The Lady from Shanghai – Orson Welles (1947)

“Kendimi gülünç duruma düşürmeye başladığımda, beni durdurabilecek fazla bir şey yoktur. Sonunun nereye varacağını bilseydim, bu işin başlamasına izin vermezdim… aklım başımda olsaydı yani. Ama onu bir kez gördükten sonra bir süre kendime gelemedim”

Büyülendiği çekici bir kadının daveti üzerine katıldığı bir yat gezisinden sonra kendini bir cinayete karışmış olarak bulan bir denizcinin hikâyesi.

Kült film tanımını kesinlikle hak eden bir klasik. Sherwood King’in “If I Die Before I wake” adlı romanından uyarlanan filmi Orson Welles yazmış ve yönetmiş, başrolü de o tarihte evli ama boşanmak üzere olduğu Rita Hayworth ile paylaşmış. 1946’da çekilse de 1947’e kadar gösterime sokulmayan filmin hem Hayworth hem de Welles için farklı nedenlerle de olsa “farklı bir film” olduğu kesin. Hayli “ucuz” bir hikâyesi olan filmin bu farklılığı ve başta finaldeki “aynalı oda” sahnesi olmak üzere epey ilginç kimi sahneleri bugün onu bilinen ve sevilen (ve sevilmese bile tartışılan) bir kült esere dönüştürmüş durumda. Her sinemaseverin mutlaka görmesi gereken bir çalışma bu ve sinemaya birbirinden farklı yaklaşımları olan sanatçılar bir araya geldiğinde ortaya çıkabilen tuhaf ama çekici örneklerden biri kesinlikle.

Ayrıksı ve yetenekli sanatçı Orson Welles 1946 yılında, Jules Verne’in “Around the World in 80 Days” adlı romanını müzikal olarak sahneye uyarlamakla uğraşırken yaşadığı finansal sıkıntıyı aşmak için yapımcı Harry Cohn’u arar ve göndereceği para karşılığında hiçbir ücret almadan onun bir filminin senaristliğini, yönetmenliğini ve başrolünü üstlenmeyi önerir. Kafasında bir film fikri olduğunu da söyler ve o sırada tesadüfen gördüğü Sherwwod King romanının (hiç okumadığı ve sadece kapağını gördüğü bir kitaptır bu) adını söyler. Welles filmin çıkış noktasını böyle anlatıyor ama yapımcı William Castle’ın kızı romanı babasının Welles’e gösterdiğini ve Castle’ın yöneteceği bir film için Cohn’a iletmesini istediğini anlatmış. Hangi hikâye ne kadar doğrudur bilinmez ama sonuçta filmin hikâyesinin hayli “ucuz” türden olması en azından Welles’in kitabı bilinçli olarak seçmediğini gösteriyor bize. Sonuçta ortaya çıkan film gişede başarılı olmadığı gibi, yapımcılar filmin hikâyesini o derece karışık bulmuş ve o yıllarda sinemanın en gözde isimlerinden biri olan Hayworth’ın kariyerine zarar vereceğinden o denli korkmuşlar ki Welles’in bitmiş olarak teslim ettiği filmin nerede ise 1 saatlik kısmını kesmişler. Filme müdahaleleri bununla da sınırlı kalmamış yapımcıların; Welles’i Hayworth’ın çekiciliğini vurgulayacak yakın planlar çekmeye de zorlamışlar ve hatta -gerçekten de epey eğreti duran ama bir yandan da filmin tuhaflığına uyan bir sahnede- Hayworth’a Anita Ellis’in sesi ile bir şarkı da söyletmişler. Welles’in Hayworth’ın kızıl rengi ile tanınan saçının rengini açtırmasının ve kısalttırmasının da filmin gişede başarısız olma nedenlerinden biri olarak kabul edildiğini de -en azından Hollywood’dakilerce- söyleyelim filmle ilgili son “magazin” notu olarak.

