A Bucket of Blood – Roger Corman (1959)

“Anlamıyor musun, Carla? Onları ölümsüz yaptım. Aynı şeyi sana da yapabilirim”

Beat kuşağı sanatçılarının müdavimi olduğu bir cafede komi olarak çalışan bir adamın o sanatçıların arasına karışabilmek ve aşık olduğu bir sanatçı kadını etkileyebilmek için giriştiği işin hikâyesi.

Senaryosunu Charles B. Griffith’in yazdığı, Roger Corman’ın yönettiği bir ABD yapımı. Düşük bütçeli ve özellikle korku türündeki filmler ile tanınan yapımcı şirket American International Pictures’ın kendisine sağladığı sadece beş günlük çekim süresi ve toplam 50 bin dolarlık bütçe ile çekmiş bu filmi Corman. Michael Curtiz’in 1933 yapımı “Mystery of the Vax Museum” filminden ve kahramanının bir kedi ile olan macerası üzerinden Edgar Allan Poe’nun bir korku klasiği olan hikâyesi “The Black Cat – Kara Kedi”den esinlenmiş görünen hikâyesini film bir komedi havası da katarak anlatıyor. Komedisini dozunda tutarak ve kahkaha attırmaktan çok, gülümsetmeyi hedefleyerek gerilimine zarar vermemeyi de başaran bu alçak gönüllü yapım özellikle Corman filmlerini sevenlerin hoşlanacağı hayli eğlenceli bir yapım.

Sadece 66 dakika süren bu filmi bütçe ve süre kısıtı nedeni ile oldukça mütevazı koşullarda çekmiş Corman. Bu film için hazırlanan setleri Corman bir sonraki filmi ve bir korku klasiği olan “The Little Shop of Horrors – Küçük Korku Dükkânı”nda da kullanmış örneğin ve başroldeki Dick Miller da özellikle final sahnesindeki kendi görüntüsüne referans vererek yapım koşullarının yetersizliğinden oldukça şikâyetçi olmuş. Miller’ın yakınması haklı ama öte yandan filmin komedi ve korku karışımına da hayli uygun düşmüş bu durum bir zorunluluktan kaynaklansa da. Gösterime girdiğinde gazetelerde “Bir kova kan getirene bedava bilet” duyurusu ile tanıtılan film tüm korku ve komedi unsurlarının yanında Beat kuşağı sanatçılarını ve onların eserlerini de alaya alıyor eğlenceli bir şekilde. Açılış sahnesinde bir şairin o sırada doğaçlama olarak yazdığı bir şiiri okumasına tanık oluyoruz uzun uzun. Sanat, sanatçı, hayat vs. üzerine olan ve sanatçıyı öven şiir (“Bir tuval bir tuvaldir ya da bir tablo / Bir kaya bir kayadır ya da bir heykel / Bir ses bir sestir ya da bir müzik”) tüm jenerik boyunca devam ediyor. Hemen ardından cafedeki sanatçı tipler, orada bir uyuşturucu operasyonu için olduğunu sonradan anlayacağımız bir sivil polis ve tuhaf bir komi ile tanışıyoruz. Duyduğu şiiri anında hafızasına alan ve sanatçılarla ve özellikle de âşık olduğu bir kadınla sohbet etmeye ve aralarına girmeye çalışan komi patronunun haddini bilmesi yolundaki azarları ile muhatap olurken, kendisine iyi davransalar da sanatçıların alayının da sık sık muhatabı oluyor. Kendilerini seyrettiği için, araba içinde öpüşen bir çift de aşağılıyor kahramanımızı ve film onun sonraki aksiyonlarına hazırlıyor bizi.

