Dead of Winter – Arthur Penn (1987)

“İşin parası iyiymiş ve adam da çok kibarmış”

İş arayan ve aldığı bir teklif üzerine çekimler için ıssız bir yerdeki malikâneye giden kadının başına gelenlerin hikâyesi.

1960 ve 70’li yıllarda çektiği hayli parlak filmlerden sonra 80’lerdeki vasat filmlerle kariyerini sonlandıran ABD’li yönetmen Arthur Penn’den bu gerilim filmi sondan bir önceki çalışması. Esinlendiği Joseph H. Lewis’in 1945 tarihli “My Name is Julia Ross” filmine selam gönderen ve bunu hem az da olsa esinlendiği konusu ile hem de doktor karakterine o filmin yönetmeninin ve hikâyenin başında öldürülen kadın oyuncuya da aynı filmin baş karakterinin adını vererek yapan filmin, orijinal senaryosu Marc Schmuger ve Mark Malone tarafından yazılmış. 1945 tarihli filmin senaryosunun Anthony Gilbert adı ile yazan kadın yazar Lucy Beatrice Malleson’un “The Woman in Red” adlı romandan uyarlandığını da belirtelim bu arada; dolayısı ile bu roman da filmimizin kaynaklarından biri. Filmin yönetmenliğini son anda ve gönülsüzce devralmış Arthur Penn ve ortaya vasatı nadiren aşabilen bir korku/gerilim filmi koyabilmiş ne yazık ki. Senaryodaki boşluklar ve mantık hataları ve Penn’in türün ihtiyacı olan türden bir mizansen anlayışını yeterince yaratamamış olması filme zarar vermiş ama yine de başroldeki Mary Steenburgen’ın çabalarının da katkısı ile “ıssız bir yerde tutsak alınan kadın” temalı filmlerden hoşlananların ilgisini çekebilir.

Filmin senaristlerinden biri olan Mark Malone kariyerindeki tek oyunculuk denemesinde kadın oyuncunun kardeşini canlandırırken (ki oyunculuğa devam etmemiş olması sinema dünyası için pek de bir kayıp olmuş görünmüyor), diğer senarist Marc Schmuger ise çekimlerin başında filmin yönetmenliğini de üstlenmiş. Ne var ki sonuç pek iyi olmayınca Arthur Penn çekimleri çok da istemeden üstlenmek zorunda kalmış. Filmin temel sıkıntıları senaryosundaki problemlerden kaynaklanmış görünüyor. Seyrederken karakterin (özellikle baş karakterin) neden öyle değil de böyle davrandığını anlayamadığınız ve böyle olunca da filmin amaçladığı korku/gerilim hissinin yerini bir boşluk hissinin aldığı filmlerden biri bu. Senaryo iyi işleyebilse ve özellikle inandırıcılık problemlerini aşabilmiş olsa, zeki bir planın hikâyesini izlemenin keyfini yaşatabilirmiş ama film bir türlü duyguyu uyandıramıyor. Kim bilir, belki de bu “zeki” planının kendisidir sorunun kaynağı. Schmuger ve Malone ikilisi filmin gerilimini yavaş yavaş arttıran ve aradaki küçük/orta düzeyli zirvelerle ilerlerken finalde asıl zirvesine ulaşan bir hikâye yaratmayı denemiş ama bunda yeterince başarılı olamamışlar. Belki kadının bir kukla olarak kullandığı oyunu yaratan doktor ve uşağının planındaki zekâya referans veriyor ama diyaloglarda sıkça satranç oyununun geçmesi, bir beklenti yaratıp sonra boşa düşen öğelerden biri olarak rahatsız ediyor. Evdeki doldurulmuş ayı figürleri ise olmamış bir sahne dışında ne bir korku ne de tedirginliğin parçası olamayınca, anlamsız kalıyor kesinlikle. Kadının kocasının bacağının alçıda olması da tıpkı satranç oyunu gibi hikâyede bir yere bağlanacak (onun hareketlerini kıyaslayarak bir gerilim unsuru olmak vb.) beklentisini yaratan ama adamın zıplayarak yürümesine neden olmak dışında hiçbir etkisi olmayan bir öğe olarak kalıyor. Şöminede yakılan ehliyet konusuna ki aslında hikâyenin gelişimi için çok önemli hiç girmemekte yarar var!