Tüm kusurları ile bu filmin nasıl bir klasik olabildiğini açıklamak zor aslında. Sonuçta -elbette kısaltılmış olmasının da sonucu olarak- çok dikkatli olmayan bir seyirci için karışık bir hikâyesi var filmin ve zekî görünen bir adamın, içine çekildiği tuzağı bizden daha geç fark etmesi çok da inandırıcı değil. Welles’in anlatıcı olarak, her zaman pek de gerekli görünmeyen bir şekilde konuşup durduğu ve bolca diyalogun da epey konuşmalı kıldığı bir film bu üstelik; zaman zaman sessizliği özletiyor size hatta. Açılıştaki “parkta saldırı” sahnesi de vasat ve ucuz bir Hollywood filmini hatırlatıyor ve sonrası için çok şey vaat etmiyor gibi. Ne var ki tam da bütün bu örnekler bir yandan da filmin çekiciliğini açıklıyor bize. Hikâyenin karışıklığı bir eğlence halini alabiliyor seyirci için ve Welles’in anlatıcı olarak tam da “ucuz roman”lardan fırlamışa benzeyen açıklamaları bu eğlencenin dozunu artırıyor ve kendinizi açılış sahnesinin havasının da desteklediği bu ucuz roman atmosferi içinde buluyorsunuz. Bu atmosfere kendinizi bıraktığınız anda da film sizi ele geçiriyor açıkçası.

Hayworth’ın gizemli kadını (“Şanghay’da şanstan daha fazlasına ihtiyacınız olur” gibi kült olmuş bir cümleyi duyuyoruz onun ağzından ve bu cümlenin ima ettiği anlamı merak ediyoruz), Welles’in İspanya İç Savaşı’nda Franco yanlısı bir casusu öldürmüş denizcisi, kadının ünlü bir ceza avukatı olan kocası ve onun tuhaf ortağı… Welles yönetmen olarak bu karakterleri sık sık yakın planlarla karşımıza getirirken; kamera açıları, çerçevenin içine alıp neyi dışarıda bırakacağı konusundaki sık sık anti-Hollywood görünen tercihleri ve Charles Lawton Jr.’ın (ve jenerikte adları geçmese de Rudolph Maté ve Joseph Walker’ın) başarılı görüntülerinin sağladığı gizemli havayı ustaca kullanması ile teknik açıdan filmi hayli yüksek bir düzeye ulaştırıyor. Welles’in hiç sezdirmeden ustaca başardığı bir şey daha var: Filme yumuşak dozda bir alaycı hava katmak. Welles’in yüzüne sık sık yansıyan “müstehzi” bakış bu alaycılığın çok iyi bir örneği; adeta Welles anlattığı hikâyeyi kendisi de ciddi bulmamış ama tadını çıkarmış gibi görünüyor ve bizden de bunu bekliyor.

Welles yukarıda belirtilen teknik ustalığı pek çok farklı sahnede sergiliyor hikâye boyunca ve Hollywood’un dışına çıkıyor filmin bu anlarında. Örneğin akvaryum önündeki, filmin havasına ve türüne (kara film) hayli yakışan öpüşme sahnesinde karakterlerin siluet biçiminde görünmesi, mahkeme sahnesinde arka plandaki (“alan derinliği”, evet!) jüri üyelerinin hareketlerini (biri hapşuruyor, biri bir diğerini güldüğü için azarlıyor vs.) yakalaması ve elbette lunaparkın aynalı odasında geçen sahnenin tümündeki ustalığı her türlü takdiri hak ediyor. Gerçeği çarpıtan, karakterlerin gerçek niyetlerini ve varlıklarını gizleyen (veya ortaya çıkaran) ve çoklu görüntü yolu ile adeta onların oynadıkları farklı kişiliklere gönderme yapan bu sahne teknik olarak çok başarılı ve tek başına filmi mutlaka görülmeli sınıfına sokacak değerde. Bu sahnenin “Ölmek istemiyorum” diye yardım çığlığı atan Hayworth’ın görüntüsü ile sona erdiğini de düşününce, neden unutulmazlar arasına girdiğini ve hep orada kalacağını anlamakta zorluk çekmiyoruz.

