That Evening Sun – Scott Teems (2009)

“Aptal değilim, Paul. Önümdeki yol ne uzun ne de dolambaçlı; kısa ve düz, zehirli bir ok gibi. Ama elimdeki tek şey bu ve onunla dilediğimi yapmayı hak ediyorum”

Yaşlı bir çiftçinin huzurevinden kaçarak tekrar çiftliğinde yaşama çabasının hikâyesi.

İlk romanını 1999’da 58 yaşındayken yayınlayan ve “The Long Home” adlı bu kitabı ile büyük ilgi toplayan ABD’li yazar William Gay’in 2002’de yayınlanan “I Hate to See That Evening Sun Go Down” adlı hikâye kitabına ismini veren hikâyeden sinemaya aktarılan bir eser. Kendisi de Tennessee’li olan yazarın bu bölgede geçen hikâyesini sinemaya uyarlayan, bu filmle ilk yönetmenliğini gerçekleştiren Scott Teems olmuş. Filmin 80 yaşındaki karakterini canlandıran ve o tarihte 84 yaşında olan usta oyuncu Hal Holbrook’un başarılı performansı ile öne çıktığı film hikâyesi ilerledikçe açılan ve düşebileceği, evinde yaşamak ve ölmek isteyen yaşlı adam klişesinden çoğunlukla uzak durmayı başaran ama zaman zaman düştüğü televizyon filmi havası ve belki hikâyeyi bir film süresine yayabilmek için eklenmiş gibi görünen kendi başına etkili ama filmin havasına katkıda bulunmayan“flashback” sahneleri gibi anları ile tam bir başarıya erişemeyen bir çalışma.

Scott Teems bu oldukça Amerikan, daha doğrusu Amerika’nın güney bölgelerine ait, görünen filmini country ağırlıklı ve çekici müziklerle karşımıza getirirken bir yandan yaşlılığı ve getirdiklerini inatçı bir karakter üzerinden sergiliyor, diğer yandan da farklı nesillerden iki erkeğin çatışması üzerinden yarattığı bir gerilimi hikâyesine yedirmeyi başarıyor. Bu iki erkeği oynayan Holbrook ve Ray McKinnon’ın etkileyici performansları ile çoğunlukla diyaloglar üzerinden üretilen gerilim filmin en önemli noktalarından biri olarak dikkat çekiyor. Benzer şekilde yaşlı kahramanımızın kendi yaşlarındaki komşusu ile verandada yaptığı sohbetler de yaşlılık üzerine anlamlı kareler izlememizi sağlıyor. Filme çok yakışan Michael Penn imzalı müzikler ve Rodney Taylor’ın bölgenin doğal güzelliklerini abartmadan yakalayan kamerası da Teems’in bu ilk yönetmenlik çalışmasını ilgiye değer kılan öğeler arasına girmeyi başarıyor ve seyredene de keyif veriyor kesinlikle. Hikâye ilerledikçe her iki erkeğin karşımızda yavaş yavaş tüm kişilik özellikleri ile birlikte netleşiyor olması ve karakterlerinin elle tutulur hale gelmesi de filme cazibe katıyor açıkçası. Başlarda ortalama bir televizyon filmi havasında başlayan ve bir yaşlı adam “trajedisi” izleyeceğimiz algısını yaratan film yavaş yavaş bu havadan sıyrılmaya başlıyor ve keşke tüm hikâye böyle kurulsaymış dedirtiyor seyredene. Dedirtiyor çünkü bu televizyon filmi havasından bu sonradan açılmasına rağmen bir türlü kurtulamıyor olması filmimizden tam bir keyif almamıza engel oluyor. Özetle zaman zaman kapıldığı ve başlarda iyice belirgin olan televizyon filmlerine özgü derinliksizlik, hem hikâyede zaten var olan hem de oyuncularının performansları ile kendisini her zaman olmasa da göstermeyi başaran derinliğin önüne geçiyor.

