Zjednoczone Stany Milosci – Tomasz Wasilewski (2016)

“Yolumuzu belirleyen aşk mıdır? Aşk burada, bir pazar ayininde duyduğunuzdan daha zordur. Rahat bir pazar gezisi değildir. Tanrım, sana sınırlarımı getiriyorum ve onları sonsuzlukla değiştiriyorum. Tanrım, bize merhamet et”

Rejimin değişmesinden bir yıl sonra ve geleceğin henüz belirsiz olduğu zamanlarda dört Polonyalı kadının yeni bir hayat arayışının hikâyesi.

Polonyalı sinemacı Tomasz Wasilewski’nin yazıp yönettiği, Polonya ve İsveç ortak yapımı olarak çekilen bir film. Berlin’de En İyi Senaryo ödülünü kazanan film dört farklı kadının birbirleri ile çakışan ve zaman zaman da iç içe geçen hikâyelerini özenl bir dil ile ve hayli karanlık bir atmosferi tercih ederek anlatıyor. Wasileswki’nin hikâyeyi 1990 yılında geçirmesi, dört kadının mutluluk ve yön arayışlarını ülkesinin o tarihteki arayışı ile illişkilendirmek amacını taşıyor kuşkusuz. Kapitalist düzene uyum sağlayan Polonya’nın doğruyu bulup bulmadığı ayrı bir tartışma konusu (Macaristan ve Türkiye ile birlikte Avrupa’nın hızla sağa kayan ve otoriter bir yönetimi benimseyen üç ülkesinden biri bugünlerde Polonya) ama mutluluk ve bastırılan duygularını tatmin etmenin peşine düşen kadınlara pek umutlu bir gelecek sunmuyor Wasilewski. Görsel dili ile de, hikâyesi ile de soğukluğu tercih eden yönetmen filmini sinema tarihinin en karanlık filmlerinden biri yapmış ki bu da hikâyeyi herkese göre değil, özellikle de sinemada eğlenmenin, iyi vakit geçirmenin peşinde olanlara değil, kategorisine yerleştiriyor rahatlıkla. Sinemada dertleri bu olmayanların ise başta oyunculuklar ve özenle yazılmış senaryosu olmak üzere filmden hayli keyif alacağı kesin.

Berlin Duvarı yıkılmış, Polonya’da rejim değişmiş ve ülke yeni düzene uyum sağlamaya çalışırken geçiş döneminin sancılarını da yaşamakta. Filmimiz işte bu dönemde dört kadının kişisel mutluluk arayışlarını anlatıyor bize ve en azından bu karakterler için pek de kolay bir hayat koymuyor önlerine. Diyaloglara yansıyan veya zaman zaman kulağımıza çalınanlar dışında ülkedeki karmaşayı anlatmaktan uzak duruyor film ve bu geri plan üzerinde dört bireyin kişisel karmaşalarını ve trajedilerini getiriyor önümüze. Wasilewski “Doları nereden buldun?” veya “kot aldım” gibi konuşmalarla veya kulağımıza gelenlerle yetiniyor ve bu geçiş döneminde kadınların hikâyelerine odaklanıyor asıl olarak. Mutsuz olduğu evliliğin içinde bunalan ve yerel kilisedeki genç rahibe tutku duyan bir kadın (rahibi duş alırken seyrediyor gizlice), evli bir doktorla ilişkisini adamın karısının ölümünden sonra da sürdürmeye çalışan bir okul müdürü (bu ilişkinin sürmesi için sonuna kadar gitmeye kararlı ve istemeden trajik bir olaya neden oluyor), model olmak ve “Batı”ya gitmek için çabalayan bir spor ve dans hocası genç kadın (trajik bir olay yaşıyor) ve ona aşık olan orta yaşlı bir öğretmen (belki de hikâyenin tek şanslı kişisi, her ne kadar istediğini hiçbir zaman elde edemeyeck olsa da); bu karakterlerin hikâyelerini ustalıkla örmüş senaryo ve oldukça “sert” ve karamsar bir yazgı çizmiş onlar için. Bu karanlık hava filmin görsel dilinde de bulmuş karşılığını. Zaman zaman ve uzun bir şekilde görüntüye gelen devasa bloklar halindeki konutların iç karartıcılığı veya açık alanlarda bile görüntüye hâkim olan klostrofobik atmosfer (görüntü yönetmeni Oleg Mutu müthiş bir iş çıkarmış gerçekten ve bu renkli filmi ruh hali açısından siyah beyaz ve soğuk bir biçime dönüştürmüş) hikâyeyi her anında karanlık ve soğuk kılıyor.