Senaryo başta şair ve sürekli birlikte takılan ve hep uyuşturucunun etkisinde görünen iki diğer sanatçı üzerinden Beat kuşağı ile epey dalgasını geçiyor. Bu karakterlerin aralarındaki “entelektüel” tartışmalar ve havalı konuşmalar için esin kaynağını gittikleri cafelerden almış senarist Griffith ile yönetmen Corman ve kendileri de epey eğlenmişler anlaşılan bizi de eğlendirdikleri gibi. Özellikle cafedeki iki yakın arkadaşın aralarındaki tüm konuşmalar veya kominin ürettiği ilk sanat eseri üzerine şairin doğaçlama söylevi bu eğlence anlarının tipik örnekleri olarak gösterilebilir. Cafedeki tiplerin sadece konuşmaları değil kıyafetleri ve yemek tercihleri de aynı eğlencenin kaynağı olmuş görünüyorlar. Fred Katz imzalı ve sürekli bir tedirginlik havası yaratan müziklerin de katkı sağladığı eğlenceyi dozunda tutmayı da başarmış film. Böylece ne mizah filmin gerilimini etkiliyor olumsuz yönde ne de bu mizah yapay duruyor; tüm cinayet sahneleri bu başarının örnekleri olarak gösterilebilir. Finaldeki -bütçe ve zaman sorunu nedeni ile- eğreti ve yeterince etkileyici olamayan görüntü bir yana, Corman elindeki olanakları alçak gönüllü ama çekici oyunlar yaratmak için kullanmayı başarmış. Birkaç kez kamerayı farklı açılarda kullanarak veya önündeki kili yoğuran bir adamla soyunmakta olan bir kadını aynı karede gösterdiği sahnede olduğu gibi görsel imalarla seyirciyi etkilemeyi beceriyor.

Bu alçak gönüllü yapım kimi senaryo problemlerine sahip olsa da (örneğin sonlara doğru kadının keşfettiği gerçeği neden cafede herkese söylemeyip, kendi hayatını tehlikeye atarcasına cafeden dışarı kaçtığını anlamak zor; aslında muhtemelen tüm o çekici final bölümünü yaratabilmek için görmezden gelinmiş bu problem), Roger Corman’ın hayranları başta olmak üzere tüm sinemaseverler tarafından görülmeyi hak ediyor. Artık görmezden gelinmek istemeyen bir adamın saptığı ve kendisini kurtaramadığı bir yolda yaşadıklarını ve yaşattıklarını anlatan ve sanat dünyasındaki ikiyüzlülükleri de gündemine alan keyifli bir film bu, özet olarak. Baş karakteri başarı ile canlandıran ve bu yılın başlarında hayatını kaybeden Dick Miller’ı anmak için de iyi bir fırsat aynı zamanda.

Baya Al Maut – Faouzi Bensaïdi (2011)

“Ben bir paspasım; insanlar üzerimden yürüyorlar”

Kuzey Fas’taki Tétouan şehrinde yaşayan ve küçük hırsızlıklarla geçinen üç genç arkadaşın bir kuyumcuyu soymaya karar vermeleri ve aralarından birinin bir hayat kadınına âşık olması ile değişen hayatlarının hikâyesi.

2013’te Fas’ın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği bu Fas, Fransa, Almanya, Belçika ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımını Faouzi Bensaïdi yazmış ve yönetmiş. Üç genç adamın kendilerine bir gelecek vaat eder gibi görünmeyen bir toplumda kendi kurtuluş yollarını bulma yolunda içine girdikleri ve suçla örülü dünyalarını anlatan film bir bakıma Arap Baharı denen olayların neden ortaya çıktığının da resmini çiziyor bize. Hiçbir karakterin olumlu çizilmediği ve bu bakımdan hayli karanlık bir toplum panoraması ortaya koyan film gençlerin içinde yaşadıkları toplumdaki çıkışsızlıklarını sergilerken belki yeterince güçlü bir sinema dili ortaya koyamıyor ama yalın sineması ve tarafsız anlatımı ile ilgiyi hak ediyor.

Hapisten çıkan bir genç adamı karşılayan babası ve iki arkadaşını göstererek başlıyor film. İlk birkaç sahnede bu üç adamın yakın dostluklarına ve sıkı dayanışmalarına tanık ediyor bizi yönetmen ve bundan sonra izleyeceklerimiz de bu arkadaşlığın sınavı olarak da nitelendirilebilecek olaylar ve bu olayların sonunda da üç gencin akıbetleri oluyor. Faouzi Bensaïdi kendi yazdığı hikâyesinde Fas toplumundaki gençlerin sıkışmışlıklarını ve toplumsal düzenin onlara sağlayamadığı geleceği yasa dışı yollarla kendilerinin bulmaya çalışmasını anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken de ülkesinin sosyal durumunun da bir resmini çiziyor bize. Karakterlerden birinin, içine girdiği tarikat benzeri bir grup içinde süratle radikalleşmesi ve kuyumcu soygununa temel olarak, bir hristiyan olan İspanyol sahibini öldürmek için katılmayı kabul etmesinin gösterdiği gibi yönetmen gençlerin kendilerine herhangi bir umut ışığı vaat etmeyen bir ülkede sapabilecekleri yolları da işaret ediyor. Şiddet, radikal dinci hareketler, uyuşturucu ve yasa dışı eylemler gençlerin önündeki tek seçenek gibi görünüyor ve ne kadar iradeli olunursa olsun herhangi bir onurlu gelecek de sunmuyor bu düzen gençlere.