Yönetmen Teems’in kimi kurgu tercihleri de filme bir parça zarar vermiş görünüyor. Özellikle sıradan bir Amerikan filminde seyircinin üzerine duygusallığı boca etmek amacı ile rahatça kullanılabilecek flash-back’lere başvurması doğru bir seçim olmamış. Üstelik bu sahneler Holbrook’un güçlü oyununu da gölgeleyerek onun çarpıcı oyunu ile filmi taşıdığı noktayı geriye çekmeleri ile de dikkat çekiyorlar. Bu kusurları bir yana filme klişe duygusallıklardan çoğunlukla uzak durduğu ve baş kahramanını “sevimli ve zavallı yaşlı adam” olarak tanımlamadığı için hakkını vermek gerek. Ayrıca kahramanımızla çiftlik evinin sahipliği – ya da sadece onun- için çatışır görünen ama aslında çatışmayı kendi içinde yaşayan adamın da hikâyeye zenginlik kattığını eklemek gerek. Sert görünümlü ama bir yandan da çok kırılgan olan bu adam ile kahramanımız arasındaki ilişkinin ilerleyişi ve finali de zarif bir şekilde işlenmiş yönetmen Teems tarafından.

(“Akşam Güneşi”)

Kar Beyaz – Selim Güneş (2010)

“Karanlıktan korkuyorsun / Anlıyorum Bebeğim / Ama sana aydınlık bir rüya söz veriyorum / Yum gözlerini ve kendini ışıklı rüyalara bırak / Kuşlar sana ninni söyleyecek / Uyu bebeğim, uyu bebeğim / Korkma, annen seni bekleyecek”

Yoksul bir Artvin köyünde yaşayan ve yoldan geçen araçlardaki yolculara ayran satan bir çocuğun hikâyesi.

Sabahattin Ali’nin 1938 tarihli “Ayran” adlı hikâyesinden Selim Güneş’in uyarladığı ve yönettiği bir film. Güneş’in ilk ve şimdilik son filmi olan çalışma o “büyülü gerçekçilik” denen türden etkileyici bir eser. Ali’nin hikâyesini kattığı yeni karakterlerle “zenginleştiren” ve “büyüten” Güneş, hikâye için seçtiği mekanlardan yakaladığı görüntüler, oyuncularından aldığı yalın ve doğal performanslar, çok başarılı bir müzik çalışmasını hikâyesi ile iç içe geçirmekteki başarısı ve sinemamızın pek çok usta isminin başaramadığı veya umursamadığı bir öğeyi, karakterlerini yerelliklerini yitirmeden evrensel kılmayı başarabilmesi ile takdiri hak ediyor.

Sabahattin Ali’nin 30’lu yılların koşulları altında söyleyebileceğini fazlası ile söyleyerek düzenin yoksulu nasıl yok oluşa ittiğini birkaç sayfada etkileyici bir dil ile aktardığı hikâyesi sinemaya taşınırken kitaptaki çarpıcılığını yitirmeden sinemasal karşılığını bulmuş bu film ile. Hem filmi takdir ediyor hem de bu filme kaynaklık eden hikâyeyi –belki yeniden- okuma arzusunu duyuyorsanız, netameli bir konu olan edebiyat-sinema ilişkisinden yara almadan çıktığı açık Güneş’in. Hikâyenin görsel karşılığını, başka bir deyişle görsel yorumunu veya daha da doğru bir deyişle yazının ilham verdiği görüntüyü izlerken Güneş’in hemen hiç aksamadan karşımıza ilgisiz kalınamayacak bir film getirdiğini söylemek gerek öncelikle. Aksadığı iki konu var ki biri hikâye ilerledikçe önemini kaybediyor, diğeri ise sanatçının fotoğrafçılığı ile izah edilebilecek ve filmin başarısını gölgeleyemeyen bir tercih. İlk konu filmin başta bir parça dağınık ilerlemesi; sanki hikâyeye kendi kattığı karakterleri bir araya getirmekte önce bir sıkıntı yaşamış gibi yönetmen. Ne var ki başlardaki bu problemi sonra süratle gideriyor Güneş ve karakterler, içinde bulundukları durum ve aralarındaki ilişki oturdukça filme –hatta seyredeni şaşırtacak bir hızda- ısınıyorsunuz. Yönetmen özellikle doğanın içinden çıkarıp karşımıza getirdiği görüntülerde zaman zaman görsel güzelliğin büyüsüne kendisi de kapılmış görünüyor ama neyse ki bu anlar gerçek bir rahatsızlık yaratacak kadar çok değiller.

