La Isla Mínima – Alberto Rodríguez (2014)

“Size demokrasi ile yönetildiğimizi hatırlatmak isterim. Bir daha birini tutuklamadan önce bana bilgi vereceksiniz. Ülke eskisi gibi değil artık”

Kaybolduktan sonra cesetleri bulunan genç kızların katilinin peşine düşen ve birbirinden farklı iki dedektifin hikâyesi.

İspanya’nın Oscar’ı olarak niteleyebileceğimiz Goya’yı aralarında en iyi film, yönetmen, orijinal senaryo ve erkek oyuncunun da bulunduğu on dalda kazanan bu ödüllü film, politik yanları da olan sıkı bir polisiye ve başarılı bir gerilim çalışması. Rafael Cobos ve Alberto Rodriguez’in yazdığı orijinal senaryoyu Rodriguez aktarmış beyazperdeye ve ortaya iyi bir polisiye okuduğunuzda hissettiğiniz tadı hatırlatan bir film çıkmış. Her ne kadar hikâyesi sürprizi açısından bir parça eksik kalsa da, bir başka ifade ile söylersek “kim yaptı?” sorusu iyi bir polisiyede olması gerektiği kadar merak uyandırmasa da, bu açığını politik metni ile fazlasıyla kapatıyor film ve ortaya seyri keyifli ve gerekli bir sonuç çıkıyor. Her ikisi de Goya ödülüne aday olan iki başrol oyuncusunun (ilki ödülü de kazanan Javier Gutiérrez ve Raúl Arévalo) hikâye ilerledikçe aralarındaki ilişkiye düşen kuşkunun izlerini başarılı bir şekilde yansıtan güçlü oyunculuklarının ayrıca değerli kıldığı film, bir hikâyeyi düzeyli biçimde anlatarak da geniş kitlelere seslenebileceğini kanıtlayan bir çalışma.

Eylül 1980’de geçiyor hikâye. Faşist diktatör Franco’nun ölümü ve ülkenin demokrasiye geçişi başlatmasının üzerinden henüz birkaç yıl geçmiş durumda. Madridli iki polis dedektifi ülkenin “derin güney”inde kaybolan iki genç kız vakasını araştırmak üzere bölgeye gelirler ve bir yandan gizemi çözerken bir yandan da birbirleri hakkındaki gerçekleri keşfederler. Filmi tüm teknik başarısının yanında değerli kılan önemli bir öğesi, işte bu gerçekleri keşfetme kısmının hem kahramanlarımızın ilgilendiği vaka ile hem de birbirleri ile ilgili olması. Demokrasiye geçerken diktatörlük zamanı ile yüzleşmeyen (sonuçta halkın hiç de önemsiz olmayan bir kısmının bu dikta rejimini desteklediğini ve rejimin kendisinin de bir iç savaş sonunda kurulduğunu hatırlamakta fayda var, bu yüzleş(e)memenin arkasındaki nedenlerden bazıları olarak) ülkede kişilerin de geçmişle ilgili sırlarının gizli kalması veya bir gün ortaya çıkması toplumsal hayatın doğal olgularından biri olsa gerek. Burada da “geçmişte kalan” kötülük yavaş yavaş hikâyenin içine sızıyor ve iki dedektifin çözmeye çalıştığı olayın kendisi kadar önemli oluyor.