Doktor ve uşağı karakterleri konusunda ise başta kafaları bir parça karışmış gibi görünüyor senaryoyu yazanların ve ciddiyet ile karikatürleştirme arasında kalmışlar sanki ama ikinci yarıda ilkini ciddi, ikinciyi ise deli bir kötülüğün uygulayıcıları olarak resmederek toparlamışlar kendilerini. Benzer şekilde filmin ilk yarısında kadının nasıl kurtulacağı ile oynanan oyunun ne olduğu seyircinin dikkatini isteyen iki ayrı güçlü konu olarak zaman zaman birbirinin aleyhine çalışırken, ikinci yarıda film temel olarak kadının kendisini kurtarma çabasına odaklanıyor ve vasatı aşamayan bir şekilde de olsa odağını buluyor gibi görünüyor.

Mary Steenburgen güçlü olmayan senaryonun tüm gereklerini aksamadan yerine getirerek koşuyor, kaçıyor, saklanıyor, çığlık atıyor, hatta öldürüyor ve hikâyeyi sürüklemeyi başarıyor. Doktor rolündeki Jan Rubes ve uşağı rolündeki Roddy McDowall da sağlam oyunculukları ile onu destekliyorlar ve filmin en azından bu alanda sınıfı geçmesini sağlıyorlar. Onların karakterleri arasındaki hasta – doktor ilişkisi olarak başlayıp efendi – uşak halini alan ilişki ise farklı okumalara açık bir yapı içerse de senaryo bu konuyu yeterince başarılı işleyemediğinden, o denli de etkileyici olamıyor. Tümü olmasa da birkaç sürprizli anı, oyuncuları ve hikâyeye uygun set tasarımı ile bu korku/gerilim filmi ilgi çekmeye aday yine de. Bir evde kapana kısılmış olan bir karakteri anlatan çok daha iyi filmler var sinema tarihinde kuşkusuz ama Richard Einhorn’un çoğunlukla atmosferi desteklemeyi başaran (ama bir parça tanıdık gelen müziği) ve Jan Weincke’nin özellikle karlı sahnelerdeki başarılı görüntülerinin de katkısı ile bu film de bir göz atılmayı hak ediyor.

(“Kışın Ortası”)

Blue Jasmine – Woody Allen (2013)

“Sıfırı tükettim. Brooklyn’deki evin kirasını ödeyemedim. İnanabiliyor musun, evimden ayrılıp Brooklyn’de bir yer tutmak zorunda kaldım. Tamamen iflas ettim. Hükümet gerçekten her şeyimi aldı elimden. Ve elbette avukatlar da. Yalnız kalamıyorum, Ginger. Yalnız kaldığımda aklıma kötü düşünceler geliyor”

Sahip olduğu her şeyi yitien yüksek sosyeteden New Yorklu bir kadının San Fransisco’daki kız kardeşinin yanına gelerek yeni bir hayat kurmaya çalışmasının hikâyesi.

1966 yılında “What’s Up, Tiger Lilly? filmi ile yönetmenlik kariyerini başlatan ve 1971’den sonra da hemen hiç atlamadan her yıl bir film hızı ile film çekmeye devam eden Woody Allen’ın 2013 tarihli filmi. Tennessee Williams’ın “A Streetcar named Desire – Arzu Tramvayı” oyunundan esinlenen senaryo da Allen’ın imzasını taşıyor. Paris, Roma ve Barcelona’yı kapsayan şehirler turundan sonra Allen bu kez hikâyesini San Fransisco’da anlatıyor ama baş karakterinden dolayı aslında New York da hatta belki ondan daha fazla olmak üzere öne çıkıyor bu hikâyede. Allen’ın son dönemindeki en iyi filmlerinden biri olan çalışma aslında sadece Cate Blanchett’ın oyunu için bile mutlaka görülmesi gerekli bir eser. Bunun dışında -kimi ufak kusurlarına- rağmen yağ gibi akan bir senaryo, güzel diyaloglar ve Allen’ın sanatsal numaralara girişmeden hikâyesine ve karakterlerine odaklanan anlatımı ile önemli bir film bu.

