Anime Nere – Francesco Munzi (2014)

anime nere“Bu yaptıklarını ödeyecekler! Bunu ödeyecekler, yemin ediyorum!”

Babaları yerel bir mafya lideri tarafından öldürülen üç adamın seçtiği hayatların çatışmasının hikâyesi.

İtalyan yazar Gioacchino Criaco’nun aynı adlı romanından uyarlanan bir film. Sicilya merkezli Mafya’ya benzer bir suç örgütü olan ‘Ndrangheta’nın bireylerini odağına alan hikâye, alışıldık mafya veya benzeri örgütleri anlatan hikâyelerden aksiyonu minimumda tutan yapısı ile ayrılıyor ve özellikle çarpıcı finali ile hayli etkileyici olurken, bu tür örgütlerin egemen oldukları bölgelerde yaşayan halkın yaşamları ile nasıl iç içe geçtiğini göstermesi ve bireylerin bu tür yapılanmalardan kendilerini ne kadar ayrı tutabileceklerini sorgulatması ile de dikkat çekiyor. Sıradan görünümlü başlangıcı ve yavaş ilerleyen hikâyesi ile “mafya filmi” bekleyenleri tatmin etmeyebilir ama bu “karanlık” film görülmeyi kesinlikle hak ediyor.

Yerel mafya lideri (daha doğrusu ‘Ndrangheta lideri) tarafından öldürtülen bir çobanın üç oğluna ve onlardan en büyüğünün oğluna odaklanan hikâye bu dört karakterin seçtikleri yolların sonuçlarını ve bunun neden olduğu çatışmaları anlatıyor bize temel olarak. En büyük kardeş çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşarak suçtan uzak dururken (bu uzak durmanın “gerçekçiliği” aslında hikâyenin temel dertlerinden biri), onun oğlunun özendiği en küçükleri ise suç dünyasının tam anlamı ile ortasında bir hayat sürüyor. Ortanca kardeş ise hikâyenin başında bir iş adamı olarak çıkıyor karşımıza ve onun yaşayacakları geleneklerin bağlayıcılığının ve, suçla ve kanundışı ile örülü bir temel üzerine oturan hayatların içinde bulundukları toplumu çöküşe sürükleyeceğinin de sembolü oluyor adeta. Hikâye İtalyan toplumunun genlerine yerleşmiş görünen kimi olgular üzerine düşünme fırsatı sağlıyor seyirciye. Mafya’nın bunca uzun süredir ayakta kalabilmesi ve ülkenin politikasından ekonomisine kadar uzanan geniş bir alanda “yasal” kurumlar ile ilişki kurabilmiş olmasını bir parça daha iyi anlayabiliyorsunuz film sayesinde. Ailelerinden birinin kurbanı olduğu bir cinayetin falini polise söylemeye gerek duymayan (hem devletin iktidarını tanımamanın sembolü olarak hem de kendi iktidarının kanıtı olacak bir intikamı kendisi alma isteği nedeni ile) ve gençlerini “aile içinde” evlendirmeyi tercih eden bir geleneğin yerini nasıl sağlam bir şekilde koruyabildiğine tanık oluyoruz hikâyede örneğin. Tüm bunlar büyük kardeşin ailesini ve oğlunu bu yaşamdan uzak tutabilmek çabasını trajik bir sona bağlayan hikâyesi ile anlatılıyor bize ve yaşananların aksiyon yanından çok “sosyolojik” yanına değiniyor.

Karanlık bir film dedik film için: Sadece, Gioacchino Criaco’nun romanından Francesco Munzi, Maurizio Braucci ve Fabrizio Ruggirello tarafından uyarlanarak yazılan senaryo değil bu karanlığın kaynağı. Giuliano Taviani’nin başarılı müziği ve Vladan Radovic’in görüntü çalışması da filmin karanlığını besliyor. Kendisini öne çıkarmayan ve ekonomik kullanımı ile de dikkat çeken müzik çalışması ve özellikle iç mekanlarda, doğal ışıklandırmanın da sonucu olan, karakterlerin üzerinde adeta bir kara bulut varmış havası yaratan görüntüleri ile teknik açıdan da sınıfı geçiyor Munzi’nin filmi. Kadınların toplum içindeki geleneksel rollerini koruduğu ve bunu da benimsediği (bu rolün dışına çıkmış olan ve Milano’da yaşayan kadının diğer kadınlarla sorunlu ilişkisi de bunun bir göstergesi) hikâyenin çekimlerinin gerçekleştirildiği Africo kasabası dağ başında ve adeta terk edilmiş havası veren görünümü ile de bir çekicilik taşıyor. Bir bakıma “gerçek” mekanları kullanmış Munzi, zamanın durmuş göründüğü ve ‘Ndrangheta adındaki suç örgütünün egemen olduğu bu kasabayı kendisine mekan seçerek. Wikipedia’da Africodan çıkmış ünlü isim olarak sadece bu örgütün liderlerinden biri olan Giuseppe Morabito’nun yer alması da filmin bu bağlamda ne kadar gerçekçi olduğunun çarpıcı bir örneği olsa gerek.

