Good – Vicente Amorim (2008)

good“Kitabım karısını öldüren bir adam hakkında. Onu öldürüyor çünkü çok seviyor. Karısının tedavisi olmayan bir hastalığı var”

Yazdığı roman Naziler tarafından faşist teorilerini destekleyecek ve pratiklerini doğrulayacak bir eser olarak görülünce hayatı değişen ve kendisini kötülüğün parçası olarak bulan “iyi” bir adamın hikâyesi.

İskoç yazar Cecil Taylor’un ilk kez 1981 yılında sahneye koyulan ve büyük beğeni toplayan aynı isimli tiyatro oyunundan uyarlanan bir film. İngiltere ve Almanya ortak yapımı olarak çekilen filmin senaryosunu John Wrathall yazmış, yönetmenliğini ise Vicente Amorim üstlenmiş. İlginç konusuna ve başroldeki Viggo Mortensen’in varlığına rağmen film bir türlü amaçladığı etkiyi yaratamıyor ve çok daha çarpıcı olabilecek final sahnesi de arada kaynayıp gidiyor bu nedenle. Karakterlerini ve anlattıklarını hep derinlere inmeden ele alır gibi görünen film, Amorim’in biçimsel olarak var gibi görünse de içerik olarak oluşturamadığı temponun eksikliği, sık sık televizyon filmi havasını alan yaklaşımı ve kaçırdığı kimi fırsatları ile oyunun başarısını sinemaya taşıyamamış. Yine de filmi “iyi” insanların şu ya da bu nedenlerle nasıl devasa bir kötülüğün parçası olabildiğine tanık olmak için görmekte yarar olabilir.

Yazdığı romanda ötenaziyi benimseyen bir karakteri anlatan bir üniversite hocasının bu kitabı o sıralarda Almanya’yı ciddi bir halk desteği ile yönetmekte olan Naziler’in ilgisini çeker. Hem Hitler’in hem Joseph Goebbels’in kitabı sevmesinin temel nedeni bu faşist liderlerin ideolojilerine uygun olarak “zayıfların toplumun genel iyiliği için yok edilmesi” yolundaki inançları olsa gerek ama bu sevgi “iyi” profesörümüzün hayatının da toptan değişmesine neden oluyor. Ağır hasta ve kaprisli annesi ile ilgilenen, piyano çalmaktan başka bir isteği yok gibi görünen karısının evdeki tüm sorumluluklarını da üstlenen ve iki çocuğuna da bakan bu iyi yürekli adam etrafındaki herkesin aksine Nazi Partisi’ne girmeyi reddeden ve en iyi arkadaşı da bir yahudi psikiyatrist olan bir kişi hikâyenin başında. Mecbur kalarak girdiği partinin ülkesinin ve tüm dünyanın başına neler açtığını ve işlediği insanlık suçlarını yavaş yavaş görmeye başlıyor ama finalde tanık olduklarına kadar parçası olduğu dehşetin boyutunu tam anlamı ile idrak etmiyor. Evet, konu ilginç ve üzerine onca film çekilmiş bir dönem için yeni şeyler de vaat ediyor bu konu. Ne var ki film bu fırsatları ısrarla harcıyor. Öncelikle filmin konusuna uymayan ve gereksiz bir yumuşama yaratan giriş bölümleri, Viggo Mortensen’in sevimli ve sarsak karakteri eğlenceli biçimde canlandırmasına rağmen, bu fırsatlarının kaçmasının nedeni. Hikâyenin zaman zaman nedense uğrama ihtiyacı duyduğu bu eğlence anları hikâyeye hiç yakışmıyor gibi görünüyor. Muhtemelen kahramanımızın sıradan bir iyi insan olduğunu anlatmak için tercih edilmiş anlar bunlar ama tek yarattıkları sonuç hikâyenin gücünü azaltmak oluyor. Baş karakteri de dahil olmak üzere, oyuncularına içinde rahat hareket edebilecek bir derinlik yaratamaması ve bu nedenle seyircisinde karakterlerin akıbetleri konusunda önemli bir merak duygusu yaratamaması da bir başka nedeni bu problemin.

