Sinemam ve Ben – Türkân Şoray

Türkiye sinemasının sultanından tam da kitabın adının altını çizdiği gibi Türkân Şoray’ı ve onun sinemadaki dünyasını anlatan bir çalışma. “İçeriden” bir dil ile sanatçı sinema hayatını seçtiği kimi filmler üzerinden anlatırken bilinen anlamda bir otobiyografi koymuyor ortaya. Samimi ve zaman zaman naif bir dil ile sinemadaki Türkân Şoray’ı, bir yıldız olmayı ve bunun bedelini ve kendisine duyulan sevgiyi “hak etmek” için nasıl tüm hayatını ve enerjisini mesleğine adadığını anlatıyor.

Kitabın tüm sayfalarından dışarıya aralıksız çıkan bir duygu var ki belki de sanatçıyı bunca yıl sonra hâlâ bu denli sevilir kılmayı başaranın ne olduğunu açıklıyor bize. Şoray tüm sinema kariyerini tek bir amaca adamış görünüyor temelde; seyircinin sevgisini kaybetmemek bu amaç. Ünlü Şoray kurallarını koymaktan 80’lerde bu kuralları tereddüt ile de olsa bozmasına,Türkiye sinemasının kısıtlı imkânlarında bir yıldızdan beklenmeyecek zor koşullar altında çalışmaktan yılmamasından sağlığını tehlikeye atan gözükaralığına sanatçı tek bir şey beklemiş seyirciden: sevilmek. Bu beklediğini almış olmanın mutluluğu satır aralarında seziliyor sık sık.

ABD’li film yıldızı Lauren Bacall “Yıldız olmak bir meslek değil, bir kazadır” demiş. Bizim sultanın sinemaya giriş hikâyesindeki tesadüfleri düşününce onun yıldız olma durumu da bir kaza elbette ama neyse ki biz seyirciler için ne güzel bir kaza! 200’ün üzerinde filmde oynayan ve her biri dönemin Türkiye sineması ortalamasının hayli üzerinde 4 film de yöneten sanatçının çalışma aşkını, sinemadaki Türkân’a duyduğu özlemi de hissettiren kitapta sanatçı kariyerinde yoluna çıkan herkesi bir şekilde anıyor ve tümünü de sevgi ve saygı ile anıyor bu isimlerin. Bir kırılmışlığın iması olan örneklerde bile bir sonraki cümlede bir anlamaya çalışma çabası ve saygılı bir duruş gösteriyor Şoray. Bu bağlamda kitap magazin meraklıları için yeni bir şey söylemeyecektir veya çarpıcı itiraflar, ifşaatlar bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bu kitap sanatını seven, hep onun içinde kalmak isteyen ve gerekirse uğrunda hayatını vermekten çekinmeyeceği bir şey için, halkın sevgisi için, yüreğini açan bir sanatçının sözleri olarak görülmeli.

Evet ne sinemamız için naif analizleri ne de dili ile özel bir çarpıcılık içeriyor bu kitap ama ne önemi var bunun? Türkân Şoray akıllıca gruplanmış başlıklar altında ve doyurucu fotoğraflar eşliğinde sinema dünyasını açıyor bize. Kitabın özeti aslında Şoray’ın aktardığı bir anı üzerinden verilebilir. Bir Hatay’lı yıllar boyunca Şoray’ı galalara davet ediyor ve hayattaki tek arzusunun onu sinemasında kendi gözleri ile görmek olduğunu söylüyor. Yıllar sonra fırsat bulup gititğinde ise, Şoray adamın iki yıl önce gözlerini kaybettiğini öğreniyor. Bu anı hem ona duyulan sevgiyi hem de kitabın duygusal havasını anlamak için çok iyi bir örnek. Kitabını “Teşekkürler sinema… Teşekkürler” diye bitiren sanatçıya bizden de “Teşekkürler Türkân Şoray… Teşekkürler” demek düşer kuşkusuz.

