Kurteist Fólk – Olaf de Fleur Johannesson (2011)

“Başkentteki domuzların mezbahayı elimizden almayacağına söz ver”

Hayatındaki her şey kötü giden bir adamın küçük bir kasabaki terkedilmiş bir mezbahayı yeniden çalışır hale getirmeye çabalamasının hikâyesi.

Olaf de Fleur Johannesson’dan İzlanda yapımı bir küçük komedi. Esprilerden çok kahramanının içine düştüğü trajikomik durumun üzerinden ilerleyen film sürekli küçük bir gülümseme ile kendisini izleten ama karakterlerinin yeterince derinlikli işlenememesi ve sürprizlerinin azlığı nedeni ile zaman zaman vasata da kayan bir çalışma.

İzlandalı yönetmen Olaf de Fleur Johannesson’un senaryosunu Hrafnkell Stefansson ile birlikte yazdığı hikâyede kahramanımız önce karısının kendisini üstelik kendi iş arkadaşı ile aldattığını öğreniyor, arkasından da işini kaybediyor. Ölüm döşeğindeki babasının son isteği olan eski mezbahanın yeniden çalışır hale getirilmesini bir fırsat olarak görse de burada da başına gelmeyen kalmıyor. Küçük kasabanın biraz tek boyutlu olarak çizilmiş karakterleri hem özel hem iş hayatlarında sürekli oyun peşinde olan ve kasabadaki herkesin birbirini tanıması nedeni ile tüm çatışmaların oldukça eğlenceli ve girift bir hal aldığı hayatlar yaşayan insanlar. Sürekli aşk peşinde olan ve o anda kimi güçlü görüyorsa ona aşık olan kadın, yozlaşmanın her türüne bulaşmış olan politikacılar veya her fırsatta eşini aldatan adam gibi karakterler filme eğlence katıyor kuşkusuz ama sonuçta filmin bir bütün olarak yeterince eğlendirici olmasını sağlayamıyorlar. Yine de kasaba meclisinin toplantısı gibi, benzer toplantılara giren herkesin hayli keyif alacağı sahnelerin veya aslında mühendis olan kahramanımızın yaptıkları iş hakkında hiçbir fikrinin olmadığı yerel çiftçilere derdini anlatmayı ve mezbaha için para toplamayı denediği anların seyirciyi eğlendireceği rahatça söylenebilir.

Kahramanımızı canlandıran Stefán Karl Stefánsson karakterinin yıkılmışlığını ve hikaye boyunca yaşadığı şaşkınlığı başarılı bir oyunculukla getiriyor karşımıza ve filmin alçak gönüllü havasına gayet uygun bir biçimde ekonomik bir oyunculukla hem acı ve korkularını hem de keyifli anlarını akıllıca hissettiriyor seyircisine. Evet Stefánsson bunu hissettiriyor ama filmin atmosferi de bu kadar ekonomik olunca ve komikliği seyircinin hikâyenin içinden kendisinin alıp çıkarmasını bekleyince, film yeteri kadar çarpıcı olamıyor ve kısa süresine rağmen havasını da yitiriyor. Yine de sonlardaki politikacının peşinden koşma sahnesindeki gibi keyifli anları ve küçük bir kasabadaki insanların tüm bir insanlığın adeta mikrokozmosu gibi her türlü küçük oyunların peşinde düştüğü halleri göstermesi ile ilgiyi hak ediyor.

(“Polite People” – “Kibar İnsanlar”)

Tepedeki Ev – Cesare Pavese

Tezer Özlü olağanüstü karanlık ve güzel “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı kitabında üç yazarın ayak izlerini takip eder. Bu yazarlardan biri de kırk iki yaşında intihar eden İtalyan Cesare Pavese. Onun 1949 tarihli bu kitabı İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Mussoli’nin devrildiği ama Almanlar’ın kısa bir süre için de olsa Kuzey İtalya’da hâkimiyeti ele geçirdiği ve iç savaşın yaşandığı günlerde Torino’da geçiyor. Pavese’nin en karanlık örneklerinden biri olmasa da roman, kahramanı olan öğretmenin bir taraftan etrafındaki savaştan kaçmaya çalışmasını, öte yandan da tüm yaşananları insanlığı sorgulamak için referans olarak kullanmasını anlatıyor. Onun günümüzde sık sık tekrarlanan şu sözleri de kitabın son cümleleri : “…Biliyorum ki, savaş günün birinde biterse herkes şöyle soracak: “Peki, ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?…”

Pavese ilk kez 1942 tarihli “Aile” adlı hikâyesinde yer verdiği kahramanlarını tekrar kullandığı bu kitabında, diğer eserlerinde de sıkça görüldüğü gibi bir yandan insanlarla ilişki kurmak isterken diğer yandan onları bir şekilde kendisinden uzaklaştırmayı tercih eden bir karakterin ağzından anlatıyor hikâyesini ve umutsuzluğun kol gezdiği günleri hiçbir süslemeye başvurmadan çarpıcı olmayı başararak sergiliyor. Yalnızlığın, karanlığın ve insana dair umutsuzluğun bu basit ama etkileyici hikâyesi kesinlikle okunmalı.

