Yargıç ve Celladı – Friedrich Dürrenmatt

İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt’ın 1950 tarihli kitabı. Yazarın yaşlı dedektif Berlach karakterine ilk kez yer verdiği kısa roman (bir sonraki Berlach romanı olan “Şüphe” (Der Verdacht) 1952’del yayımlanmış) yazarın diğer pek çok eseri gibi hikâyesinin birtakım sorular üzerinden ilerleyen bir felsefesi de olan; bir sürprizini yavaş yavaş açarken, bir diğeri ile okuyucusunu şaşırtmaya devam eden ve Dürrenmatt’ın kıvrak kalemi ile rahat ve keyifli bir okuma tecrübesi sağlayan ilginç bir eser.

Kitap bir polisin arabasında öldürülmüş olarak bulunması ile başlıyor ve olayla ilgilenmekle görevlendirilen biri yaşlı biri genç iki dedektif ve cinayetle bağlantılı gibi görünen yörenin zengin ve güçlü adamı arasındaki bir oyun olarak devam ediyor. Diğerleri farkında olmasa da bu oyunun kurallarını ve oyuncularını belirleyen yaşlı ve ciddi bir rahatsızlığı olan dedektif Berlach’tır ve onun katil olduğunu bildiği ama bunu kanıtlamasının mümkün olmadığı bir adamı ele geçirmek üzerine kurduğu oyun okuyucu için keyifli bir macera sağlıyor. Dürrenmatt kitapta anlattıkları ve Berlach’ın eylemleri ve düşünceleri üzerinden okuyucuyu iyi nedir, kötü nedir, gerçek nedir, adalet nedir, adaleti sağlamak için her yol mübah mıdır soruları ile baş başa bırakıyor ve kendisi için söylenen varoluşçu felsefe ile polisiyeyi kaynaştırma becerisini ortaya koyuyor.

Berlach’ın ABD’deki kriminoloji uygulamaları hayranı olan amiri, üst sınıfın iktidarlar üzerindeki gücünün bir örneği olan bir başka karakteri ve “İşte biz insanlar birbirimizden korktuğumuz için devletler kuruyoruz” gibi sözleri ile yazarın politik duruşunun izlerini de yansıttığı romanda Dürrenmatt modern ve bilimsel yöntemler ile sezgiye dayanan eski usulleri de karşılaştırıyor ve olay örgüsünün ana parçalarından biri yapıyor. Hikâyenin kahramanı Berlach’ın yavaş yavaş ölüme doğru ilerliyor olmasının bir hüzün de kattığı eser “şeytanca şaka” ve bunun üzerine kurulu bir bahis aracılığı ile, iyi olmayı seçmekle kötü olmayı seçmek arasında fark görmeyen, bunu “rastlantıya göre kötülük ya da iyilik” olarak tarif eden ve kötülüğü “yalnızca özgürlüğün bir göstergesi, hiçliğin özgürlüğü” olarak gören ilginç karakteri ile de ilgi çekebilir. Yazarın yaklaşık 3 sayfa süren bir bölümde, geceyarısı bir evin içinde karanlıkta karşı karşıya gelen iki adam üzerinden hiç diyalog olmadan ve sadece tasvirlerle değme gerilim görüntülerine taş çıkartacak bir gerilim atmosferi yarattığı kitap, başka yol bulamadığı için yargıç olmayı seçen ve celladı da kendi belirleyen bir dedektifi anlatarak bir başka çekici alan daha sunuyor okuyucuya.

Televizyon, radyo, çizgi roman ve hatta operaya da uyarlanan kitap bir kez de sinema perdesinde hayat bulmuş: Maximillian Schell’in yönettiği ve 1975’te Almanya ve İtalya ortak yapımı olarak ve İngilizce çekilen, Dürrenmatt’ın da yazar rolünde göründüğü film (“End of the Game”) güçlü kadrosu (Martin Ritt, Robert Shaw, Jon Voight, Gabriele Ferzeeti ve Jacqueline Bisset’nin yanında, Donald Sutherland hikâyenin başındaki cesedi canblandırıyor!) Dürrenmatt’ın yarattığı dünyanın görsel karşılığını görmek isteyenler için iyi bir fırsat olabilir. Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz ve Macar televizyonlarının birer uyarlamasını yapacak kadar ilgilerini çekmiş olan romanda iki karakter arasındaki ilişki ve düşmanlık Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes ile Moriarty karakterlerini hatırlatabilir dikkatli bir okuyucuya. Yazarın İsviçre’de hikâyenin geçtiği yöreleri iyi tanımasının çevre ve doğa tasvirlerinde kendisini gösterdiği roman, kötü olmanın veya daha doğru bir ifade ile kötülüğü “rastlantı olarak- seçmenin doğası üzerine düşünmeye de teşvik eden, önemli bir “küçük” eser.