TÜRSAK – Randevu İstanbul Film Festivali 2012 – 1

Toata Lumea din Familia Noastra – Radu Jude : Romanya sinemasından çarpıcı bir örnek. Boşanmış bir babanın 5 yaşındaki kızını iki günlüğüne annesinden alıp deniz kenarına tatile götürme hikâyesi olarak başlayan film nerede ise bir üçüncü sayfa hikâyesi olarak sona ererken özellikle ikinci yarısında seyredeni nefessiz bırakıyor. Tüm oyuncuların ama özellikle babayı canlandıran Serban Pavlu’nun müthiş oyunu ile daha da değerlenen film çağdaş dünyanın sıradan bir gerçeği olan parçalanmış ailelerden birini mercek altına alıyor ve görüşme zamanlarının mahkemelerde matematiksel olarak belirlendiği hayatların altını deşiyor bir bakıma. Büyük bir kısmı tek bir mekanda ve bir evin içinde geçen filmin bu derece dinamik bir görüntü verebilmesi ve üstelik bu görüntünün en ufak bir yapaylık veya müdahele içermeyen bir hava taşıyabilmesinin arkasında senaryo ve gerçekçiliği ile parmak ısırtacak diyaloglar, Jude’nin mizansen anlayışı, kurgu ve elbette oyunculuklar var. Bir noktadan sonra kontrolünü kaybeden ve Pavlu’nun göz yaşartacak denli başarılı performansı ile hayat verdiği baba karakterinin çaresizlik içinde neden olduğu olaylar özellikle son yarım saatte seyredeni o denli içine alıyor ki hafif bir komedi/dram karışımı olarak başlayan filmin sonradan bu kadar sert bir içeriğe bürünmesinde inandırıcılık açısından en ufak bir eksiklik hissettirmiyor. Üstelik bu değişim birdenbire olmuyor aslında; daha başlarda adamın kendi ailesi ile olan sahnesinden başlayarak sertliği yavaş yavaş ilerleten bir dürüstlüğü var filmin. Bir aile dramı ama ne müthiş bir dram!
(“Everybody in Our Family” – “Ailemizdeki Herkes”)

Valley of Saints – Musa Syeed : Hindistan, Pakistan ve Çin arasında paylaşılan ve çoğunlukla müslümanların yaşadığı Kaşmir bölgesinde geçen hikâyesi ile bir Hindistan (veya Kaşmir) filmi. Syeed ilk sinema filminde belgeselci geçmişini de yansıtacak bir şekilde hikâyesini sakin ve gözlemci bir dil ile anlatıyor. Bağımsızlık yanlıları ile askerlerin çatışmalarının hâkim olduğu bir ortamda kendilerine çıkış noktası arayan iki gencin gitmek ve kalmak arasındaki ikilemi olayların geçtiği Dal Gölü ve çevresinin doğasını da başarı ile yansıtan bir gerçekçi anlatım ile geliyor perdeye. Hayatları göl ile sıkı sıkıya bağlı bir halkın adeta bir canlıymış gibi yaklaştığı ve süratle kirlenmekte olan gölde geçen bu hikâyenin en başarılı yanı egzotizmden kaçınmayı başarması ve içeriden bir gözle anlatıldığını hissetttirmesi. Senaryo bir parça dramatizm eksikliği yaşıyor aslında ama her şeyi “gerçekte olduğu/olabileceği gibi” anlatma tercihi bu sonucu doğuran ve bu nedenle ne başlar gibi olan romantizmin ilerlememesi ne de iki arkadaş arasındaki gerilimin dramatik bir noktaya ulaşmaması rahatsız ediyor. Kendilerine hayat kaynağı olan bir doğa parçasını kirleten insanların hikâyesi üzerinden, yaşadıkları topraklarda birbirleri ile savaşan ve belki de bu topraklarla birlikte yok olmaya doğru ilerleyen toplumların hikâyesini okumak da mümkün sanırım. Başroldeki Gulzar Ahmed Bhat dahil çoğunluğu amatör olan oyuncularının başarısı ayrıca dikkat çekici. Sakin, yumuşak ve derdi olan bir film.
(“Azizler Vadisi”)