Naziler’in ikiyüzlülüğünü gösteren çarpıcı anları (Arî ırkın doğurganlığı ile övünen bir Nazi’nin çocuk sahibi olamayacağını anlayınca karısının genç bir askerden hamile kalmasını sağlamayı düşünmesi vb.) olan filmin anlattığı kişisel dramları da dönemi de yeterince etkileyici biçimde ele alamaması filmin eksilerinden bir diğeri. Görsel anlatımdan çok diyaloglara sığınan anlayışın kırıldığı kimi anlar var ki filmi seyre değer kılabilir yine de. Kahramanın stresli anlarında etrafındaki karakterleri bir Handel şarkısını söylerken hayal ettiği bölümler (başta finaldeki olmak üzere) filmin sinemaya gerçekten yaklaştığı anlar ve tüm final sahnesi -aslında daha iyi olabilirmiş diye düşündürtse de- tarihteki en büyük insalık suçlarından birini bir kez daha hatırlatması ile hayli önemli. Yahudi psikiyatristi oynayan Jason Isaacs’in oyunu ile göz doldurduğu filmin Simon Lacey imzalı müzikleri de dikkat çekecek derecede başarılı. Harcanan fırsatlarına rağmen, bir göz atılabilir yine de, özet olarak.

(“İyi”)

Brothers – Jim Sheridan (2009)

brothers“Savaşın sonunu sadece ölüler gördü sözünü söyleyenin kim olduğunu bilmiyorum. Ben savaşın sonunu gördüm. Asıl soru, tekrar hayata dönebilecek miyim?”

Bindiği helikopter Afganistan’da vurulan bir asker, bu olaydan sonra birbirleri ile yakınlaşan erkek kardeşi ve askerin eşinin hikayesi.

Danimarkalı yönetmen Susanne Bier’in 2004 yapımı “Brødre” adlı filminin beş yıl sonra bu kez Amerikan yapımı olarak çekilmiş uyarlaması. Bier’in filminin olay örgüsünü hemen aynen koruyarak hikâyeyi yeniden yazan isim senarist David Benioff, bu yeni yapımı yöneten ise Jim Sheridan olmuş. Savaşta yaşanan trajik bir olayın neden olduğu travma ve bu travmanın bireyleri tahakkümü altına alması, suçluluk duygusu, “yasak” bir aşk, pişmanlık vb. temalar üzerinden ilerleyen hikâye tartışılmaz bir etkileyiciliğe sahip ve Sheridan’ın usta yönetiminin kendisini sürekli hissettirdiği bir çalışma. Üç ünlü baş oyuncusu (Jake Gyllenhaal, Tobey Maguire ve Natalie Portman) ve yan rollerdeki isimlerden (Sam Shepard, Mare Winningham, Carey Mulligan ve Patrick John Flueger) oluşan kadrosu ile dikkat çeken film, “sakallı ve kötü bakışlı” Afganistanlıları (El-Kaide) tam da tahmin edileceği şekilde konumlarken, hikâyede bir El-Kaide komutanının sorduğu “burası bizim topraklarımız, burada ne arıyorsunuz” sorusunun üzerine hiç gitmiyor elbette ve bu soru kötü düşmanın sorduğu bir soru olarak havada kalıyor. Genç askerlerinin travmasından asıl sorumlu olanın ABD’nin kendisi olduğunu ima etmeye dahi yanaşmayan filmin bu politik yanlışlığı bir kenara bırakılırsa, seyirciyi duygusal olarak etkilemek amacı ile yola çıkan ve bunu başaran bir yapıt karşımızdaki.