Kuşkusuz film tüm bir Arap Baharı’nın arka planını sunma çabasında değil ama bu aktivitelerin birkaç anayasal düzenleme dışında radikal bir iktidar veya sosyal değişikliğe yol aç(a)madığı Fas’taki arka planı için bir fikir veriyor yine de hikâye bize. Bunu yaparken ise, bireysel ya da en azından ilk bakışta öyle görünen bir hikâye üzerinden yapıyor bunu. Gerek sivil bireyler gerekse yönetimi temsil eden güçler (polisler) açısından bakıldığında da tek bir olumlu tip sunmuyor bize film ve buna bağlı olarak da hayli karamsar bir atmosfer oluşturuyor. Karakterlerden birinin diğerlerine söylediği “Diplomanın ona ne faydası oldu? Hiç! İş, okul, evlilik, çocuk ve diğer tüm işe yaramaz şeyler sadece bizi susturmak için. Bize sadece ölmeyeceğimiz kadar bir şeyler veriyorlar. Her sabah beşte onların pisliğini temizlemek için uyanmak istemiyorum” sözleri onların içinde yaşadıkları toplumsal düzene bakışlarını özetlerken, karakterler de bu bakışlarına uygun bir dünya kuruyorlar kendilerine.

Faouzi Bensaïdi karakterlerine ya da bize herhangi bir alternatif sunmuyor filminde ve sadece sergilemeyi tercih ediyor olan biteni ve belki de bu tercihine uygun olarak sade bir dil kullanmayı tercih ediyor genellikle. Tamamen değil, genellikle çünkü hikâye boyunca birkaç farklı sahnede bir parça biçimsel ve hatta stilize bir yönetmenlik tercihinde de bulunuyor. Örneğin gençlerden birinin tutkulu bir şekilde bağlandığı hayat kadınını ilk gördüğü sahne müziği, kamera kullanımı ve çocukların havaya fırlattığı teyp bantları ile biçimsel bir romantizm filminden alınmışa benzerken, aynı ikilinin gece kulubünde geçen ilk sahnelerinde de bir stilize filmde rastlasanız yadırgamayacağınız görüntüler geliyor karşımıza. Bu ve benzeri birkaç sahne dışında film klasik sinema diline bağlı kalıyor ve çelişkili görünen bu durum da sinema dili açısından bir parça olgunluk eksikliği gibi görünüyor. Hikâyedeki tek bir karakterin bile mutlu olmadığı, tümünün bir şekilde suça bulaştığı (ya da en azından onurlu davranmadığı) ve ailelelerin de ideal biçiminden çok farklı olduğu bu karanlık filmde Marc-André Batigne imzalı görüntüler bu atmofere uygun olarak çoğunlukla sanki koyu bir filtre kullanılmışcasına karanlık ve renklerin kaybolup yerini nerede ise siyah-beyaza bıraktığı bir havaya sahip. Yakın plan çekimlerin nadiren kullanıldığı film karakterlerine genellikle ne uzak ne yakın denecek bir mesafenin sağladığı belgeselvari tarafsızlıkla yaklaşıyor ve hikâyenin sosyal gerçekçi diyebileceğimiz tavrı ile örtüşüyor bu tercih.

