklarını yansıtan diyalogları ile önem kazanıyor. Televizyonun olmadığı, dolayısı ile görüntünün yokluğunu konuşma becerisinin kapattığı günlerin bu hikâyesinden hem “konuşmasını” hem “dinlemesini” bilenlerin ayrı bir keyif alacağı ise kuşkusuz.

(“Bayan Parker ve Kısır Döngü”)

Das Schloß – Michael Haneke (1997)

“Yol Şato’ya gitmiyordu; yaklaştığında sapıyordu ve ondan uzaklaşmadan, artık Şato’nun yakınına da gitmiyordu”

Küçük bir köye gelen bir kadastrocunun köydeki Şato’ya girme çabasının hikâyesi.

Franz Kafka’nın aynı adlı romanından Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin senaryosunu da yazarak televizyon için çektiği bir film. Kafka’nın yarım kalan romanına hayli sadık bir uyarlama gerçekleştiren Haneke filmini de tıpkı roman gibi yarıda bırakıyor. Tüm Kafka kitapları için olduğu gibi bu roman için de ne anlattığı üzerine hâlâ tartışılır ve Haneke’nin filmi de bu tartışmaları sinemaya aynen taşımış filmi ile. Televizyon için çekilse de Berlin ve Toronto film festivallerinde de gösterilen eser, belki televizyon için çekilmesinden de kaynaklanan nedenlerle yönetmenin en bilinen çalışmalarından biri değil bugün. Kafka ve Haneke gibi iki büyük ismin bir araya gelmesi başlı başına bir çekicilik kaynağı kuşkusuz ve Kafka’dan yapılan tüm film uyarlamalarının kaderi olan “perdede (bu film için ekranda demek daha doğru aslında) kitapta durduğu gibi durmama” sorunundan muzdarip olsa da ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma bu. Absürt bir romanın sinemasal karşılığı daha iyi olabilir miydi bilmiyorum ama romanı tekrar okuma arzusu uyandırması ile de önemli bir film bu.

Ölümünden sonra kıymeti bilinen bir büyük yazar olan Kafka’nın bu romanı sinemaya ilk kez 1968 yılında Rudolf Noelte tarafından bir Alman (daha doğrusu Batı Alman) yapımı olarak uyarlanmış. Kimilerinin uyarlamaların en başarılısı olarak gördüğü bu yapımdan sonra, 1994 yılında Aleksey Balabanov’un çektiği bir Rus yapımı olarak ve ardından yine Rusya’da ve yine 1994 yılında bu kez bir animasyon olarak Dmitriy Naumov and Valentin Telegin’in yönetmenliğinde aktarılmış sinemaya. “K” ismindeki bir adamın kadastro işi için çağrıldığı bir köyde tuhaf, karmaşık ve hatta absürt bir bürokrasi içinde kaybolması ve “Şato” olarak adlandırılan yere tüm çabalarına rağmen bir türlü girememesi ve çalışma iznini alamamasını anlatan romanı (ve onun kaynaklık ettiği filmi) yorumlamayı asıl olarak uzmanlarına bırakmalı kuşkusuz. Burada uzmanların tüm Kafka eserleri için olduğu gibi bu eser için de temel dertleri açısından birbirinden farklı görüşler ileri sürdüğünü ama temel bir kaç konuda uzlaşıldığını belirtelim. Elbette öncelikle “bürokrasi” geliyor uzlaşılan bu temalar içinde. Bir türlü aşılamayan, aynı anda hem var hem yok olabilen, varlığını halka (filmde köylülere) kabul ettirmiş ve hatta onlar tarafından savunulan ve adeta her şeye egemen bir canlı gibi olan bir bürokrasi bu. K adlı adamın şatoya umarsızca girme çabasını dini bir bağlamda ele alıp bu çabayı kurtuluşunun (dinsel bir kurtuluş elbette bu) peşinde olan bir insanın mücadelesi olarak yorumlanabileceği ve köylüler tarafından dışlanmış olan Barnabas karakteri ve ailesi üzerinden eserin Kafka’nın kitabı yazdığı dönemin Yahudi düşmanlığına göndermede bulunduğu gibi yorumlar da var. Ek olarak Şato’ya karşı verilen mücadeleyi insanın kendisini absürt bir atmosferin içine atan sisteme karşı verdiği mücadele ile ve umutsuzca denenen Şato’ya girebilme hedefini de savaşılan bu sistemin bir yandan da parçası olma çabası ile ilişkilendirmek mümkün belki de.