Filmimizin kaynağı olan Susan Bier yapımı ilhamını Homer’in ünlü destanı “Odesa”dan almış kaynaklara göre. Bier’in görmediğim filminin bir parça gölgesinde kaldığı söylenen bu Jim Sheridan yapımı ise bir epik havadan uzak, daha çok duygusal bir havada ilerleyen bir çalışma. Pek çok etkileyici sahnesi olan, Maguire ve ödüllerde geride kalsa da onun önüne geçen bir performansın sahibi olan Gyllenhaal‘ın oyunları ile ciddi bir başarı gösterdiği ve seyri keyifli bir film bu. İki erkek kardeşten, Vietnam savaşını görmüş ve asker olan oğlunu (Maguire) sürekli överken, hikâyenin başında cezaevinden çıkarken gördüğümüz ve bir baltaya sap olamamış oğlunu (Gyllenhaal) devamlı aşağılayan babanın bakışı bir bakıma filmin “politik” durumunun göstergesi olarak görülebilir. Oğullarına sert davranmasını, finale doğru, Vietnam’da yaşadıklarına bağlıyor baba ama ne o ne de filmin kendisi Vietnam’dan Afganistan’a uzanan bir çizgi çekip, çocuklarının başkalarının topraklarında neden öldüğünü veya sağ kalanlarının da neden ağır travmalarla döndüklerini düşünmeye ve düşündürtmeye zaman ayırıyor. Taliban askerleri en acımasız işkenceleri yaparken sorulacak soru değil bu diyor belki film ama en basitinden El-Kaide’nin (ve aslında tüm “radikal İslâmcı” savaşçıların) ABD tarafından bir dönemler komünizme karşı nasıl yaratıldığını ve beslendiğini düşününce, hikâyenin bu açıdan dürüstlüğü pek kalmıyor ortada. Susanne Bier’in filmi Danimarkalı askerleri anlattığı için bu problemden muaf düşünülebilir belki ama bir Amerikan filminin buna hakkı yok kesinlikle. Bu nedenle, yüzlerce askerin mezar taşlarınıa tanık olduğumuz mezarlık sahnesinin mezarlarda yatanları savaş politikalarının kurbanları olarak değil, ülkesi için şehit düşen kahramanlar olarak görmemizi istediğini düşünmek gerekiyor ve bu da rahatsız edici elbette.

Hikâyenin bu politik eksikliğini/yanlışlığını, bir başka deyiş ile iktidarı/sistemi hiç sorgulamamasını bir kenara bırakırsak, Sheridan’ın filmi sinemasal özellikleri açısından sınıfı geçiyor ve pek çok öğesi ile de seyirciyi etkisi altına alıyor. Afganistan’daki esaret sahneleri ve elbette infaz anı, Maguire’ın baştaki çocuksu bakışlarının taban tabana zıt bakışlarla, ağır bir travmanın altında ezilen bir adamın bakışları ile yer değiştirdiği tüm anlar ve bu anlarda Toby Maguire’ın performansı ve tüm film boyunca ve kimi zaman senaryonun klişelerine rağmen üstün bir performans sergileyen Jake Gyllenhaal’ın varlığı filmi kesinlikle seyre değer kılıyor. Natalie Portman onca sahnesine rağmen senaryonun sıkıntısını yaşıyor ve diyaloglarda gerekli gereksiz tekrarlanan güzelliği ile daha çok filme travmanın dolaylı kurbanı olan güzellik olarak tanımlanabilecek bir katkı sağlıyor. Dul eş rolünde Carey Mulligan kısıtlı sahnelerine rağmen çok başarılı, Sam Shepard, Mare Winningham ve Patrick John Flueger da sağlam oyunculuklarla filme renk katıyorlar. Jim Sheridan’ın yönetmen olarak katkısını da es geçmemek gerekiyor. Yönetmen Sheridan zaman zaman da olsa filme Amerikalı’dan çok Avrupalı bir hava katarak Hollywood’dan uzak durmayı başarması ve hem sert hem yumuşak sahnelerde doğru kamera hareketlerini tercih etmesi ile takdir edilmeyi hak ediyor.

Bier’in filminde var olan politik yaklaşımın tamamen dışarıda bırakılması ve “yasak” aşkın masum bir öpücüğe indirgenmesi gibi tercihler, malum nedenlerle anlaşılabilir olsa da, Sheridan’ın filmine sinema değerleri açısından zarar vermiş kuşkusuz. Yine de usta ellerden çıktığı belli olan film, savaştan geri dönen ama gerçekten geri dönebildiği tartışmalı olan bir karakteri ve etrafındakileri anlatan hikâyesi ile ilgiyi hak ediyor.

(“Kardeşler”)

Labor Day – Jason Reitman (2013)

labor-day“Annemin kalbini kıranın babamı kaybetmesi olduğunu düşünmüyorum, aşkı kaybetmek kırdı onun kalbini”

Terk edilmiş ve depresyondan çıkamayan bir anne, ona bakmaya çalışan küçük oğlu ve hayatlarına giren bir cezaevi kaçağının hikayesi.