Bu film üzerine bir şeyler söyleyip de Cate Blanchett ile başlamamak olmaz herhalde. Her öğesi ile ona odaklanan ve onun da bu yükün altından çarpıcı bir başarı ve mükemmel bir oyunla kalktığı bir film bu. Buradaki rolü ile aralarında Oscar’ın da olduğu onlarca ödül alan Blanchett o derece büyük bir egemenlik kurmuş ki filmde, Oscar dahil pek çok ödüle aday olmuş veya kazanmış, kız kardeşi rolündeki Sally Hawkins başta olmak üzere her biri başarılı performanslar veren tüm diğer oyuncuları gölgede bırakmış. Karakterinin sinir krizlerini, şımarıklığını, savurganlığını, korkularını, tutkularını, zarafetini ve çöküşünü inanılmaz bir oyunculukla getiriyor karşımıza. Göründüğü her an ki nerede ise yüzü hiç eksilmiyor görüntüden gözlerinizi üzerinden alamıyorsunuz. Muhteşem bir zengin hayattan kocasının yasadışı işleri nedeni ile tüm servetlerine el koyulması sonucu eskisinin tam tersi bir dünyaya “düşen” kadını tüm boyutları ile o denli ustalıkla oyunuyor ki Blanchett, karakterinden ne tam anlamı ile nefret etmenize ne de tam anlamı sevmenize rağmen (bir başka deyişle kolay bir özdeşleşmeyi engelleyecek tüm unsurlara rağmen) her anında ilginç kılmayı başarabiliyor onu. Onun bu müthiş performansını senaryo da çok iyi destekleyince, Blanchett tek başına filmi alıp götürüyor kesinlikle.

Allen filmini iki paralel zamanda anlatıyor: Bugün (kahramanımızın “düşmüş” haline ve umutsuzca yeniden eski günlerine dönme çabasına tanık olduğumuz anlar) ve tam bir jet sosyete hayatı yaşadığı görkemli günler. Hikâye bu ikisi arasında gidip gelirken, iki farklı zaman dilimindeki sahneleri çağrışımlar yolu ile birbirine bağlıyor bir şekilde ve -her zaman olmasa da- ustalıkla ilişkilendiriyor birbiri ile. Daha küçüklüğünde bir “bayan mükemmel” olan, narsist, bencil ve zarif bir kadının o eski dünyasını tekrar kurabilme çabasını Woody Allen’ın senaryosu ustalıkla ve ilgiyi hemen hiç yitirmeyecek şekilde anlatıyor bize. Jeanette iken Jasmine olan ama birden kendini tekrar Jeanette olarak bulan kadının dramını hafif bir kara mizah da katarak karşımıza getiren Allen’ın senaryosu tüm takdirleri hak ediyor. Keşke, çocuğunun izini bulduğu sahnenin kolaycılığına veya çocuğu ile görüştüğünde oğlunun ağzından duyduklarımızdaki kimi klişe laflara başvurmasaymış Allen ama bu kusurlar (ve bir de kimi yan hikâyelerin filme aslında pek de bir şey katmamış olması) bir yana bırakılırsa, hikâye ustalıkla yazılmış gerçekten. “Blue Moon” şarkısı kadının diyalogları ve anılarında sık sık karşımıza çıkarken, Allen’ın favorisi olan türdeki caz şarkıları da filimin atmosferine çok yakışmaları ile epey zenginleştiriyorlar filmi.