(“Der Richter und Sein Henker”)

Göl İnsanları – Kemal Tahir

Kemal Tahir’in 1939’da yazdığ ve 1941’de Tan gazetesinde tefrika edilen dört hikâyesinden oluşan ve ve ilk kez 1955 yılında basılan kitabı. 1969’daki üçüncü baskısında dört hikâye daha ilave edilen kitabın orijinalindeki dört öykü için Nazım Hikmet yazara gönderdiği 13 Mart 1941 tarihli mektubunda şöyle yazmış: “Senden o kadar defa dinlediğim, âdeta birçok satırlarını başlarken sonunu getirecek kadar hatırladığım ilk hikayeyi yine büyük bir lezzetle, iştiha ile ve gururla okuyorum”. Kemal Tahir’in hapishane arkadaşı olan Hikmet bir sonraki ve 7 Mayıs 1941 tarihli mektubunda ise beğenisini daha da ileri giden bir övgü ile dile getiriyor: “Hiç endişeye düşme. Göl İnsanları Türk edebiyatının en güzel dört hikâyesi olarak kalacaktır”. Tahir’in “Sahici Türk romanı işçimizin köylümüzün realitelerinden doğacaktır” düşüncesini doğrulayan ve o düşüncenin en parlak kanıtlarından biri olan kitap, Hikmet’in övgülerinin hâlâ geçerli olduğu güçlü bir eser. Sahici karakterleri ve yalın dili ile Kemal Tahir kitaptaki dört hikâye aracılığı ile Anadolu halkının çok sağlam gözlem ve analizlere dayanan bir portesini çiziyor.

Tahir “Biz romancılar, bu iki zümrenin (işçiler ve köylüler) yaşayışındaki eski ve yeni bütün özellikleri iyice öğrenmek, ekonomik ve sosyal şartlarındaki bütün değişmeleri aralıksız takip etmek zorundayız” demiş kitabın arkasında yer alan bir alıntıya göre. “Göl İnsanları” kitabında yer alan dört hikâyede, bu önerisini öncelikle kendisinin benimseyip uyguladığının tanığı oluyoruz. Türkçe için hedef olarak gösterdiği ve zenginliği, yalınlığı ve kıvraklığını övdüğü Orta Anadolu Türkçesi ile yazılan dört hikâye onun “toplumsal gerçekçilik” olarak adlandırılabilecek anlayışının da parlak örnekleri arasında yer alıyor. Lehçe taklidinden uzak durması ve dilin zenginliğini olanca gücü ile kullanması Kemal Tahir’in -tıpkı hedef gösterdiği gibi- millî olmasını sağlarken, evrensel bir düzeye açılmasına da yardımcı oluyor.

Kitaptaki ilk hikâye esere adını veren “Göl İnsanları”. Terkos gölü kıyısından merkeplerle çakıl taşıyan biri 12 yaşında çocuk, toplam altı işçinin ve onlara işi veren ve arada ziyaretlerine gelen bir adamı anlatıyor hikâye. Karakterlerin tümünü, uzun da olsa bir hikâyenin kısıtlı sayfalarında çarpıcı bir şekilde anlatabilen, her birini farklı özellikleri, düşünceleri ve kişilikleri ile bize tanıtabilen yazar sosyal gerçekçiliğin en dürüst örneklerinden birini oluştururken; bir yandan da işçi ve patron çelişkisi, boyun eğme ve hak arama, farklı sömürü türleri arasında gezinen içeriği ile saf bir anlatımın müthiş tadını veriyor okuyucuya. Bir cesedin bile yer aldığı bir hikâyeyi sakin ve güçlü bir dil ile anlatan Tahir birkaç karakter üzerinden Anadolu halkının inançlarını, zayıflıklarını, saflığını, yoksulluklarını ve tutarsızlıklarını getirmeyi başarıyor okuyucunun önüne ve çaresizlik ve isyan üzerine de düşündürebiliyor onu.

