The War Between Men and Women – Melville Shavelson (1972)

“Bir zamanlar çok yalnızdım. Ne karım, ne çocuklarım ne de köpeğim vardı. Kısacası özgürdüm.”

Kadınlara herhangi bir bağlılıktan uzak duran bir karikatüristin hayatına bir kadının ve onun çocukları ve köpeklerinin girmesi ile başlayan olayların hikâyesi.

Amerikalı yazar ve karikatürist James Thurber’ın çizgileri ve hikâyelerinden esinlenilerek yazılan senaryo eşliğinde arada animasyona da yer veren film ağırlıklı olarak Jack Lemmon’ın her zamanki başarılı oyunu ile sürüklediği ama ilk yarısındaki özgün anlatımını ve adının çağrıştırdığı temasını tüm zamanına yayamayan bir çalışma.

Marvin Hamlisch’in keyifli müziği eşliğinde “öfke dolu ve intikam peşindeki kadın” karakterlerin yer aldığı animasyon bölümü ile başlayan film bu çizgi kareleri ile baştan bir durumu açıkça ortaya koyuyor: Hikâye erkeklerin gözünden anlatılacaktır ve onların “başlarındaki en büyük dert” olan kadınları hicvedecektir ağırlıklı olarak. Kahramanımızın kendisinin de mizahçı olması nedeni ile onun hayata alaycı bakışının ağır bastığı film özellikle ilk yarısında hayli eğlendirici ve yönetmen Melville Shavelson’ın kimi üslup denemeleri de oldukça başarılı. Lemmon’ın sık sık seyirciye dönerek konuşması adeta kahramanımızın çizdiği bir karikatür bandını izlediğimizi hissetmemizi sağlıyor ve bu durum bir yandan eğlendirici olurken bir yandan da zaman zaman sanki farklı karikatür bantlarını peş peşe seyrediyorsunuz gibi hissetmenize neden oluyor. Adeta bir sinopsis yazılmış ve ardından Thurber’ın mizahından keyifli alıntılarla bu sinopsis bir senaryoya dönüştürülmüş gibi duruyor. Bu kusur bir yana bırakılırsa filmin çok eğlenceli yanları var. Film boyunca Lemmon’ın alaycı (ve kimi hak edimiş gibi görünen aşağılayıcı) esprileri, yine onun yayıncısı ile birlikte eşine yalan söylemeye çalışması, ilk randevunun hayali ve kitap kokteylinde Lemmon’ın “The Party” filmindeki Peter Sellers’ı hatırlatan şovu çok parlak gerçekten. Ne var ki film kadın ile erkek arasındaki savaşı iddia ettiğinin aksine ortaya pek de çarpıcı biçimde koyamıyor ve bu hali ile esinlendiği mizahın sinemasal karşılığını yeterince üretememiş gibi görünüyor.

Tıpkı kahramanımızın hayat anlayışına uygun şekilde, film evlilik öncesi çok daha dinamik ve eğlenceli bir havaya sahipken, evlilik sonrasında film dinamizmini yitiriyor ve sıradanlığa kaymaya başlıyor. Yine de bu ikinci bölümde çizgi karakterler ile oyuncuların birlikte görüntüye geldiği erkek-kadın savaşı sahnesi eğlendirmeyi başarıyor. Bu bölümdeki teknoloji elbette bugünün çok gerisinde ama yine de dönemin koşulları düşünülürse hayli başarılı. Kadın ile erkek arasındaki savaşın ezeli ve ebedi karakteri üzerine çizimleri sevimli ama anlatımı o denli çarpıcı olmayan “insanlığın sonu” bölümü de kendi içinde keyifli. Özetle başlangıçta uyandırdığı heyecanı daha sonra sürdüremeyen ve yenilikçi tavrını unutuveren film yine de ve özellikle ilk yarısında hayli eğlenceli.