Woody Allen kimi sahnelerdeki yalın ama yoğun anlatımı ile de övgüyü hak ediyor. Örneğin kız kardeşinin onun aldatıldığına tanık olduğu sahne mizanseni, kamera açıları, sadeliği ve kurgusu ile dört dörtlük. Benzer şekilde diş doktorunun taciz sahnesi de Blanchett’ın kusursuz performansı ile ayrıca değer kazanan çarpıcı anları sergiliyor seyirciye. Allen’ın küçük hikâyeler anlatma ustalığının ve hikâyenin sinemadaki önemimin başarılı bir örneği bu ve yönetmen Allen ile senarist Allen bu başarılı örnekte keyifli bir işbirliğine imza atmışlar, hikâye ile yönetmenliği birbiri için çok uygun bir çift yaparak.

Cate Blanchett karakterini yaratırken son dönemlerdeki finansal krizlerin ve skandalların kahramanı olan erkeklerin yanındaki kadınlardan ve özellikle 2008 yılında yaşanan Madoff skandalından esinlendiğini söylüyor. Allen’ın filmi hem kapitalizmin doğasında yer alan finansal krizlere ve skandallara, hem iki farklı sınıfa (finans sınıfı ile kız kardeşi ve etrafındakilerin örneği olduğu işçi sınıfı) ve hem de tüketim toplumu, lüks, savurganlık gibi unsurlara kadar pek çok konuya ustaca dokunarak seyircisine bu alanlarda da düşünme fırsatı sağlıyor. Başta Blanchett ve Sally Hawkins olmak üzere tüm oyuncularının olağanüstü uyumu ile ayrıca değerlenen bu film formunda bir Woody Allen’ın nasıl keyif verebileceğini bir kez daha hatırlatıyor bize.

(“Mavi Yasemin”)

Mrs. Parker and the Vicious Circle – Alan Rudolph (1994)

“Mutsuzluğa olan tutkun sınır tanımıyor”

ABD’li yazar Dorothy Parker ve onunla birlikte, “Algonquin Round Table” olarak bilinen ve 1919 – 1929 arasında her gün aynı otelde aynı masada öğle yemeği yiyen entelektüel arkadaş çevresinin hikâyesi.

Alan Rudolph’un yönettiği ve gazeteci Randy Sue Coburn ile birlikte senaryosunu yazdığı film, ABD entelektül tarihine geçmiş ve New Yorklu yazar, oyuncu ve eleştirmenlerin oluşturduğu “Algonquin Round Table” grubunun (Algonquin otelinde yuvarlak bir masada toplandıkları için bu ad verilmiş onlara) hikâyesini Dorothy Parker’i odağına alarak anlatan bir çalışma. Film her biri ünlü isimler olan gerçek karakterleri ilave ettiği birkaç gerçek olmayan karakter ile birlikte bol konuşmalı bir hikâye ve hayli zengin bir kadro ile getiriyor karşımıza. Özellikle bu ünlü isimleri tanıyan ve ilgi duyanların ilgisini çekecek olan çalışma başroldeki Jennifer Jason Leigh’nin oyunculuğu ile de çekici gelebilir. Bir film süresinin kaldırabileceğinden fazla karakteri ile seyri zaman zaman zor olan film öncellikle bu isimlerin ve dönemin Alan Rudolph gibi hayranları için ama insanların dolu ve büyük konuşmalar yaptığı ve filmdeki gibi tüm o kaosun içinde birbirlerini dinlemeyi de başardıkları, özellikle klasik romanlarda rastladığınız türden günleri özleyenler için de kesinlikle cazip bir yan taşıyor.