Hemen tüm dış sahnelerin bir kar fırtınası altında geçtiği ve gerçekçilik ile absürt olanın iç içe geçtiği film kahramanının kıstırılmışlığını (ne köyü terk edebilmesini ne de Şato’ya girebilmesini) etkileyici bir biçimde aktarabiliyor seyircisine. Anlamsızlıklar içinde anlamlı bir cevap bulmaya çalışan adamın serüveninde Haneke çarpıcı pek çok karakter ve an yaratmayı başarabilmiş. K’ya yardımcı olarak verilen ve Frank Giering (sadece 38 yaşındayken ölen yetenekli bir oyuncu) ve Felix Eitner’ın büyük bir beceri ile canlandırdığı genç adamlar Kafka’nın romanından doğrudan bir esintiyi taşıyorlar perdeye ve gerçekten filme çok şey katıyorlar. 2007 yılında ölen ve özellikle son dönemlerinde oynadığı “Das Leben der Anderen – Başkalarının Hayatı” filmi ile çok tanınan Ulrich Mühe’nin hem Haneke’ye yakışan bir “soğuklukla” hem de Kafka’ya yakışan bir “kaybolmuşluk ve gizem” ile ustalıkla canlandırdığı K karakteri ise elbette filmin en calıcı öğelerinden biri ve Haneke onu da ustalıkla yaratmayı başarmış film dünyası için. Oyunculuklardan söz etmişken, Frieda rolündeki Susanne Lothar ve Barnabas rolündeki André Eisermann’a da takdirlerimizi gönderelim ve hem onların oyunculukları hem de Haneke’ye Kafka’dan bir uyarlama fırsatı tanıyan kimi ülke televizyonları ile sefil durumda olan bizdeki karşılıkları ile kıyaslayıp hayıflanalım epeyce.

İçinde yılların birikimi olan yüzlerce dosyanın saklandığı dolabın açılması ve varlığından emin bile olunmayan bir evrağın aranması, sürekli çalan ama açılmayan bir telefon, belki düşük bütçenin sonucu olan ama K’ya (ve seyredene) klostrofobi yaşatan kısıtlı mekan kullanımı gibi dikkat çekici anları ve öğeleri olan filme Haneke’nin izlerinin ne kadar yansıdığı tartışmalı ama söz konusu Kafka olunca Haneke’nin hem senarist hem yönetmen olarak kendisini geri çekmiş olması ile açıklanabilir bu durum. Ayrıca Haneke’nin romana sadık kalsa da kaçınılmaz(?) kısaltmalar nedeni ile hem olan biteni hem de karakterini daha anlaşılmaz ve karmaşık kıldığını da söyleyelim ki Kafka’ya belki de en veya tek temel müdahale bu olmuş gibi görünüyor. Bunun dışında araya anlatıcıyı sokarak ve ona romandaki kimi cümleleri aynen okutarak romanı sık sık hatırlatıyor bize. Sahneler arasında “blackout” yöntemi (sahneler arasında çok kısa süreli olarak siyah bir görüntü gösterilmesi) ile adeta romandaki bölüm ayrımını çağrıştıran bir tercihte bulunan ve filmi romanın yarım kalması gibi aniden bitiriveren Haneke, o çok kullanılan Kafkaesk havayı yaratabilmiş mi sorusuna belki yüzde yüz olmasa da evet dememizi sağlıyor bu filmle ve kötücül, gizemli ve işlevsel olmayan bir yapıyı (devleti, toplumu vb.) hissetmemize imkân veriyor; daha da önemlisi belki de romanı ve onu yazan dehayı hatırlatıyor bize. Kafka’nın eserindeki “mizah”ın K’nın yardımcısı olan karakterler dışında çok fazla karşımıza gelmediğini de ekleyelim son bir not ve açıkçası bir eksiklik olarak. Hikâye boyunca hiç gösterilmeyen ama soğuk (her anlamda) köyün üzerinde bir heyula gibi her an varlığını hissetiren Şato ve ona ulaşmaya çalışan K’nın Haneke dünyasındaki bu karşılığı görülmesi gerekli bir çalışma özet olarak.

(“The Castle” – “Şato”)

A Cold Wind in August – Alexander Singer (1961)

“Yaşlı bir kadın için hiç de fena değilim, ne dersin?”

