Die Päpstin – Sönke Wortmann (2009)

“Bize aklımızı bahşeden Tanrı ise, akıl bizi ondan uzaklaştırır mı hiç?”

9. yüzyılda erkek kılığına girerek papalığa kadar yükselen bir kadının hikâyesi.

Batı sanatında üzerine epey roman ve oyun yazılmış, ve filme çekilmiş bir tarihsel figürün bu klasik biyografi formatında anlatılmış olan hikâyesi sinemasal açıdan çok önemli olmasa da özellikle din/tarih meraklıları ve tarihi anlatan filmlerden hoşlananlar için keyifli bir seyirlik olabilir. Katolikler için papalık tarihindeki en büyük skandallardan birini karşımıza getiren filmde görüntü yönetimi, kostümler, dekorlar vs yerli yerinde ama film hikâyenin hak ettiği karşılığı tam veremiyor gibi görünüyor.

Bir dış sesin anlatımı ile başlayan ve bu sesin film boyunca gereksiz bir şekilde sık sık hikâyeyi “işte sonra bu nedenle böyle oldu” diye açıkladığı film sonunda bu dış sesin sahibine kavuşarak bitse de bu tercihi ile yönetmen filmin akışını aksatmış. Fazlası ile düz bir anlatıma sahip olan filmin olay örgüsünün gerçekler ile ne kadar örtüştüğü tartışmalıdır muhtemelen ama bundan bağımsız olarak “kötü niyetli” bir bakışa çağrıştırabileceği çok şey var; okumanın/öğrenme hakkının sadece erkeklere tanındığı bir dünyada bir kadının erkek kılığına girmesi ve bunu bir dinsel ortamda anlatması ile “Yentl” filmini, yakışıklı kont ile yaşadığı aşkla Woody Allen-Soon Yi Previn evliliğini ve kariyer/evlilik ikilemi ile tüm kadınların sorununu hatırlamak mümkün film boyunca. Bu fanteziler bir yana, kadınların öğrenmesinin/düşünmesinin yasak olduğu bir dünyada bir kadının aşık, feminist ve papa olma süreçlerini derinlemesine olmasa da ele alması ve konusuna liberal bir kilise tarafından sponsorluğu üstlenilmiş gibi görünen saygılı yaklaşımı ve orta çağın dehşetini zaman zaman etkileyici görüntüler eşliğinde sunması ile ilgi toplayabilir. Klasik sinemanın biyografilerine düşkün olanlar ve mucizeleri sevenler için.

(“Pope Joan” – “Papa Joan”)

Hennessy – Don Sharp (1975)

“Lanet olası İrlandalılar. Ya diz çöküp dua edersiniz ya da diz çöküp birbirinize ateş edersiniz”

70’lerin İrlanda’sında yaşadığı trajik bir olay nedeni ile İngiliz parlamentosunu Kraliçenin konuşması sırasında havaya uçurmaya karar veren bir adamın hikâyesi.

İRA, İrlandalılar, katolikler, protestanlar, İngilizler, savaş, barış ve bağımsızlık. İrlanda meselesi üzerine çekilen pek çok filmden biri bu ve en ve belki de tek özgün yanı arka planda savaş teması olsa da kişisel bir çözüm bulma hikâyesine odaklanıyor olması. Bunun dışında çoğunlukla bir televizyon filmi havasında geçen, 70’lerin sinemasının tipik bir karakteristiği olan gereksiz zum kullanımının dikkat çektiği, baş oyuncuları dışındaki karakterlerin yeterince iyi işlenmediği ve özellikle küçük rollerdeki oyuncuların başarısız oyunlar verdikleri bir film karşımızdaki. Filmin iki ünlü baş oyuncusu Rod Steiger ve Lee Remick diğerlerinden bir adım önde olsalar da dikkat çeken, oyunculuklarından çok varlıkları. Bu iki oyuncuya yer veren bir film ne olusa olsun gerçek bir sinemasever için her zaman önemlidir.

Filmin senaryonun taşıdığı potansiyele rağmen çoğunlukla vasatı aşamamasının temel sorumlusu yönetmen Don Sharp olsa gerek. Kullandığı sinema dilinde herhangi bir özgünlük yok ve en azından iyi bir polisiye/drama olabilecek bu filmi vasat bir televizyon filmi kurgusu ve derinliği ile çekerek filmin akıbetini de belirlemiş. Yönetmenin en başarılı olduğu bölüm özellikle kurgusu ile dikkat çeken kraliçenin parlamentodaki konuşma sahnesi. Gerçek görüntüler ile kurguyu iç içe gösteren bu bölümde intihar bombacısının yakalanmaya çalışılması sırasında oluşan küçük kargaşa kraliçenin konuşmasına kısa bir ara vermesi birlikte kurgulanarak başarılı bir iş çıkarılmış ve kraliçenin konuşmasına ara vermesi ve başını kısa bir süre kaldırıp bakması sanki onun o kargaşayı farkettiği hissine yol açmış.

