El Rey de la Montaña – Gonzalo López-Gallego (2007)

“Geyikten nasıl puan kazanabilirsin? Kuralları değiştirmenden sıkıldım. Ben tavşan öldürünce puan alıyor muyum?”

Eski kız arkadaşının yanına giderken yolda kaybolan bir adamın peşine düşen keskin nişancılardan kaçma hikâyesi.

İspanya sinemasının son dönemdeki gözde türlerinin arasında korku ve gerilim başta geliyor olsa gerek. Gonzalo López-Gallego’nun bu filmi hikâyesi boyunca ilgiyi ayakta tutmayı çoğunlukla başaran ve keskin nişancıların sonlarda ortaya çıkan kimliği ile seyirciyi şaşırtabilen bir çalışma. Sinemada örneğin “Deliverance” gibi pek çok başarılı örnekleri olan bir konudur şehirli bir insanın ıssız doğadaki “yabani” karakterlerden çektikleri. Bu film belki o düzeyde değil ama yine de özellikle son yarım saati ile hayli çekici olmayı başaran bir çalışma.

Çekimlerin yapıldığı mekânların çok doğru seçildiği dikkat çekiyor filmde. Hem kaçma ve takip sahnelerine imkân sağlayacak kadar sık bitki örtülerine hem de yalıtılmışlığı ve yalnızlığı vurgulayacak ısssız dağ görüntülerine ve ayrıca güzel görüntülere aracılık eden bir doğal örtüye sahip mekânlar. Kamera Leonardo Sbaraglia’nın yüzünü özellikle gerilim anlarında sık sık yakın planlarda göstererek kahramanımızın yaşadığı dehşeti özellikle finalde başarılı bir şekilde yansıtıyor seyirciye. Oyuncunun etkili oyununun bu başarıdaki katkısını da atlamamak gerek.

Bir bakıma “anlamsız şiddet” hikâyelerinden biri gibi görünüyor film ama burada anlamsız olan şiddetin kendisi, onun gösterilmesi değil. Issız köyde geçen finalde kameranın konumu seyirciyi sanki bir bilgisayar oyununun başındaki kişi yerine koyuyor ve tıpkı o oyunlarda olduğu gibi ekrandaki görüntü oyuncunun (veya seyircinin) sanki silahı tutan kendisi imiş gibi hissetmesini sağlayacak bir kadrajla veriliyor. Bu hissi finale yakın ortaya çıkan keskin nişancıların kimliği ile birleştirdiğinizde bu bilgisayar oyunu havası daha da anlam kazanıyor şüphesiz.

Hikâyenin kahramanının ve ona katılan kızın çok da iyi özelliklerle donanmış olmaması (erkeğin korkaklığı ve bencilliği, kızın hırsızlığı gibi) keskin nişancıların kimliği ile birlikte değerlendirildiğinde seyirciyi ortada bırakıyor ve bu da bir yandan hikâyeye daha nötr bakılmasını sağlarken diğer yandan da kahramanımızın korkusunu hissetmeyi bir parça zorlaştırıyor. Senaryodaki kimi aksaklıklara takılmadan, güzel görüntüler eşliğinde anlatılan ve yeteri kadar gerilim yaratmayı başaran bu filmi izlemekte yarar var. Başkalarının krallığına adım atarken bir kez daha düşünmek gerektiğini hatırlatan film, günümüz dünyasındaki şiddete gönderme yapan ama asla rahatsız edecek şekilde gösterilmeyen şiddeti ve gereksiz büyük vurguların peşinde koşmaması ile de saygıyı hak eden küçük ve yeterince sıkı bir gerilim. Son sahnelerinin başarısı filmin en çekici yanı şüphesiz.

(“King of the Hill” – “Dağların Hâkimi”)

En Familie – Pernille Fischer Christensen (2010)

“Sen benim babamsın ve yanında kalmak istiyorum”

Babanın hastalığı sonucunda dağılmaya başlayan bir ailenin hikâyesi.

Danimarka sinemasından etkileyici bir film daha. Bir aile dramını sade ama etkileyici bir dille aktaran film aile olmak, kan bağından kaynaklanan ve bu nedenle seçimimizın dışında kalan ilişkiler, sorumluluk, seçimler ve bu seçimlerde ne kadar özgür olduğumuz üzerine hani nerede ise dört dörtlük bir anlatıma sahip.