Ortalığı bolca -porno türünden olanların da aralarında olduğu- korsan videokasetlerin kapladığı günlerde geçen hikâyede din de önemli bir yer kaplıyor. Birkaç kez tanık olduğumuz pazar ayini ve orada “sevgi” üzerine yapılan konuşmalar ya da genç rahibin koca apartmadaki daireleri tek tek gezerek evleri ve içlerindeki kutsaması ve bu arada kilise için bağış toplaması gibi sahneler toplumun hayatında dinin -en azından görünürdeki- güçlü ama onlara hiç yardımcı olamayan konumunu gösteriyor bize. Wasilewski bu “soğuk” filminde hayatlarına onca girmiş göründüğü dört ana karaktere belli bir mesafeyi koruyarak bakmayı başarabilmiş ve bizim de onlara sempati ile değil objektif bir şekilde yaklaşmamızı istemiş. Filmin genel havası düşünülürse doğru bir tercih bu ve en azından kadınların başlarına gelenlerin bizi gereğinden fazla sarsmasına da engel oluyor bu şekilde yönetmen. Cinselliğin her hikâyenin merkezinde yer aldığı; mutluluk anlarına, hayal kırıklığına, öfkeye, ilkel güdülere veya tatmin olma arayışına eşlik ettiği filmde bize hikâyenin sertliğini arttıran bir “imkânsızlıklar” galerisi sergiliyor Wasilewski (filmin umutsuzluk dozunu daha da arttıran bu tercih kimi seyirciye fazla gelebilir kuşkusuz): Bir rahibe tutku ile bağlanmak, önce evli şimdi ise kendisini istemeyen bir erkeğe aşık olmak, kendinden hayli genç ve heteroseksüel bir kadına aşık olmak veya kapağı Batı’ya atabilmek gibi durumlar ve duygular var bu galeride. Sevişmelerin ya sert bir biçimde (bir başka duygunun dışavurumu sanki bunlar) ya da taraflardan birinin iradesi dışında gerçekleşmesi ve kahramanlarımızın imkânsız arayışları sırasında çılgınca şeyler yapmasını da filmin karanlığına ilave edebiliriz.

Sessziz anların ve boş mekanların öne çıktığı filmde dört kırılgan karakterin hikâyesini etkileyici bir şekilde anlatıyor Wasilewski ve umuda hiç yer bırakmamak gibi tartışmalı ve seyri zorlaştıran tercihine rağmen önemli bir başarı yakalıyor. Buz tutmuş gölde geçen trajik bir olayın doğru bir şekilde uzak çekimle gösterildiği sahneden saldırıya uğrayan bir kadının üzerinden bu saldırının “kalıntılar”ının sevgi ile temizlenmesinin gösterildiği bölüme, beklenen “sevgili” gelmeyince tek başına yenen bir yemekten muhtemelen hep hayal edilen ve buna kavuşmanın şaşkınlığının egemen olduğu dansa çarpıcı anlar yaratmış Wasilewski ve dört kadın oyuncusundan da oldukça etkileyici bir destek almış. Julia Kisowska, Dorota Kolak, Marta Nieradkiewicz ve Magdalena Cielecka’nın karakterlerinin hüzünlerini, yorgunluğunu ve umutsuzluğunu bu denli gerçek kılabilmesi hikâyenin zorlayıcılığını ve bilinçli soğukluğunu azaltıyor kesinlikle. Zor ama kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“United States of Love” – “Aşk Birleşik Devletleri”)

Toz Ruhu – Nesimi Yetik (2014)

“Metin, fantezinin kralı”

En büyük tutkusu arabesk müzik olan, temizlikçilik yaparak geçinen ve yalnız yaşayan bir adamın hikâyesi.