A.C.A.B.: All Cops are Bastards – Stefano Sollima : Şiddet dolu bir dünyada şiddeti sonuna kadar kullanan özel polis kuvvetleri. Mussolini resimlerinden faşizmin sembollerine, gücün idealleştirilmesinden faşizan bir kardeşlik ruhuna, İtalyan “çevik kuvvetlerinin” şiddet dolu hikâyeleri. Kimi sert sahneleri ile dikkat çeken film eleştiriden çok göstermeyi hedeflemiş görünüyor. Tüm hayatlarını saldırgan tehditler altında geçiren polislerin özel hayatlarındaki sıkıntıları da hikayesine ekleyen film sert müzikleri ile de atmosferini destekliyor ama tam olarak nerede durduğu konusunda bir tereddüte de neden oluyor. Polisten sıradan halka ve kaçak göçmenlerden futbol taraftarlarına herkesin kendi düşmanını ve nefretlerinin objesini yarattığını ve toplumun bir şiddet sarmalında yaşayıp gittiğini öne süren film oldukça karamsar bir tablo çiziyor seyirciye. Gerçek olaylara dayanan bir romandan uyarlanan hikâye 2008’de Cenova’da yapılan G8 zirvesinde protestoculara aşırı ve orantısız şiddet uygulanmasından da söz ediyor sık sık, futbol holiganlarının öldürdüğü polisten de veya polisin öldürdüğü genç bir futbolseverden de. Bu taraf tutmama seçimi belki de anlaşılır bir durum çünkü film bize içinde yaşadığımız dünyanın artık sadece ancak ve maalesef şiddet üzerinden açıklanabileceğini söylüyor. Bu şiddetin kimden kime uygulandığının bir önemi yok; dün işçileri coplayan polis bugün kendi hakları için bakanlığın önünde coplanabilir bu dünyada. Bir parça sert, temposu yüksek ve belki yorumlamaması ile biraz güvenli bir alanı seçmiş bir film.
(“B.P.C.C. Bütün Polislerin Canı Cehenneme”)

Hotel Noir – Sebastian Gutierrez : Festivallerde Amerikan filmlerinden uzak durmalı kuralını (evet bir genelleme bu ve tüm genellemelerde olduğu gibi tutmadığı zamanlar da oluyor neyse ki) unutmanın bedeli farklı olmaya çabalayan ama sıkıcılığa epey yaklaşan bir film ile karşı karşıya kalmak oldu. New York Observer’da çıkan bir eleştiri filmin Raymond Chandler’ın peşine düşen ama yolu Mickey Spillane’de biten bir çalışma olduğunu yazmış. Bu mükemmel tanım üzerine başka ne söylenebilir ki? Siyah-beyaz çekilen film özellikle 50’li yılların başyapıt düzeyinde örneklerini verdiği kara film türünü canlandırmaya çalışmış ama ne bu türe yeni bir içerik veya biçim katabilmiş ne de en azından orijinallerine yakışan bir düzeye çıkabilmiş. Aralıksız içilen sigaralar, “femme fatale” tanımının eşiğinden dönen karakterler, yumuşak bir erotizm, pardesülü erkekler, herkesin peşine düştüğü para ve havada sürekli asılı duran kuşku bulutu ile film kendisini seyrettirebilir türün meraklılarına ama zengin kadrosunun bile yok edemediği bir içeriksizlik ile karşı karşıya olduğunuzu düşündürtecektir sık sık.
(“Suç Oteli”)

Les Voisines – Renan Luce (2006)