Sıkı ve filmin havasına çok uygun bir bir soundtrack eşliğinde anlatılan hikâye babanın ciddi bir hastalığı atlatmasının coşkusunu yaşayan bir ailenin aniden çıkan ölümcül bir hastalık ile baş etmeye çalışmasını anlatıyor. Yıllardır ailesi tarafından işletilen bir fırının geleceği babanın ve dolayısı ile etrafındakilerin “babadan sonraki” hayatları ile ilgili kişisel kararları için bir sembole dönüşüyor adeta. Kararlarımızda ne kadar özgür olduğumuz, bireysel önceliklerimizin sevdiklerimizinkiler ile çatıştığında ortaya çıkan durum ve başkaları adına bir şeylerden vaz geçmek üzerine düşünceler üreten ve seyirciye sorgulatan film tüm bunları bağırmadan ve yalın bir senaryo eşliğinde anlatılan ve sıradan görünen bir hikâye aracılığı ile yapıyor. Filmin hikâyesi ticari bakışlı bir yönetmenin elinde çok başka noktalara kayabilir ve daha önce yüzlerce örneği çekilmiş dramlardan birine dönüşebilirdi ortaya çıkan film. Oysa burada anlatılan adeta gerçek insanların gerçek hikâyeleri; altı çizilmeden anlatılan, bizlerin ve etrafımızdakilerin her gün başına gelebilen türden ve işte o sıradanlığı nedeni ile çarpıcı bir normalliğe sahip olan bir hikâye.

Baba rolündeki Jesper Christensen hastalık öncesi ve sonrasında sanki iki farklı insana hayat veriyor ve baştaki hayat dolu insanın daha sonra dönüştüğü kişiyi böylece çok daha vurucu bir biçimde canlandırıyor. Büyük kızı rolündeki Lene Maria Christensen ise filmin göbeğinde yer alan kararların odağındaki kişiyi hikâyenin sunduğu potansiyelin ve normal şartlar altında beklenebileceğinin aksine çok sade ve hatta “soğuk” biçimde canlandırarak abartı tuzağına düşmeyen ve doğallıktan alınan güçle kalbe değil beyine hitap eden bir oyun veriyor adeta. Özellikle son yirmi dakikasında çarpıcılığı zirveye ulaşan filmin bu başarısında tüm oyuncu kadrosunun ciddi bir payı var özetle. Ölüm anı ve sonrası, ölünün törene hazırlanması gibi sahneler filmin hikâyesinden bağımsız olarak kendi başlarına küçük bir film bile olabilirmiş gibi duruyor.

Yönetmenin teknik oyunlara girişmediği ve sakin bir nehir gibi akıp giden film bir yandan bireyin ölüme karşı duruşunun da bir örneğini veriyor. Kendi tutkusunun kendisinden sonra da sürdürülmesi filmde adeta bireyin kendi ölümünü önemsizleştime ve böylece onu yok sayma vazifesi görüyor. İlişkiler hangi zorluğa nereye kadar dayanabilir, kararlarımız aslında ne kadar bireyseldir veya daha doğru bir deyişle kararlarımızın aslında ne kadarını biz alırız gibi sorular üzerine düşünmek (ama muhtemelen bir cevap bulamamak) için ve üzerinde durduğumuz zeminin nasıl her an ayağımızın altından kayabileceğini hatırlamak için. Duygusal, sessiz ve gerçek filmlerden.

(“A Family” – “Aile”)

Finding Forrester – Gus Van Sant (2000)

“Acı bir hayal kırıklığı yaşamış öğretmenler ya çok etkili olurlar ya da çok tehlikeli.”

Yazı konusunda çok yetenekli bir gencin inzivaya çekilmiş bir yazar ile başlayan arkadaşlığının hikâyesi.

Gus Van Sant’tan “Good Will Hunting” ile aynı kategoriye alınabilecek bir film. Yetenekli bir genç, yönlendirici bir yetişkin, gencin içinde bulunduğu alt sınıftaki konumundan kurtulmasına aracı olacak yeteneği, gencin ilerlerken eski dostlarından uzaklaşması vs. bu filmde de yerlerini almışlar. Yönetmenin bir bağımsız Amerikan veya Avrupa sineması tadında başlayıp ana akım Amerikan sinemasının kalıpları ile ilerlemeye başlayan ve finaline de o kalıplar içinde ulaşan filmi yine de Van Sant’ın az da olsa dokunuşlarını hissettirdiği ve duyarlılığı ile etkileyebilecek bir eser olmuş.

Bir klaket görüntüsü ile başlayan film seyirciyi seyrettiğinin bir film olduğu konusunda uyararak bir anlamda bir “yabancılaştırmanın” peşine düşüyor ve doğal, yalın ve sıcak görüntüler içeren açılış jeneriği ile gerçek insanların gerçek görüntülerini aktaracak bir belgesel havası taşıyor ama film bu çıkışının gerisini getirmiyor çoğunlukla. Genç oyuncu Rob Brown’ın bu ilk oyunculuk deneyiminde hani nerede ise kendisini oynuyormuş hissini veren sade oyunculuğu ve yönetmenin gençlerin günlük hayatına dışarıdan değil içeriden bakmış havası veren tarzı bu filmin en sağlam taraflarını oluşturuyor. Finalinde Matt Damon’ın kısa bir sahnede sürpriz bir şekilde göründüğü film keşke girişteki havasını korusa ve bir genç ile bir yetişkin arasındaki dostluğun hikâyesini ve bu iki bireyin karşılıklı olarak birbirlerini dönüştürüp sınırlarını kırmalarına imkân vermesini klişelerden uzak daha yaratıcı bir şekilde aktarabilseydi diye düşünmemek elde değil.