Polislerin kaldıkları otel odasının duvarında hâlâ asılı olan Franco fotoğrafının yanındaki Hitler fotoğrafı ve haç ile bize ülkenin o günkü durumu hakkında iyi bir fikir veriyor başlangıçta film. Dedektiflerden genç olanı Franco hakkında sert konuşurken, diğeri sessizlikle karşılıyor onun tepkisini. Bu belirsiz an ile hikâye ilk işareti veriyor iki karakter hakkında ve sonra da büyük bir ustalıkla ve sondaki “sessiz ve belirsiz” kapanışa kadar ustaca inşa ediyor polislerden biri hakkındaki sırrı. Bunu yaparken, bu yan temayı asıl hikâyenin önüne geçirmeden ve hatta onu besleyerek anlatabilmesi önemli bir başarısı filmin ve bir hikâyeyi mesaj kaygılı olmadan da politik kılabilmenin iyi bir örneği. TV’de görüntüye gelen grevler, kasabada işçiler ile işveren arasındaki ücret gerilimi, üstte bahsedilen Franco fotoğrafı veya terk edilmiş bir evin duvarına yazılmış “Yaşasın Franco” yazısı gibi görsel öğelerle de destekliyor film ülkenin politik ve sosyal durumu ile ilgili çizdiği resmi. Finalde her şey yoluna girmiş gibi görünürken (olay çözülmüş, iş arkadaşı ile ilgili şüphe giderilmiş, bir terfi alınmış ve grev sona ermiştir vs.), bir fotoğraf gerçeğin pek de böyle olmadığını söylüyor bize ve bir bakıma geçmişi ile yüzleşmeyen bir toplumun belirsiz geleceğine işaret ediyor son kareleri ile de. Kızları kaybolan babanın, büyük şehirden gelen dedektiflerin olayla ilgilenmesini karısının kuzeninin yargıçla çalışıyor olmasına bağlaması, gazetecinin ve kaçak avcının “rüşvet” karşılığı iş yapması veya uyuşturucu satışına bulaşmış yerel halk gibi unsurlar da karşımıza getirilen toplumla ilgili pek de iyi bir resim çizmeyerek hikâyenin sosyal boyutunu destekliyorlar bir bakıma.

Alex Catalán’ın zaman zaman sepya tonlara bürünen ve geçmişi, bir parça karanlık ve acı bir geçmişi hatırlatan ve geniş ve boş alanlar kadar kapalı ve dar alanları da ustalıkla kullanan başarılı görüntülerinin de dikkat çektiği bir film bu. Hikâye boyunca sık sık hayli üstten çekimlerle sergilenen görüntülerin (mezarlık, nehir, bataklık vs.) trajik bir hava kattığı hikâyenin açılışındaki Hector Garrido’nun bataklık fotoğraflarının da (Israel Milan bu fotoğrafları dijitalleştirmiş) hayli çarpıcı olduğunu söylemek gerekiyor. Julio de la Rosa’nın gerilimi besleyen ve zaman zaman gerilimi kendisi yaratan müziği ve iki oyuncusunun güçlü ve sade oyunculukları da tıpkı görüntüleri gibi filmi hayli keyifli kılıyor kesinlikle.

Alberto Rodriguez’in bu karanlık gerilimi kimi heyecanlı sahneleri veya bataklık bölümlerinin rahatlıkla kanıtladığı gibi teknik düzeyi yüksek bir çalışma ve bazı anlarında “aksiyon” meraklılarını da tatmin edebilir ama filmin asıl başarısı yukarıda vurguladığımız gibi bu gerilimi/heyecanı düzeyli bir içerik ile ve bir şeyleri kendisine dert edinerek anlatması. Bir hikâyenin kahramanlarının yaşadıkları toplumun bir yansıması olduğunu unutmadan anlatıyor anlatacağını film ve işte tam da bu nedenle genç polisin diğerinden aslında ne kadar farklı olabileceğini de sorgulatıyor bize. Faşizm ile yönetilmiş bir toplumun bu rejimin neden olduğu toplumsal ve bireysel yozlaşmadan kurtulmasının pek de kolay olmadığını hatırlatan filmin hikâyesinin polisiye yanı tam anlamı ile doyurucu olmayabilir belki ama özenli dili ve değerli içeriği ile film, kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma. İyi bir suç filmi olup bunu düzeyli bir içerik ile destekleyebilen çok fazla film yok çünkü.