Dört ana karakter arasındaki gerilimi keyifli biçimde anlatan film bu karakterleri canlandıran oyuncuların performansları ile de zenginleşiyor. Welles karakterinin tereddütlerini ve alaycılığını sadece vücut diline değil, sesine de ustaca yansıtıyor. Hayworth doğal olarak sahip olduğu çekiciliği hikâyenin emrine keyifli bir biçimde verirken, karakterinin muğlaklığını da akıllıca sergiliyor. Avukat koca rolündeki Everett Sloane karakterinin mahkeme salonlarındaki ustalığını oyunculuktaki ustalığa çevirerek perdeye taşıyor adeta ve başarılı bir karakter oyuncusu olarak çarpıyor seyirciyi. Onun ortağını oynayan Glenn Anders ise karakterinin tuhaf ürkütücülüğü nedeni ile aslında hayli zor bir rolün altından başarı ile kalkıyor kesinlikle.

Belki de hikâyenin standart ölçülerle bakıldığında zayıf olduğunun farkında olan Welles’in olayların akışını çok da önemsemediği ve filmi, teknik ustalığını da kullanarak “tuhaf” bir biçime dönüştürmenin doğru olacağını düşündüğü söylenebilir; eleştirmen Dave Kehr’in dediği gibi “tüm zamanların en başarılı tuhaf filmi” olduğunu söylemek doğru mu bilmiyorum ama en başarılı olanlarından biri olduğu açık bu eserin çünkü.

(“Şanghaylı Kadın”)

Meraklı Köfteci – Ergin Orbey (1976)

“Ufak bir kusurum var: Her b.ka maydanoz olmak… ama maydanozsuz da köfte olmaz ki”

İyi niyetli ama bir o kadar da meraklı bir seyyar köftecinin bir genç kıza yardım etmek isterken başına gelenlerin hikâyesi.

Senaryosunu Suavi Sualp’in hikâyesinden Erdoğan Tünaş’ın yazdığı ve Ergin Orbey’in yönettiği bir Kemal Sunal filmi. Sunal’ın hızla artan popülaritesinin sonucu olarak peş peşe film çektiği 1970’li yıllardaki çalışmalarından biri olan eser doğal olarak onun varlığı üzerine kurulu ve zaman zaman absürt mizahı ile dikkat çeken bir çalışma. 1970’lerin pek çok filmi gibi sağlam bir kadrosu olan çalışmada, sinemadaki kariyeri sadece iki filmden oluşan ve daha sonra akademisyen olan Gölgen Bengü başrolde Sunal’a eşlik ederken, Şevket Altuğ performansı ile öne çıkıyor. Başta, tekrarlanan meyhane sahnesi olmak üzere kimi komik anları olan filmin senaryodan kaynaklanan bir sıkıntısı var: Hem film bekleneceği şekilde ilerliyor hem de sanki Sualp’in hikâyesinin sundukları ile yetinen ve bu nedenle yeterince akıcı ve bütünsel olamayan bir senaryo var ortada. Kuşkusuz Sunal’a dayanmanın yeterli olacağını düşünmenin de payı var bu durumda ama yine de film belki yine işte Sunal’ın varlığının da önemli katkısı ile izlenmeyi hak ediyor.