Sevişmeye dönüşen kavga gibi klişe anları olsa da kimi sahnelerinde etkileyicilik yakalamayı başarmış film. Örneğin tüm bir final sahnesi ve filmin son 15 -20 dakikası mizanseni, kurgusu ve temposu ile hayli başarılı. Öyle ki bu anların başarısı tüm filme yayılsaymış çok daha başarılı bir sonuç elde edebilirmiş Faouzi Bensaïdi; terasta geçen bir öfke nöbeti sahnesi veya deniz kenarında üç arkadaşın kavga oyunu gibi bölümlerin de kanıtladığı bir durum bu. Üç arkadaşı canlandıran oyuncuların (Fehd Benchemsi, Fouad Labied ve Mouhcine Malzi) ve hayat kadını rolündeki Imane Elmechrafi’nin başarılı performanslar verdiği ve özellikle Malik rolündeki Benchemsi’nin dikkat çektiği filmde Richard Horowitz’in imzasını taşıyan ve dozunda bir Kuzey Afrika havasına sahipliği ile hikâyeyi destekleyen başarılı müzik çalışmasının da dikkat çektiği film yeterince güçlü değil ve sinema dili açısından da gerekli bir tutarlılığı içermiyor ama yine de ve hikâyesinin nasıl sonuçlanacağını tahmin etmenize rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma. Radikal dinci örgütlerin -doğuda veya batıda- nasıl kolayca insan kaynağı bulabildiklerini hatırlatması ve çözümün mevcut toplumsal ve ekonomik düzen içinde pek de mümkün olmadığını göstermesi ile de önemli bir film bu.

(“Mort à Vendre” – “Death for Sale”)

Handsome Devil – John Butler (2016)

“Hepimizin utandığı bir şey vardır, hiçbir zaman etkisinden kurtulamayacağımızı düşündüğümüz o utanç verici ânın, hâlâ sabahın dördünde bizi ter içinde uyandıran ânın anısı. Benim o korkunç ânım korktuğum için başıma geldi. Korkmuştum çünkü o güne kadar sahip olduğum tek gerçek arkadaşı kaybetmiştim. İnsanlar korktuklarında kötü şeyler yapıyorlar”

“Farklı” olması nedeni ile yalnız kalan bir öğrenci ve onunla aynı odayı paylaşan ve bir rugby yıldızı olan yatılı okul arkadaşının dostluğunun hikâyesi.

John Butler’ın yazdığı ve yönettiği bir İrlanda yapımı. Cinsel kimlik, etrafındakilerden farklı olmak ve büyümek üzerine bir hikâyesi olan film dram ile komediyi bir arada bulunduran, konusuna yumuşak bir yaklaşımı olan ve LGBTI bireylerin karşı karşıya kaldıkları ile ilgili sosyal bir mesaj verme gayretinde olan bir çalışma ve oyuncularının sıcak performansları ve duyarlı tavrı ile ilgiyi hak ediyor. Buna karşılık bir mesaj verme kaygısının fazlası ile dikkat çekmesi ve gereğinden fazla olumlu görünen havası nedeni ile yeterince güçlü bir çalışma da değil bu. Yine de çoğunlukla dram ve trajedi türü içinde ele alınan bir konuyu umudu koruyarak ve mizah katarak anlatması ve dostluğun değerini bir kez daha hatırlatması ile ilgi çekebilir.

Hikâye iki genç öğrenciyi ve aralarındaki dostluğu anlatıyor bize. Ned (Fionn O’Shea) 16 yaşında bir genç. Annesi ölünce babası bir başkası ile evlenip Dubai’ye yerleşmiş ve onun için de yatılı okul dışında bir seçenek kalmamıştır. Gitmekten nefret ettiği okulda rugby sporu neredeyse bir din olarak görülmekte ve Ned diğer öğrencilerden farklılığı nedeni ile sık sık zorbalık ve tacizle karşı karşıya kalmaktadır. O yıl okula gelen Conor (Nicholas Galitzine) ise daha önceki okulundan sık sık kavgalara karışması nedeni ile uzaklaştırılmış bir rugby yıldızı. Hayat ilki için zor, ikincisi içinse kolay görünmektedir bu okulda; çünkü kendisini okulda bir cezaevindeymiş gibi hisseden ve “…ve tıpkı hapiste olduğu gibi kimse kişiliğinizden hoşlanmıyorsa, kendinizi saklasanız iyi olur” cümlesini kendisine düstur edinen Ned için farklılığı bir sorundur. Connor ise yıllardır rugbyde bir şampiyonluğu olmayan okul için bu spordaki yeteneği ile müthiş bir fırsat olması nedeni ile el üstünde tutulur. Film bu uyumsuz ikilinin kötü başlayan ama zamanla derinleşen dostluğunu anlatırken bize, mesajlarını vermeyi ihmal etmeyen ve sakin dili ve mizahı ile dikkat çeken bir çalışma olmayı hedeflemiş ve bunu da başarmış görünüyor.