Nesimi Yetik ve Betül Esener’in birlikte yazdığı senaryodan Yetik’in çektiği ve yönetmenin ilk uzun metrajlı çalışması olan film sinemamızın son yıllardaki yüz akı örneklerinden biri. Bir hikâye anlatmaktan çok karakterlerin sergilendiği bir yapıyı tercih eden, bir olaylar zincirinden çok bir resim (gerçekçi, aşina ve sade bir resim bu) anlatan film, yalın dili ve sinemamızın sıkça aksadığı bir noktada, diyaloglarda gösterdiği başarı ile ayrıca önem taşırken, başoldeki Tansu Biçer’in olağanüstü performansının yanısıra yan karakterlerden birini canlandıran Ertuğrul Aytaç Uşun’un başarısı ile de dikkat çekiyor. Neyse ki sayısı kısıtlı kimi anlarda pek de gerekli görünmeyen farkılı kamera açılarını tercih ederek genel havasına aykırı düşen filmin “hikâye”sini ve karakterlerinin başlarına gelenlerini “umursamama” cesaretini göstermesini ve finaldeki beklenmedik görsel tercihini ayrıca takdir etmek gerekiyor.

Ailesinin karşı koymasına rağmen şarkıcı olmak için İstanbul’a gelmiş ve hatta zamanında bir kaset de yapmış bir temizlikçi Metin. Evlere ve bürolara temizliğe gidiyor ve anlaşılan uzun süredir hizmet verdiği müşterileri ile sıcak bir ilişkisi olan bu adamı film duygularını dizginlemiş bir şekilde getiriyor karşımıza hemen her zaman. Onu çok etkilediğini hissettiğimiz olayları bile sakinlikle ve -Tansu Biçer’in muhteşem bir vücut dili ve mimikleri ile süslü- sessizlikle karşılıyor. İstiklal Caddesi üzerinde kurulu bir platformda şarkı söyleyerek başvurduğu “Yıldız Sensin” yarışması, mecbur kalınca geçici bir süre evine sığınan manikürcü kız, İstanbul’da askerlik yapan ve izinlerini onun yanında geçiren yeğeni gibi öğelerin hayatına girmesi karakterimizi hiç kıpırdatamıyor gibi görünüyor. Oysa, özellikle manikürcü kızın gitmesinden etkilendiğini ve “içinde bir şeylerin kırıldığını” hissediyoruz (Tansu Biçer’e bir kez daha “bravo” buradaki performansı için!) adamın ama belki de şarkıcı olma hayallerinin gerçekleşememesinden kaynaklanan bir olgunlukla karşılıyor olan bitenlerin tümünü.

Bir bağımsız filmde, bir “sanat filmi”nde kolaylıkla tuhaf, gizemleri olan, ayrıksı bir karaktere veya bir ticari filmde bir karikatüre dönüştürülebilecek olan adamı, filmin tüm sadeliği içinde normal, gerçek ve doğal bir karakter olarak sergilemesi Nesimi Yetik’in en büyük başarılarından biri. Hiçbir şekilde adamı bir tuhaflıkla bir araya getirmiyor hikâye ve işte tam da bu bağlamda bakınca sinemamızın en iyi sergilenmiş (ya da çizilmiş) karakterlerinden birini oluşturuyor. Oysa diğer tüm karakterler için geçerli olduğu gibi adam hakkında da çok şey bilmiyor gibi görünüyoruz ama bir yandan da bunun eksikliğini hiç hissetmiyoruz. Evinde Özcan Deniz, İbrahim Tatlıses ve Müslüm Gürses gibi şarkıcıların posterleri asılı olan, yaptığı besteleri sürekli yanında taşıdığı küçük teyplere kaydeden ve zamanının büyük bir kısmını müşterilerinin temizlik işleri ve onlara eşlik etmekle geçiren bu adamın hikâyesini çoğunlukla tek planla oluşturulan sahnelerle anlatıyor bize Yetik. Karakterlerin görüntüye girip çıktığı tek çekimli bu sahneler bekleneceğinin (ya da korkulacağının) aksine bir monotonluğa/durgunluğa yol açmıyor. Kimi anlarda kameranın neden farklı bir konuma yerleştirildiğini (nerede ise gizli çekim havasında) anlamak mümkün olmasa da bu tür oyunlara başvurmadığında çok daha etkileyici olan bir çalışma bu.