İrili ufaklı rollerde pek çok ünlü ismin hikâye boyunca karşımıza geldiği film bir ünlüler geçidi olarak adlandırılabilecek bu yapısı ile doğal bir çekiciliğe sahip aslında. Tüm bu zengin kadro içinde Leigh’nin yanısıra öne çıkan isimler rollerinin büyüklüğü gereği Campbell Scott ve Matthew Broderick oluyor ama film temel olarak Dorothy Parker karakteri üzerine kurulu olduğu ve hikâye onu son günlerine kadar takip ettiği için Leigh filmin asıl yıldızı elbette ve o da filme tam anlamı ile asılmış gerçekten. Karakterinin gerçek hayattaki aksanını ve ses tonunu konuşmasının zor anlaşılacağı bir şekilde taklit ediyor ve her dönem mutsuz ve arada tutkular içinde acı çeken karakterini dört dörtlük denecek bir performansla canlandırıyor. Üstelik bunu filmin bir türlü kurtulamadığı olmamışlık havasına rağmen başarıyor. Evet, Rudolph’un bu filminin havasını anlatacak en iyi ifade bu kelime olsa gerek. Onca farklı karakteri seyircinin üzerine boca ederek başlayan film, özellikle bu gerçek kişiliklerin adını duymamış veya duysa bile yakından tanımamış seyircileri hayli zora sokuyor ilk başlarda. Tüm bu ünlü isimler birer birer “seyirci” ile tanıştırılırken, kimin kim olduğu, ne yaptığı veya hikâyedeki yeri oturana kadar hayli uzun bir süre geçiyor. Film ancak ikinci yarısında kendisini toparlıyor bu konuda ve Parker’ın dramı tüm o karakter ordusunun önüne geçince hikâyenin çekiciliği de artıyor. Belki de hikâyenin tadını tam anlamı ile çıkarabilmek için tıpkı çocukluğundan bu yana bu entelektüel gruba hayran olan Alan Rudolph’un hissettiği sevgiyi duymak gerekiyor onlara.

Filmde yer alabilmek için normal koşullarda talep ettiklerinin çok altında ücretleri kabul eden başta Leigh olmak üzere oyuncular yönetmenin talebi ile diyaloglarını zaman zaman doğaçlama ile yaratmışlar. Bu durum filmin özellikle ilk yarısındaki karmaşanın sebeplerinden biri midir bilmiyorum açıkçası ama Rudolph’un filminin en temel kusuru bu gibi görünüyor. Birkaç bölümlük bir dizi formatında çok daha çekici olabilecek bu hikâyeyi ve karakter ordusunu bir sinema filminin süresinde seyirci için takip edilebilir ve ilgi çekici kılmanın zorluğunu özellikle ilk yarıda sık sık hissediyorsunuz. Yine de Parker başta olmak üzere bu ünlü insanların hayatına ve ilişkilerine bu kadar yakından bakabilmek, gerçekliği tartışmalı olsa da grubun toplandığı “yuvarlak” masanın ilk kuruluşunun hikâyesine veya ünlü The New Yorker dergisinin adının konulduğu ana tanık olmak hayli etkileyici aslında. Sinemadan tiyatroya, edebiyattan gazeteciliğe pek çok alanın ünlü isimleri ile karşı karşıya gelmek ve belki de sadece o isimlerle ve o dönemde oluşabilecek bir grubun hikâyesini izlemek sanat ve tarih düşkünleri için kaçırılmayacak bir fırsat bile olabilir ama sorun bu fırsatın sinema sanatı karşılığının o denli etkileyici olamaması.

Hollywood’un kimi gerçeklerinden o dönemde bir kadın sanatçı olmanın zorluklarına, Parker’ın komünist olmakla suçlandığı için 1949’dan 1961’e kadar Hollywood’dan uzak kalmasına neden olan McCarthy dönemindeki solcu avından (ki ne yazık ki senaryo hayli başarılı bir sahnede çok az değiniyor buna) keskin dilli, depresif ve tutkulu bir kadın olan Parker’ın dramlarına kadar farklı konulara değinen film zaman zaman siyah beyaz olan görüntüleri, hikâye arasında Leigh’nin ağzından duyduğumuz Parker’ın şiirlerinden kimi mısraları, dönemin havasını çok iyi yansıtan caz esintili müziği ve başta içki yasağı ile ilgili olanlar olmak üzere kimi başarılı sahneleri ve karakterlerin her birinin söz ustalıklarını yansıtan diyalogları ile önem kazanıyor. Televizyonun olmadığı, dolayısı ile görüntünün yokluğunu konuşma becerisinin kapattığı günlerin bu hikâyesinden hem “konuşmasını” hem “dinlemesini” bilenlerin ayrı bir keyif alacağı ise kuşkusuz.