“Çoban Ali” adlı ikinci hikâyede yıllardır çobanlık yapan bir adamın, babasının daha fazla başlık parası nedeni ile başkasına vermek istediği bir kızla evlenme isteğinin sonuçları anlatılıyor. Çobanın ağasının henüz 15-16 yaşında olan oğlunun “beyliğin gereği” olarak devreye gimesi üzerinden ağalık ve ırgatlık düzenine, sistemin güç sahipleri ile olan doğrudan ilişkisine ve kadının bizimki gibi toplumlardaki kaderine uzanan değinmelerde bulunuyor Tahir. İlk hikâyedeki sessiz isyan, bu ikincisinde bir sessiz boyun eğmeye dönüşürken bir bakıma feodal düzenin dinamiklerini ustaca sergiliyor yazar ve şu cümlelerle bir sorgulamayı da başlatıyor: “Koyun kısmı fırtınanın patlayacağını, zelzeleyi, su baskını olacağını vaktinden önce seziyordu da, kuyruğunu paralayan kurdun ardı sıra neden koşuyordu?”.

“Gelin-Kadın Oyunu” adını taşıyan üçüncü hikâye diğer öykülerde de kendisine hep önemli bir yer bulan cinselliğin daha öne çıktığı bir eser. Bu kez kadının pasif değil, aktif bir rolde baskın olduğu bir hikâye bu ve Anadolu köylüsünün tüm o gelenekler ve muhafazakârlık örtüsü altında bastırılan, daha doğrusu bastırılmış görünen cinselliğinin aslında günlük hayatın ne kadar içinde olduğunun da bir örneğini anlatıyor. Bir kadının kendisini teyzesine götüren bir erkekle yaptığı uzun yürüyüşün bir “yolculuk hikâyesi”ne dönüştürdüğü öykü baştaki küçük sürprizi ve erkeklerin cinselliğin aptallaştırdığı halleri ile küçük bir eğlence de barındırıyor.

Kitaptaki son hikâye olan “Arabacı” gelişimi ve finali ile Amerikan kısa öykücülüğünün önemli isimlerini (örneğin O. Henry’i) hatırlatıyor. “Olaysız” bir öykü bu ve başlarına bir erkek arayan yoksul bir anne ve onun kızı ile evlendirmek istediği bir arabacının arzuları, çelişkileri ve kararsızlıkları üzerinden oldukça “içeriden” bir bakışla anlatıyor karakterlerini Kemal Tahir. Diğerlerinde olduğu gibi burada da Tahir’in yalın ve güçlü anlatım becerisi yaşananların gerçekçiliği konusunda en ufak bir kuşkuya yer bırakmazken, finali ile oldukça hüzün uyandıran bu hikâye sadeliğin ve sıradanlığın nasıl parlak bir başarıya araç olabileceğini de kanıtlıyor.

Karakterlerine ve yaşanan olaylara ancak onların içinde olan birinin olabileceği kadar yakından bakan Tahir’in bu öyküleri basit görünen yaşamların içindeki karmaşık zenginliği ve insan ruhunun toplumsal ve ekonomik koşulların, geleneklerin ve baskıların yarattığı maskelerin ardında bir şekilde canlı kalabildiğini gösteren içerikleri ile kitabı edebiyatımızın okunması gerekenleri arasına katıyor.

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde – Robert Louis Stevenson

İskoç yazar Robert Louis Stevenson’ın 1886 tarihli ve edebiyatın klasiklerinden birine dönüşen romanı. “Gotik roman” denen korku türünün en parlak örneklerinden biri olan kitap okumayanların bile bildiği, günlük dile çift kişiliği (birbirine taban tabana zıt kişilikleri) tanımlamak için kullanılan “Jekyll ve Hyde gibi” kavramını sokan popüler bir yapıt. Bilinen 120’den fazla sinema uyarlaması olan kitap ilk satırından sonuncusuna kadar okuyucunun ilgisini hep – ve giderek artan bir düzeyde- canlı tutarken, Henry Jekyll adındaki doktor arkadaşının ve onunla tuhaf bir ilişkisi olan Edward Hyde’ın gizemlerini anlamaya çalışan bir noterin hikâyesini anlatıyor. Mektuplar üzerinden farklı anlatıcılar kullanan kitap finalde Jekyll’ın uzun itirafı ile, olan bitenlerin arkasındaki sırrı açıklıyor okuyucuya. Finali dahil, konusunu bilseniz bile okuma keyfinin hiç azalmayacağı türden bir kitap bu ve insan ruhunun karmaşık yapısına popüler ama kesinlikle dikkate değer bir bakış atan bir klasik.