ABD’li yazar Joyce Maynard’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmi Jason Reitman yazmış ve yönetmiş. Kate Winslet, Josh Brolin ve genç oyuncu Gattlin Griffith’in başrolleri paylaştığı film temel olarak Winslet’in oyunu ile çekicilik yaratabilen, hikâyesinin vaatlerini tutamayan ve gerçeklik problemleri yaşamaya başladıkça yavaş yavaş dağılan bir çalışma olarak özetlenebilir. Görüntü çalışması (Eric Steelberg) ve özellikle müziği (Rolfe Kent) hikâyenin kimi sıkıntılarını kapatsa da yönetmen Jason Reitman adına başarı örneği olarak gösterilemeyecek olan film, sinemadan çok televizyona yakışan bir biçim ve içeriğe sahip. Yine de başta Winslet’in oyunu ve aşkın kendisine tutku ile bağlı bir kadının, aşksız kalmasının trajik sonuçlarını anlatan bu film kimileri için çekici görünebilir.

1987 yılında geçiyor hikâyemiz ve şimdi 30’lu yaşlarının başındaki bir adamın on üç yaşında iken annesi ile beraber yaşadığı bir macerayı anlatıyor bize. Zaman zaman anlatıcı rolünü üstlenen adamın dile getirdiği bir yandan da onun “büyüme hikâyesi” ve filmde epey bir ağırlığı var karakterinin. Ne var ki onun büyüme sancılarını hiç yeni bir şey söylemeden anlatıyor hikaye bize ve ilk öpücük ve genç kız arkadaş karakteri başta olmak üzere epey alışılmış duruyor seyrettiklerimiz. Anne karakteri, özellikle de Winslet’in varlığı ve senaryoya rağmen etkileyici olabilen oyunu ile çok daha fazla şey vaat ediyor ama burada da aksıyor film ve kadının “tutku”dan uzak hayatının onu nasıl bu denli etkileyebildiğini ve şimdi aniden hayatına giren bir cezaevi kaçağına nasıl bu denli kolay kapılıverdiğini sinema dilinden çok diyaloglara ve anlatıcının sözlerine dayanarak anlatmaya çalışıyor. “Erkeksiz” bu ailenin adam gelmeden önceki ve sonraki yaşamları arasında cehennem ile cennet arasındaki kadar ciddi bir fark var nerede ise ve senaryonun burada bu eksikliği bu derece korkunç olarak tanımlaması bir parça da rahatsız ediyor açıkçası. Çocuğun bir babaya, kadının bir erkeğe ihtiyacı anlaşılabilir bir durum elbette ama erkeğin eli değer (hem iki karaktere madden ve manen hem de tüm o “erkek” işleri üzerinden eve ve bahçeye vs.) ve her şey yoluna girer çok abartılı bir anlatım tercihi olmuş kesinlikle. İnandırıcılık açısından ciddi sıkıntı yaratan bu tercihe, filmin başka zorlama anlarını da eklemek gerekiyor. Polis tarafından her yerde aranan adamın birkaç gün boyunca evin arka bahçesinde de olsa giriştiği tamirat işleri, kadın ve çocuk ile oynadığı oyunlar (elbette beyzbol bu oyun, bir Amerikan filminde baba çocuğuna ne öğretebilir ki başka ve ailenin kutsallığını/babanın varlığını daha iyi hangi oyun kanıtlayabilir) vs.’ye henüz cezaevinden kaçmış adamın markette herkesin içinde kadın ve çocuğa yanaşması gibi tuhaflıkları da ilave edince, senaryonun inandırıclılığı pek dert etmediğini düşünüyorsunuz ister istemez.