(“Bayan Parker ve Kısır Döngü”)

Das Schloß – Michael Haneke (1997)

“Yol Şato’ya gitmiyordu; yaklaştığında sapıyordu ve ondan uzaklaşmadan, artık Şato’nun yakınına da gitmiyordu”

Küçük bir köye gelen bir kadastrocunun köydeki Şato’ya girme çabasının hikâyesi.

Franz Kafka’nın aynı adlı romanından Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin senaryosunu da yazarak televizyon için çektiği bir film. Kafka’nın yarım kalan romanına hayli sadık bir uyarlama gerçekleştiren Haneke filmini de tıpkı roman gibi yarıda bırakıyor. Tüm Kafka kitapları için olduğu gibi bu roman için de ne anlattığı üzerine hâlâ tartışılır ve Haneke’nin filmi de bu tartışmaları sinemaya aynen taşımış filmi ile. Televizyon için çekilse de Berlin ve Toronto film festivallerinde de gösterilen eser, belki televizyon için çekilmesinden de kaynaklanan nedenlerle yönetmenin en bilinen çalışmalarından biri değil bugün. Kafka ve Haneke gibi iki büyük ismin bir araya gelmesi başlı başına bir çekicilik kaynağı kuşkusuz ve Kafka’dan yapılan tüm film uyarlamalarının kaderi olan “perdede (bu film için ekranda demek daha doğru aslında) kitapta durduğu gibi durmama” sorunundan muzdarip olsa da ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma bu. Absürt bir romanın sinemasal karşılığı daha iyi olabilir miydi bilmiyorum ama romanı tekrar okuma arzusu uyandırması ile de önemli bir film bu.

Ölümünden sonra kıymeti bilinen bir büyük yazar olan Kafka’nın bu romanı sinemaya ilk kez 1968 yılında Rudolf Noelte tarafından bir Alman (daha doğrusu Batı Alman) yapımı olarak uyarlanmış. Kimilerinin uyarlamaların en başarılısı olarak gördüğü bu yapımdan sonra, 1994 yılında Aleksey Balabanov’un çektiği bir Rus yapımı olarak ve ardından yine Rusya’da ve yine 1994 yılında bu kez bir animasyon olarak Dmitriy Naumov and Valentin Telegin’in yönetmenliğinde aktarılmış sinemaya. “K” ismindeki bir adamın kadastro işi için çağrıldığı bir köyde tuhaf, karmaşık ve hatta absürt bir bürokrasi içinde kaybolması ve “Şato” olarak adlandırılan yere tüm çabalarına rağmen bir türlü girememesi ve çalışma iznini alamamasını anlatan romanı (ve onun kaynaklık ettiği filmi) yorumlamayı asıl olarak uzmanlarına bırakmalı kuşkusuz. Burada uzmanların tüm Kafka eserleri için olduğu gibi bu eser için de temel dertleri açısından birbirinden farklı görüşler ileri sürdüğünü ama temel bir kaç konuda uzlaşıldığını belirtelim. Elbette öncelikle “bürokrasi” geliyor uzlaşılan bu temalar içinde. Bir türlü aşılamayan, aynı anda hem var hem yok olabilen, varlığını halka (filmde köylülere) kabul ettirmiş ve hatta onlar tarafından savunulan ve adeta her şeye egemen bir canlı gibi olan bir bürokrasi bu. K adlı adamın şatoya umarsızca girme çabasını dini bir bağlamda ele alıp bu çabayı kurtuluşunun (dinsel bir kurtuluş elbette bu) peşinde olan bir insanın mücadelesi olarak yorumlanabileceği ve köylüler tarafından dışlanmış olan Barnabas karakteri ve ailesi üzerinden eserin Kafka’nın kitabı yazdığı dönemin Yahudi düşmanlığına göndermede bulunduğu gibi yorumlar da var. Ek olarak Şato’ya karşı verilen mücadeleyi insanın kendisini absürt bir atmosferin içine atan sisteme karşı verdiği mücadele ile ve umutsuzca denenen Şato’ya girebilme hedefini de savaşılan bu sistemin bir yandan da parçası olma çabası ile ilişkilendirmek mümkün belki de.