1930’lu yıllarda geçen bir hikâyeyi 12 Eylül 1980’nin hemen öncesine veya sonrasına taşıyan senaryonun en temel başarılarından biri orijinal olay örgüsünü hemen hiç bozmadan, pek çoğu kitapta sadece birkaç kelime ile değinilen ve kimileri de kitapta hiç adı geçmeyen karakterleri hikâyeye çok doğal bir biçimde yedirebilmiş olması. Örneğin hikâyede sadece yokluğundan ve neden belirtilmeden bahsedilen baba, filmde somut bir şekilde karşımıza çıkarken ve evden uzak oluşunun nedeni seyirciye aktarılırken herhangi bir eğretilik, bir zorlama hissetmiyorsunuz. Benzer şekilde hikâyede tren istasyonunun şefi burada yoldan geçen araçların durduğu derme çatma bir mola yerinde çalışan bir gence dönüşürken, Güneş bu yeni karakterinin hikâyesini de kendi başına ilgi çekici kılmayı başarıyor. Yaptığı işten dolayı içinden atamadığı bir pişmanlığı olan yaşlı adam veya bu yabani yere düşmüş olmanın mutsuzluğu içindeki İstanbullu mühendis gibi karakterler de kitaptaki rollerinden çok daha fazlasını taşıyorlar burada ve bu değişikliklerde, daha doğrusu eklemelerde de başarılı olmuş senarist/yönetmen Güneş.

Karakterlerini gereksiz diyaloglardan uzak tutuyor film ve Artvin’in karlar altındaki muhteşem doğasını da nerede ise bir karaktere dönüştürerek görsellik üzerinden anlatıyor derdini. Bunu yaparken de belki kimi aşina gelebilecek ama tümü bir “derdin” dışavurum aracı olarak başarı ile kullanılmış çarpıcı görüntülerle seyircisini “büyülüyor”. Çocuğun elinden düşerek derenin sularına karışıp giden Zagor kitabı, birdenbire karşımıza çıkan ve üzeri beyaz boya ile kapatılmış olsa da hâlâ net bir şekilde kendisini gösteren, kaya üzerindeki “Dev-Genç” yazılaması veya elindeki kor halindeki küçük odun parçasını hızla sağa sola sallayarak, oluşan ateş görüntüsüne küçük bir mucizeye bakarmış gibi bakan çocuk… tüm bunlar Güneş’in ve filminin görsel gücünün birkaç örneği sadece. Yönetmen bu az diyaloglu filmde sessizliği zarif bir şekilde bozan ortam seslerini de başarı ile kullanıyor ve filmini sadece görsel değil işitsel açıdan da üst düzeyde bir yere oturtuyor.

Film farklı mekanlarda eş zamanlı oluşan ses ve görüntüleri birbiri ardına karşımıza getirerek stilize bir çalışmanın da örneği oluyor. Evet, belki çok yeni veya orijinal değil bu tercih ama babanın bir kalemle elindeki defteri öfke ve mutsuzluk içinde hızlıca karalaması ile oğlunun soğuktan donmamak için ellerini hızlıca birbirine sürtmesi peş peşe karşımıza geldiğinde gerçekten çok etkileyici bir an yaratıyorlar. Bunlara eriyen buzdan damlayan su taneleri veya yerde uçuşan kar taneleri gibi tekil görüntüleri ve genel olarak tüm doğanın filmde de söylendiği gibi “buraya gelen de ağlar, giden de ağlar” ruh halini yansıtacak şekilde sergilenmesindeki başarıyı da eklemeli kuşkusuz.