Dönemin gözde şarkılarından biri olan ve Esin Afşar’ın yorumu ile epeyce dinlenen Zühtü şarkısı hem filmi açıyor hem de şarkının adı Sunal’ın karakterinin de adı olmuş. Yeşilçam’ın 70’li yıllarda “Türkçe sözlü hafif batı müziği” ve sanat müziği şarkıları ile, 80’li yıllarda ise arabesk şarkılarla bolca yaptığı gibi günün popüler bir unsurundan yararlanmak (telif haklarının pek de oturmadığı o yıllarda, çoğunlukla izinsiz olarak kuşkusuz) söz konusu olmuş burada ve tahmin edileceği gibi bu Zühtü göndermesinin filmin hikâyesi ile hiçbir ilgisi yok. Filmin, afişi de hazırlanan bir diğer adı da Zühdü (Zühtü değil, herhalde telif hassasiyeti nedeni ile!) ve işte bu ismin kaynağı olan Sunal karakterinin hikâyesini izliyoruz filmde. İyi niyetli ama fazlası ile meraklı bir karakter bu: Daha ilk sahnede herkesin seyrettiği bir kavgayı ayırmaya çalışırken, dayak yemek ve karakolluk olmakla kalmıyor, köftelerini de çaldırıyor bu arada. Senaryo Zühtü karakterini tam olarak tutarlı bir şekilde çizememiş ne var ki; kahramanımızın bazen fazlası ile saf olduğunu düşünüyoruz bazense aslında zekî ve hatta hınzır bir karakter olduğunu. Film, karakteri ilgili sahnede neyin daha komik olacağını düşünüyorsa ona göre çizmiş görünüyor ki bu da ciddi bir tutarlılık sorunu yaratıyor. Aslında karakterimizin zekâsını öne çıkaran sahneler daha fazla (yemeğin parasını ödememek için sürekli olarak köfteden çivi çıktığını iddia eden adama yaptığı oyun örneğin) ama işte başka sahnelerde de gereksiz bir saflığın içine atılıyor Zühtü.

Senaryonun Yeşilçam’a özgü gerçekçilik problemleri de var: Örneğin, kurtarmaya çalıştığı kızın peşine düşmüş ailesinin onları otelde nasıl bulabildiğinin hiçbir açıklaması yok ve bunu dert de etmiyor pek hikâye. Diyaloglar bazen sıkı bir kahkaha attıracak kadar güçlü ama bazen de “gerdek – Erdek” esprisinde olduğu gibi hayli kaba ve yüzeysel olabiliyor. Buna karşılık kahramanımızın “öyle mi yapsam böyle mi yapsam” diye mantık yürüterek bir sonuca ulaşmaya çalıştığı ve tümü bir meyhanede geçen sahnelerde tekrar edilmenin de desteği ile hayli eğlenceli olan bölümleri var filmin ya da “köfte yapmak ile seks yapmak” üzerinden üretilen espride olduğu gibi “cüretkâr” (dönemin softcore ile başlayıp sonunda hardcore’a kadar uzanan “seks filmleri”nin de etkisi var bunda şüphesiz) ve komik olan sahneleri ki filmi ilgi ile izlemenizi sağlıyorlar.

Kemal Sunal klasik oyunculuğunu gösterirken, filmin yönetmeni Ergin Orbey akıl hastanesi doktoru rolünde hayli abartılı bir performans sunmuş ki bunda senaryonun bu karakterin absürtlüğünü dengeli bir şekilde çizememiş olmasının da payı var. Gölgen Bengü hikâyedeki tüm o kaos ve absürt öğelerin içinde sade oyunu ile belki bir parça ayrıksı duruyor diğerlerinden ama doğru bir ton ile oynuyor karakterini kesinlikle. Zihni Göktay, Ali Şen, Hulusi Kentmen (daha önce defalarca canlandırdığı bir “ters ama aslında iyi kalpli adam” rolüne sokmuş onu Yeşilçam yine!), Dinçer Çekmez, İhsan Yüce, Cevdet Arıkan, Sümer Tilmaç ve Reşit Çıldam’ın üzerlerine düşeni yaptıkları filmde sinema kariyerinin henüz başlarındaki Şevket Altuğ öne çıkıyor kesinlikle ve eğlenceli mimikleri ile filme önemli bir katkı sağlıyor.

Sunal’ın adı en çok anılan filmlerinden biri olmasa da zaman zaman güldüren ve eğlendiren bir komedi bu ve senaryosunun kusurlarına ve Sunal’ın varlığı ile yetinmek gibi bir tembelliğe başvurmuş görünmesine rağmen görülmeyi hak ediyor.