Pop bazen böyle eğlenceli olmalı ve keyiflendirmeli işte. Bu sıcak ve melodik şarkıyı söyleyen Renan Luce eserlerinde esprili ve günlük hayatın izlerini taşıyan sözlere yer veren bir isim ve ünlü Fransız şarkıcı Renaud’nun damadı olmak gibi bir durumu da var. Şarkı için çekilen video Alfred Hitchcock’un “Rear Window” filmine selam gönderiyor esprili bir şekilde ve sondaki gözetleyeni gözetleyen de Jean Reno. Komşularını “gözetleyen” herkes için…

Joe – John G. Avildsen (1970)

“Polisler bir keş öldürdün diye bir şey yapmazlar. Bir keş öldüren bir tane daha öldürür. Polisler niye bir şey yapsın ki? Onların işini yapıyorsun”

Uyuşturucu bağımlısı kızının satıcı erkek arkadaşını öldüren zengin bir iş adamı ve bu cinayeti takdir eden bir fabrika işçisinin hikâyesi.

Daha sonraları “Save the Tiger” ve özellikle “Rocky” ile ün kazanan John G. Avildsen’in ilk dikkat çeken filmi. Orijinal bir senaryoya dayanan film Hollywood’un liberal yıllarından esintiler taşıyan ve hippilerin, uyuşturucunun, siyah ve feminist hareketlerin ve kimi radikal akımların iyice görünür bir duruma geldiği Amerikan toplumunda “Joe” karakteri üzerinden sıradan Amerikalıların değişen dünyalarına tepkilerini getiriyor perdeye. Peter Boyle’un çarpıcı bir biçimde canlandırdığı Joe karakterini belki fazla göze batan bir biçimde sembol olarak kullanan film, ünlü oyuncu Susan Sarandon’ın da ilk filmi olmak gibi bir özelliğe sahip.

Açılış jeneriğinde sürekli görüntüde olan ve Amerikan bayrağının renkleri ile yazılmış olan JOE kelimesi ile ilk kareden itibaren film, baş karakterinin Amerika’nın kendisi olduğunu söylüyor bize. 70’lerin sonlarında ABD’de iktidarı ele geçiren Yeni Sağ düşünceye oy verenlerin genel eğilimini yansıtan bir karakter Joe; zencilere sosyal yardım yapan federal devlete, zencilere, eşcinsellere, solculara ve liberallere sürekli söylenen, bunların “temizlenmesi” gerektiğine inanan ve kendi yoksulluğunun sorumlusu olarak devletin bu “ötekilere” yaptığı sosyal yardımları gören bir adam o. Filmin 1970’de çekildiğini düşünürsek, hikâyenin Amerikan toplumunda yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan muhafazakârlığın sinemadaki ilk yansımalarından biri olduğunu söylemek de mümkün. Filmin gösterildiği sinemalarda seyircilerin önemsiz olmayan bir kısmının finalde Joe’nun yaptıklarını alkışladığını ve filmin gösterime girmesinden kısa bir süre önce yaşanan gerçek bir olayın filmin finali ile hayli benzerlik gösterdiğini ve bu olaydaki suçlunun da Amerikan halkından destek aldığını düşününce Norman Wexler’in senaryosunun oldukça doğru sularda gezindiğini söylemek gerek. Filmdeki şiddetin halk tarafından alkışlanması baş rol oyuncusu Peter Boyle’u o denli rahatsız etmiş ki ünlü “The French Connection” filminde Gene Hackman’a Oscar kazandıran baş rolü bile reddetmiş. Boyle’un karakterinin temsil ettiği ve adına sessiz çoğunluk denen kitlenin sadece o dönemde değil aslında her zaman bu şekilde var olduğunu unutmamak gerek elbette. Hangi toplumda adına bu sessiz çoğunluk denen ve işte ülkemizdeki gibi kolaylıkla bir güçlü muhafazakârın peşine düşecek bir kitle yok ki ve hangi toplumda bu kitle bir takım insanları ve grupları “öteki” olarak görüp en azından düşüncesinde yok etmeye çalışmıyor ki?