(“La Casa in Collina”)

Jess + Moss – Clay Jeter (2011)

“Komik; bir şeyi her gün gördüğünde o kadar yavaş değişiyor ki… ama yine de değişiyor. Her şey daha kötüye gidiyor”

Biri annesi tarafından terk edilen, diğeri çok küçükken ebeveynlerini araba kazasında kaybetmiş bir genç kız ve bir erkek çocuğun arkadaşlıklarının hikâyesi.

ABD’li yönetmen Clay Jeter’in ilk uzun metrajlı filmi. Hemen tamamen sadece iki genç oyuncusunun görüntüye geldiği ve bu iki karakterin yaz tatilindeki aylak günlerini karşımıza getiren film kahramanlarının gençliğinin uçarılığını yansıtan bir havaya sahip olsa da nerede ise elle tutulur bir hüzün de içeriyor. “Olmayan” hikâyesi, parçalı anlatımı ve sıradan ama can alıcı görünebilecek diyalogları ile ortalama seyircinin pek ısınamayacağı bir film kesinlikle ama şiirsel havası, sıcak yaz günlerinin aylaklığını ve hatırlanmaya çalışılan/unutul(a)mayan geçmişin trajedisini sergilemesi ile bu film özellikle bağımsız sinemadan hoşlananların keyif alacağı bir çalışma.

Biri çocuk, biri genç iki insanın kahramanı olduğu bir hikâyenin finali dışında geleceğe veya bugüne değil nerede ise sadece geçmişe odaklı bir içeriği olması başlıbaşına hayli ilginç. Teyplerde çalınan ve gidenlerden geride kalmış ses kasetleri geçmişin izlerini bugüne taşıyor sürekli olarak hikâye boyunca. Ortalama bir sinema filminde büyük sözlerin, tavsiyelerin veya itirafların yer alacağı bu kasetlerde burada sadece sıradan hatta ne söyleyeceğini tam bilemeyen bir insanın öylesine ağzından çıkmış sözler var. Çocuğun sürekli dinlediği ve “mega hafıza” adındaki kişisel gelişim yönteminin ses kasetleri ise onun hatırlayamayacağı kadar küçük olduğu geçmişten bir takım anları hatırlamaya veya yeniden yaratmaya çalışmasının, bir başka deyişle geçmişi inşa etmeyi denemesinin aracı oluyor. Sadece ses kayıtları değil geçmişi bu karakterlerin bugününe taşıyan. İç ve dış bölümleri oldukça etkileyici bir biçimde tasarlanmış terkedilmiş ev veya her tarafı yosun tutmuş kuyu gibi öğeler kahramanlarımızın hayatlarını sürekli geçmiş üzerinden üretmelerine aracılık ediyor. Özetle iki çocuğu/genci anlatan bir filmin nerede ise nostaljik bir biçim ve içeriğe sahip olması filmin etkileyici olmasını sağlıyor.

İki karakterin arasındaki dostluğun, çatışmaların, küsmelerin vs. akıl dolu görüntüler eşliğinde sergilendiği film başta Debbie Reynolds’ın seslendirdiği ve sık sık tekrarlanan “Tammy’s in Love” olmak üzere şarkılarından ve Will Basanta’nın (yönetmenin kendisi de kimi sahnelerin görüntü yönetmenliğini üstlenmiş) çarpıcı görüntü çalışmasından da sıkı destek almış. Kimi zaman grenleri ile oynanan kareler, zaman zaman dozu kaçsa da genel olarak hayli “güzel” olan görüntüler filmin şiirsel havasına katkıda bulunmuş açıkçası. Benzer bir katkı da Isaac Hagy’nin kurgusundan geliyor. Bir hikâyesi olmayan ve genel olarak nerede ise sadece görsel atmosferine dayanan bir filmde bu görüntülerin doğru kurgulanması çok önemli ve o derece de zor ama Hagy bunun altından başarı ile kalkmasını bilmiş.

İki karakterin sıcak bir yaz gününde toprak yolda ayaklarını sürterek yürüdükleri ve çıkan tozu umursamadıkları sahnenin gençliğin o aylak havasını perdeye taşıdığını ve sık sık tekrarlanan bisikletle gezi sahnesinin de gençliğin uçarılığının altını çizdiğini söylemek gerek. Yine sık sık çocuğun genç kıza tekrarlattığı kaza gecesi hikâyesi de filmin üzerinden hiç eksik olmayan hüzünlü havasını elle tutulur kılıyor. Atmosferini belki düşsel olarak nitelendirmemizin daha doğru olacağı film terkedilmenin trajedisini karşımıza getirmesi ile bile kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Özellikle ekonomik olduğu kadar vuruculuğu ile dikkat çeken finali ise filme müthiş bir kapanış sağlıyor. Geçmişin hayaletlerinden kaçıp dostluğa sığınan iki karakteri anlatan film o küçük ama etkileyici çalışmalardan özet olarak.