(“Kadın Erkek savaşı”)

Bitmeyen Yolculuk / Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı – Adnan Bostancıoğlu (Söyleşi)

1980 öncesinde Dev-Genç ile başlayıp THKP-C ve Dev-Yol ile süren, 1980 sonrasında ÖDP ve Birgün gazetesi ile devam eden bir devrimci hayatının uzun bir söyleşi formatında anlatılan hikâyesi. Özellikle o günlere pek aşina olmayanlar veya sadece kulak dolgunluğu olanlar için çok daha cazip olan kitapta “içeriden” bir anlatımla aktarılan bu hikâye belki o dönemin bilinmeyenlerini ifşa eden bir yapıda değil ama ondan çok daha önemli bir yarar sağlıyor okuyana. Sarsılmaz bir inançla peşine düşülen bir hedefin ve o hedef için verilen tüm mücadelelerin kişisel roller asla abartılmadan, samimi ve dürüst bir içerikle paylaşıldığını hissediyorsunuz kitabı okurken. 12 Eylül’den sonra Dev-Yol’un pasif kaldığı suçlamalarına (bu suçlamanın anlamsızlığı bir yana) tutarlı cevaplar içeren kitap Müftüoğlu’nun kibar yaklaşımından dolayı sansasyon peşinde koşanları mutlu edecek kişisel suçlamalara girmiyor ama Hasan Cemal ve Murat Belge’ye bir açıklama getirme amacı ile verilmiş kısa da olsa cevaplar da içeriyor.

Kitabın bıraktığı en temel duygu, çekilen tüm sıkıntıların ve görülen işkencelerin de ötesinde, toplumsal bir idealin peşinde koşan insanların dünyasına bir kez daha tanık olmanın bıraktığı acı bir tat oldu. Savunulan her ne olursa olsun, insanların bireyselliklerini bir kenara bırakmayı başararak inandıkları uğruna mücadele edebildiği bir dünyanın ve elbette bu mücadele hakkının hem kişinin kendisi hem de yaşadığı toplum tarafından doğrulanmasının özlemi.

Don’t Drink The Water – Dave Matthews Band (1998)

Baş ucu albümlerinden biri oldu her zaman “Before These Crowded Streets” ve bu bir parça “karanlık” albümün tüm şarkıları da baş ucu şarkılarım. Birleşik Devletler’de bunca sevilip de Atlantik’in diğer yakasında asla o denli popüler olamayan başka böylesine olağanüstü bir şarkıcı/grup var mıdır bilmiyorum ama bu grup her zaman Dave Matthews’in bana hep samimi bir entelektüeli çağrıştıran ses tonu, kimi şarkılarının uzaktan (ve çoğunlukla oldukça uzaktan) country müziklerini çağrıştıran havası ve bir yandan “büyük” diğer yandan “doğal” şarkıları ile popüler sularda gezinen müziklerin de bir kalitesi olduğunun kanıtı oldu benim için.

Bu muhteşem albümden bir seçim yapmak zor ama sadece bugünlere özgü olmak kaydı ile tercihim “Don’t Drink the Water” şarkısından yana. Finaline doğru zirveye çıkan bir müzik ve Matthews’un şarkıyı “kötü” olanın ağzından seslendirme tercihi de dikkat çekiyor. Sondaki Alanis Morissette vokaline de dikkat.

“What were you expecting? / No room for both / Just room for me” sözleri çok ama çok şey söylüyor. Topraklarına, suyuna, havasına el koyulan tüm insanlar için ve günümüzde adına girişimci liberal denen tüm sömürenlere inat…

Hawaii, Oslo – Erik Poppe (2004)

“Sen de göründüğün kişi değilsin”

Oslo’da yirmi dört saat içinde yaşanan ve karakterlerinin yollarının kesiştiği çok karakterli/hikâyeli bir film.

Doksanlı ve iki binli yıllarla birlikte popülerliği artan çok karakterli ve karakterlerinin hikâyelerinin filmin bir noktasında kesiştiği filmlere Norveç’ten bir örnek. Kurguda hemen her hikâyeye eşit ağırlık verilmiş ve karakterlerin hemen hepsinin kişisel hikâyesi bir şekilde kendisini göstermeyi başarıyor film boyunca. Tüm hikâyelerin birleştirici kişisi rolünde ve Trond Espen Seim tarafından incelikle oynanan Vidar karakteri ve hikâyede yine kilit rol oynayan küçük gazete dağıtıcısı kız ise filmin ihmal ettiği ve bu nedenle de kendi elini zayıflattığı karakterler olarak dikkat çekiyor.