Beasts of the Southern Wild – Benh Zeitlin (2012)

“Tüm evren her şeyin birbirine doğru bir şekilde bağlanmış olması üzerine kuruludur. Tek bir parça yerine oturmazsa, minicik bir parça bile olsa bu, tüm evren yerinden oynar”

Yaşadığı yer yavaş yavaş su altında kalan, babası ölmek üzere olan ve yok olmuş vahşi bir sığır türünün kâbuslarına girdiği altı yaşındaki bir kızın hikâyesi.

Lucy Alibar’ın “Juicy and Delicious” adlı tiyatro oyunundan uyarlanan senaryosunu Benh Zeitlin ve Alibar’ın yazdığı, Zeitlin’in yönettiği bir A.B.D. yapımı. Alibar’ın babasının rahatsızlığı sırasında yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı oyundan yola çıkan bu film, içinde “en iyi film”in de bulunduğu dört dalda Oscar’a aday olmuş, Cannes’da hem ilk filmlere verilen “Altın Kamera” ödülünü hem de “Belirli Bir Bakış” bölümünde FIPRESCI ödülünü kazanmıştı diğer pek çok ödülün yanısıra. Filmin baş oyuncusu ve o tarihte dokuz yaşında olan Quvenzhané Wallis’in kadın oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilen en genç oyuncu olarak Oscar tarihine geçmesi (hoş bir tesadüf sonucu, aynı yıl Emmanuelle Riva da en yaşlı kadın oyuncu olarak aynı ödüle aday olmuştu) ile de hatırlanan film, yönetmeni Zeitlin’in ilk ve şimdilik son çalışması. “Medeniyetten uzak”ta yaşayan bir halkın, yaşam şekillerini sürdürmeye kararlı bir avuç insanın hikâyesini anlatan film genç kızın büyümesini, cesareti ve sevgiyi öğrenmesini aktarıyor bize düşsel bir dil kullanarak. Wallis’in olağanüstü oyunu değil filmi sadece ilginç ve seyre değer kılan; Zeitlin filmi ile yok olan “bir şeyler”in hüznünü ustalıkla yansıtıyor bize ve “ayakta kalmanın” öyküsünü anlatırken, farklı okumalara izin veren hikâyesi de filmi seyre değer kılıyor kesinlikle.

Hayvanlarla iç içe yaşanan, yoksul bir yaşamı getiriyor karşımıza film. Hayvanların “konuşması”nı dinleyen küçük kızın annesi bir gün “yüzüp gitmiş” uzaklara ve babası ile ilginç bir ilişkisi var çocuğun. Öğreten, destekleyen, gerektiğinde yalnız bırakan ve kızının bir birey olarak kendi kişiliğine kavuşabilmesine önem veren bir babası var kızın ve ikisi arasındaki ilişki hikâyeye gerçekten önemli bir katkı sağlıyor. “Bathtub = Küvet” adını verdikleri bir yerde yaşıyorlar ve günümüzün modern toplumundan çok farklı bir hayatları var baba ile kızının ve oradaki bir avuç insanın. Yaklaşan kasırga nedeni ile yörenin zaten sayıca az olan insanları bölgeyi terk ederken, kasırga sonrası yardıma gelen ve onları “modern hayatın içine sokan”lardan kaçan bu bir avuç insanı seyretmek gerekten tuhaf ve ilginç bir etki yaratıyor. Bu tuhaflığın nedeni sadece yönetmenin küçük kız üzerinden kimi düşsel sahnelere yer vermesi değil, yaşanan hayatın kendisi de aynı ölçüde tuhaf, daha doğrusu farklı. Zeitlin hareketli kamera kullanımı ile bu tuhaf hikâye ve karakterlere bir gerçekçilik duygusu kazandırmış ki bu, film lehine ciddi bir puan getiriyor. Örneğin o yoksul ve “ilkel” yaşamın hikâyenin tuhaflığı için bir süs olarak değil, anlatılmak istenenin kendisi olduğu için orada olduğunu hissetmenizi sağlıyor bu tercih.