(“Marshland” – “Bataklık”)

Pariente – Iván Gaona (2016)

“Farklı şarkılar dinleseydik, farklı adamlar olurduk: Daha düzgün”

Hâlâ aşık olduğu eski sevgilisi kuzeni ile evlenen bir adam, kasabada artan hırsızlıklar, teslim edilmeyen bir para, bulunan cesetler ve ülkedeki çatışma koşullarında oluşan paramiliter güçlerin silahsızlandırılmasının hikâyesi.

Kolombiyalı sinemacı Iván Gaona’nın yazıp yönettiği, bu ilk uzun metrajlı filmi gerilimi ile dikkat çeken, bir “western” havasında anlatılan hikâyesi hayli iyi yazılmış ve Kolombiya’nın politik tarihindeki önemli bir aşamanın ve toplumsal koşullarının arkaplana akılıca yerleştirildiği bir çalışma. Tümü ilk filmlerinde oynayan oyuncularından başarılı bir performans almayı başaran yönetmen samimi ve güçlü sinema dili ile ortaya ilgiyi hak eden bir çalışma koymuş. Latin müzik türlerinin ve aralarındaki farkların hikâyenin bir parçası olması gibi kimi unsurlarının tadını bunlara aşina olmayanların alamayacağı filmin finali de daha güçlü olabilirmiş açıkçası.

Gaona’nın hikâyesi 2005 yılında geçiyor; ülke için önemli bir tarih bu çünkü devletin “paramiliter” güçleri silahsızlandırmaya başladığı bir dönem bu. Komünist FARC gerillaları ile devlet güçleri arasında yıllardır süren çatışmalar sırasında ortaya çıkan ve sağ eğilimli bu “yarı resmî” güçler elbette devletin yanında katılmışlardı bu çatışmalara ve onların varlığının bir süre sonra sivil halkın içine düştüğü kaosu daha da artırdığını ve bu güçlerin yasadışı başka işlere bulaştıklarını da gören devlet, bir süre el altından desteklediği bu örgütleri silahlarını alarak ortadan kaldırmaya karar vermişti. Hikâyemiz işte bu “silahsızlandırma” sürecinin artık bittiği düşünülen bir dönemde sıradan bir kasabada (veya köyde) geçiyor. Paramiliter gruplara teslim edilmesi için halktan toplanan “bağış”lardan oluşan yüklü bir para var ortada ve bu para beş erkek ve bir kadın karakterin baş kahramanları olduğu hikâyenin odak noktasını oluşturuyor. Hırsızların ellerini kesmek, uyuşturucu satıcılarını öldürmek gibi cezalara kendileri karar veren ve uygulayan paramiliter güçlerin artık eski güçlerine sahip olmadığını düşünen köylülerin bu paraya sahip olma hırsları ortaya western türünde rastladığımız hikâyelerden birini çıkarıyor ve Gaona’nın gerilimi hep diri tutan ve küçük bir mizahı da eksik etmeyen yaklaşımı filmi hem heyecanlı hem de eğlenceli kılıyor. Mizahı ve özellikle karakterlerin arasındaki “ilgisiz” sohbetleri Tarantino filmlerini hatırlatacaktır pek çok kişiye ama burada hem daha gösterişsiz (ve bu nedenle daha doğal) bu konuşmalar hem de hikâye ve karakterler ile ilişkili bir biçimde kullanılmışlar. Tarantino’nun “popüler entelektüel” zorlamasından ve “diyalog şovu”ndan uzak bu sohbetler filme hayli keyif katıyor.

Hikâyede “ranchera” ile “norteño” müzik türleri ile ilgili tartışma bu iki türün sadece biçimsel ve içerik özellikleri açısından değil, aynı zamanda bu türde müzik yapanları ve dinleyenleri de kapsayacak bir şekilde yürütülüyor. İnternet üzerinde yapılacak kısa bir araştırma bu ve benzeri Latin müzikleri ile ilgili tartışmaların hayli popüler olduğunu göstermeye yeterli. Güney Amerika’nın bu müzik türlerine, üstelik aralarındaki farkı idrak edecek kadar, aşina olmayanlar diyaloglardaki kimi incelikleri kaçıracaktır ne yazık ki ama neyse ki hikâyeyi sindirerek takip etmek açısından bir sıkıntı yaratmıyor bu durum. Eski usul müzik kasetlerinin elden ele dolaştığı, hikâyede önemli bir yeri olan kamyonun teybinde sık sık çalındığı, çalan şarkılara eşlik edildiği filmin soundtrack’i sadece bu şarkılarla değil, aynı zamanda Edson Velandia’nın orijinal müzikleri ile de hayli zengin bir içeriğe sahip; Velandia’nın müziği özellikle gerilimli sahnelerde hikâyeyi başarı ile destekliyor.