Çok hikâyeli filmlerde karakterlerin bir süre sonra yollarının çakışması kuşkusuz artık pek de orijinalliği kalmayan bir anlatım yöntemi ve bu yöntem ile anlatılan hikâyeni(leri)n inandırıcılığı ve çekiciliğinin sağlanabilmesi kimi koşullara bağlı. Tüm karakterlerin bir yandan genel hikâyenin parçası olması ama diğer yandan da kendi özgün ve çekici hikâyelerine sahip olması gerekiyor öncelikle. Elbette tüm bu “yolları çakışır” anları da zorlama duygusu yaratacak tesadüflerle değil doğal akışlar ile açıklanabiliyor olmalı. Bir de elbette filmin neden bu farklı hikâyeleri tek tek ele almak yerine ortak bir olay örgüsü içinde ele almayı tercih ettiğinin bir açıklaması sunulmalı. Tüm bu kriterler açısından ele alındığında filmin kimi zaaflarına karşın sınıfı geçtiği söylenebilir. Vidar karaketeri ve özellikle gazeteci kız sadece “sen göründüğün insan değilsin” cümleleri ile yetinmeden daha ayağı yere basan bir şekilde ele alınmalıydı örneğin. Çakışmalar evet zorlama içermiyor ama tesadüflerin rahatsızlık vermemesinin en temel nedeni filmin seyirciyi karakterlerinin yanına çekmeyi başarmış olması. Her bir karaktere ve hikâyesine ilgi ile yaklaşacağınız, akıbetleri için merak duyacağınız ve bir şekilde film bittikten sonra da bir süre sizinle kalacak karakterler bunlar.

Açılış ve kapanışı çok şık ve estetik kaleidoskop görüntüleri ile yapan film hikâye boyunca da özellikle sahne değişimlerinde bu güzel görüntülerden yararlanıyor ama bu görüntülerin hikâye ile ilişkisini kurmak seyircinin yorumuna bırakılmış. Belki filmdeki karakterlerin tümünün bir şekilde acısının olduğu, başta aşk olmak üzere bir şeylerin peşinden koştuğu ama hüznün ağır bastığı hikâyelerine rağmen tüm bu insanların bir araya geldiğinde ortaya çıkan insanlık resminin güzelliğinden de söz edilebilir ama kişisel yorumum (veya tercihim) tıpkı kaleidoskopun her sallanışında farklı bir resim oluşturması gibi resmi oluşturan parçaların da kaderin/tesadüflerin farklı bir yol çizmesi durumunda ortaya çıkaracağı hikâyelerin de farklılaşacak olması. Bu farklı sonuçların her biri kaleidoskop görüntüleri kadar güzel olur mu bilinmez ama Vidar karakterinin dediği gibi “anın tadını çıkarmak” ve karşımıza konan resmin bizim tek tercihimiz olmak zorunda olmadığını ve hayatımızı oluşturan parçaları farklı şekillendirerek (bir parça kendimizi sarsarak kısacası) daha farklı hayatlara geçiş yapabileceğimizi söylüyor film sanki.

Filmin orijinal müziği filme masalsı bir hava katarken asıl başarılı yanı filmde kullanılmak için seçilen şarkılar. Aralarında Tindersticks, John Lurie ve Arvo Pärt’ın da yer aldığı isimlerin eserleri filme ayrı bir renk katmış görünüyor. Sondaki “rüya gerçekleşecek/gerçekleşmeyecek” bölümü bir parça sinir bozucu olabilir ama aslında bu da karakterleri umursadığınızı gösteriyor ki bu durumu da filmin artısı olarak görmeli kuşkusuz.

Evet filmin belki çok orijinal bir yanı yok ve hikayeye katılan “gizem” öğesi gereksiz görünüyor ama sonuçta karakterlerini seyredene aktarmayı başaran ve iyi anlatılmış bir film var karşımızda. Oyuncuların tümünün (belki senaryonun gereksiz gizem zorlaması nedeni ile sakil duran gazeteci kızı oynayan oyuncu hariç) filmin samimi görüntüsüne katkıda bulunduğu film kesinlikle ilgiye değer özetle.