Ve filmin iç burkan hüznü: Her bir karakterin bir şeyi bekliyor oluşu ve bu bekleyişteki umutsuzlukları bu hüznü elle tutulur kılarken aynı zamanda kitaptaki hikâyeyi zenginleştirmeleri ile de dikkat çekiyor. Gelmeyen ama geldiğinde de belirsizliği yıkıcı bir darbeye dönüştürecek bir mektup, beklenen bir eş, beklenen bir baba ve birkaç kuruş kazanabilmek için beklenen minibüs yolcuları… Kendisi de hikâyenin yaşandığı yörenin çocuğu olan Mircan Kaya’nın Antalya’da ödül alan müziklerinin ayrı bir boyuta taşıyarak desteklediği bu bekleyiş ve yoksulluk hikâyesinden etkilenmemek mümkün değil. İnsanları tek başlarına gösterdiği anlarda –annenin hizmetçilik yaptığı evdeki sessiz ve yalnız mutsuzluğu, çocuğun evinden mola yerine yaptığı zorlu ve yalnız yürüyüşleri veya babanın –gereksiz bir an dışında- ceazevinde dünyadan yalıtılmış bir şekilde yaşadığı yalnızlığı- daha da etkileyici olan film, kitapta da olan bir sahne ile gösterilen doğadan uzak yaşayan insanların benciliğinin karşısına kitapta yer almayan ve doğanın saflığı ile iç içe olanların dürüstlüğünü koyan sahnesi (para üstü ve düşürülen cüzdan sahnelerinden söz ediyorum) ile de ilgiyi hak ediyor. Büyülü, gerçekçi ve yerel olanı ıskalamayan bir film.

Pehlivan – Zeki Ökten (1985)

“Bir pehlivana yakışmaz hırsına kapılmak. Pehlivan olacaksan, evvela bunu belleyeceksin”

Bir yandan Libya’ya çalışmaya gitmenin yollarını arayan, diğer yandan yağlı güreşlerde para kazanmaya çalışan işsiz bir adamın hikâyesi.

12 Eylül’ün ülkenin tüm kurumlarına yaptığı gibi sinemasının da üzerinden silindir gibi geçtiği 1980’li yıllarda zor durumdaki Türkiye sinemasının kıpırdanışının izlerini taşıyan filmlerden biri. Ülkenin içinde bulunduğu o kara yılların gerçeklerinden –sansür nedeni ile- söz edilemeyen filmin hikâyesi ekonomik sıkıntı içindeki bir adamın çıkış yolu arayışlarını anlatırken iki yan konuyu daha gündemine alıyor; değişen dünyada geleneklerin –burada yağlı güreş- yeniliklere –burada futbol- yavaş yavaş boyun eğişi ve Almancılar’ın ne orada ne burada yapamamaları. 1990’da senaryosunu yazdığı ve yönettiği ilk ve tek filmi “Camdan Kalp” ile sinemamıza sıkı bir eser armağan eden ve 1980’li yıllarda tümü belli bir düzeyi tutturmuş dört filmin de (“Faize Hücum”, Bir Yudum Sevgi”, “Pehlivan” ve “Ses”) senaryosuna imza atan Fehmi Yaşar’ın bu hikâyesini Zeki Ökten yönetmiş. Kahramanımızı canlandıran Tarık Akan’a babasını canlandıran amatör oyuncu dışında sıkı bir oyuncu kadrosu da eşlik etmiş. Berlin’de Altın Ayı için yarışmaya kabul edilen ve Tarık Akan’a Berlin’de Altın Portakal kazanmasını da sağlayan başarılı performansı nedeni ile özel bir mansiyon getiren film, bugün eli yüzü düzgün ve mütevazi koşullarına uygun bir mütevazi başarısı olan bir çalışma görünümünde daha çok ve kimi zayıflıkları da bünyesinde barındırıyor ne yazık ki.