Ned karakterinin zaman zaman bir anlatıcı gibi ve esprili bir dille hikâyeyi zenginleştirdiği filmde bu iki genç dışında iki ana karakter daha var: İngilizce öğretmeni ve rugby koçu. Birbirlerine taban tabana zıt kişilikleri olan bu iki karakterin hikâyedeki temel varlık nedenleri sanki daha çok filmin mesajını verme araçları olmak gibi görünüyor. Koçun maço ve muhafazakâr yaklaşımının tam tersi bir noktada duruyor İngilizce öğretmeni ve bu iki karakterin varlığı ve kullanım şekli bir parça -klişe demesek de- fazlası ile alışılmış duruyor. Hikâyenin gelişimi ve finali de John Butler’ın amaçladığı gibi filmi “kendini iyi hisset” türüne yerleştiriyor. Başlarda İngilizce öğretmeninin “Asla ama asla başkasının sesini kullanmayın. Hepiniz birer bireysiniz… Tüm hayatınızı başkası olarak yaşarsanız, sizin asıl hayatınızı kim yaşayacak?” sözleri ile Ned’in finalde dile getirdiği “O yıl okuldaki herkes aynı dersi öğrendi: Başkasının sesini kullanmamayı” sözlerinin işaret ettiği bir akışı var hikâyenin özet olarak. Etkileyici bir sahnede İngilizce öğretmeninin Ned’e “başkasının sesini (sözlerini) kullanmama” dersini vermesi gibi mesajlarını kabalıkla değil incelikle veriyor film neyse ki ve sosyal mesajlı bir televizyon filmi olmanın ötesine geçebiliyor.

John Butler zaman zaman bölünmüş görüntü (split screen) tekniğine başvurduğu filmde hikâyenin yalın olmasını sağlayarak ve belli bir tempoyu hiç düşürmeyerek kolay ve rahat izlenen bir sonuç çıkarıyor ortaya ve kimi etkileyici sahneler ile de duygusal bir noktayı eğreti olmayan bir düzeyde yakalamayı başarıyor. Örneğin Ned ve Connor’ın birlikte söyleyecekleri şarkının provasını yaptıkları sahne dile getirilemeyenlerin elle tutulur hale getirilebildiği etkileyici bir bölüm. İngilizce öğretmeninin “Bir şeyi kendine saklamak ille de yalan söylemek anlamına gelmiyor” nasihatini verdiği ve kendi korkularını ve kabullenmelerini “Zamanla geçiyor” cümlesi ile açıkladığı sahne de benzer şekilde önemli bir ânı filmin. Buna karşılık finalde soyunma odasında sporcuların seçimi tam da bekleneni vermesi ile hayli klişe görünüyor ve filmin (ya da benzer havalı, “farklı” bireyleri anlatan tüm filmlerin) ortak bir kusurunu ortaya koyuyor: Ya Connor çok iyi bir rugby oyuncusu, bir yıldız olmasaydı? Ya “sıradan” bir öğrenci olsaydı? Ne olacaktı o zaman? Farklılıklarımızı “normal” insanların bizi kabullenmesini sağlayacak üstün yeteneklerimiz ile mi normal ya da kabul edilebilir kılabiliriz ancak? Bu sorunun bağlamında bakınca, bu film kolay olan tarafta duruyor ve örneğin Ang Lee’nin eşcinsel karakterleri sıradan bireyler olarak gösteren “Brokeback Mountain – Brokeback Dağı” filminin güçlü sahiciliğine ulaşamıyor.

Ned rolündeki Fionn O’Shea ve İngilizce öğretmenini oynayan Andrew Scott’ın güçlü ve sade performansları ile öne çıktığı filmde, bu oyuncuların ilki karakterinin mizahını, ikincisi ise korunaklı yaşamının yoruculuğunu başarı ile canlandırıyorlar. Diğer tüm oyuncuların da filmin genel sıcak havasına iyi bir uyum sağladığı filme Juhn Butler’ın şarkı seçimleri de önemli bir çekicilik kazandırmış. The Undertones’dan Prefab Sprout’a Trashcan Sinatras’dan Rufus Wainwright’a önemli isimlerin şarkıları melodileri ile hikâyeye önemli bir katkı sağlarken filmin yumuşak havasını da destekliyorlar. İyi yazılmış diyalogları ile de dikkat çeken film, anlattığı büyüme hikâyesini biraz fazla sevimli kılsa da keyifle izlenebilecek -belki çok da bir iz bırakmayacak- bir çalışma özet olarak.