İtalyan sinemasının Oscar ödülleri olarak kabul edilen David di Donatello ödüllerini aralarında en iyi film, senaryo ve yönetmenin de olduğu dokuz dalda kazanan film altı dalda da aday olmuş bu ödüle. Oyunu ile bu adaylıklardan birinin (“En İyi Erkek Oyuncu”) sahibi olan Fabrizio Ferracane’nin umarsız bir savaşın kahramanı olarak göz doldurduğu filmde diğer oyuncular da doğal oyunculukları ile öne çıkıyorlar. Üzerine bunca film çekilmiş bir suç örgütü için kesinlikle orijinal bir hava yaratabilmiş olan bu film ile, henüz üçüncü yönetmenlik çalışmasını (uzun metrajlı film olarak) yapmış olan Munzi kimi Amerikan örneklerinin aksine (örneğin tüm o “Godfather – Baba” serisi), anlattığını ve suç örgütünü romantikleştirmemesi ile de takdiri hak ediyor. Radovic’in el kamerası ile yakaladığı geniş açılı görüntüleri üzerinden bile bir karanlık atmosfer üretmeyi başarmış olan film, göstermekle yetinmeyip umutsuz bir resim sergilemekten de çekinmeyen yapısı ve işte tüm o karanlığı ile kimileri için çok da çekici olmayabilir belki ama kesinlikle kayda değer bir çalışma.

(“Black Souls” – “Kara Ruhlar”)

Theatre of Blood – Douglas Hickox (1973)

Theatre of Blood“Bu ödül benim! Bu ödülü benim hak ettiğimi bütün dünya biliyor. Ama siz kasıtlı olarak bana vermediniz. Beni basının, halkın ve meslektaşlarımın önünde özellikle küçük düşürdünüz. Benim yeteneğimi ret etme konusunda inadınızın zirvesine çıktınız”

Bir Shakespeare oyuncusunun başarısını sürekli görmezden gelen (hatta oyunculuğunu aşağılayan) ve ödül vermeyen eleştirmenlerden aldığı intikamın hikâyesi.

Douglas Hickox’un İngiliz yapımı bu filmi 1970’lerden hoş bir sürpriz. Başroldeki Vincent Price’ın kariyerindeki en sevdiği filmlerden biri olduğunu belirttiği çalışma, oyuncunun tam anlamı ile döktürdüğü, oyun tarzına hayli yakışan hikâyenin keyfini sürdüğü ve seyirciye de aynı keyfi yaşattığı bir sinema eseri. En az senaryonun kendisi kadar değer taşıyan ve Stanley Mann ile John Kohn’a ait bir fikirden yola çıkarak Anthony Greville-Bell tarafından yazılan film hayli kanlı bir kara komedi ve kimin yaptığını bildiğimiz için bunun yerine nasıl yapılacağına odaklandığımız cinayetleri ile kesinlikle çekici. Beklenmedik sertliği bazı sahnelerde kimileri için rahatsız edici olabilir açıkçası ama hem hikâyesi hem oyuncuları hem de yönetmenliği ile kara komedi tanımın altını tam anlamı ile dolduruyor ve izlenmesi gereken filmlerden biri oluyor bu çalışma.