İlk kez bir uzun metrajlı filmde çalışan Ben Richardson’ın başarılı görsel çalışmasını abartılı olmayan (belki her zaman yeterince güçlü de olmayan ama kesinlikle önemli değil bu problem) efektlerin desteklediği film, “havaya ateş ederek kasırgayla savaşan” babanın kızının -her anlamda- büyümesi için gösterdiği çabayı bu zengin görselliğin desteği ile başarılı bir şekilde anlatıyor bize. Bir sahnede kızın iç sesinden duyduğumuz “Güçlü hayvanlar kalbinizin zayıf düştüğünü hemen anlarlar. Bu, acıkmalarına ve… bu yüzden size doğru gelmelerine neden olur” ifadesi babanın kızına verdiği derslerin bir özeti adeta ve onun küçük kıza nehirden eli ile balık tutmayı öğrettiği sahne başta olmak üzere pek çok etkileyici örnekleri var bu derslerin filmde. Sadece Quvenzhané Wallis’in değil, başta babasını başarılı bir sadelikle ve doğallıkla oynayan Dwight Henry olmak üzere pek çok oyuncusunun ilk sinema tecrübesi bu ve hatta kimilerinin de en azından şimdilik tek tecrübeleri. Yönetmen bu “amatör” kadrodan belgesele yakın bir hava yaratarak çekici bir performans almayı başarmış ve bir yandan hem içeriden hem de belgesel havasına uygun bir şekilde belli bir mesafede durarak bakabilmiş karaktarlerine. Wallis’in performansının zenginliğini anlatmak hayli güç; bu kadar genç bir oyuncunun başta sessizlik anlarındaki oyunculuğu olmak üzere karakterini bu denli benimseyebilmiş olması aslında filmi tek başına bile görmeye değer kılıyor.

Benh Zeitlin’in yönetmenlik ve senaristliğin yanısıra Dan Romer ile birlikte başarılı müziklerine de imza attığı filmde hikâyesi anlatılan insanların modern hayattan bir setle ayrılan hayatlarında petrol rafinerilerinin uzaktan bile olsa perdeye yansıyan görüntüleri belki kızın kâbuslarındaki vahşi hayvanlar kadar korkutucu bir hava veriyor filme. Doğa ile barışık ve onun sınırlarına saygı duyan yaşamları olan bu insanların hayatının bir şekilde sona ereceği havasını yaratıyor bu görüntüler, tıpkı zaman zaman görüntüye gelen, eriyen buz dağı görüntüleri gibi. Bağımsız sinemanın ana akım sinemanın yaratıcılık düzeyinin düşüklüğünü hatırlatan örneklerinden biri olan bu filmin tam olarak ne anlattığı ve hatta gördüklerimizin sadece küçük kızın sınır tanımayan hayal gücünün doğurduğu bir fantezi olup olmadığı tartışmaya açık bir konu. Bir bakıma “büyülü gerçekçilik” türüne de sokulabilecek olan filmin anlattığı komün hayatı, kuşkusuz modern topluma bir eleştiri içeriyor ve yönetmenin bir röportajda söylediği üzere hikâye “… bir yerin, bir kültürün kaybına karşı nasıl ayakta kalınabileceği ve bununla nasıl mücadele edileceğini” de gösteriyor bize. Ne var ki burada filmin “ideoloji”sinin tam olarak ne olduğunu söylemek pek mümkün değil; bir dayanışma mı öneriyor film ya da daha kötümser bir yorumla, yitirilecek olana bir ağıt mı yakıyor? Çocukluğun büyüdükçe yitirdiğimiz zengin düşlerine ithaf edilmiş bir hüzünlü şiir mi bu seyrettiğimiz yoksa?

(“Düşler Diyarı”)

Under Sandet – Martin Zandvliet (2015)

“Onlar çocuk! Korkunca ya da organları havaya uçunca, anne diyerek ağlayan küçücük çocuklar!”