Herkesin bir silah taşıdığı hikâyede karakterlerin birbirlerine ihanetleri ve çatışmaları, tüm karakterlerin şu ya da bu biçimde bir takım yasa dışı işlere bulaşmış olması ama bir yandan da normal ve sıradan insanlar gibi yaşamlarını sürdürmeleri filme farklı bir hava katmış kesinlikle. Şeker kamışı tarlasındaki gerilimli sahne, hırsızın kimliğinin ortaya çıkışı, başındaki miğferi nedeni ile kim olduğunu uzun süre anlayamadığımız ve sırtında paramiliter ceketi olan adam ve açılış sahnesi gibi unsurları ile sıkı bir filme imza atmış yönetmen ve görüntü yönetmeni Juan Camilo’nun parlak görüntüleri ile Andres Porras’ın gerilimi ve tempoyu canlı tutan kurgusunun da yardımı ile seyri keyifli ve gerilimli bir sonuç çıkarmış. Yönetmenin bu çalışmasından önceki kısa filmlerini çektiği Güepsa kasabasının yerel halkından seçilen ve karakterlere de kendi isimlerini veren oyunculardan aldığı etkileyici oyunlar ile de önemli olan bu film, kapanışta bir güçlü darbe bekleyenleri bir parça hayal kırıkılığına uğratabilir belki ama yönetmenin bu tercihini, belki de anlattığının bölgenin ve ülkedeki benzer bölgelerin sıradan gerçeği olarak görmesi ve bize de bunu göstermek istemesi ile ilişkilendirmek gerekiyor. Sonuç olarak, bir ilk film olarak hayli başarılı ve görülmesi gerekli bir eser bu.

(“Guilty Men” – “Suçlular”)

Genç Kızlar Labirentinin Esrarı – Eduardo Mendoza

İspanyol yazar Eduardo Mendoza’dan 1978 tarihli bir polisiye. Adını hiç öğrenemediğimiz ve akıl hastanesinde yatan bir adamın, bir kız yatılı okulunda genç kızların bir süreliğine ortadan kaybolmasının sırrını çözmesini anlatan bu kitabı büyük ilgi görünce, yazar sonuncusu 2015 yılında yayımlanan dört macerasını daha anlatmış bu “dedektif”in. Olaylar Franco sonrasında, Barselona’da geçiyor ve eski rejimin izlerinin devam ettiği, yeni ”özgür” dönemin kaosunun başladığı ve toplumun epey yozlaşmış öğeleri bünyesinde barındırdığı bir resim çiziyor okuyucuya. Gizemi kadar, hatta açıkçası gizeminden çok alaycı dili ile dikkat çeken kitap hayli eğlenceli baş karakteri sayesinde keyifli bir okuma tecrübesine aracılık ediyor.

