Serin Mavi – Behçet Necatigil

Şair, çevirmen ve radyo oyunu yazarı Behçet Necatigil’in eşine mektupları. Yazarın Kör Baykuş çevirisini okuyup Türkçe’sinin tadına varınca el attığım ve uzun süredir okunmayı bekleyen bir kitaptı. Sanatçının veya eşinin evden uzak olduğu zamanlarda ve 1955’den 1977’e kadar olan bir zaman dilinde yazılan kimi mektupları içeren kitap günlük hayatın “sıradan” konuları etrafında dolaşan, samimi ve galiba gizli ve hayata karşı sitemkâr bir mizah da içeren bir eser. Şairin kitabın sonunda yer verilen bazı şiirlerine de dolaylı ve doğrudan referans veren mektuplar, eşine ve ailesine özlemden geçim sıkıntısına çeşitli günlük konuları dile getirirken, sanatçının kimi ünlü isimler ile ortak anlarına da kısaca değiniyor. Oktay Akbal’dan Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ve Tahir Alangu’ya ünlü edebiyatçıların isimleri mektuplarda kendilerine yer bulmuşlar örneğin. Necatigil’in Doğan Hızlan ile eğlenceli bir diyaloğuna da yer veren mektupların benim için en önemli yanlarından biri de yazarın da pek çok ünlü edebiyatçı ile birlikte katıldığı Türk Dil Kurumu toplantılarından söz edilmesi. Bugün böyle toplantılar yapılıyorsa, kim katılır bilmem ama herhalde bozuk cümleleri ile meşhur Orhan Pamuk veya adını bulunduğu yere (daha doğru bir deyişle pazarlama hedef bölgesine) göre değiştiren Elif Şafak/Shafak olmaz o isimler umarım.

Özel hayatla ilgili detaylar içerdiği için değil ki zaten bu tür içerikleri yok mektupların birkaç samimi ifade dışında, şairin şiirlerindeki gibi aile, yalnızlık, ölüm, hastalık gibi sıradan konulardan bahsettiği için önemli olan kitapta ne güzel demiş Behçet Necatigil: “Yalnızlık gururu besler”

Medianeras – Gustavo Taretto (2011)

“Tüm binaların işe yaramaz bir yüzleri vardır. Bahsettiğim ne ön ne de arka yüzü binaların; yan duvarlarından (Medianeras) söz ediyorum. Bizi ayıran, bize zamanın geçişini, isi ve kiri hatırlatan büyük yüzeyler. “Medianeras” bize en kötü yanlarımızı gösterir; güvenilmezliği, defoları, geçici çözümleri ve halının altına süpürdüğümüz pisliği yansıtır”

Buenos Aires’teki iki yalnız ve yaralı insanın romantik komedi türünden hikâyeleri.
Sinemaya kısa filmler ile başlayan Arjantinli yönetmen Gustavo Taretto’nun senaryosunu da yazdığı ilk uzun metrajlı filmi. “Hafif” havasından finaline romantik komedi kalıplarında ilerlese de modern dünyadaki aşklar ve büyük şehirde yaşanan hayatlar üzerine söylemleri ile bu kalıpların dışına çıkmayı başaran ve sevimli olmayı ve üstelik bunu doğal kılmayı da beceren bir film Taretto’nun çalışması. Internet dünyasına uygun olarak sanal ortamda başlayan ama olması gerektiği gibi gerçek dünyada sona eren hikâye Hollywood tarzından çok Avrupa sinemasına yakınlığı ile de dikkat çekiyor.