Baştan çıkardığı genç bir erkeğe aşık olan yalnız bir striptizci kadının hikâyesi.

Yönetmenlik kariyerine bu sinema filmi ile başlayan ve yönettiği toplam beş sinema filmine karşılık ağırlıklı olarak televizyon dizilerinde çalışan Alexander Singer’ın bu küçük bütçeli filmi döneminin elverdiği kadarı ile cinsellik odaklı içeriği ile dikkat çekse de ve seyirci üzerinde bu alanda bir etki yaratma çabası açık olsa da, bunun ötesine geçen içerik ve biçimi ile de ilgiyi hak ediyor. İki baş oyuncusunun (Lola Albright ve Scott Marlowe) başarılı oyunculukları, müziği ve açılış jeneriği ile “baştan çıkarmanın” havasını akıllı ve çekici biçimde desteklemesi ve Singer’ın kimi kurgu ve kamera açısı tercihleri ile sinema tarihindeki o çok bilinmeyen ilginç filmlerden biri bu.

Filmin çekildiği tarihte 35 yaşında olan Lola Albright ile hikâyeye göre 17 yaşında olan ama rolü için biraz büyük göründüğü açık olan 29 (kimi kaynaklara göre 27) yaşındaki Scott Marlowe arasında geçen bu baştan çıkarma ve aşık olma hikâyesi Burton Wohl’un aynı adlı romanından Wohl ve John Hayes’in senaryosu ile uyarlanmış sinemaya. Bu bağımsız ve düşük bütçeli film nispeten kısa süresinin neden olduğu, olayların biraz hızlı ilerlemesi gibi bir kusuru olsa da beklediğinizden daha fazlasını bulacağınız türden bir çalışma. Filmi cazip kılan unsurların başında Albright ile Marlowe’un oyunları geliyor şüphesiz. İlkinin “olgun“ oyunculuğu ile ikincinin “toy” oyunculuğu tam da canlandırdıkları karakterler gibi çekici bir zıtlık yaratıyorlar hikâye boyunca. Albright karakterinin “femme fatale”, tutkulu bir aşık ve kaybetmeye mahkum yaşlı bir kadın arasında gidip gelen havasını başarılı bir oyunla canlandırıyor ve bunu yaparken hem doğal olabilmeyi hem de filmin seyirci üzerinde cinsellik konusundaki açık sözlülüğü ile kurmayı hedeflediği ve açıkçası elde etmeyi de başardığı etki için gerekli olan hafif abartıyı yaratmayı başarıyor. Marlowe’un başarısını anlatan en iyi örnekler olarak ise genç oyuncunun karakterinin yaşıtı genç kızlar arasındaki rahatlığı ve egemen tavrı ile kadınla yalnız kaldığı anlarda -hikâyenin başındaki- çekingenliğini aynı doğallıkla canlandırması ve tüm film boyunca özellikle vücut dilini çok iyi kullanması gösterilebilir. Bu iki oyuncuya genç adamın babasını canlandıran Joe De Santis ve kadının arkadaşını oynayan Herschel Bernardi de ayak uyduruyor ve genellikle bu tür “sömürü” filmlerinde rastlanmayan bir oyunculuk düzeyinin ortaya çıkmasını sağlıyorlar.

Gerald Fried’ın basit görünümlü ama açılış ve kapanıştaki vokalli bölümü ile altı daha da çizilen baştan çıkarıcı havası eşliğinde anlatılıyor hikâye. Aslında açılış jeneriğindeki yine basit ama ilginç animasyondan başlayarak film kadının baştan çıkarıcılığına odaklanıyor ve finali ile de bu baştan çıkarıcılığın “doğal” sonucunu gösteriyor seyirciye. Arada anlatılan ise tutkulu bir aşka dönüşen oyun, kıskançlıklar, farklılıklar ve gizlenen gerçekler… Tüm bunları anlatırken de akıllıca yazılmış diyaloglardan kamera açılarına ve gösterilenlerden ima edilenlere kadar film cinselliğin altını çizip duruyor. Genç ile babası arasındaki diyaloglardan kadın ile eski kocası arasındaki cüretkâr ifadeli konuşmalara, iki baş karakter arasındaki yatak sahnelerinden genç adamla flört etmekten çekinmeyen yaşlı bir başka kadına ve hatta eski kocanın “eşcinselliği” üzerine açık ifadelere kadar hikâyede hep bir aşk ve cinsellik havası hâkim. Elbette tüm bunlar dönemin sansürünün izin verdiği sınırlar içinde kalıyor ve bugün için fazlası ile masum görünüyor ama filmin 1961 yapımı olduğunu unutmadan yargılamak gerekiyor bu durumu. Sınırların zorlandığını başlarda kadının nerede ise sadece arsızlığına odaklanan hikâyenin sonra onun aşık bir kadın olmasına ve bundan dolayı acı çekmesine odaklanmasından da anlayabiliriz. Evet, final “olması gerektiği” gibi gerçekleşiyor ama kadına kızgınlık değil sempati duymamızı sağlayan (ve bir parça hızlı olup biten) bir final bu.