Sinema dışında tiyatro, radyo, televizyon ve çizgi romana da uyarlanan Stevenson’ın bu romanı başka romanlara da ilham kaynağı olurken, aralarında Men At Work, Nine Inch Nails, Judas Priest, The Who ve Serge Gainsbourg’un da bulunduğu pek çok müzisyenin ve grubun şarkılarında da hayat bulmuş onların yorumları ile. Çevirmen Zarife Laçinler romanı “ahlak üzerine simgesel bir öykü” olarak tanımlarken, eserin stoik olarak nitelediği şu yanının da altını çiziyor: “Yaşam, en ağır koşullar altında da olsa, cesaretle yaşanmalıdır”. Gerçekten de, en kaba özet ile romanın insanın içindeki iyi ile kötünün savaşını anlattığı söylenebilir. Hristiyanlığın her insanın Âdem’in suçunun taşıyıcısı olduğu inancı ile çocukları doğduğunda bu günahtan arındırmak için vaftiz etmesine uygun olarak, -ailesi sıkı bir katolik olsa da kendisini ateist olarak tanımlayan- Stevenson kötülüğün herkesin içinde olduğunu öne sürerek, Jekyll’ın bu yanını bastıramayıp, onun kendisinden farklı bir başka insan olarak ortaya çıkması ile karşı karşıya kalmasını anlatıyor. Herkeste var olan bir ikiliği, iki farklı karakteri birbirinden tamamen ayırarak yaşatmayı amaçlayan doktorun giriştiği tehlikeli oyunun sonuçları üzerinden de güçlü bir gerilim ve korku romanına dönüştürüyor yapıtını yazar.

Stevenson romanını yazarken bu denli popüler olacağını tahmin ediyor muydu bilinmez ama sonuç tam bir başarı olmuş onun adına. Öyle ki gizemi bilenler için bile okuması veya tekrar okuması kesinlikle her zaman keyif veren bir kitap var ortada. Yazarın son sözü eserinin kahramanına bırakması ve gerekli izahati onun yapmasını sağlaması çok doğru bir seçim olmuş ve karakterler arasında bir fiziksel farklılık (ya da buna neden olan bir fiziksel dönüşüm) yaratması da romanı zenginleştirmiş. “… karşılaştığımız bütün insanların tümünün iyilik ve kötülükten yoğrulmuş olmalarından…” diyor mektubunda Jekyll ve yaptığı seçimle “tümüyle kötülükten yoğrulan” kişiliğini yaratıyor. Stevenson böylece insanın kendi içindeki saf kötü ile yüzleşmesini ve kötü olanın kendisini dengeleyen iyiden ayrıştırıldığında ne denli korkutucu bir insan olarak ortaya çıkabileceğini güçlü bir şekilde getiriyor okuyucusunun karşısına. Toplumsal ve kişisel sorumluluklardan tamamen uzak duran ve bundan en ufak bir rahatsızlık duymayan bir ikinci kişilik herhalde okurlar için de bir çekicilik ve özlem yaratmış olmalı ki bugün hâlâ zevkle okunuyor bu eser. Stevenson’ın bir biyografisini de yazan Graham Balfour 1901’de romanın popülerliğinin “bir sanat eserine gösterilen ilgiden çok, halkın ahlâki içgüdülerine hitap etmesi”ne işaret ettiğini belirtmiş ve dinsel törenlerde bile romandan alıntıların yapıldığı konuşmalar olduğundan söz etmiş.