Büyük şehirlerin yalnızlıkları da büyük oluyor anlaşılan. İki karakterimizin ikisi de yaralı; erkek olan evden çok az çıkıyor ve web tasarımı ile sürdürdüğü hayatı şehir korkusu, psikolojik problemleri ve fobileri ile dolu. Baştaki kimi sahneler ile zaman zaman Jacques Tati’nin modern hayatla başı dertte olan “Mösyö Hulot” karakterini çağrıştıran adamı Javier Drolas gerekli ve yeterli bir sevimlilik ile canlandırıyor. Mimar olsa da vitrin tasarımcısı olarak çalışan, kalabalıktan korkan ve asansör fobisi olan kadın ise yeni bitirdiği (ve erkeğin aksine terk edilen değil terk eden taraf olduğu) bir ilişkinin taze acısını yaşıyor ve bol ödüllü oyuncu Pilar López de Ayala’nın modern dünyanın yalnız kadınının havasını perdeye getirmeyi başardığı oyunculuğu ile pek çok kadın seyircinin de özdeşleşebileceği bir karaktere sahip. Kadının Miranda July filmlerindeki tiplemeleri hayli hatırlattığını da söyleyelim bu arada. Hikâye filmin son anlarına kadar bu iki karakteri sadece hayli başarılı tek bir sahne dışında hiç bir araya getirmiyor ve bu anlamda klasik romantik komedilerden de farklılaşıyor. Bu tek sahne filmi seyrederken sık sık kendini hatırlatan bir şarkıyı da net bir şekilde öne çıkardı benim için; Bülent Ortaçgil’in “Eylül Akşamı” şarkısının adeta sinema karşılığı bu hikâye. “Aynı anda aynı sessiz geceye doğru içim sıkılıyor diyen, onca yıl biri burada onca yıl diğeri burada ama yolları hiç kesişmeyen, aynı anda başka insanlara seni seviyorum diyen” bu karakterler pek çok seyirciyi kendisine çekecektir kuşkusuz.

Bir büyük şehrin, Buenos Aires’in çirkin ve güzel, yüksek ve alçak binalarının görüntüsü ile başlayan film insan ruhuna aykırı modern şehirlerin ruhumuzda yarattığı tahribata değinerek açılıyor ve jeneriksiz girişi ile seyirciyi doğrudan hikâyenin içine sokuveriyor. Sevimli animasyonların da arada eşlik ettiği ve hoş bir küçük mizahı olan film karakterlerinin monoton ve keyifsiz hayatlarına “yan duvarlarında bir pencere” açmalarını seyircinin ilgisini ayakta tutmayı başararak anlatıyor. Kapatıldığı balkondan sıkılarak aşağı atlayan köpek veya daracık balkonda bisiklet kullanmaya çalışan küçük çocuk gibi yan hikâyeleri ile film baştan sona ruhumuzu daraltan modern şehirleri en büyük problemlerimizin kaynağı olarak işaret etmekten kaçınmıyor. Karakterlerin sık sık yorum yapması, tespitlerde bulunması filmin keyifli anlarına kaynaklık ederken zaman zaman uzayan bu yorumlar bir parça monotonluk da yaratmıyor değil ama bu konuşmaların onların yalnızlığının uzantısı olduğu gerçeği anlaşılır ve kabullenilir kılıyor bu durumu açıkçası.

Taretto’nun senaryosunun temel başarısı hem anlatımını taze bir bakışla süsleyerek daha önce benzerini pek çok kez seyretmiş olduğunuz hikâyeyi “yeni” kılabilmesi hem de Buenos Aires’de geçse de bu hikayeyi evrensel bir içeriğe büründürebilmesinde yatıyor. Birbirine bu kadar yakın olup birbirlerini tanı(ya)mayanların yaşadığı büyük şehirlerin insanlarına binaların genelde en anlamsız görünen parçası olan yan duvarlarına pencere açmak metaforu üzerinden hep alıştıkları yerlere (binanın ön ve arka cepheleri) değil farklı yerlere (yan duvarlarına) bakmayı öğütleyen bu romantik komedi, büyük şehirlerin ruhsuzluğuna yine ancak insanın kendisinin ve aşktan aldığı destekle karşı koyabileceğini söylemesi ile de ilgiyi hak eden bir çalışma. Kapanış jeneriğinde iki baş oyuncu birlikte ilk kez 1966 yılında Marvin Gaye and Tammi Terrell tarafından düet olarak seslendirilen “Ain’t No Mountain High Enough” şarkısına keyifli bir biçimde eşlik ederken modern dünyayı kurtaracak, daha doğrusu dayanılır kılacak olan sadece aşk diyorlar adeta.