Singer bu ilk yönetmenliğinde görüntü yönetmeni Floyd Crosby ile geniş kitleleri rahatsız etmeyecek boyutta tuttuğu farklı kamera açılarına başvurarak ve kurgunun sahibi Jerry Young ile gerek sahneleri birbirine bağlarken gerekse sahnelerin içinde yine farklı kurgu tercihlerinde bulunarak filmine çekici bir hava katmayı denemiş ve başarmış görünüyor. Buna karşılık hikâye 80 dakika içinde o ilk öpücükten hemen park sahnesine geçişi veya tutkuların kavgaya dönüşünü yeterince ikna edici biçimde getiremiyor karşımıza ve fazla hızlı ilerliyor bazı olaylar. Senaryonun kadının femme fatale havadan aşık bir olgun kadına geçişini de yeterince etkileyici ve ikna edici anlatamadığını ekleyelim buna. Bu fazlası ile hızlı ilerlemenin yaratttığı sıkıntıyı tam da filme yakışır şekilde çekilmiş bir striptiz sahnesi gibi bölümlerle affettiriyor yine de Singer. Filmin bir başka kusuru da sömürü filmi havasının yerini sonlarda klasik drama -anlaşılır nedenlerle de olsa- terk etmesi. Filmin önemli cazibelerinden birine zarar veriyor bu tercih. Özetle, 29 yaşındaki Marlowe’un rolü için fazla yaşlı olmasına hiç takılmadan izlenmesi gereken ve zaman zaman Douglas Sirk melodramlarını hatırlatan havası ile ilgiyi hak eden bir film karşımızdaki.

(“Ağustos Rüzgârı”)

Çamur – Derviş Zaim (2003)

“Bu mekân bir arıtma tesisi. Türk ve Rum taraflarının kanalizasyonları burada arıtılıp temiz su haline geliyor, sonra tarıma veriliyor. Birbirinden nefret eden iki toplumun dışkısı temizleniyor dışarıdaki havuzlarda”

Şifalı çamur ve her biri yaralı karakterler üzerinden anlatılan bir Kıbrıs hikâyesi.

Derviş Zaim’in “Tabutta Rövaşata” ve “Filler ve Çimen” filmlerinden sonra çektiği ve filmografisinin üçüncü filmi olan bu çalışma yönetmenin Kıbrıs üzerine eğildiği ilk filmi aynı zamanda. 2010 yılında “Gölgeler ve Suretler” ile tekrar ele alacağı konu burada her biri kendi yaralarının şifasını arayan karakterler üzerinden anlatılıyor bize. Metaforlar, gerçeküstücü öğeler ve hatta kara türünden bir mizah hikâye boyunca karşımıza gelirken, Zaim’in Türkiye-İtalya ortak yapımı olarak çekilen bu filmi bir türlü kendisini tam anlamı ile toparlayamıyor ve yönetmenin kariyerindeki diğer çalışmalarının gerisinde kalıyor. Derviş Zaim’e ait olan senaryo bir süreklilik gösteremiyor havası veriyor ama bunun temel nedeni Zaim’in sahneleri kurgulama biçimi daha çok. Kıbrıslı olan yönetmenin kendisi için özel bir hassasiyeti olan konuyu sinemalaştırırken sembolizmin dozunu yeterince ayarlayamaması ve zaman zaman metaforların hikâyenin önüne geçmesine engel olamaması filme zarar vermiş açıkçası. Yine de ilginç konusu, yıllardır çözülemeyen ve çözülecek gibi de görünmeyen bir sorunu o sorunun yaraladığı insanlar üzerinden ele alan hümanizmi ve Feza Çaldıran’ın görüntüleri ile ilgiyi hak ediyor.