Joe Vietnam’daki savaştan kaçanları aşağılayan, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonları temizlemiş olmakla gurur duyan, evinde Amerikan bayrağı olan ve “American Bar & Grill” adında bir barda içkisini içen bir karakter. Peter Boyle olağanüstü bir oyunla bu fazlası ile sembollerle bezenmiş karakteri inanılır ve elle tutulur kılıyor ve finalde çığrından çıkan işlerin de yadırganmamasını sağlıyor seyirci tarafından. Boyle’un oyununa eşi rolündeki ve ilk sinema filminde oynayan K Callan ayak uyduruyor ama zengin adam rolündeki Dennis Patrick bir parça abartı katmış oyununa ve yönetmenin zumlardan kimi sert kamera hareketlerine tercihleri de bunun üzerine eklenince zaman zaman rahatsız ediyor oyunu ile. Aslında ilk cinayet sahnesinde olduğu gibi Avildsen’ın kimi kurgu ve mizansen anlayışının bugün oldukça eskimiş göründüğünü de söylemek gerek. Örneğin cinayet sahnesinde üst üste bindirilen görüntüler ile sergilenen şiddet 70’lerin Yeşilçam filmlerinde göreceğiniz türden gereksiz vurgular içeriyor. Genel olarak Avildsen’ın film için seçtiği şarkılar da hikâyenin altını fazlası ile çizen içeriğe sahip olmaları ile yönetmenin dozu kaçmış vurgularına örnek oluşturuyorlar. Bu durum başta Jerry Butler’ın söyledikleri olmak üzere bu şarkılardan keyif almayı engellememeli ama. Sonuçta 1970’den gelen sıkı rock şarkılarından söz ediyoruz.

Hikâyenin ilginç noktalarından biri ötekilerden nefrette ve intikam alma duygusunda iki farklı sınıftan adamı bir araya getiriyor olması. Biri yoksul bir işçi, diğeri zengin bir iş adamı olan bu iki karakterin güçlerini birleşerek yaşadıkları toplumu temizlemeye soyunmaları, 1981’de 12 yıl için iktidarı Demokratlar’dan alan Cumhuriyetçileri destekleyen iki kesimin, yüksek vergilerden şikayet eden zenginlerin ve filmde Joe karakteri ile temsil edilen ve “ötekilere” yapılan sosyal yardıma itiraz eden beyaz ve yoksul/alt-orta sınıf Amerikalıların, iş birliğini temsil ediyor sanki. Bu iki farklı sınıfın, özellikle biri diğerini içten içe küçümser ve diğeri de onu kıskanırken, ortak bir düşman için bir araya gelebilmelerini başarı ile sergiliyor hikâyemiz ve bu tespiti ile de takdiri hak ediyor. Çarpıcı ve beklenmedik bir trajik yanı olan finali ile parlak bir kapanış yapan bu film tarihte yaşanan kimi hikâyeleri hatırlatması ile de önemli aslında. Çoğunluğun “Joe” olduğu bir toplumda, yöneticiler bu gururu incinmiş, öfkeli ve milliyetçi/muhafazakâr kitleyi tüm faşizan emellerine alet edebilirler Hitler’in yaptığı gibi. Bugün eskimiş görünse de ve hikâye yukarıda bahsettiğim tüm temaların altını yeterince dolduramamış olsa da ve açıkçası Avildsen filme pek bir yaratıcılık ekleyememiş olsa da görülmesinde yarar olan bir film “Joe”. (Not: Film çekildikten 5 yıl sonra, 1975’te gösterime girmiş Türkiye sinemalarında. Bu tarih ise hayatımıza giren televizyonun etkisi ile seyircinin sinemadan elini ayağını çektiği ve sinema sahiplerinin de “sokaktaki yetişkin seyirciye” hitap eden erotik filmlerin peşine düştüğü yılların başlangıcı sayılır. Bu nedenle olsa gerek ki “Joe” bizde “Tatmin Olmayanlar” gibi oldukça kışkırtıcı bir isimle gösterilmiş!)