İskoç yazar Robert Louis Stevenson’ın 1886 tarihli ve edebiyatın klasiklerinden birine dönüşen romanı. “Gotik roman” denen korku türünün en parlak örneklerinden biri olan kitap okumayanların bile bildiği, günlük dile çift kişiliği (birbirine taban tabana zıt kişilikleri) tanımlamak için kullanılan “Jekyll ve Hyde gibi” kavramını sokan popüler bir yapıt. Bilinen 120’den fazla sinema uyarlaması olan kitap ilk satırından sonuncusuna kadar okuyucunun ilgisini hep – ve giderek artan bir düzeyde- canlı tutarken, Henry Jekyll adındaki doktor arkadaşının ve onunla tuhaf bir ilişkisi olan Edward Hyde’ın gizemlerini anlamaya çalışan bir noterin hikâyesini anlatıyor. Mektuplar üzerinden farklı anlatıcılar kullanan kitap finalde Jekyll’ın uzun itirafı ile, olan bitenlerin arkasındaki sırrı açıklıyor okuyucuya. Finali dahil, konusunu bilseniz bile okuma keyfinin hiç azalmayacağı türden bir kitap bu ve insan ruhunun karmaşık yapısına popüler ama kesinlikle dikkate değer bir bakış atan bir klasik.
Sinema dışında tiyatro, radyo, televizyon ve çizgi romana da uyarlanan Stevenson’ın bu romanı başka romanlara da ilham kaynağı olurken, aralarında Men At Work, Nine Inch Nails, Judas Priest, The Who ve Serge Gainsbourg’un da bulunduğu pek çok müzisyenin ve grubun şarkılarında da hayat bulmuş onların yorumları ile. Çevirmen Zarife Laçinler romanı “ahlak üzerine simgesel bir öykü” olarak tanımlarken, eserin stoik olarak nitelediği şu yanının da altını çiziyor: “Yaşam, en ağır koşullar altında da olsa, cesaretle yaşanmalıdır”. Gerçekten de, en kaba özet ile romanın insanın içindeki iyi ile kötünün savaşını anlattığı söylenebilir. Hristiyanlığın her insanın Âdem’in suçunun taşıyıcısı olduğu inancı ile çocukları doğduğunda bu günahtan arındırmak için vaftiz etmesine uygun olarak, -ailesi sıkı bir katolik olsa da kendisini ateist olarak tanımlayan- Stevenson kötülüğün herkesin içinde olduğunu öne sürerek, Jekyll’ın bu yanını bastıramayıp, onun kendisinden farklı bir başka insan olarak ortaya çıkması ile karşı karşıya kalmasını anlatıyor. Herkeste var olan bir ikiliği, iki farklı karakteri birbirinden tamamen ayırarak yaşatmayı amaçlayan doktorun giriştiği tehlikeli oyunun sonuçları üzerinden de güçlü bir gerilim ve korku romanına dönüştürüyor yapıtını yazar.
Stevenson romanını yazarken bu denli popüler olacağını tahmin ediyor muydu bilinmez ama sonuç tam bir başarı olmuş onun adına. Öyle ki gizemi bilenler için bile okuması veya tekrar okuması kesinlikle her zaman keyif veren bir kitap var ortada. Yazarın son sözü eserinin kahramanına bırakması ve gerekli izahati onun yapmasını sağlaması çok doğru bir seçim olmuş ve karakterler arasında bir fiziksel farklılık (ya da buna neden olan bir fiziksel dönüşüm) yaratması da romanı zenginleştirmiş. “… karşılaştığımız bütün insanların tümünün iyilik ve kötülükten yoğrulmuş olmalarından…” diyor mektubunda Jekyll ve yaptığı seçimle “tümüyle kötülükten yoğrulan” kişiliğini yaratıyor. Stevenson böylece insanın kendi içindeki saf kötü ile yüzleşmesini ve kötü olanın kendisini dengeleyen iyiden ayrıştırıldığında ne denli korkutucu bir insan olarak ortaya çıkabileceğini güçlü bir şekilde getiriyor okuyucusunun karşısına. Toplumsal ve kişisel sorumluluklardan tamamen uzak duran ve bundan en ufak bir rahatsızlık duymayan bir ikinci kişilik herhalde okurlar için de bir çekicilik ve özlem yaratmış olmalı ki bugün hâlâ zevkle okunuyor bu eser. Stevenson’ın bir biyografisini de yazan Graham Balfour 1901’de romanın popülerliğinin “bir sanat eserine gösterilen ilgiden çok, halkın ahlâki içgüdülerine hitap etmesi”ne işaret ettiğini belirtmiş ve dinsel törenlerde bile romandan alıntıların yapıldığı konuşmalar olduğundan söz etmiş.