(“Sidewalls” – “Yan Pencere”)

Sokaktaki Adam – Philip Roth

ABD’li yazar Philip Roth’un kitabı adını bir ortaçağ oyunundan alıyor. Kitap ile aynı adı (“Everyman”) taşıyan oyunda kendisine öleceği bildirilen bir günahkârın önce ailesi ve arkadaşları daha sonra ise gücü, zenginliği, bilgeliği ve güzelliği tarafından terk edilişi anlatılır. Geriye kalan ve onu cehennemden korumaya yetip yetmeyeceği tartışmalı olan ise yaşadığı sürece yaptığı iyilikler. Yazarın kendi hayatının başta hastalıkları olmak üzere kimi yanlarını yansıttığı baş karakterin cenaze töreni ile açılan kitap bir sıradan adamın hayatının farklı dönemlerinden bölümleri kolay okunan ama hissettirdikleri ile hayli çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Kitabın adının altını çizdiği gibi sıradan bir adam karakterimiz ve yazarın “Ama zaten hayatta en üzücü şey, sıradanlıktır; her şeyi alt eden ölüm gerçeğini bize bir kez daha hatırlatır”” cümlesi ile belirttiği gibi roman bu sıradan adamın yaşlanarak yavaş yavaş ölüme doğru ilerlerken bu kaçınılmaz gerçek ile yüzleşmesini çocukluğundaki hastalıklarından itibaren başlayarak anlatıyor. Yaşadığı sürece yaptığı hataları ve bunlardan doğan pişmanlıklarını, kıskançlıklarını ve kaçırdığı fırsatları sorgulayan adamın hayata son tutunma çabalarını da karşımıza getiriyor. Tüm bunlar tıpkı bugünlerde gündemde olan Haneke’nin “Amour” filmi gibi ölümün karşısında durulamayacak olmanın neden oldukları üzerine de bir şeyler söylemesine aracılık ediyor kitabın ve ölüme karşı hissedilenleri elle tutulur bir güçte ama sadelikle anlatmayı başararak okunmayı hak ediyor. “Bizden önce yaşamış ve ölmüş bedenler tarafından konmuş kurallara uygun biçimde yaşamak ve ölmek üzere programlanmış olan bedenlerimiz” benzeri ifadeler evet roman boyunca sıkı bir karamsar hava yaratmıyor değil ama gerçekle de yüzleşmek gerek!

(“Everyman”)

The Big Night – Joseph Losey (1951)

“İşçi sınıfının adına gözünün üzerine çaktın yumruğu, değil mi?”

Dövülen babasının intikamını almaya çalışan bir gencin hikâyesi.

Hollywood’un komünizm paranoyası zamanlarında kara listeye alındığı için ülkesini terk etmek zorunda kalan Joseph Losey’nin ABD’de çektiği son filmi. Stanley Ellin’in “Dreadful Summit” adlı romanından uyarlanan film “kara film” havası taşımakla birlikte çoğunlukla melodrama kayan ve zaman zaman tiyatro havası taşıması ile Losey standartlarının altında kalan bir çalışma. Yine de melodramına ısınılırsa, baş roldeki John Drew Barrymore’un belki parlak denemeyecek ama dikkat çekmeyi başaran oyunu ve üzeri örtülü olsa da sosyal duyarlılığı olan yaklaşımı ile ilgi toplayabilir.

Losey filmin senaryosunu romanın yazarı Ellin ile birlikte yazmış ama jenerikte isimleri yer almasa da iki isim daha katkıda bulunmuş senaryoya. Hugo Butler ve Ring Lardner Jr. tıpkı Losey gibi Hollywood’dan dışlanan isimler ve bu üç ismin varlığı filmin –doğal olarak- pek üzerine git(de)mediği kimi sosyal unsurlarını da açıklıyor. Gencimizin dinlediği ve şarkı söylemesine hayran olduğu siyah şarkıcıya söylediği hayranlık dolu sözlerin arkasından gelen ve ağzından öylesine çıkıveren “Çok güzelsiniz, bir (zenci) olsanız bile” cümlesinden sonra duyduğu dehşetli mahcubiyet, polisin çıkarları gereği, sıradan insanların ise korkularından dolayı güçlü olana boyun eğmesi veya işçi sınıfı ile ilgili gerisi gelmeyen cümle bu sorumlu sanatçıların ellerinden geldiğince ve elbette hem sansür hem de dönemin Hollywood’undaki korku atmosferi nedeni ile daha ileriye taşıyamadıkları duyarlılıklarının göstergesi oluyor filmde. Losey yılar sonra verdiği röportajda iki önemli konunun altını çizmiş. İlki, filmde baş rolde oynayan ve kendisinin de yakın arkadaşı olan Barrymore’a FBI tarafından kendisini izlemesi ve faaliyetlerini raporlaması için para ödenmiş olduğu iddiası. Diğeri ise yapımcıların filmin kurgusuna müdahele edip bazı sahneleri çıkararak ve geriye dönüşle anlatılan hikâyenin akışını kronolojik bir anlatıma çevirerek filmine ciddi zarar verdiği düşüncesi. Bu müdaheleler olmasaydı ortaya ne kadar bilinmez ama elbette farklı ve kesinlikle daha iyi bir film çıkardı kuşkusuz; sonuçta kameranın arkasındaki isim Joseph Losey.