“Good Will Hunting” filminde kahraman yeteneği sayesinde çıkışı ve umudu buluyordu ve burada da çok benzer bir durum var. Bu yaklaşım da şu soruyu getiriyor akla: Bu filmlerdeki gençler gibi çok “özel” bir yeteneği olmayan bir gencin yoksulluktan, eşitsizlikten, ırkçılıktan kurtulmasının yolu nedir peki? Adil ve eşit koşullar altında yaşayabilmek için “özel” yeteneklerimiz mi olması gerekiyor? Film eşitsizlikler üzerine hiçbir şekilde odaklanmadan sadece genç kahramanının çıkış hikâyesine takılmayı tercih ediyor. Üslup açısından da arada bir iki yavaşlatılmış görüntü filme herhangi bir yenilik katmıyor doğal olarak.

Dostluk ve dostların birbirleri için yapabileceği fedekârlık üzerine Gus Van Sant’tan hafif bir film. Bir açıdan edebiyat üzerine bir güzelleme olarak da görülebilir ama yönetmenin diğer pek çok filmin aksine çarpıcılığı az ve kalıcılığı yok.

(“Forrester’ı Bulmak”)

The Informant! – Steven Soderbergh (2009)

“Çoğu kimse bizim adımızı duymamıştır ama yedikleri her öğünde bizim parmağımız var”

Rakipleri ile anlaşarak fiyatları kendi lehlerine olacak şekilde ayarlayan bir firmada çalışan bir yöneticinin FBI için muhbirlik yapmaya başlaması ile gelişen olayların hikâyesi.

Hayvanların beslenmesinde kullanılan ve hayvansal gıdalar aracılığı ile insanların da tükettiği lizin adlı katkı maddesini üreten bir firmanın karıştığı ve 90’lı yıllarda gerçekleşen olayın dayandığı bir romandan uyarlanan film Matt Damon’ın film için aldığı özel kilolarla oldukça değişen fiziği ile öne çıktığı, esprili, tempolu ve keyifli bir çalışma.

Hikâyenin ikinci yarısından itibaren kahramanımızı “gerçekten” tanımaya başlamamız ile seyircisini şaşırtan film bu noktanın öncesinde ve sonrasında iki farklı tarzda ilerliyor. İlk bölüm iyi karakterli bir tedirgin adamın muhbirlik hikâyesi gibi gelişirken ikinci bölüm sürekli şaşırtmayı hedefleyen hikâyesi ile komedi yanı ve çarpıcılığı asır basan bir hava kazanıyor ve filmin çekiciliği de artıyor. Damon’ın çok başarılı oyunu film boyunca gözlerin onun üzerinde olmasını sağlıyor ve bu da hikâyenin daha yüksek bir ilgi düzeyinde takibine imkân veriyor. Damon’ın ilginç vücut dili ve konuşma biçimi ile etrafındaki tüm karakterleri ve belki de kendisini ve bu arada elbette bizi sürekli yanıltması ve bir anlamda da “aldatması” filmin en eğlenceli bölümleri şüphesiz. Burada senaryoya getirilebilecek en temel eleştiri dünya üzerinde milyonlarca insanın ürünleri daha pahalıya tüketmesine neden olan bir skandalın kendisinin nerede ise ikinci planda kalıp olayın içindeki bir bireyin, evet hayli ilginç olan, hikâyesine odaklanılması. Zaman zaman filmde hikâyedeki büyük resime de değiniliyor gibi oluyor ama tüm bunlar filmin odaklanmayı seçtiği hikâyenin komedi ve çarpıcı yönünü artırmaya hizmet ediyorlar daha çok. Yine de asıl hikâyenin ayrı bir film konusu olduğunu düşünerek, “The Informant” filmini kendi başına değerlendirmek daha adil bir yol olur.

Kimse ile konuşmaması talimatı verilen kahramanımızın bu konudaki beceriksizliğinin ortaya çıkması veya alınan rüşvet tutarının sürekli yükselerek bir türlü netleşmemesi gibi hayli komik ve eğlenceli sahnelere sahip olan film Soderbergh’in filmografisi içinde daha çok “Ocean’s” serisine yakın duran yapısı ile küçük ve yeterince eğlenceli bir çalışma. Bahsettiğim bu seriye göre ciddi bir artısı da var üstelik; cilası çok daha az, gösterişten kaçınılmış ve tüm o büyük laflardan uzak bir film bu. Kendisini ilgiyi hiç kaybettirmeden seyrettiren bir filme ve Matt Damon’ın çarpıcı oyununa kayıtsız kalmanın bir anlamı yok şüphesiz. Kendisini sadece başkalarına değil ve hatta ondan çok daha önce asıl kendisine farklı göstermeye çalışan bir adamın binlerce yalanla örülü hikâyesi eğlendirmesinin yanında hüzünlendirebilir de üstelik. Film boyunca Damon’ın canlandırdığı adamın iç sesi ile bize yansıyan günlük hayattan tespitleri de atlanmamalı.

(“İspiyoncu”)