Sinema da hâlâ gündeminde tutuyor onu. 1908’de çekilen, bugün herhangi bir kopyası bulunmayan ve kesin olarak bilinmese de Otis Turner’ın yönetmenliğini üstlendiği söylenen ABD yapımı sessiz uyarlamadan 2017 tarihli Fransız yapımı “Madame Hyde”a (Yönetmenliği Serge Bozon yapmış) kadar sinema romanın çekici içeriğinden yararlanmış durmuş kendi tarihi boyunca. IMDB’deki seyirci puanlamasını baz alırsak, en sevilen uyarlama ise Rouben Mamoulian’ın 1931 tarihli ABD yapımı olmuş görünüyor.
Ünlü yazar Vladimir Nabokov romanın “iyi ile kötünün çatışması” olarak ele alınmasının doğru olmadığını çünkü Jekyll’ın dönemin değerleri açısından ahlaki açıdan tam bir iyi olarak görülemeyeceğini yazmış bir yazısında. Kuşkusuz doğru bir saptama bu ama öte yandan Jekyll’ın iyi ile kötünün birlikte yaşadığı bir bedende kötü ile iyi olanı tamamen birbirinden ayırmayı hedeflediğini düşünürsek, sonucun bizi yine o hep iddia edilen çatışmaya götürdüğü de açık. Güçlü dili, açık ve net anlatımı ve ezelî ve ebedî bir savaşı anlatması ile önemli, her kitapseverin okuması gereken bir Stevenson klasiği.
(“Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde” – “Dr Jekyll and Mr Hyde”)
İngiliz yazar Gilbert Keith Chesterton’ın 1908 tarihli romanı. 1874 ile 1936 yılları arasında yaşayan Chesterton sanatında katolikliğini öne çıkaran bir yazar, filozof, eleştirmen ve alaylı ilahiyatçıydı ve sanatçılığı kadar aykırı düşünceleri ile de bilinen bir isimdi. Bazı eleştirmenler tarafından türü “metafizik gerilim” olarak tanımlanan bu kitabında yazar, dünyada kaos yaratmayı hedefleyen bir anarşist gruba karşı mücadele veren bir polisin hikâyesi olarak başlıyor ama ilerledikçe hem onu hem de okuyucuyu sürekli olarak şaşırtan sürpriz gelişmelerle devam ediyor. Mizahî bir yanı da olan akıcı dili, ardı arkası kesilmeyen şaşırtmaları ve kapanışta daha fazla kendisini gösteren felsefesi ile keyifli bir gerilim romanı.
İngiliz yazar Virginia Woolf’un ilk kez 1922’de yayımlanan ve geleneksel anlatımdan uzak bir dili seçtiği romanı. Bir olay örgüsünü anlatmaktan çok, Jacob Flanders adındaki baş karakteri üzerinden bir dönemi, bir nesli ve bir ülkeyi çağrışımlar, izlenimler ve gözlemler üzerinden sergileyen kitap deneysel denebilecek tarzına rağmen, ilginç ve güçlü bir şekilde kayıp, boşluk, arayış, tedirginlik gibi kavramları ince bir hüzünle geçirmeyi başarıyor okuyucularına. Jacob’ı İngiltere’de başlayan hayatı, oradaki çocukluğu ve gençliği ve daha sonra Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’ye yaptığı yolculuk boyunca takip eden Woolf, onu veya diğer karakterlerini kahramanlaştırmadan, hatta özel birtakım niteliklerle süslemeden anlatırken, sıradan bir görünümün altında güçlü bir etki elde etmeyi başarıyor.
Can Dündar’ın “uzaklara gitmek” ve “gidilen uzaklar”la ilgili yazılarının derlendiği 2002 tarihli kitabı. Arka kapaktaki tanıtım alıntısı ve girişteki yazılar uzaklara gitmeye şiirsel bir övgü havası verse de kitaba, daha sonraki yazılar Dündar’ın farklı ülkelere ve çoğunlukla bir gazeteci olarak gittiğindeki gözlemlerini içeriyor. Bu bakımdan tam anlamı ile ve eserin adının çağrıştırdığı bir bütünlüğe sahip değil bu derleme ama yazarın kıvrak ve -belki bazen dozu hafif kaçan- lirik dili ile okuması kesinlikle keyif veren bir çalışma olduğu rahatlıkla söylenebilir.