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, beş yıl boyunca işgal altında tuttukları Danimarka topraklarındaki mayınları temizlemekle görevlendirilen Alman askerlerinin ve onları denetleyen Danimarkalı komutanın hikâyesi.

Martin Zandvliet’in yazdığı ve yönettiği, Danimarka ve Almanya ortak yapımı bir film. Yabancı Dilde En İyi Film dalında Danimarka’nın adayı olan ve son beşe kalan film, kimi klişelerden yararlanan, savaş karşıtı mesajlığı fazlası ile açık ve hümanizmi bol bir çalışma. Tüm bunların filmi sinema sanatı açısından bir parça geriye düşürdüğü açık ama şiddetin, ötekileştirmenin ve nefretin bunca yaygın olduğu bir dünyada sanatın zaman zaman bu tür mesaj kaygılarının izinden gitmesinde pek de bir sakınca yok ve hatta kirlenen/kirletilen ruhlarımızın arada bu tür terapilere ihtiyaç duyduğu da yadsınamaz. Görsel sadeliğinin sağladığı güç, komutanı canlandıran Rolan Møller ve tüm genç oyuncuların yalın ve etkileyici performansları ve seyirciyi hikâyenin tüm kahramanlarının akıbetleri konusunda -bir kısmının başına ne gelececeğini bilseniz bile- ilgili tutmayı başarması nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

1945’te savaş sona erdiğinde, yaralarını sarmaya başlayan Danimarka’nın karşısına ciddi bir sorun çıkmış: Almanların beş yıl boyunca işgal altında tuttukları ülkenin doğu kıyıları boyunca yerleştirdiği 2.2 Milyon mayının temizlenmesi. Cenevre sözleşmesindeki “savaş esirlerinin tehlikeli veya sağlığa zararlı işlerde çalışmaya zorlanamayacağı” maddesine rağmen Danimarka hükümeti yaklaşık 2.000 Alman esiri bu mayınları temizlemeye zorlamış ve -filmin sonunda verilen bilgiye göre- çoğu çocuk yaşta olan bu askerlerin yaklaşık yarısı ya hayatını kaybetmiş bu işi yaparken ya da meydana gelen patlamalar nedeni ile çok ağır yaralanmış ve organlarını kaybetmişler. Danimarka’nın işlediği bu savaş suçunu anlatmaya soyunan filmin bir Danimarka yapımı olması ve hikâyedeki kimi karakterler aracılığı ile bir yumuşatma veya hümanizme boğma çabası olsa da, sonuçta bir yüzleşmeye olanak sağlaması kuşkusuz takdiri hak ediyor. Tarihte çok daha ağır suçları olan ülkelerin bu doğrudan yüzleşmeyi bir yana bırakın, tamamı ile inkâr yolunu seçtiğini düşünürseniz film asgari bir saygıyı garantiliyor zaten.

Milyonlarca insanın ölümüne neden oldukları savaşı kaybeden Alman askerlere yapılan kötü muamele ile açılıyor film ve hikâye kaçınılmaz hümanist mesajlarını vermeye başlayana kadar ve hatta ondan sonra da bu kötü muamele -en azından kimileri tarafından- sürdürülüyor. Doğası gereği trajik olan hikâyeyi daha da trajik kılan, tehlikeli bir işe zorlanan Alman askerlerinin genç, hatta çocuk yaşta olması. Savaşın sonlarında “artan ihtiyaç” nedeni ile on sekiz yaşın altındakileri de silah altına alan Alman ordusunun bu “çocuk”ları, dehşeti yaşadıkları bir savaşın ardından bir başka dehşetin içinde buluyorlar kendilerini ve tek umutları verilen tehlikeli işi bitirmeleri karşılığında (ve sağ kalırlarsa elbette) evlerine geri dönebilmeleri. Martin Zandvliet’in senaryosu bu hikâyeyi bir parça tahmin edilen bir gelişme çizgisi içinde anlatıyor: Düşmanlık – yakınlaşma – kuşku – yakınlaşma – final diye özetleyebiliriz bu çizgiyi. Finalin umut veren ve yürekleri ısıtan içeriğini de buna eklerseniz hikâyenin gelişim çizgisi açısından pek yeni bir şey söylemediğini ifade edebiliriz rahatça. Aralarında ikiz kardeşlerin de olduğu genç Alman askerlerin başlarına gelecekleri yine de ilgi ile izlemenize engel olmuyor bu durum ama. “İyi” bir dünyada önlerinde yaşayacakları daha uzun yıllar olan ve içinde bulundukları koşullarda bile hayallerini diri tutmaya çalışan gençlerin akıbetlerini incelikle ele alıyor çoğunlukla film ve kimi -belki de kaçınılmaz- sahnelere rağmen yoğun bir duygu sömürüsüne gitmiyor çoğunlukla.