Öncelikle bir Vincent Price filmi bu. Korku ve gerilim filmlerinin bu büyük oyuncusu fiziği ve ün kazandığı tür nedeni ile klasik yıldızların arasına giremedi ve onlara lâyık görülen “büyük” ödüllerle birlikte adı düşünülmedi hiç. İşte bu filmde de klasik Shakespeare yorumları ile bilinen ama alacağına emin olduğu eleştirmenler ödülü genç bir oyuncuya verilince çileden çıkan bir oyuncuyu getiriyor karşımıza, adeta kendisini oynayarak. Price gerçek hayatta da bu denli öfkelenmiş ve önce kendisini sonra da eleştirmenleri öldürmeyi düşünmüş müdür bilmiyorum ama burada rolünü tam anlamı ile üzerine giydirmiş bir elbise gibi. Zaman zaman filmlerinde -beklentiler doğrultusunda belki de- abartıyı oyununun bir parçası yapan Price burada tam da kendisine göre yazılmış bir rolün hakkını veriyor. Kılıktan kılığa giriyor ve Shakespeare oyunlarından tiratlar eşliğinde işliyor cinayetlerini. Üstelik oyununda bu kez en ufak bir abartı yokmuş gibi duruyor; bu görünümün nedenleri hem gerçekten onun kendisini bir parça frenlemiş olması hem de hikâyenin de kalan abartının çok yakıştığı bir içeriğe sahip olması. Eleştirmenlerin her birini Shakespeare oyunlarından seçtiği bir cinayet sahnesini taklit ederek öldüren bu yüksek egolu oyuncu hem sinemanın kalıcı karakterleri arasına giriyor hem de Price’ın kişisel zirvelerinden birine aracılık etmiş oluyor.

Michael J. Lewis’in hikâyeyi bire bir yansıtan müziğinden destek alan film pek çok unutulmayacak sahneye sahip; bunların bir kısmının kanlı vahşeti ile ve filmin kara komedisinden bu denli sertinin beklenmemesi ile şaşırttığını bir uyarı olarak eklemek gerekiyor yalnız. Atın sürüklediği adam, Shakespeare’in ünlü karakteri Othello gibi kıskançlık sonucu karısını öldüren eleştirmen veya karısı yanında uyurken sağa sola fışkıran kan eşliğinde doğranan adam bunların sadece birkaçı. Bu sahneleri Price’ın dışında başarılı kılan iki temel öğe daha var: Bir Shakespare oyunundan esinlenmiş olmaları ile sahip oldukları doğal çekicilik ve yönetmen Hickox’un yalın bir yönetmenlikle bu sahneleri benzersiz kılması. Hickox bir şeyi daha çok iyi yapıyor: Çıldırmış oyuncuya cinayetlerinde yardım eden evsizleri bir “koreografinin” eşliğinde filmin geriliminin parçası yapan bir mizansen anlayışı ile filme ürkütücü bir şıklık katıyor. İntihara teşebbüs eden ama ölmeyen adamın çamurlu suyun içinden çıkarıldığı sahne adeta bir Yunan trajedisi gibi çekilmiş örneğin ve işte bu evsizler tıpkı böyle bir trajedideki gibi hareket ederek filme ürkütücü bir keyif katıyorlar. Filmin 2005 yılında tiyatroya uyarlanması da, hikâyenin taşıdığı “trajedi türünde bir tiyatro oyunu” havasının sonucu olsa gerek.

Price’a eşlik eden tüm oyuncuların (başta oyuncunun kızını canlandıran Diana Rigg ve eleştirmenlerden birini oynayan Ian Hendry olmak üzere) keyifli performanslar gösterdikleri film en karasından bir komediden trajediye ve melankoliye uzanan ve çok akıllıca düşünülmüş bir fikir üzerine inşa edilmiş hikâyesi ve yaratıcıları arasına Shakespeare’i de eklememizi gerektirecek kadar bu ustadan esinlenmesi ile kesinlikle değerli bir film.

(“Much Ado About Murder” – “Kanlı Oyun”)

Dilâ Hanım – Orhan Aksoy (1978)

dila_hanim“Gönül diye bir şey yok mu? Ya severse? Ya sevilirse? İçinde bir çiçek büyürse?”

Yörenin zenginlerinden biri olan kocasını öldüren bir beyin peşine düşen bir kadının hikâyesi.

Necati Cumalı’nın “Makedonya 1900” adlı kitabındaki bir hikâyeden Safa Önal’ın uyarladığı ve Orhan Aksoy’un yönettiği bir film. Yeşilçam’ın bir dönemine damga vuran o klasik Türkân Şoray – Kadir İnanır filmlerinden biri olan çalışma, o dönem Türk sinemasına özgü pek çok problemi bünyesinde barındırsa da seyircinin ruhuna bir şekilde işlemeyi başarıyor. Safa Önal, Cumalı’nın hikâyesini zarar verecek ölçüde epey değiştirmiş olsa da, orijinal eserin ruhunu bir şekilde yine de taşıyor bu film ve klasikleşmiş sahneleri ve iki oyuncusunun çok iyi uyuşan kimyalarının yarattığı müthiş çekicilik sayesinde görülmeyi kesinlikle hak ediyor.