Kahramanımızın yeğeni rolündeki Ertuğrul Aytaç Uşun’un göründüğü her sahnede doğal oyunu ile göz doldurduğu filmde kimi sahnelerdeki amatör oyunculuk bir parça farklı bir hava yaratması nedeni ile rahatsız ediyor. Örneğin Melda Öner bağımsız filmlerde sıkça gördüğümüz bir amatörlükle canlandırıyor karakterini. Buna karşılık tüm karakterlerine çok iyi yazılmış diyaloglar aracılığı ile üzerinde çok rahat oynanabilecek bir alan sağlıyor film. Hemen tüm konuşmalar, örneğin uzun uzadıya gösterilen asker kıyafeti alışverişi sahnesindekiler, adeta gizlice kaydedilen bir gerçek konuşmadan aynen alınmışcasına sahici duruyor. Bu karakterlerle rahatlıkla sinemamızın “bunalım filmleri”nden birine dönüşebilecek hikâyenin bu denli gerçek görünmesinde ve işte örneğin tepeden İstanbul’u seyrederken bir yandan içen bir yandan da çalan türküye eşlik ederek oynayan amca ve yeğeninin görüntüsünün bu denli çarpıcı olmasında tüm bu diyalogların çok önemli bir payı var kesinlikle.

Nesimi Yetik’in üniversiteden arkadaşı olan ve intihar ederek hayatına son veren Selman Karaca’ya ithaf ettiği film hikâyeye akıllıca yedirilmiş bir şekilde bize bir “yiten dünya” anlatmaya da soyunmuş ve bunun da üstesinden gelmiş. Eskiden konser organizatörü olan ama şimdi asıl olarak Çin’den küçük elektronik eşya ithalatı işine girişen organizatörün bu dönüşümünden aynı adamın bir sahnede “albüm mü kaldı artık?” diyerek değiştiğini vurguladığı müzik dünyasına, kahramanımızın kayıtlarını küçük bir el teybine yapmasından hâlâ bir kasetçalar kullanmasına veya hikâyedeki tüm o yaşlı karakterlere ve onlardan birinin kitaplık temizliğine hep artık sona eren bir şeyleri odağına almış hikâye. Mekanların genellikle Beyoğlu’nun “eski” bölgelerinde olmasının da desteklediği bu durum günümüzün hız ve şiddet dolu hayatında karakterimizin ayrıksı bir noktada durduğunu da anlatmaya yarıyor kuşkusuz.

“Küçük” bir insanın “küçük” dünyasını, onu sömürmeden anlatan, hemen tüm görüntülerinde yer alan bir karakteri mahremiyetini koruyarak anlatan film herkese göre değil şüphesiz, özellikle de “olay” görmek isteyenlere göre değil kesinlikle. Belki özel bir sinema dili oluşturamamış ama çok iyi yakalanmış gözlemleri tam bir dürüstlükle perdeye getiren bir film bu ve kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Indiscreet – Stanley Donen (1958)

“Evli olmamasına rağmen ne cüretle benimle sevişir?”

Aşktan umudunu yitirmiş bir kadın oyuncunun evli olduğunu söyleyen bir erkeğe aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu Norman Krasna’nın kendi oyunundan (“Kind Sir”) uyarlayarak yazdığı, Stanley Donen’ın yönettiği ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Klasik Holywood’un esintilerini taşıyan, bir oyundan uyarlandığını ret etmeyen bir şekilde bolca konuşulan, bir parça ortalama geçen ilk yarısından sonra ikinci yarısında artan komedisi ile temposu hızlanan bu film başrollerdeki Ingrid Bergman ve Cary Grant’in varlıkları ile de önemli olan bir çalışma ve Hollywood’un en iyilerinden olmasa da ilgiyi hak eden bir klasik.