Bir kısa hikâye tadında bir havası var filmin; büyük bir kısmı tek mekanda (gerçek olayların yaşandığı sahilde ve oradaki bir kulübe içinde geçiyor hikâye) geçen ve tek bir olayı anlatan hikâyesi ile gerilimini bu sıkışmışlık havasından da yararlanarak arttırıyor. Camilla Hjelm’in çoğuk açık havada çekilen görüntüleri karakterlerin içinde bulundukları tehlikeli bölge nedeni ile “hayat”tan izole edilmiş olmalarını da iyi aktarıyor bize. Mavi ve yeşilin soğuk tonlarının hâkim olduğu görüntülerin başarısına Sune Martin’in müzikleri de eşlik ediyor ve geldiğini hissettiğiniz patlama sahnelerinde bile (ki bazılarında hazırlıksız yakalanıyorsunuz gerçekten) etkilemeyi başarıyor film.

Her ne kadar etkileyici olsa da ve daha da etkileyici bir şekilde sonuçlansa da, “mayınlı bölgede oynayan çocuk” sahnesi filmin hümanizm dozunu abartması ve duygularınızı zorlaması nedeni ile gereksiz görünüyor. Gereksiz çünkü hikâyenin Danimarkalı komutan ile askerler (özellikle de biri) arasında gelişmeye başlayan ve bir baba oğul ilişkisini andıran içeriği yeterince etkileyici ve anlamlı. Nefret, acıma, kuşku, güven ve sevgi arasında gidip gelen bu ilişki yeterince güçlü ve filme ısınmanız için tek başına yeterli nerede ise. Üstelik Zandvliet bir şeyi daha ustaca başarıyor: Film sessizlikten akıllıca yararlanıyor ve karakterlerin içinde bulundukları ruh hallerine bizim de girmemizi, en azından onların hislerini anlamamızı sağlıyor. Ölen her bir gençle/çocukla birlikte artan bir sessizlik bu sanki ve savaşın kötülüğünü, her ölen gençle birlikte umudun da öldüğünü hatırlatıyor bize.

Filmin hümanizm dozunun yanısıra eleştirilecek bir yanı daha var; Alman gençlerin savaşla, ülkelerinin savaşta neden oldukları veya en azından Nazizm ile ilgili tek bir fikrini, konuşmasını dahi duymuyoruz filmde. Evet, onların içine atıldıkları bir kötülüğün hesabını vermeleri beklenemez ve zaten film de temel olarak intikamın yanlışlığı üzerinden ilerliyor ama ne olursa olsun ellerine verilen silahlarla öldürmüş ya da öldürülmüş olan bu gençlerin yaşadıklarını (ve nedenlerini) en azından arada bir sorgulamaları gerekirdi. Burada bir kötü niyeti yok filmin kuşkusuz ama bunun pek de önemsiz bir eksiklik olmadığını söylemek gerekiyor.

Savaşın neden olduğu ve pek konuşulmayan önemli bir trajediye değinen ve zarif görselliği ile önemli olan film, sizi pek şaşırtamasa da ve duygusal klişelerden -maalesef- yeterince kaçınamamış olsa da görülmeyi hak ediyor.

(“Unter dem Sand” – “Land of Mine” – “Mayın Ülkesi”)