Necati Cumalı’nın on dokuzuncu yüzyılın sonunda geçen öyküsünü 1970’li yıllara taşıyan Safa Önal senaryosu bir Türkân Şoray – Kadir İnanır filmi yapmak amacı ile çıkılan yolun sonucu ve bu bağlamda amacına da kesinlikle ulaşmış. Evet, gerçek kimlikleri ve aşina olduğumuz oyunculukları ve mimikleri canlandırdıkları karakterlerin önüne geçiyor zaman zaman ama ne gam! Sonuçta bu ikili ve bu ikilinin kırık bir aşk hikâyesini seyretmek isteyenler için çekilmiş bir film bu ve tam da bu nedenle hedefini tutturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz zaten. Film Yeşilçam’ın pek çok kusuruna sahip elbette ve filmi sinemasal açıdan tam bir başarı örneği olarak göstermeye de engel oluyor bu kusurları. Örneğin müziğin kullanımı: Cahit Berkay’ın film için hazırladığı orijinal müzik çalışması gerçekten çok başarılı ve yüreğe dokunan melodisi ile hikâyeye müthiş yakışıyor ve başta o unutulmaz final sahnesi olmak üzere görüntüleri inanılmaz zenginleştiriyor. Ne var ki müzik o denli aşırı bir dozda kullanılıyor ki zaman zaman keşke hiç olmasaydı bile dedirtebiliyor. Sadece bu örnek bile filmin neleri başarırken, yeterince becerikli olunmadığı için neleri kaçırdığını göstermeye yeterli bize. Benzer bir durum senaryo için de geçerli: Sinemaya aşık bir insan olan Safa Önal’ın becerikli kaleminden çıkan diyaloglar iki başoyuncunun birlikte göründükleri her sahneye uzak durulması imkânsız bir dokunaklılık, sıcaklık ve kırılganlık katmış kesinlikle. İnanır’ın zeybek sahnesi, elbette final sahnesi veya dere kenarında Kadir İnanır’ın Türkân Şoray’a çocuksu bir masumiyet ile aşkını ilan ettiği sahne (“Şaşkınlığımı bağışlayın. İnanılır gibi değil. Yedi diyarın bir Dilâ Hanım’ı şuracıkta, karşımda. Elimi uzatsam dokunuyorum. Hayal değil, rüya değil”) çok iyi yazılmış bölümler. Buna karşılık aynı senaryo Erol Taş’ın canlandırdığı karakteri oyuncunun kariyerindeki diğer kötü karakterlerden bir benzeri yapmakla ve hatta daha da ileri götürecek bir abartı ile süslemekle ciddi bir hata yapmış. İnanır’ın İstanbul’daki çevresinin karaktere hiç uymaması, orijinal hikâye değiştirilince ortaya çıkan iki baş karakterin (ve kendilerine bağlı adamların) bir diğerini tanımaması veya adamın üzerinde gördüğü kıyafetten akıllıca yorumlar çıkarabilen kadının zenginliğinin bilinmemesi gereken bir yere burnundaki pırlantadan hızma ile gitmesi gibi tutarsızlıkları da var senaryonun. Yine de belli bir çizgiyi aşan tüm Safa Önal senaryoları gibi bu filminki de seyirciyi etkilemeyi, heyecanlandırmayı, mutlu etmeyi ve yüreğini titretmeyi başarıyor ki filmin de önemli artılarınddan biri oluyor tüm problemlerine rağmen.