Kitabın kapağında Fransız ressam Clovis Trouille’in hikâye ile epey uyumlu bir resmi yer alıyor; “Mon Tombeau – Mezarım” adlı ve 1947 tarihli bu tablo kitabın hikâyesi düşünülerek yapılmış dedirtecek kadar uyumlu romanda anlatılanlarla. 5 yıldır akıl hastanesinde yatan, hiç ziyaretçisi olmayan, fahişelik yapan bir kız kardeşi olan adamı önceden tanıdığı ve onu tutuklamış olan bir komiser ziyarete geliyor ve gizemli bir olayı çözmesini istiyor. Bu karakterin ağzından anlatılıyor olan bitenler ve zaman zaman doğrudan okuyucuya hitap eden “dedektif”imiz hınzır ve alaycı bir üslup ve süslü konuşmalar ile okuyucuyu kesinlikle eğleneceği bir maceranın içine sokuyor kendisi ile birlikte. Kitabın açılışında, akıl hastanesinde yaptıkları bir futbol maçının hemen ardından duş almaya fırsat bulamadan başhekimin odasına çağrılan kahramanımız macera boyunca bir türlü yıkanamadığı gibi, balık kasalarının arasında yapılan bir tren yolculuğu veya çöp yığınının üzerine düşmek gibi talihsizlikler nedeni ile gittikçe artan bir koku ile dolaşıyor etrafta ve bunun bazen faydasını da (bazen de zararını) görüyor. Olayın sırrını çözmesi karşılığında akıl hastanesinden tahliye edilme sözü verilen adam zekâsı, analitik yeteneği ve pratikliği ile çözüme doğru giderken Mendoza bize 1970’li yılların sonundaki İspanya’dan bir resim de gösteriyor hikâyenin içine akıllıca yerleştirilmiş ve eğlendiren satırlarla anlatılan unsurlarla. Hastaneden tahliyesi, hukuk ve tıp biliminin ortak kararına bağlı olan adamın bu kurumlar arasındaki “ideolojik fark”ın acısını çekmesi, bir muhbiri konuşturmak için dişini sökerek işkence eden komiser, yoksulluk nedeni ile 9 yaşındayken yaşlı erkeklerle yatmaya başlayan kız kardeş veya peşindekilerden kurtulmak için aralarına karıştığı işçileri “yaşasın sendika” diye bağırarak galeyana getiren kahramanımız; tüm bunlar Franco sonrasının geçiş dönemini yaşayan İspanya’dan karşımıza gelen sosyal olgulardan sadece birkaçı.

Komiserin “Bunun için, toplumumuzun yüzkarası çevrelerini iyi bilen, adına atılacak çamur başkalarına sıçramayacak olan, yerimize bu işi halledebilecek yetenekte ve sırası geldiğinde kolayca başımızdan defedebileceğimiz birine ihtiyacımız var” diyerek görevi verdiği “deli dedektif”imizin eğlenceli satırlarla (“Kendi kendime, bir gün zengin olursam tek yıldızlı otelden aşağısında kalmayacağıma söz verdim”) anlattığı hikâyesinin polisiye yanı türün çok sıkı örneklerinde rastlandığı kadar güçlü değil ama gizemini eğlenceli biçimde aktarabilen ve türe hayli kendine özgü bir kahraman armağan eden bu kitap sadece polisiye meraklılarına değil, hikâyesini toplumsal koşullara oturtarak ve üstelik de oldukça eğlendirerek anlatan kitaplara düşkün herkesi keyiflendirecek bir çalışma.

(“El Misterio de la Cripta Embrujada”)

Tonio – Paula van der Oest (2016)

“Bebek doğduğunda bir günlük tutmaya başlayacağım. Her gün yazacağım, hayatındaki her şeyi. 18’ine bastığında da günlüğü ona vereceğim”

Tek çocuklarını, 21 yaşındaki Tonio’yu bir trafik kazasında yitiren bir yazar ile karısının hikâyesi.