Filmin açılış jeneriğini alanının ustası olan Maurice Binder tasarlamış; Binder epey katkı sağladığı Bond filmlerinin aksine burada -doğal olarak- hayli yalın bir tasarımı tercih etmiş ama tıpkı o filmlerde olduğu gibi burada da hikâyeye göndermeleri var çıkardığı işin. Sarı bir gül ile başlayan jenerik, ardından önce sarı ve kırmızı çok sayıda gülü gösteriyor bize ve sonra da birer sarı ve kırmızı gül ile sona eriyor. Bu sırada jenerikteki isimler de bu güllere iliştirilmiş havası verilen birer kartın üzerinde görüntüleniyorlar. Sade ama eğlenceli bir tasarım bu ve hikâyenin komedisini değil ama romantizmini anlatıyor bize daha sonra tanık olacağımız şekilde. Evet, eski usul bir romantik komedi bu. İlk yarısında romantizmi, ikinci yarısında ise komedisi öne çıkan filmi önemli kılan yanlarından biri hikâyesi ile seyirciyi bir bakıma ters köşeye düşürmesi: Kendisine evli olduğunu söyleyen bir adama aşık olan ve bundan vazgeçmeye de niyeti olmayan kadın, durumun kendisine söylendiği gibi olmadığını anladığında tepki gösteriyor. Bu bilgiyi alana kadar romantizmi ağır basan hikâye bundan sonra bir komediye dönüşüyor.

Evli bir erkeğe aşık olmak, “İstakoz değil, bir erkek istiyorum! Bu gece, burada bir erkeğe ihtiyacım var” gibi bir cümleyi – her ne kadar bir komik sahnede ve cinsellikle hiç ilgisi olmayan bir bağlamda olsa da- söylemek ve -ilk görüşte çarpılacak kadar zayıf olsa da- aşk için erkeğin adım atmasını beklemeden harekete geçmek gibi “cesaret gerektiren” davranışları olan kadını Ingrid Bergman’ın oynamasında Hollywood tarzı bir kurnazlığın olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Evli olan İtalyan yönetmen Roberto Rossellini ile kendisi de evliyken ilişkiye giren ve bu ilişkiden bir çocuk sahibi olan Bergman dönemin Amerikan muhafazakârlığına epey ters düşmüş ve uzun süre Hollywood’dan uzak kalmıştı bu nedenle. Bu filmdeki hikâyenin gerektirdiği “cüretkâr” kadın rolünü ona vermek Hollywood’un pazarlama anlayışının da sonucu olsa gerek. Filme kaynaklık eden oyun New York’ta geçerken, burada hikâyenin Londra’ya alınması da Bergman’ın 1956 tarihli “Anastasia – Çarın Kızı” ile tekrar Hollywood için çalışmaya başlasa da 1969 tarihli “Cactus Flower”a kadar çekimleri Hollywood’da gerçekleştirilen filmlerde rol almaması (veya alamaması) ile ilgili olsa gerek.

Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri kuşkusuz Ingrid Bergman ve burada da karakterini hem romantik hem komik anlarda sağlam bir şekilde canlandırıyor. Kadının bir yandan güçlü görünen ama bir yandan da içindeki mutsuzlukla baş etmeye çalışan ve artık yorulan yanını çok iyi sergiliyor ve Grant’ın aksine hikâyenin hem romantizmine hem komedisine üst düzey bir katkı sağlıyor. Grant ise ilk yarıda -senaryonun da sonucu olarak- bir parça durgun (filmin bu yarısı da genelde ortalama bir düzeyde seyrediyor zaten) bir görünüm sergilerken, ikinci yarıda komedi ile birlikte açılıyor ve hatta çok eğlenceli ama biraz fazla uzatılmış balo sahnesinde tam bir komedi oyuncusu performansı sergiliyor. Karakterinin bu sahnedeki altı çizili komedisi aslında bir parça eğreti durmuyor da değil çünkü önceki hâline çok zıt bir kişilik sergiliyor burada Grant ama yine de sahnenin eğlencesini azaltmıyor bu durum neyse ki.