Días de Pesca – Carlos Sorin (2012)

“Bazen kendini rüyadaymış gibi hissediyor musun? Belki de bu, o anlardan biridir; belki de aslında rüya görüyoruzdur”

Tatil için Patagonya’ya gelen bir adamın bu arada yıllardır görüşmediği kızını ziyaret etmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Alçak gönüllü filmleri ve özellikle 2002 tarihli “Historias Mínimas – Arjantin Hikâyeleri” adlı çalışması ile tanınan Arjantinli sinemacı Carlos Sorin’den tarzına uygun ve küçük hikâyesi ile dikkat çeken bir çalışma. Baş oyuncusu Alejandro Awada’nın ekonomik ve doğal oyununun öne çıktığı film samimiyeti, dozunda tutulmuş duygusallığı ve bağışlamak üzerine olan hikâyesi ile dikkat çekiyor ama kısa süresine rağmen uzatılmış bir görüntüye sahip olduğunu ve belki zaman zaman bir parça gereğinden fazla “sıradanlaştığını da” söylemek gerek.

Carlos Sorin filmlerinin gedikli bestecisi Nicolás Sorin’in piyano ağırlıklı ve sık sık Eleni Karaindrou’nun çalışmalarını hatırlatan başarılı müziğinin eşliğinde anlatılan hikâyeyi kısaca “alçak gönüllü ve duygusal” olarak tarif etmek mümkün. Tatile çıkan elli yaşındaki bir adamın hikâyesi olarak başlayan film adamın kızı ile arasındaki problemi de içine alarak ilerliyor ama bu çatışmayı filmin tek odak noktası yapmıyor. Kızı dışındaki diğer tüm insanlarla ilişkilerinde sevecen ve cana yakın bir profil çizen adamın kızı ve annesine “ne yaptığını” söylemiyor film ama kızından aldığı tepki pek de iyi bir baba olmadığını vurguluyor bize. Carlos Sorin’e ait olan ve hem kuvvetli hem zayıf yanları ile dikkat çeken senaryonun zayıf anlarına bir örnek de tam bu tepki sahnesi. Film bizi o sahneye ne yeterince iyi hazırlayabiliyor ne de tam tersi bir yönde yeterince hazırlıksız yakalıyor. Buna karşılık adamın kızı ve damadı ile birlikte yemek yediği ve eskilerden bir şarkı söylediği sahne gerek oyunculukları gerekse duygusallığın dozunda tutulmasının ne demek olduğunu sinema derslerine konu olacak kadar başarılı diyaloglar ve mizansen eşliğinde anlatabilmesi ile çok çarpıcı. Bu sahnede Alejandro Awada’nın oyununa ayrıca dikkat çekmek gerek. Awada tüm film boyunca yüzünden eksik etmediği acı gülümsemesi ile bir oyuncunun seyirciyi ekonomik bir oyunculuk ile nasıl avucunun elinde tutabileceğinin somut bir örneğini sergiliyor.

Carlos Sorin’in filmdeki temel başarılarından biri kahramanın karakterini ilk sahneden başlayarak ve onun gerek yolculuğu boyunca karşılaştıkları ile gerekse kızı ve damadı ile olan ilişkileri üzerinden adım adım inşa etmesi ve başta kendisi hakkında hiçbir fikrimiz olmayan adam için finalde kendimizi onun eski bir arkadaşı olarak hissedeceğimiz bir yakınlığı yaratabiliyor olması. Popüler bir Amerikan filminde göz yaşlarından başımızı alamayacağımız hikâyenin burada buna hiç başvurmadan derdini anlatabiliyor olması, evin önünde içilen sigara sahnesindeki gibi birkaç cümle ile çok şey anlatan diyalogları ve filmde karşımıza çıkan tüm yan karakterlerin sıcaklığı ile de önemli bir film karşımızdaki. Bu yan karakterlerdeki hümanizm adeta adam ile kızı arasındaki çatışmanın anlamsızlığını ve her ne yaşanmışsa bunun artık unutulması ve bağışlanması gerektiğini söylüyor seyredene ve umut aşılıyor açıkçası. Sorin’in filmi kısa süresine rağmen ayıklanması gerekirmiş gibi görünen sahnelerine ve her hikâyenin bir şekilde ihtiyaç duyduğu seyirciyi sarsacak anların eksikliğine rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma. Umudu ve hümanizmi ayakta tutmak için ihtiyacımız olan bir film özetle.

(“Gone Fishing” – “Balığa Gidiyorum”)