Hollandalı yazar A. F. Th. van der Heijden’in Felemenkçe yazılan romanlara verilen Libris ödülünü 2012 yılında kazanan ve kendi oğlunu benzer bir kazada kaybettiktan sonra yaşadıklarından esinlenen aynı adlı romanından uyarlanan bir Hollanda yapımı. Yabancı Dilde Film dalında Hollanda’nın Oscar’a aday gösterdiği filmin senaryosunu Hugo Heinen yazarken, yönetmenliği Paula van der Oest üstlenmiş. Oğlunun tanımı ile “sadece gerçekten yaşanmış hikâyeleri yazan” romancının karşı karşıya kaldığı trajedinin hikâyesini geriye dönüşlerle anlatıyor film ve kurgu ile gerçeğin çok yakından örtüşmesinin de verdiği ve hikâyenin tümüne yayılan bir hüzün ve acı duygusu ile dile getiriyor derdini. Duygusallığı bir ticarî filmin yaklaşımından uzak durarak ve çoğunlukla dozunda denilecek bir şekilde kullanan film ikinci yarısında bir parça tekrara düşmüş gibi görünse de hikâyesinin trajikliğinin ve bunun gerçek olmasının da “katkı”sı ile etkiliyor seyredeni. Kendi hayatından ve üstelik acı bir parçasından yola çıkarak üreten bir yazarın bu yaratıcılık serüveni ise -belki her anı yeterince güçlü işlenmiş olmasa da- kendi başına yeterli bir neden filmi görmek için.

Filmin oluşum kaynakları başlı başına ilginç: “Alter ego”su olan Albert Egberts karakteri üzerinden kendi hayatını anlattığı bir dizi romanın yazarı A. F. Th. van der Heijden ve “Tonio” adlı romanını da kendi oğlunu bir kazada kaybettikten sonra yazmış. Her ne kadar andığım dizinin bir parçası olmasa da bu roman, benzer bir yolu izliyor ve yazar bir babanın (ve eşinin) oğullarının kaybı ile baş etmeye çalışmasını anlatan bu hikâyede yine kendi hayatından yola çıkıyor. Kendini ve yaşadıklarını anlatan bir hikâye yazmak bir yandan belki kolay görünen (çünkü elinizde bir şekilde hazır bir malzeme vardır) ama öte yandan “gerçekliği” ve “dürüstlüğü”nün her zaman sorgulanmaya açık olması nedeni ile aslında epey de zorlukları beraberinde getiren bir tercih. Tanık olduklarınızın gerçek olduğunu ve genç adamın ebeveynlerinin benzer bir acı yanı olan süreçten geçtiklerini bilmek, kuşkusuz filmin etkileyiciliğini artırıyor. Yönetmenin hikâyeyi zorlama bir duygusallıktan uzak tutarak anlatması ve bunu trajedinin etkisini azaltmadan yapmayı başarması da film için ciddi bir artı puan olmuş. Çocuğunu kaybetmek veya bir başka ifade ile söylersek, bir ebeveynin bir çocuğunun ölümüne tanık olması kuşkusuz çok korkunç bir durum ve film bu kaybın boyutunu sömürmeden ve yalın bir dilin tercih edildiği sadelik içinde anlatarak takdiri hak ediyor. Kazadan sonra geriye dönüşlerle bize anlatılan, çocuğun doğması (ve buna vesile olan gece), büyümesi ve özgür bir birey olması ve işte tüm bu zaman boyunca biriken anıların, kaybı bir yandan daha dayanılmaz kılmasını ve bir yandan da aslında dayanabilmek için güç vermesini, yaşananlara saygısını koruyarak anlatıyor film bize.

Filmin -kaynak romandan gelen- bir kozu ise babanın yazar olması ve sadece gerçek hikâyeleri yazmayı tercih etmesi. Bu durum babanın yaşanan kazayı hayal etmesini, an be an yeniden kurgulamasını ve bunun acısı ile baş etmek zorunda kalmasını da anlatmasını sağlıyor bize filmin ve tam da bu bağlamda hem güçlü hem de zayıf (daha doğrusu yeterince güçlü olmayan) yanı ortaya çıkıyor hikâyenin. Bir acıyı anlatmak o acıyı azaltır mı çoğaltır mı, sanatçının yaratma sürecinin odağına kendisini koymasının sonucu ne olur veya kişi kendi yaşadıklarını anlatırken ne kadar dürüst olabilir gibi pek çok soruyu sormanızı ve cevapları üzerinde düşünmenizi sağlaması ve bunu hikâyesine zarar vermeden- yaptırabilmesi filmin güçlü yönünü oluşturuyor. Buna karşılık bu temayı sinema dili açısından yeterince güçlü işleyemiyor film ve seyirciyi de bir ikilemde bırakıyor ayrıca. Babanın kaza anının görüntülerini izlemek istemesini (ve tereddüt etmesini vs.) örneğin bir babanın tepkisi olarak mı yoksa bir yazarın yazacağı romanın en trajik bölümünü görmek istemesi olarak mı yorumlamalı? Bunların ikincisi baba karakterinin sanatçı bencilliği üzerine düşünmeye götürüyor bizi ki doğal olarak rahatsız ediyor bu. Filmin bu ikilemi yaratmak yerine birini tercih etmesi ve seyirciyi ortada bırakmaması daha doğru olurdu açıkçası.