Derviş Zaim kendine özgü bir sinemacı ve Türk sinemasının en kabasına kadar uzanmaktan çekinmeyen popüler filmleri ile “sanat” sineması filmleri kalıplarının dışında kalarak kendi açtığı bir yoldan ilerliyor taviz vermeden. Bu filmi ile yine o kendine ait yoldan ilerliyor ama ne yazık ki belki de filmografisinin tek yeterince güçlü olmayan (zayıf kelimesini hak etmiyor film) eseri karşımızdaki. Filmi seyrettiğinizde aklınızda kalanlar temel olarak semboller ve metaforlar, Feza Çaldıran’ın kamerasından bize yansıyan geniş açılı (ve daha sonra Zaim’in “Nokta” filminde de benzerini göreceğimiz) etkileyici görüntüler ve her biri yaralı karakterler oluyor. Ne var ki tüm bunlar filmi bütünsel bir başarıya ulaştırmakta yeterli olamıyor. Aslında Zaim’in senaryosu savaşın ikiye böldüğü bir adada, geçmişte yaşananlarla yüzleş(e)meyen iki toplumun acılarını anlatırken kimi dikkat çekici öğelere sahip; örneğin İsviçreliler’in sponsorluğu ile başlatılan yüzleşme projesi hayli ilginç. Bu proje savaş nedeni ile evlerini terk etmek zorunda kalan Türk ve Rum bireylerin heykellerini şimdi başkalarının oturduğu o evlere göndermelerini ve bu şekilde “geriye dönmelerini” öngörüyor. Bu proje yolunda gitmeyince (heykelleri evlerine alanlar hainlikle suçlanıp tehdit ediliyor çünkü), heykellerin yerini erkeklerin spermleri alıyor. Başka ilginç öğeleri de var filmin. Hiç konuşmayan ve hikâye ilerledikçe yavaş yavaş sesi çıkmaya başlayan adamın sessizliği Kıbrıs’ın her iki toplumundaki acıların ve evini yitirmişliğin neden olduğu bir travmanın sembolü olarak ilgi çekici. Eski bir Roma efsanesinden esinlenerek toprağa (çamura) gömülen heykeller, savaşta öldürdüğü insanların travmasını hâlâ üzerinden atamamış olan bir adamın denize gömdüğü heykeller ve aynı adamın cinayeti işlediği alandan duyduğu korku vs. Bir de elbette filme adını veren ve şifa verdiğine inanılan çamur var. Hikâye çamurun kendisini ve şifa sağlayıcılığını da bir metafor olarak kullanıyor, özellikle de o alanın sivillere yasaklanması ve askerlerce korunması üzerinden. Bütün bunların üzerine tarihi eser kaçakçılığı ve hatta yapay döllenme gibi unsurlar da eklenince, hikâye sık sık hem sembolizm içinde boğuluyor hem de odağını ve dolayısı ile etkileyiciliğini kaybediyor zaman zaman.

Kıbrıslı müzisyen Koulis Theodorou ve ünlü ABD besteci Michael Galasso’ya ait olan orijinal müzikler başarılı ama Zaim’in bu müzikleri kullanış biçimi (sanki her boşluğu doldurmayı hedefleyen yoğun kullanım ve örneğin birkaç sahnelik bir kışla sahnesi için bile marş ritminde kısa bir besteye verilmesi) bir parça sorunlu görünüyor. Senaryonun hikâyeyi ilerletmek için kimi zorlama yanlara sahip olmasını (örneğin nöbet tutan askerin Kıbrıs gibi bir yerde su ihtiyacı hiç düşünülmemiş olsa gerek ki kuyudan su çekmek zorunda kalması) ve Çaldıran’ın filmin fantastik havasını başarı ile yansıtan görüntülerinin filmin geri kalanındaki daha “normal” görüntlülerle hedeflenmemiş bir zıtlık yaratmasını da ekleyelim bu sorunlu tercihlere. Oyunculardan öne çıkan isimler Yelda Reynauld ve filmin büyük kısmında karakterinin sessizliği nedeni ile mimikleri ve vücut dili ile oynayan Mustafa Uğurlu olmuş ama onların başarısı da filmin başarı seviyesi ile sınırlanmış görünüyor.

(“Fango”)