IRA ve İrlandalıların mücadelesi hakkında bilinenlerin ötesine geçmese de hem IRA’nın hem Scotland Yard’ın durdurmaya çalıştığı bir adamın bu kişisel hikâyesi yine de özellikle Steiger ve Remick ikilisinin varlığı ile ilgi çekebilen ve sonu tahmin edilebilir olsa da zaman zaman heyecan yaşatabilen bir film.

Lebanon – Samuel Maoz (2009)

“İnsan çelikten yapılmıştır. Tank ise sadece metalden”

1982’de İsrail’in Lübnan’daki saldırılarının bir tankın içindeki karakterler aracılığı ile anlatılan hikâyesi.

İsrailli sanatçılar 1982 yılında Lübnan’da gerçekleşen savaşın travmalarını yaşamaya devam ediyor. “Waltz with Bashir” filminde olduğu gibi burada da savaşın tüm çirkinliği ve savaşın içine atılan bireylerin (askerlerin) yaşadığı dehşet duygusu söz konusu. Her iki film de otobiyografik özellikler taşırken, yönetmen Samuel Maoz bu çok parlak filminde diğer filmin aksine anlatımı doğrudan karakterinin ağzından gerçekleştirmeyip eserini bir üçüncü şahıs hikâyesi gibi kurgulamayı tercih etmiş. Animasyon olan ilk film travmasını aşmaya çalışan bir adamın gerçekten ne olduğunu anlamaya çalışmasını anlatırken, bu film bizi o travmanın oluşum anlarına götürüyor. Bu farklılıklar bir yana, her iki film de gerçek bir sinema başyapıtı olarak sinema tarihinde yerlerini alacaklar.

Solmakta olan ayçiçeklerinin nefes kesici bir çekimi ile başlayan film yine aynı ayçiçeği tarlasında ama bu kez görüntüye bir tankı ekleyerek kapanıyor ve işte bu iki görüntü arasında sinemadaki en başarılı savaş karşıtı eserlerden biri olmayı başarıyor. Filmin kimilerince eleştirilen katliama uğrayanlara değil de katliamı yapan bireylerin dramına odaklanması ise pek yerinde bir yaklaşım değil doğrusu. Sonuçta, film burada bir aklama/açıklama peşinde değil aksine anlatması daha kolay olan kurbanın değil kendisine cellat rolü biçilmiş bireyin peşine düşerek zor olanı seçiyor. Filmi çekenin İsrail’den bir yönetmen olması bu gerçeği değiştirmemesi gereken bir durum. Benzer bir eleştiri Çeçenler ile savaşan genç Rus askerlerin (ve aslında savaşmaya zorlanan tüm bireylerin) sakin ve durgun hikâyesini anlatan Aleksandr Sokurov’un muhteşem filmi Alexandra’nın İstanbul film festivalindeki gösterimi sırasında seyircilerden de gelmiş ve yönetmene Kafkasya’daki bu savaşlarda Çeçenleri öldüren Rus ordusunu temize çıkarmaya çalıştığı söylenmişti. Burada kaçırılan nokta, savaşın dehşetinin sadece kurbanlar üzerinden değil karşı taraf üzerinden de anlatılabileceği gerçeği ve sanatçının sadece neyi anlattığının/anlatmadığının değil ama en az onun kadar anlatırken takındığı tavrın ne olduğunun da önemli olduğu.

Evet, savaşın içinde kapana kapılan bireylerin dehşetli bir hikâyesi bu film. Çoğunlukla bir tankın klostrofobik ortamında geçen film, dışarıyı da hemen sadece tankın periskopundan göründüğü kadarı ile gösteriyor. Bu yaklaşım tank içindeki askerlerin kapana kısılmışlık duygularını çok daha etkileyici biçimde aktarmaya yardımcı olan ve seyredeni de en az tankın içindekiler kadar bunaltan/nefessiz bırakan bir sonuç sağlamış. Tankın periskopundan görünenler ise öfkeli, korkan, nefret eden, anlamayan veya yaşananların dehşetinden donakalmış ve herhangi bir duygu emaresi taşımayan insan yüzleri. Kullanımı yasak olan fosfora “alevli duman” isminin verilerek kullanıldığı, asker ile sivilin birbirine karıştığı bir savaşı anlatan filmde tankın içindeki nerede ise gerçeküstü denebilecek görüntüler (eriyen kadranlar, tankın içindeki kaynar gibi görünen su birikintisi vs.) ve özellikle tank komutanının traş sahnesinde olduğu gibi askerlerin gerçeklik duygusunu yitirdiği anların görüntüleri oldukça etkileyici.