Sinema da hâlâ gündeminde tutuyor onu. 1908’de çekilen, bugün herhangi bir kopyası bulunmayan ve kesin olarak bilinmese de Otis Turner’ın yönetmenliğini üstlendiği söylenen ABD yapımı sessiz uyarlamadan 2017 tarihli Fransız yapımı “Madame Hyde”a (Yönetmenliği Serge Bozon yapmış) kadar sinema romanın çekici içeriğinden yararlanmış durmuş kendi tarihi boyunca. IMDB’deki seyirci puanlamasını baz alırsak, en sevilen uyarlama ise Rouben Mamoulian’ın 1931 tarihli ABD yapımı olmuş görünüyor.

Ünlü yazar Vladimir Nabokov romanın “iyi ile kötünün çatışması” olarak ele alınmasının doğru olmadığını çünkü Jekyll’ın dönemin değerleri açısından ahlaki açıdan tam bir iyi olarak görülemeyeceğini yazmış bir yazısında. Kuşkusuz doğru bir saptama bu ama öte yandan Jekyll’ın iyi ile kötünün birlikte yaşadığı bir bedende kötü ile iyi olanı tamamen birbirinden ayırmayı hedeflediğini düşünürsek, sonucun bizi yine o hep iddia edilen çatışmaya götürdüğü de açık. Güçlü dili, açık ve net anlatımı ve ezelî ve ebedî bir savaşı anlatması ile önemli, her kitapseverin okuması gereken bir Stevenson klasiği.

(“Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde” – “Dr Jekyll and Mr Hyde”)

Bay Perşembe – G. K. Chesterton

İngiliz yazar Gilbert Keith Chesterton’ın 1908 tarihli romanı. 1874 ile 1936 yılları arasında yaşayan Chesterton sanatında katolikliğini öne çıkaran bir yazar, filozof, eleştirmen ve alaylı ilahiyatçıydı ve sanatçılığı kadar aykırı düşünceleri ile de bilinen bir isimdi. Bazı eleştirmenler tarafından türü “metafizik gerilim” olarak tanımlanan bu kitabında yazar, dünyada kaos yaratmayı hedefleyen bir anarşist gruba karşı mücadele veren bir polisin hikâyesi olarak başlıyor ama ilerledikçe hem onu hem de okuyucuyu sürekli olarak şaşırtan sürpriz gelişmelerle devam ediyor. Mizahî bir yanı da olan akıcı dili, ardı arkası kesilmeyen şaşırtmaları ve kapanışta daha fazla kendisini gösteren felsefesi ile keyifli bir gerilim romanı.

Bir yandan metafizik unsurları olan ama bir yandan da metafizik gibi görünen bazı unsurlarının aslında normal birer durum olduğunu göstererek okuyucuyu eğlendiren kitabın kurgusunu sürekli bir sürpriz mantığı üzerinden oluşturmuş Chesterton. Karakterlerin gerçek kimliklerinden gerçek amaçlarına ve “en iyi saklanma şekli kendini tamamen ortaya koymaktır” ifadesi ile özetleyebileceğimiz gizlilik anlayışından eğlenceli diline okuyucunun ilgi ve merak duygusunu hep diri tutmayı başarıyor yazar ve anarşizmin yıkıcı tehlikesi üzerine ilgiyi hak eden bir eser koyuyor ortaya. Chesterton’ın kendi inançları, dünya ve politik görüşünün izlerini de sık sık hissettiğiniz kitap neyse ki bir tür muhafazakâr / dinsel manifesto olma tuzağına hiç düşmüyor. Anarşistlere karşı kurulan özel polis örgütü ile ilgili olarak şu ifadeler yer alıyor kitapta: “Bilim ve sanat dünyasının Aile ve Devlet’e karşı sessiz bir haçlı seferi hazırladıklarına kesinkes inanmaktalar”. 1925 tarihli “The Everlasting Man” adlı kitabında Batı uygarlığı özelinden yola çıkarak insanlığın manevî yolculuğunu ve gelişimini anlatan Chesterton’ın bu eserini İrlandalı yazar Clive Staples Lewis’in “Hristiyanlığın en iyi savunularından biri” ifadesi ile tanımladığını düşünürsek, bu tür izler çok da şaşırtıcı değil elbette.