Tarık Öcal’ın filmin iklimine uzak düşen müziği eşliğinde anlatılan filmin kusurlarından başlayalım öncelikle. Belki hikâyenin dramatik öğelerinin filmin süresi için yeterli olmamasından belki Ökten’in vurgulama telaşına kapılmasından kimi sahnelerin gereksiz uzadığı dikkat çekiyor öncelikle. Kırkpınar güreşlerinden çekilen gerçek görüntülerin uzatılması bir nebze anlaşılabilir belki ama Akan’ı güreşirken seyrettiğimiz ilk sahne veya kendisini çalıştıran eski bir güreş ustası ile yaptığı antrenmanlar örneğin uzadıkça uzuyor ve bu sahnelerin ne sinemasal yetkinlikler açısından ne de hikâyenin gelişimi açısından kayda değer bir yanları var. Deniz kenarındaki eğlenti sahnesi de içerdiği kimi anlamlara rağmen o derece uzun olmayı hak etmiyor açıkçası. Filmin kurgu açısından da sıkıntılı olduğunu söylemek gerek. Çatışmalı anların eksikliği nedeni ile dramı sık sık aksayan bir film için kurtuluşu olabilecek final sahnesinde kahramanımızın güreş sahnesi görüntülerini anlamsız bir şekilde kesecek bir kurgu ile diğer güreşçilerin görüntüye gelmesini anlamak pek mümkün değil. Kırkpınar’dan aktarılan gerçek görüntüler de daha çok kamera “oraya gitmiş ve çekmiş” gibi görünüyor ve adeta kurgulanmamış gibi duruyor.

Zeki Ökten’in kimi tercihleri de filme pek yaramamış gibi. Akan’ın yavaşlatılmış görüntülerle verilen antrenman koşuları tıpkı aynı yıl çekilen Şerif Gören’in “Kurbağalar” filmindeki Talat Bulut görüntüleri gibi olmamış bir estetik denemenin örneği görünümünde. Yağlı güreşin veya tıpkı onun gibi değişen dönemin koşullarına yenik düşen esans satıcılığının yavaş yavaş siliniyor olmasının hüznünü veya güreşi popülerliği ile ezip geçen futbolun öne çıkışını da sinemasal olarak etkileyici bir şekilde aktardığını söylemek zor filmin.

Sesli çekilmemiş olması nedeni ile özellikle ortam sesleri konusunda sıkıntıları olan filmi tüm bu kusurlarına rağmen yine de 80’li yılların elle tutulur örneklerinden biri kılan başka bazı özellikleri var neyse ki. Oyunculuklar ile başlamak gerekirse, Tarık Akan aldığı ödülleri hak eden bir performans ile karakterinin yılgınlık ve umut arasında gidip gelen ruh halini somut kılmayı başarıyor. Eşini canlandıran Meral Orhonsay belki öne çıkmayan ama Akan’a iyi bir destek sağlayan bir iş çıkarmayı başarmış görünüyor. Yaşlı babayı canlandıran amatör oyuncu Ahmet Kayışkesen ve menejer/cazgır rolündeki Erol Günaydın aksamazken, asıl parlayan isimler her ikisi de çok genç yaşta ölen Yavuzer Çetinkaya ve Yaman Okay oluyor ve sağlam karakter oyunculuklarının bir filmi nasıl sırtlanabileceğinin örneğini oluşturuyorlar. Her ne kadar sinemasal açıdan yeterince işlenemiş olsalar da değişen dünyada eski kalanların neden olduğu hüzün ve baş karakterimizin çıkışsızlığı da filmi ilgiye değer kılıyor. Hikâye modern dünyada önemini kaybeden “milli sporumuz” güreşin yerini “gâvur icadı” futbolun aldığını gösterirken, anlamsız bir milliyetçiliğin veya gelenek övgüsünün peşine düşmemekle de çok doğru bir iş yapıyor; film sadece gösteriyor ve kızgınlığı değil ama hüznü, seyredenin yaratmasını sağlıyor. Tüm bunlara bir de Alamancı’nın yürek burkan kaybolmuşluk duygusunu hissettiren yan hikâyeyi ve bu Alamancı rolü ile parlayan Yavuzer Çetinkaya’yı eklemeyi unutmamalı elbette.