Hangi tarafta olursa olsun parçası olan herkesin savaşın kurbanı olduğunu net bir biçimde söyleyen filmde Suriyeli esir askerin tuvaletini yapmasına yardımcı olan İsrailli asker sahnesinde olduğu gibi veya tüm o kaosa ve cinnete rağmen bireylerin hala insani duyguları taşıyabildiğini gösteren ve her şeye rağmen insan varsa umut ta var dedirten anlar yok değil ama bir savaş ortamında bu umudun ne kadar gerçekçi ve kalıcı olduğu çok tartışmalı. Yönetmen Maoz bu ilk uzun metrajlı filminde usta işi bir gösteri sergileyerek seyredeni dehşetin ortasında bırakmayı başarıyor. Mutlaka görülmeli.

(“Levanon” – “Lübnan”)

White Hunter Black Heart – Clint Eastwood (1990)

“Biz Tanrıyız. Yarattığımız insanların hayatını kontrol eden küçük ve kötü tanrılar. Yaşamalarına veya ölmelerine karar veriyoruz”

Adı doğrudan belirtilmese de “The African Queen” filminin çekimleri sırasında yönetmen John Huston’ın çekimleri aksatan av tutkusunun hikâyesi.

Clint Eastwood’un klasik sinema anlayışını takip eden ve özellikle sinema tutkunlarını cezbetme ihtimali yüksek olan filmi kibire varan bir ukalalık, başına buyrukluk ve zekâ örneği bir yönetmenin hikâyesini anlatıyor. Sinemanın büyük yönetmenlerinden John Huston’ın filmde gösterilen ve bir romandan uyarlanan karakteri aslında ilk bakışta pek de bu yönetmene duyulan bir saygı/sevgi gösterisinin örneği değil gibi. Film daha çok onun tutkusunu, tutkusunun peşinden gitme kararlılığını, farklılığını ve sinemasal yetkinliğinden kaynaklanan gücünü arkasına alan cesaretini anlatıyor gibi. Hollywood gerçekleri ile kendi istediği sinemayı yapmak arasında elinden geldiğince ikincisinden yana tavır koyan, politik doğruculuğu dışlayan, söz ustası ve sık sık da Hemingway’i çağrıştıran bir profile sahip bir yönetmen bu filmde anlatılan. Dolayısı ile ilk bakıştaki izlenimin aksine karakterinin tutkulu ve özgür yaklaşımının yanında durduğu söylenebilir filmin.

Eastwood’un başrolü de üstlendiği film sanatçının en parlak oyunlarından birini vermesine fırsat verse da en az onun kadar başarılı bir isim senarist James Agee rolündeki Jeff Fahey olmuş. Diğer karakterlerin daha geride kaldığı film, Katharine Hepburn ve Humprey Bogart karakterlerini de canlandırarak sinemaseverler için gerçek bir nostalji duygusunun oluşmasına aracı oluyor.

Politik açıdan bakıldığında, yerli Afrikalılara ikinci sınıf insan muamelesi gösteren diğer beyazların aksine onlara daha yakın davranan bir karakter var karşımızda ama sonuçta bu yakınlık yine ve sadece “iyi bir beyazın” davranışın ötesine geçen bir tavır değil. Yerlilere daha iyi davranan bir karakterin varlığının asıl soruların sorulmasına engel olması mümkün değil çünkü. Beyaz efendi iyi olabilir ama ortada hizmet eden siyahlar ve hizmet edilen bir beyaz gerçeği var. Filmin bu konularla ilgili herhangi bir sorusu, derdi yok ve ırkçı kolonyalistlere karşı iyi bir kolonyalist kötünün iyisi gibi son tahlilde pek de bir farklılık içermeyen bir yaklaşım.

Görüntü yönetiminin zaman zaman “gün batımında Afrika” gibi klişelere sapan bir yaklaşımı olsa da genelde etkileyici olduğu film, anlattığı tutkuyu ve tutkunun sahibini gereği kadar iyi analiz etmemiş olsa da hem özellikle sinemaseverler için özel bir anlama sahip hem de kendisinin “sözcük, fikir ve melodi satan fahişelerden biri” olduğunun farkında olan ve bu nedenle seçtiği ayrıksı duruşu da ancak bir noktaya kadar götürebileceğini bilen karakteri ile ilgiyi hak ediyor.

(“Beyaz Avcı Kara Yürek”)