Edgar Allan Poe 1844’de yayımlanan “The Pourlonied Letter” adlı hikâyesinde bir mektubun saklanma hikâyesini ve kimsenin bulamadığı bu mektubu Dupin adlı dedektifin nasıl ortaya çıkardığını anlatır. Hikâyenin kötü karakteri çok zekî biridir ve mektubu herkesin onu arayacağı saklama nokatalarına değil, masasının üzerine koyar; çünkü hiç kimse mektubun bu kadar açık bir yerde olabileceğini hayal edemeyecektir. İşte burada da Anarşistler Konseyi’nin başkanı yasa dışı faaliyetlerini herkesin içinde, açık açık ve yüksek sesle dile getirerek yürütür. Öyle ki iki devlet liderine düzenlemeyi düşündükleri suikasti bir lokantada garsonların yanında rahatça tartışırlar; çünkü herkesin bu kadar alenî bir konuşmayı ciddiye almayacağını bilmektedirler. Bu kurnaz oyun hikâye boyunca birkaç kez karşımıza çıkıyor ve her defasında Chesterton bizi gerçekçiliğine ikna edebiliyor okuduklarımızın.

Karakterlerden birinin ağzından, Gerçek anarşistlerin yoksul sınıftan, emekçi sınıfından değil, zenginler arasından çıkacağını, “Yoksullar… her şeyden çok, şöyle böyle bir hükümetin varlığını isterler… kendilerini sağlam bir kazığa bağlamak isterler gerçekten… Zenginlerse, ne türlü olursa olsun, yönetilmeye karşıdırlar her zaman. Aristokratlar hep anarşisttirler…” sözleri ile iddia eden kitabın (ve yazarının) bu söylemi tartışmalı kuşkusuz. Günümüz dünyasında zenginlerin zaten her türlü iktidarın iplerini ellerinde tuttuklarını düşünürsek, herhangi bir türden anarşizme ihtiyaç duymaları ve bu yolla, yönetenlere karşı durmaları pek de gerekmiyor doğal olarak.

Yazarın Hristiyanlığa uzak olanların anlayamayacağı bazı dinsel referanslarının kitapta dipnotla açıklanmaması bu baskıdaki (Milliyet Yayınları, 1998) önemli bir eksiklik. Anarşi Konseyi’nin her biri haftanın bir gününü temsil eden üyelerin sayısının 7 olması ve konseyin başkanının Pazar gününü temsil etmesi, Hristiyanlık inancına göre Tanrı’nın dünyayı 6 günde yaratıp, 7. Günde dinlenmesinin karşılığı örneğin ve bunu bilince karakterler, Bay Pazar’ın anlamı vs. daha netleşiyor ve olaylar daha bir yerine oturuyor. Kitapta özel bir anlamı olan “İçtiğim kadehten içebilir misin”in, İsa’nın iki müridine “onun ihtişamına özenmelerinin yanlış olduğu çünkü bunun için çektiği acıya onların katlanamayacağını” ifade etmek için sorduğu bir soru olduğunu bilmek finalin daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Bunun dışında Vedat Günyol gibi usta bir çevirmenle bağdaştırmanın zor olduğu problemler de var: “Aynı gemiye binmek” İngilizcedeki “Being in the same boat”ın doğrudan çevirisi olmuş ve İngilizcede aynı tatsız durumun paylaşıldığını söylemek için kullanılan bu ifade aynen çevirilince Türkçede o hissi verememiş doğal olarak. Bir başka örnek ise, Hristiyanlıkta hem İsa hem şeytan için kullanılan “Morning Star” ifadesi; ama İsa hep sabitken, şeytan kayan bir yıldızdır. Romanda karakterlerden biri zorlu bir anda bu cümleyi kullandığında bir tehlikeyi ve tuhaf bir durumu işaret ediyor ama çeviri “Sabah yıldızı kaydı” olunca bu anlam kayboluyor doğal olarak.

Romancı Kingsley Amis’in “Okuduğum en gerilimli kitap” diyerek övdüğü romanın en önemli uyarlaması Orson Welles’in 1938’deki radyo oyunu. Bunun dışında BBC tarafından da iki kez radyoya uyarlanan roman, Macar yönetmen Balazs Juszt tarafından sinemaya da taşınmış. Finali metafizik ve spiritüel boyutları ile bazı okuyucuları, özellikle de gerilim düşkünlerini bir parça hayal kırıklığına uğratmış olsa da hayli keyifli ve ilginç bir eser bu.

(“The Man Who Was Thursday”)