Yan karakterleri canlandıran oyuncuların işlerini yapmış göründüğü (İstanbul’da Kadir İnanır’ın etrafındaki kadınları canlandıranlar hariç çünkü dudak büzmek ve göz süzmekten başka bir şey yapmıyorlar) filmde Şoray ve İnanır ikilisi için söylenecek tek şey var: Hikâyeye ve birbirlerine çok yakışmışlar. Öyle olağanüstü bir oyunculuk sergilemiyorlar belki ama burada canlandırdıkları karakterleri onlardan başkası oynayamazmış duygusu yaratıyorlar ki bu elbette büyük bir başarı. İki oyuncunun Önal’ın senaryosundan da aldıkları destekle parladıkları kimi sahneler (örneğin Şoray’ın “İyi uyudunuz mu” sorusuna içinde binlerce gizli anlam yüklü “Çook” ile karşılık verdiği sahnedeki bakışları, Orhan Aksoy pek iyi bir mizansen ile çekememiş olsa da İnanır’ın zeybek sahnesinde her iki oyuncunun beden ve yüz ifadeleri veya finaldeki bakışmaları) unutulacak gibi değil. Törelerin cenderesi içinde sıkışan iki bireyin kırık aşk hikâyesi bu iki oyuncu ile çok daha üst bir düzeye taşınmış kesinlikle.

Bir Yeşilçam klişesi olarak her tabut göründüğünde fonda ney çalmak, -Orhan Aksoy’un yanlış bir tercihi ile- gerekli gereksiz zumlara başvurmak veya yaralının vücuduna bakmadan kurşun çıkarmak gibi anlamsızlıklarının yanında filmin bir ciddi kusuru daha var: Adamın, kendisine aşık olsa da ve tüm o yeminlerin ve törelerin altında sıkışmışlığından kaynaklanan nedenlerle hayır diyor olsa da, bir kadına zorla sahip olmasının izah edilebilir bir yanı yok ve bunun adı hiçbir ama olmadan tecavüzdür. Aslında kadının da seviyor ve içten içe istiyor olması, o eylemin adını değiştirmez kesinlikle.

Özetle, mutlaka görülmesi gerekli bir Yeşilçam klasiği bu: Türkân Şoray için, Kadir İnanır için ama hepsinden önce ikisinin müthiş uyumu için görülmeli bu film. Finaldeki meydan okumaları için, başka bir zamanda ve başka bir yerde karşılaşmaları halinde mutlu olacak iki insanın şimdi ve burada karşılaştıkları için yaşadıkları trajedi için, aşkın büyüleyiciliği için ve samimi bir sinemanın ne tür kusurları olursa olsun seyirciye dokunabildiğini bir kez daha hatırlamak için…

Four Brothers – John Singleton (2005)

four-brothers“Belanın kapısını uzun süre çalarsan, er ya da geç cevap veren biri çıkar”

Öldürülen annelerinin cenazesi için bir araya gelen dört kardeşin intikamlarının hikâyesi.

David Elliot ve Paul Lovett’ın senaryosundan John Singleton’un çektiği şiddet dolu bir aksiyon. Evlat edinilen dört çocuğun annelerinin cinayetinin arkasında kimlerin olduğunu bulmaya çalışmasını ve kendi yöntemleri ile cezalandırmasını anlatan film, hayli sert sahneleri, kimi başarılı oyunculukları, kurgu ve temposunun başarısı ile dikkat çeken ama baştaki vaatkâr girişinin ardından özellikle ikinci yarısında süratle geniş kitlelerin beğenisine uyacak bir biçim ve içerik benimsemesi ve hikâyesinin çekiciliğini yitirmesi ile başarı seviyesini epey düşüren bir çalışma. Hikâyenin “erkek egemen” anlayışı ve anne dışındaki kadın karakterlerinin derinlikten uzak halleri ise oldukça rahatsız edici kesinlikle.

Film, Henry Hathaway’in 1965 tarihli ve gerçek bir olaydan esinlenen western’i “The Sons of Katie Elder – Kötü Evlât” adlı filminden yola çıkılarak çekilen ama olay örgüsünün hayli değiştirildiği bir çalışma. John Singleton’un bir başka filmden esinlenen bu filminin 2007 yılında ve bu kez Hint yapımı olarak “Big B” adı ile Amal Neerad tarafından yeniden çekildiğini de hatırlatalım. Kimsesiz çocuklara aile bulmakla uğraşan ve başka kimse evlat edinmediği için kendisinin evlatlık olarak aldığı dört çocuğun yıllar sonra öldürülen annelerinin cinayetinin arkasındaki gerçeği keşfetmeye çalışmasını anlatan hikâyenin bu özeti doğal bir çekicilik barındırıyor aslında. Ne var ki Singleton’un filmi şiddet ile o denli doldurulmuş ki annenin varlığı, sevgi ve iyilik üzerine kurulu hayatının sıcaklığı tüm o sertliğin içinde hayli eğreti ve yapay duruyor; öyle ki bu nedenle oldukça zorlama görünen sahneler sanki başka bir (ve duygusal) filmin parçasıymış gibi hissettiriyorlar kendilerini. Belki filmin yaratıcıları şiddet ve sertlik dolu sahneleri intikam duygusunu haklı göstermek için tercih etmişler ama hikâyenin bu hali başka bir şeyi işaret ediyor: Şiddetin seyirci üzerinde etki yaratmak için özellikle tercih edildiğini. Açıkçası Singleton şiddetin tadını çıkarıyor ve seyircinin de çıkarmasını istiyor gibi görünüyor.