Hemen tüm dış sahnelerin bir kar fırtınası altında geçtiği ve gerçekçilik ile absürt olanın iç içe geçtiği film kahramanının kıstırılmışlığını (ne köyü terk edebilmesini ne de Şato’ya girebilmesini) etkileyici bir biçimde aktarabiliyor seyircisine. Anlamsızlıklar içinde anlamlı bir cevap bulmaya çalışan adamın serüveninde Haneke çarpıcı pek çok karakter ve an yaratmayı başarabilmiş. K’ya yardımcı olarak verilen ve Frank Giering (sadece 38 yaşındayken ölen yetenekli bir oyuncu) ve Felix Eitner’ın büyük bir beceri ile canlandırdığı genç adamlar Kafka’nın romanından doğrudan bir esintiyi taşıyorlar perdeye ve gerçekten filme çok şey katıyorlar. 2007 yılında ölen ve özellikle son dönemlerinde oynadığı “Das Leben der Anderen – Başkalarının Hayatı” filmi ile çok tanınan Ulrich Mühe’nin hem Haneke’ye yakışan bir “soğuklukla” hem de Kafka’ya yakışan bir “kaybolmuşluk ve gizem” ile ustalıkla canlandırdığı K karakteri ise elbette filmin en calıcı öğelerinden biri ve Haneke onu da ustalıkla yaratmayı başarmış film dünyası için. Oyunculuklardan söz etmişken, Frieda rolündeki Susanne Lothar ve Barnabas rolündeki André Eisermann’a da takdirlerimizi gönderelim ve hem onların oyunculukları hem de Haneke’ye Kafka’dan bir uyarlama fırsatı tanıyan kimi ülke televizyonları ile sefil durumda olan bizdeki karşılıkları ile kıyaslayıp hayıflanalım epeyce.

İçinde yılların birikimi olan yüzlerce dosyanın saklandığı dolabın açılması ve varlığından emin bile olunmayan bir evrağın aranması, sürekli çalan ama açılmayan bir telefon, belki düşük bütçenin sonucu olan ama K’ya (ve seyredene) klostrofobi yaşatan kısıtlı mekan kullanımı gibi dikkat çekici anları ve öğeleri olan filme Haneke’nin izlerinin ne kadar yansıdığı tartışmalı ama söz konusu Kafka olunca Haneke’nin hem senarist hem yönetmen olarak kendisini geri çekmiş olması ile açıklanabilir bu durum. Ayrıca Haneke’nin romana sadık kalsa da kaçınılmaz(?) kısaltmalar nedeni ile hem olan biteni hem de karakterini daha anlaşılmaz ve karmaşık kıldığını da söyleyelim ki Kafka’ya belki de en veya tek temel müdahale bu olmuş gibi görünüyor. Bunun dışında araya anlatıcıyı sokarak ve ona romandaki kimi cümleleri aynen okutarak romanı sık sık hatırlatıyor bize. Sahneler arasında “blackout” yöntemi (sahneler arasında çok kısa süreli olarak siyah bir görüntü gösterilmesi) ile adeta romandaki bölüm ayrımını çağrıştıran bir tercihte bulunan ve filmi romanın yarım kalması gibi aniden bitiriveren Haneke, o çok kullanılan Kafkaesk havayı yaratabilmiş mi sorusuna belki yüzde yüz olmasa da evet dememizi sağlıyor bu filmle ve kötücül, gizemli ve işlevsel olmayan bir yapıyı (devleti, toplumu vb.) hissetmemize imkân veriyor; daha da önemlisi belki de romanı ve onu yazan dehayı hatırlatıyor bize. Kafka’nın eserindeki “mizah”ın K’nın yardımcısı olan karakterler dışında çok fazla karşımıza gelmediğini de ekleyelim son bir not ve açıkçası bir eksiklik olarak. Hikâye boyunca hiç gösterilmeyen ama soğuk (her anlamda) köyün üzerinde bir heyula gibi her an varlığını hissetiren Şato ve ona ulaşmaya çalışan K’nın Haneke dünyasındaki bu karşılığı görülmesi gerekli bir çalışma özet olarak.

(“The Castle” – “Şato”)