Adamın aşktan gitar çalmaya ve tamirat işlerine, aşçılıktan her türlü ilişkinin (iyi bir eş, iyi bir baba ve iyi bir komşu amca olabilen ve hepsini de mükemmel yapan bir adam bu!) yönetimine uzanan beceri alanının bu denli geniş tutulmasını izah edebilecek tek şey onun hayalî bir kahraman olması olabilirdi ama tam aksine film onun somut varlığını her daim gözümüzün önünde tutuyor. İkinci yarısında iyice tutarlılığını yitiren hikâyeyi asıl olarak ayakta tutan Kate Winslet’in senaryonun kimi yapay öğelerine rağmen kesinlikle başarılı olarak tanımlayabileceğimiz performansı. Yetenekleri onunki kadar gelişmiş olmayan başka herhangi bir oyuncunun yapaylığının altında ezileceği karakterini canlı ve ilginç kılmayı başarıyor usta oyuncu. Rolfe Kent’in müziği ise hikâyeyi asla kendisini öne çıkarmadan destekliyor ve senaryonun yaratmakta yetersiz kaldığı tutku ve gerilim atmosferini elle tutulur kılıyor.

Bir aile kurmanın sembolü vazifesi görse de hayli uzun tutulmuş şeftalili tart yapma sahnesi başta olmak üzere zarif kamera hareketlerinin şıklık kattığı film pek çok kusuruna rağmen Reitman’ın hikâyesini anlatmayı başarabilmesi ile önemli; önemli çünkü zayıf bir senaryoyu popüler sinemanın kalıpları içinde de olsa seyredilir kılabilmek bir yetenek istiyor ve o da Reitman’da fazlası ile var şüphesiz.

(“Başka Türlü Bir Aşk”)

The Constant Gardener – Fernando Meirelles (2005)

The_Constant_gardener“Zaten ölmeyecek olanları öldürmüyoruz. Ölenlerin oranlarına bak, kimse saymıyor bile”

Eşinin ölümünün arkasındaki gerçekleri araştırırken, ilaç endüstrisinin yoksul ülkelerdeki halkın bedenlerini sömürüsü ile karşılaşan bir İngiliz diplomatın hikayesi.

John le Carré’nin aynı adlı romanından uyarlanan bir İngiltere – Almanya – ABD – Çin ortak yapımı. Senaryosu Jeffrey Caine tarafından yazılan filmin yönetmen koltuğunda oturan isim Brezilyalı Fernando Meirelles. Sağlam bir romandan üretilen sağlam bir film olarak nitelendirebileceğimiz çalışma, iyi oyunculukları, görsel gücü ile dikkat çeken yönetimi ve bir yandan sinemanın klasik havasını taşırken, diğer yandan görsel tarzı ile modern bir atmosfer de yaratmayı başarması ile görülmeyi kesinlikle hak ediyor. Büyük şirketlerin (bu örnekte dev bir ilaç firması) “geri kalmış” ülkelerdeki (burada Kenya) insanların bedenlerini, emeklerini ve özgürlüklerini nasıl sömürdüğünü sinemasal öğeleri ihmal etmeden karşımıza getiren film, hem içeriği hem biçimi açısından önemli bir sinema eseri, özet olarak.

Hikâyenin ve karakterlerinin gerçek olmadığını ama ilaç endüstrisinin gerçeklerinin romanındaki gibi olduğunu söylemiş yazar le Carré ve kitabını 1999 yılında insanî yardım çalışmaları için bulunduğu Arnavutluk’ta bir trafik kazasında hayatını kaybeden Fransız gönüllü Yvette Pierpaoli’ye ve onun gibi tüm gönüllülere ithaf etmiş. Film de aynı saygıyı gösteriyor ve kapanış jeneriğinde bu ithafı dile getiriyor. Filme çekiciliğini kazandıran iki temel unsur var: Sağlam hikâyesi ve sağlam sinema dili. Tüm le Carré romanları gibi doğal bir çekiciliğe zaten sahip olan hikâyeyi yönetmen Meirelles çok uygun ve güçlü bir sinema duygusu ile getirmiş karşımıza. Daha açılıştaki, havaalanındaki vedalaşma sahnesinde diplomat ve eşinin “ayrılacağını” şık bir görsel oyunla söylüyor bize. Bu açılıştan sonrasında da küçük görsel oyunları hiç ihmal etmiyor Meirelles ama bunu şıklık peşinde koştuğu için değil, hikâyesine yakıştığı için yapıyor. Bir başka filmde kartpostal yapaylığında duracak, César Charlone imzalı kimi görüntüler de benzer şekilde hikâyenin emrine girmişler ve her anında filmin, anlatılanı başarı ile destekliyorlar. Charlone’un görüntülerinin başarısını tekrarlayan kurgucu Claire Simpson’un çalışması da aynı şekilde, hikâyeye yağ gibi akan bir tempo kazandırıyor ve ne acele eden ne de sarkan hızı ile filmin önemli artılarından biri oluyor. Yönetmen Meirelles, Alberto Iglesias’ın sağlam müziğinin de katıldığı tüm bu öğeleri çekici bir orkestrasyon ile bir araya getiriyor ve ortaya sağlam bir iş koyuyor.