Bergman’ın şık kostümlerinin de dikkat çektiği ve o tarihte 43 yaşında olan oyuncunun olgun güzelliğine duru bir zarafet kattığı filmin klasik ve/veya etkileyici kimi sahnelerini de anmakta yarar var: Bergman ve Grant’in ikiye bölünmüş görüntü (“split secreen” diye adlandırılan tekniği popüler kılan ilk filmlerden biri olmuş bu çalışma) ile yaptıkları telefon görüşmesi sansür nedeni ile ikiliyi aynı yatakta göster(e)meyen yönetmenin doğru bir tercihi olmuş. İki farklı yerde ve her ikisi de kendi yataklarında olan erkek ile kadının bedenlerinin ve özellikle ellerinin hareketleri üzerinden onları aynı yatağa koyabilmiş ve bir aşk sahnesi çekmeyi başarmış Donen. Kimi başka sahnelerde olduğu gibi bunu da tek planda çekmiş yönetmen ve iki tecrübeli oyuncunun katkısı ile başarılı bir sonuç elde etmiş. Asansörcünün varlığı nedeni ile sessiz geçirilen kısa anlar veya kahvaltı masasında kadının yaşadığı tedirginlik gibi başka dikkat çekici anları da var filmin.

Hemen tüm romantik komedilerde olduğu gibi bir süre sonra nasıl sonlanacağını öngörebildiğiniz film ikinci yarısında daha etkileyici olan bir çalışma ve gerek romantizminde gerekse komedisinde yeterince güçlü değil aslında. Senaryoyu yazan Krasna’nın oyununun Broadway’de uzun bir ömrünün olmamasının da açıkladığı bu eksikliğe rağmen, başta Bergman’ın varlığı nedi ile olmak üzere ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve üstelik Freddy Young’un başarılı görüntüleri ile Cecil Parker, Phyllis Calvert, Megs Jenkins ve David Kossoff’un eğlenceli karakter oyunculukları gibi artılara da sahip.

(“Sonsuz Aşk”)

Punch-Drunk Love – Paul Thomas Anderson (2002)

“Ondan bir psikiyatrist ismi istemedim, başkası ile karıştırmış olmalı.. ve bu pudingler de benim değil… ve bugün bu takım elbiseyi giyiyorum çünkü sabah çok önemli bir toplantım vardı… ve durduk yerde ağlama problemim yok”

Yedi kız kardeşi olan, bir promosyondaki açığı keşfederek ömür boyu yetecek kadar uçuş mili kazanmak için yüzlerce puding satın alan, bir seks hattını aradıktan sonra başı derde giren ve bu arada bir de aşık olan psikolojik sorunlu bir adamın hikâyesi.

Paul Thomas Anderson’ın yazıp yönettiği bir Amerikan yapımı. Cannes’da yönetmenine -Güney Koreli Im Kwon-Taek ile paylaşılan- ödül getiren çalışma hayli dinamik, eğlenceli ve farklı bir çalışma olarak görülmeyi hak ediyor. Yönetmenlik ödülünün hak edildiğine kesinlikle ikna olduğunuz biçimsel ve görsel başarısının yanında, hayli ilginç baş karakteri ve ona eşlik eden diğer tüm “değişik” karakterleri ile içeriği açısından da ilginç bir film bu. Adam Sandler’ın zor bir rolün altından kolaylıkla kalkabilmiş olmasında belki en az yeteneği kadar karakterinin zaten onun daha önceki rollerinde gereksiz abartıya başvurarak gittiği yerde duruyor olması ve filmin genel havasının da onun bu oyunculuğuna uygun görünmesi de etken olmuş görünüyor. Tüm tuhaflıkları (ve bunlardan ortaya çıkan ilginçlikleri) bir kenara bırakıldığında, hikâyenin aslında ortalama bir romantik komedi olduğunu ve Anderson’ın bunu bir takım çekici garipliklerle ustaca süsleyip önümüze koyduğunu düşünmeden de edemiyorsunuz ama buna rağmen ilginç bir fillm bu.