Who’s Afraid of Virginia Woolf? – Mike Nichols (1966)

“Dışarıda karanlıkta bir yerlerde gezinen George. Bana hep iyi davranan. Benim hep yerdiğim. Benim oynadığımız oyunun kurallarını değiştirdiğim hızda oyunları öğrenen. Beni mutlu edebilen ve… ben mutlu olmak istemiyorum. Ah evet, ben gerçekten mutlu olmak istiyorum. George ve Martha… çok yazık, çok yazık…”

Evlilikleri korkunç bir didişme ile geçen orta yaşlı bir çiftin, genç bir çifti de dahil ettikleri bir kavgalı gecelerinin hikâyesi.

Edward Albee’nin aynı adlı parlak ve bugün artık bir klasik olan tiyatro oyunundan uyarlanan bir film. Pek çok Amerikan klasiğinde imzası olan Ernest Lehman’ın senaryosunu yazdığı ama diyalogları çok ufak farklılıklar dışında oyun ile aynı olan filmi bu eserle sinemaya parlak bir giriş yapan Mike Nichols yönetmiş. Elizabeth Taylor’un – tam da Hollywood’un ve Oscar’ın çok sevdiği bir şekilde- rolü için kilo aldığı ve güzelliğini ikinci plana attığı –öyle ki yapımcılar görüntü yönetiminin başarılı ismi Harry Stradling’i oyuncunun güzelliğini ön plana çıkardığı için işten çıkarıp yerine filmdeki başarılı çalışması ile Oscar kazanan Haskell Wexler’i getirmişler- film, tıpkı uyarlandığı oyunun kendisi gibi bugün klasik olmuş bir çalışma. Dört oyuncusunun -Taylor, kocası rolündeki Richard Burton ve genç çifti canlandıran George Segal ve Sandy Dennis- tümü de Oscar’a aday olan ve ikisinin -Taylor ve Dennis- ödülü kazandığı film Albee’nin güçlü metninden kaynaklanan hikâyesinin ve senaryosunun başarısı, dört oyuncunun parlak performanslar ile süslediği oyunculukları ve Nichols’ın diyalogların hemen hemen hiç nefes almadan peş peşe sıralandığı ve çoğunlukla iç mekanlarda geçen filme enerji katan mizansen anlayışı ile parlak bir sinema örneği.