Hikâyenin bir diğer sorunu ise erkekler için çekilmiş ve erkeksi bir dünyayı anlattığını hiç çekinmeden sergilemesi sürekli olarak. Kadınlardan sadece anne ve hayli idealize edilerek gösterilirken, diğer kadınlar (örneğin biri kardeşlerden birinin eşi, biri de bir diğerinin sevgilisi olan iki kadın) hayli zayıf, can sıkıcı veya talepkâr olarak gösteriliyorlar. Eş olan kadına tarafsız davranılan tek sahne kadının iki çocuğu ile ilgilendiği, bir başka deyişle anne olduğu bölüm. Hikâyenin bu kadın düşmanlığının en iyi örneği ise, bir mafya liderinin kocasını aşağılamasına karşı çıkan (bir “kadın” olarak karışmaması gereken bir işe bulaşan bir başka deyiş ile) bir kadının cezalandırıldığı sahne. Diğer tüm kadınlar da sadece erkeklerin yanında bir süs ve temel olarak seks için varmış gibi görünüyorlar. Dört kardeş, yani erkekler ise cesur, esprili ve becerikliler; evet serserilikleri oluyor ve hapise de girip çıkmışlar ama o denli iyiler ki rahatsız etmiyor bu bizi. Bu erkekler kişisel intikamlarını alırken, polis elbette beceriksiz, elbette başarısız ve böyle olunca da hikâye kişisel çözümü (kendi adaletini kendin sağla!) destekleyen bir hava taşıyor ve zaten finalde de “takdir” görüyorlar.

İçeriği hayli sorunlu filmi Singleton teknik becerisi ile ayakta tutuyor ama. Kimi sadece birkaç saniye çalınan tüm o şarkılar (onlarca rock ve soul klasiği) filmin temposuna ve atmosferine uyumları ile ayrıca önem taşıyorlar. Bruce Cannon ve Billy Fox’un kurgusu tempoyu hiç düşürmeden ve sahnelerin ruhuna çok uygun biçimde oluşturulmuş ve hikâyenin yağ gibi akıp gitmesini sağlıyor. Peter Menzies Jr.’ın görüntüleri de, özellikle kar fırtınasındaki takip sahnesinde kendisini gösterdiği gibi kesinlikle başarılı ki bu sahne filmin de doruk noktası bir bakıma. Ne var ki bu başarı hikâyenin kofluğunu ve yanlışlığını örtemiyor. Singleton’un sokaktaki gerçek hayatı aktarmaktaki becerisi önemli bir kısmı doğaçlama olan diyaloglara yansısa da hikâye diğer anlarında çok sık aksıyor. Yabancı birisinin önünde, sevgilisinin cebinde bulduğu prezervatifin hesabını soran kadın sahnesi örneğin komik olmaya çalışırken sadece çok rahatsız ediyor; tabii eğer bu sahnenin amacı kadınların çekilmezliğini göstermek değilse. Uzun süredir görüşmeyen ve biri dışında anneleri ile pek de ilgilenmiş görünmeyen dört kardeşin süratle ve tekrar bir “aile” olması veya finalde kardeşlerden birinin hikâyenin kötü adamı ile bire bir dövüşü gibi saçmalıkları da atlamamalı. Oyuncuların işlerini yaptığı ama özellikle Terrence Howard, Mark Wahlberg ve Andre Benjamin’in öne çıktığı ve David Arnold imzalı müziğin de dikkat çektiği film şükran günü yemeği ve tek planda çekilen ve üç kardeşin banyoda konuşmalarını gösteren sahnelerini çoğaltabilseymiş çok farklı bir yöne kayabilirmiş ama Singleton sıkılan kurşunların ve dökülen kanın peşinden gitmeyi tercih etmiş.

(“Dört Kardeş”)