Bir gencin büyüyüp bir “erkek” olmasının da hikayesi olarak okunabilecek film babasının düştüğü durumdan utanan ve bu durumun sorumlusuna öfke duyan gencin bir gecede geçen hikayesini anlatırken özellikle ikinci yarısında hayli melodramatik bir hal alıyor. Açığa çıkan sırlar, oluşan veya biten ilişkiler, yanlış anlamalar vs. filme hayli zarar veriyor ve Losey’nin de nedense bir tiyatro havasında çektiği film yeterince ilginç olamıyor. Genç Barrymore’un sürüklediği film büyüdüğünü intikamını gerçekleştirerek kanıtlama yoluna giden gencin hikâyesine seyircisini ortak etmeyi başarıyor ama sinemasl bir tadı çok fazla barındırmıyor bu macera. Çocuğun sevecenliğini (bebeklerle arasının iyi olmasından bar çıkışında gördüğü bir köpeği sevmesine) ve “zayıflığını” (açılışta arkadaşları tarafından itilip kakılması) vurgulayan senaryo böylece onun kişiliğini bulmasını intikam hikâyesi ile örtüştürmeyi başararak akıllı bir iş yapıyor. Senaryonun bir başka başarısı da hemen açılıştaki birkaç dakika içinde kahramanının, babasını, aralarındaki ilişkiyi vs. seyirciye aktarabilmesi ve bunu bol diyalogla yapmasına rağmen seyirciyi rahatsız etmemeyi başarması. Hikâyedeki karakterlerin kimi sembolik yanları da var. Örneğin soyadı “Judge-Yargıç” olan kötü karakter kendi adalet anlayışı olan ve yargısız infazla işlerini halleden bir gücü simgelerken, gencin boks maçında tanıştığı felsefe doktoru entelektüellerin pasifliğinin, özellikle de kaba güç karşısındaki pasiflik söz konusu burada, örneği oluyor.

Barrymore bir şekilde işini yapıyor ama yan roller için bunu söylemek pek mümkün değil. Hollywood’un genelde B sınıfı filmlerinden gelen oyuncular ve özellikle hayli durgun bir performans sergileyen baba rolündeki Preston Foster hikâye boyunca sık sık aksıyorlar. Melodramı ağır basıp kara film özellikleri ikinci plan düşen hikâye yine de içerdiği suç öğeleri, karanlık dış mekanlardaki gölgeleri ve alçak gönüllü yapım özelliklerine rağmen baş karakteri üzerinden ruhsal bir karanlığın içine yaptığı yolculuk ile bu türün de kimi güzelliklerini perdeye taşımayı başarıyor. Baba ile oğul arasındaki ilişkinin bilinçsiz bir hayranlıktan nefrete ve sonra finalde akıl dolu bir sevgiye dönüşmesini anlatması ile de ilgiyi hak eden film Losey’nin en önemli eserleri arasında olmasa da 50’lerin Hollywood’undan farklı olmaya çalışan ve bunu her anında olmasa da başaran bir film olarak ilgi çekebilir. Aslında siyah şarkıcının gencin “sıradan ırkçı” cümlesinden sonraki yüz ifadesi ve Losey ve diğer isimlerin bu sahnedeki cesur yaklaşımları bile filmi görmek için bir neden olabilir.

(“Büyük Gece”)