Paul Thomas Anderson sadece Adam Sandler’ı ilginç bir karakter yapmakla yetinmemiş; açılış sahnesinde, kahramanımızın çalıştığı depo benzeri bir yerin kapısının önünde meydana gelen trafik kazası (çok iyi çekilmiş bir sahne bu) ve ardından kapının önüne bir harmonyumun bırakılmasından başlayarak hikâye boyunca bizi etkileyecek efektlerin peşinde koşmuş; burada efektler ile kastettiğim sadece filmin görsel oyunları değil, aynı zamanda ses çalışması da çok ilginç filmin. Yine açılış bölümündeki aniden hızla geçen tır bölümünde hem kameranın açısı ve kullanımı hem de ses çok başarılı bir biçimde kullanılmış örneğin. Bu ani hareketleri film boyunca sıklıkla kullanmış Anderson: Kahramanımızın bir restoranda tuvaleti darmadağın etmesi, birdenbire açılıveren bir kapı, aniden parçalanıveren bir cam gibi unsurlar peş peşe karşımıza geliyorlar. Bu tercih yönetmenin bir başka tercihi ile de uyum gösteriyor; zaman zaman adeta sessiz film estetiğine bürünüyor film onca konuşmalı sahnesine rağmen. Robert Elswit’in görüntü yönetmenliğinin de ciddi bir katkı sağladığı bir estetik çalışma var önümüzde. Özenli kamera açıları ve ışık/gölge oyunları kesinlikle ek bir seyir keyfi katmış filme.

Jon Brion imzalı müzik çalışmasının da farklılığı (ruh hali değişkenlik gösteren bir çalışma bu) ile dikkat çektiği filmde, kahramanımız dışındaki karakterler de tuhaflıkta geri kalmıyorlar. Örneğin Luis Guzmán’ın çoğunlukla diyalogsuz bir şekilde ve keyifli bir biçimde canlandırdığı iş ortağı da bu tuhaflıkların bir parçası, kahramanımızın yedi ablası da. Seks hattı çalışanları, işletmecisi ve onun şantaj için devreye soktuğu dört kardeş de aynı kategori içine alınabilir rahatlıkla. Tüm bu ayrıksı karakterler doğal olarak filme zaman zaman düzeyi hayli yüksek seyreden bir mizah da katıyor. Örneğin bir sahnede Guzmán’ın karakterinin oturduğu koltuktan beklenmedik bir şekilde düşüvermesi nerede ise doğaçlama (veya senaryoda olmayan) bir hareket gibi görünürken beklenmedikliği ile hikâyenin bazen absürt bir boyut alan mizahına iyi bir örnek oluyor.

Hawaii’de geçen sahnelerde pembe renklere ağırlık vermek gibi görsel numaralara da başvuran filmdeki aşk belki yeterince inandırıcı değil ama Anderson’ın başarılı diyalogları bu problemi örtüyor sık sık ve bu “romantik komedisi garipliklerin arkasına gizlenmiş” filmi keyifle seyretmenizi sağlıyor. Sandler ve Guzmán’ın yanısıra Emily Watson ve yönetmenin favori oyuncusu Philip Seymour Hoffman’ın da başarılı performanslar gösterdiği filmin tüm o sergiledikleri ile temelde ne anlatmak istediğini ise pek sorgulamamak gerekiyor çünkü yönetmen anlaşılan eğlenmek ve eğlendirmek istemiş sadece ve bir önceki filmi “Magnolia”nın dramatik ağırlığından uzak tutmak istemiş kendisini. Bir konuşmasında Anderson filmi “Adam Sandlerlı bir sanat filmi (ticarî sinemanın dışında kalan bir film demeli belki de)” olarak tanımlamış ama bir parça iddialı bir ifade bu. Evet, Sandler’ın filmografisinde hayli aykırı durduğu kesin bu filmin ama sonuçta toplamda bir yere varmayan bu hikâye için “farklı bir Sandler” çalışması demek daha doğru ve yeterli olur sanki. Yukarıda “sessiz film” havasından bahsettiğimiz filmin zaman zaman “şarkısız bir müzikal” havasına büründüğünü de söyleyelim ve görmekte yarar var diyelim son olarak.

(“Aşk Sarhoşu”)