1966 yapımı film, 1931 tarihli Cimarron filminden sonra Oscar’ın tarihinde tüm kategorilerde ödüle aday olmayı başaran ilk film olması ve bu adaylıkların beşini de ödüle dönüştürmesi ile de hatırlanıyor bugün. Taylor’ın alışılmış karakterlerinin hayli dışına çıktığı ve belki de kariyerindeki en parlak oyununu verdiği film dönemine göre hayli “cüretkâr” diyalogları ve imaları ile de ilgi toplamış zamanında. Albee’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplumunu ve kültürünü eleştirdiği oyunundan uyarlanan film birbirlerini hırpalayarak ve alkol ile kendilerini boğarak yaşayan orta yaşlı bir çiftin davetli oldukları bir akşam yemeğinin hemen sonrasında başlayıp sabaha kadar geçen saatlerini konu alıyor. Bu yemekte tanıştıkları ve evlerine davet ettikleri genç bir çifti de kendi girdaplarına ve “ölümcül” oyunlarına katan çiftimizin bu bol konuşmalı hikâyesi “aksiyonunu” diyalogların içindeki kimi zaman ima edilen kimi zaman açıkça dile getirilen alaylardan, aşağılamalardan ve suçlamalardan alırken, anlamsız bir yıpratıcılığa bürünmüş birlikteliklerini bitiremeyen çifti çarpıcı biçimde getiriyor karşımıza. Gerçek hayatta da iki kez evlenip boşanan ve o sırada ilk evliliklerini sürdüren Taylor ve Burton çiftinin rollerine kattıkları gerçekçilik duygusu, onlara eşlik eden Segal ve Dennis’in parlak performansları filmi en az muhteşem diyalogları kadar zenginleştiriyor. Dört oyuncunun içinde öne çıkan isim ise Taylor. Oyuncu baştaki Bette Davis taklidinden itibaren her sahnede karşı konulamaz bir zenginlikteki performansı ile filmin en baskın öğlerinden biri olmayı başarıyor. Bir akademisyeni canlandıran ve Taylor’a hemen hemen eş bir performans veren Burton, genç akademisyeni oynayan ve karakterinin içine atmış göründüğü küçük sırlarını ve mutsuzluğunu yalın ve tedirgin oyunu aracılığı ile başarı ile seyirciye geçiren Segal ve onun diğer üç karakterin “kültürel düzeyin” altında kalan karısının kişiliğini ve kadınsılığını yine etkili bir performans ile aktaran Dennis’i de düşününce filme “oyuncuların filmi” demek pek de yanlış olmaz sanırım.

Oyuncularının gücünden aldığı destekle zaman zaman uzun planlara başvuran, 1960’lı yıllar için hayli modern denebilecek kamera açılarını tercih eden ve örneğin dans sahnesinde olduğu gibi yönetmenin bir filme ne katabileceğini parlak örnekleri ile sergileyen Mike Nichols da filmin en büyük artılarından biri olsa gerek. Bu dans sahnesi parlak kurgusu, oyunculukları, diyalogları ve kamera açıları ile tam da bir klasik sahne örneği olarak gösterilebilecek parlaklıkta. Nichols dört oyuncusunun yüzünü yakın plana aldığı ve özellikle de standart dışı kamera açılarına başvurduğu anlarda filmine samimiyet duygusunu ve bir oyundan uyarlanmış olmaktan kaynaklanan enerji ihtiyacını seyirciyi de gereksiz yorgunluklara gark etmeden –evet, diyalogları takibin yarattığı yorgunluğu unutmadan söylüyorum bunu- elde etmeyi başarıyor. Filme katkısını anmanın gerekli olduğu bir diğer isim de müziklere imza atan Alex North. Tam on beş Oscar’a aday olup hiç kazanamaması ile de hatırlanan North’un hafif caz esintili ve tedirgin motiflerle yüklü çalışması filme bir şıklık da katmış açıkçası.

Tümü parlak isimler olan yaratıcı kadrosunun bu parlak birlikteliğinin kimi kusurları da var kuşkusuz. Hikâye sonlara doğru bir parça sarkıyor örneğin veya kimi sahnelerde gereğinden fazla “gürültü” var gibi görünüyor. Orta yaşlı çiftimizin ortada görünmeyen ama sık sık adı geçen oğullarının –Taylor ve Burton çiftinin ortak oyunlarının seyirciye pek de iyi aktarılamayan bir sembolü olmak dışında- hikâyedeki önemi kendisini pek gösteremiyor açıkçası. Ayrıca Nichols’ın kimi tercihleri, örneğin floresan ışıkları kullanımındaki caz atmosferi, bir parça ucuz da görünebilir bugünün bakışı ile. Yine de kendi aşk ve nefret arasında gidip gelen ilişkilerinin yarattığı cehennemlerine başkalarını da çeken çiftimizin hikâyesi görülmesi gerekli bir çalışma kesinlikle.

(“Kim Korkar Hain Kurttan?”)