(“Şeytan Tüyü”)

Le Doulos – Jean-Pierre Melville (1962)

“Doulos argoda şapka demektir. Polis ve suçluların dünyasının gizli dilinde Doulos şapkayı giyen kişiye de verilen isimdir: Polis muhbiri”

Hapisten yeni çıkan ve bir çalıntı mal aracısını öldürüp, elindeki mücevherleri ve parayı çalan bir adamın yeni soygununda destek aldığı bir diğer suçlunun polise muhbirlik yaptığını öğrenmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Polisiye sinemanın ustası Jean-Pierre Melville’den sıkı bir suç filmi. Pierre Lesou’nun aynı adlı romanından uyarlanan filmin senaryosu da yine Melville’e ait. Gerilimini aksiyonundan çok karakterlerinden ve yaratmayı başardığı atmosferinden alan film, türünün en önemli örneklerinden biri ve şık bir sinema eseri. Fransız sinemasının güçlü oyuncularından oluşan kadrosu ve Melville’in ustalıklı hikâye anlatma becerisi ile mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma bu.

Bir anti-faşist olan babasının Mussolini döneminde İtalya’dan kaçarak Fransa’ya yerleşmesi üzerine sekiz yaşından itibaren orada yaşayan ve Fransız sinemasının en ünlü oyuncularından biri olan Serge Reggiani’nin görüntüsü ile açılıyor film. Üzerinde trençkot ve başında bir şapkası olan, elleri ceplerinde yürüyen ve bu yürüyüşüne Paul Misraki’nin gerilim ve suç dünyasını başarılı bir şekilde çağrıştıran caz ağırlıklı müziğinin eşlik ettiği adamı uzun süre kesintisiz bir çekimle gösteriyor film. Sadece bu ilk sahne bile şık bir polisiye ile karşı karşıya olduğumuzu kanıtlamaya yeterli. Bundan sonra tanık olacaklarımız gücünü aksiyondan, kavgadan veya silahlardan çok anlattığı dünyanın atmosferini etkileyici bir şekilde yaratmayı beceren senaryosundan alan ve gerek Melville’in usta elinin gerekse sağlam kadrosunun katkısı ile zenginleşen çekici bir hikâyeyi getiriyor önümüze. Reggiani’ye muhbir rolündeki Jean-Paul Belmondo’nun yanında, küçük bir rolde etkileyici bir performans sunan Michel Piccoli ve Jean Desailly’nin de eşlik ettiği filmde ünlü Alman sinemacı ve o tarihte 23 yaşında olan Volker Schlöndorff da bir bar sahnesinde figüran olarak yer almış. Belmondo “Henüz neresi bilmiyorum ama polis ve gangsterlerin olmadığı bir yer varsa, orası olacak” sözleri ile yerleşmeyi planladığı yeri tarif eden karakterini gençliği ve sempatikliği ile göz dolduran bir biçimde canlandırırken, onun o masum görüntüsü altında gerektiğinde hayli sert davranabilen kişiliğini de inandırıcı kılmayı başarıyor. Reggiani ise ihanete uğrayan ve artık bir parça yorgun görünen adamın mücadelesini ikna edici bir şekilde sergilemeyi başarıyor ve senaryo onunla muhbir arasındaki mücadeleyi belki yeterince çarpıcı kılamasa da karakterinin hikâyesinin etkileyici olabilmesini sağlıyor.