Hikâyenin bugünü ve geçmişi paralel olarak anlatması doğru bir tercih olmuş ve zaman zaman sizden gözyaşı bekleyen sahnelerin etkileyici kurgusuna da imkân vermiş. Genç adamın çocukluğunda çizdiği bir resim, Fransa’daki bir köy evindeki sahne veya çocuğun fotoğraf tutkusu gibi öğeler bu sayede sizi yüreğinizden yakalayıveriyor. Kazanın haberinin alındığı sahnenin tekrarı gibi başka anları da var filmin seyirciyi kesinlikle etkileyecek olan ve hikâyedeki -beklenen şekilde yer alan ama yine belli bir özenle kullanılmış görünen- pişmanlık, suçluluk duygusu ve kendini sorgulama gibi öğelerle birlikte filme değer katan. Filmin önemli anları arasında babanın, oğlunun beğendiği ve fotoğraflarını çekmek istediği bir kızla kendi evlerindeki zamanı hayal ettiği ve bu hayalinde “tanık oldukları”na müdahale etmeye çalıştığı bölümü de saymak gerek. Etkileyici ve hüzünlü bir bölüm bu ama filmin kimi anlarındaki zarif estetiği nedense burada esirgemiş yönetmen ve gereğinden fazla doğrudan çekmiş bu bölümü. Aslında babanın finale doğru olan sahneleri (başta gece kulübündeki olmak üzere) benzer şekilde filmin genel havasından ayrı düşmüş görünüyor. Bunda belki de tüm bunların adamın yazdığı/yazacağı romanla ilişkili olarak düşünülmüş olmasının payı vardır ama yine de üslup farklılığı dikkat çekiyor.

Filmin üç başrol oyuncusu da rollerinin hakkını vererek karakterlerini doğal kılmayı başarmışlar. Yazarı oynayan Pierre Bokma ile eşini oynayan Rifka Lodeizen arasındaki yaş farkı (on yedi yaş büyük Bokma) Fransa’daki gençlik sahnelerinde bir parça rahatsız ediyor ama her iki oyuncu da içinde kesinlikle bir güç barındıran sade oyunculukları ile bunu önemsiz kılmışlar. Genç oyuncu Chris Peters’i de bu iki tecrübeli oyuncuya ustaca eşlik edebildiği ve karakterini yaşının tüm özellikleri ile dengeli bir biçimde canlandırabildiği için tebrik etmek gerekiyor.

İsmini anmamız gereken bir diğer isim ise kurguyu üstlenen Sander Vos. Sadece geçmiş ile gelecek (“hayat” ile “ölüm”) arasındaki geliş gidişleri değil, sahnelerin kendi içlerindeki geçişleri de çok iyi kurgulamış ve hikâyenin “hüzünlü şiir” havasına katkıda bulunmuş. Anne karakterinin bir parça geride kaldığı, görüntü yönetmeni Guido van Gennep’in sahnelerin ruhuna uygun renk tonları ve ışık tercihleri ile çarpıcı bir iş çıkardığı ve çocuğunu yitirmek ile baş etmeyi (ya da bunun imkânsızlığını) düzeyli bir biçimde anlatan bu filmi görmekte yarar var.