Reggiani’nin yürüyüşü ve bu yürüyüşün sonlandığı yerde işlenen cinayet peş peşe iki sahnede hayli estetik görüntüler getiriyor karşımıza. Nicolas Hayer’in görüntüleri gerek bu iki sahnede gerekse daha pek çok sahnede siyah ve beyazın doğal estetiğini ve imkânlarını başarı ile kullanırken, gölgelerden ve farklı kamera açılarından da akıllıca yararlanıyor. Örneğin adı geçen cinayet sahnesinin sonunda sallanan lambanın yarattığı ışık-karanlık-ışık… havası ve gölgeler bu sahneye şık ama doğallığını da koruyan bir üslup getirmiş. Bu görsel başarı belki kimilerine göre bir parça “ucuz” olarak değerlendirilebilecek ama aslında hikâyeye yakışan tüm bir final sahnesinde de gösteriyor kendisini. Bu bölümdeki kamera açıları ve çerçevelemeler, mizansen anlayışı ve olayların “çözülme” şekli tanık olduğumuz anları kesinlikle hayli ilginç ve iz bırakıcı kılıyor. “Bu meslekte sonun ya aylaklık olur ya mermi manyağı” sözlerini haklı kılan bu final polisiye sinemanın en önemli anlarından biri şüphesiz.

Melville’in senaryosunun iki büyük başarısı var: Gerçeğin ne olduğu ve karakterlerin amaçları konusunda seyirciyi birden fazla kez ve tümünde de gerçekçi bir şekilde aldatabilmesi ve karakterlerin diğerlerine oynadığı kimi oyunlardaki ikna edici çarpıcılık. Reggiani ve Belmondo’nun karakterleri kendi hedefleri doğrultusunda ve ayrı ayrı planları ile ilerlerken tüm yaşananlar birbirine ustalıkla bağlanmış ve seyiriciyi düğümün nasıl çözüleceği konusunda merak içinde bırakıyor. Sonlara doğru Belmondo’nun muhbir karakterinin geriye dönüşle anlatıcı rolüne bürünmesi bir parça kolaya kaçmak gibi görülebilir belki ama Melville burada hem anlatıcı sesi iyi kullanarak hem de kısa ama açıklayıcı görüntülerle seyirciyi etkileyerek bu kolaylığı affettirmiş görünüyor ve daha da önemlisi bu anlatılanın gerçekliği konusunda yarattığı kuşku ile bir kez daha avlıyor seyirciyi. Martin Scorsese’nin en sevdiği gansgter filmi olan çalışma Melville’in siyah beyaz Amerikan polisiyelerine olan hayranlığının da izlerini taşıyor açık bir şekilde.Bu türün vazgeçilmez unsurlarının pek çoğu bu filmde de yerlerini almışlar: Trençkot, sigara, gölge, ihanet ve elbette başta silahlar olmak üzere diğer pek çoğu hikâyeye amaçlanan atmosferi ve stilizmi kazandırmak için ustaca kullanılmışlar kesinlikle. “Bob le Flambeur” filminde olduğu gibi burada da Melville erkeklere ait bir dünyayı anlatıyor ve bu dünyada kadınlar hep bir kötülüğün ya da en azından ters giden bir şeylerin kaynağı olurken, akıbetleri de pek iyi olmuyor. Melville kadın karakterlere bu sert yaklaşımını, bu yaklaşımı kendisinin değil, karakterlerinin gösterdiğini söylerek savunmuş kendisini bir açıklamasında ama bu durumun onun filmlerinde sıklıkla görüldüğünü belirtmekte yarar var.

Görüntülerin yanında sesin de kritik sahnelerde (örneğin muhbirin bir kadını cezalandırdığı bölümde radyonun ve ondan gelen film müziğinin sesinin ve radyonun kapatılması ile oluşan sessizliğin kullanılması oldukça etkileyici) iyi bir araç olarak yerini aldığı filmin başında görüntüye gelen sözün (“Seçim yapmak zorundasın: Ölmek mi yalan söylemek mi?”) hakkını verircesine karakterlerin sık sık yalan söylediği ve Melville’in de bizi “yalanlarla aldattığı” bu çalışma için Volker Schlöndorff “Paris’te çekildi ama tüm lokasyonlar Manhattan’ı çağrıştıracak şekilde seçildi” ifadesini kullanmış. Evet, Amerikan polisiyelerinden esinlenen ve etkilenen ama bir Fransız havasını da kesinlikle taşıyan bir film bu. Karakterlerin duygularını, korkularını ve hırslarını hikâyede aksiyonun önüne geçiren film anlattığı hikâyenin kahramanlarının birer birey olduğunu hiç unutmuyor ve bizim de hiç unutmamamızı istiyor. Kesinlikle görülmesi gerekli bir sinema klasiği.

(“The Finger Man” – “Unutulmazlar”)