İngiltere’nin Irak’ı işgalini sert bir şekilde eleştiren bir aktivist kadın ile onun sorgulamasına muhatap olan bir diplomatın arasındaki ilişkinin, özellikle de iki tarafın politik ve sosyal olarak durduğu konumların yüz seksen derece farklı olduğunu düşünürsek, bu derece hızlı ilerlemesi bir parça zorlama aslında hikâye için ama neyse ki Meirelles çekici bir şıklığı olan sinema dili ile atlatıyor bu problemi. Bu çekicilikte, tüm hikâye boyunca başarı çizgilerini hiç düşürmeden oyunculuklarını sergileyen Ralph Fiennes ve Rachel Weisz’in de büyük payı var elbette. Herhalde sinemada mahcup bakışların en iyi temsilcisi olan Fiennes, aşık olduğunda, aşkından kuşkulandığında, gerçeklerin peşine düştüğünde ve tanığı olduğu gerçekler nedeni ile dehşete kapıldığında karakterinin ne hissettiğini öyle iyi geçiriyor ki seyirciye etkilenmemek ve arayışına katılmamak mümkün değil. Weisz yardımcı oyuncu dalında Oscar kazandığı rolünde çekici performansı ile ona eşlik ediyor ve karakterinin savaşını ve trajedisini daha da etkileyici kılıyor.

Hikâyenin çekici yanlarından biri seyirciye, diplomatın karısı hakkında keşfettiği veya keşfettiğini düşündüğü gerçeklerin arkasında ne olduğunu onunla birlikte keşfetme imkânını sunması ve böylece onun gerçeğin peşindeki yolculuğuna bizim de katılmamızı sağlaması. Uluslararası dev şirketler ve hükümetlerin sıradan insanların hayatları pahasına kendi kişisel ve ulusal çıkarlarını korumak için nasıl rahat hareket edebildiklerini gösteren, bunu yaparken hem Kenya hem İngiliz hükümetlerini eleştirisinin konusu yapmaktan çekinmeyen film, ticari kâr gibi “kutsal” bir kavramın karşısında bir yoksulun hayatının hiçbir önemi olmadığını söylüyor bize günümüz dünyasında. İnsanları bilmedikleri bir riski alarak (bilseler de onları bu riski almak zorunda bırakan bir hayata zorlayarak) kârlarını artırma peşindeki şirketler, vergi indirimi almak için tarihi geçmiş ilaçları Afrikalı yoksul halka “bağışlayan” kurumlar veya politik çıkarları için bunlara göz yuman hükümetler… Tüm bunları çekinmeden söylüyor film ve finalde Fiennes’in hüzünlü son kareleri ile de yüreğe dokunurken, insanın insana ettiğinin korkunçluğunu hatırlatıyor bir kez daha. Cinayet sahnelerini göstermeyerek çok doğru bir iş yapan, Sudan’da BM uçağına alın(a)mayan küçük çocuğun sahnesi ile isyan ettiren film görüntülerinin şıklığını da akıllıca kullanıyor ve bu güzelliklerin olduğu topraklardaki insanların hem içeriden hem dışarıdan nasıl hoyrat bir şekilde sömürüldüğünü vurguluyor.

Fiennes ve Weisz’e eşlik eden, başta Bill Nighy olmak üzere tüm yardımcı kadronun da takdiri hak ettiği film bir aşk hikayesi olarak da çok önemli. Karısına ölümünden sonra bir daha ve daha da güçlü bir biçimde aşık olan bir adamın hikâyesi bu ve tüm o ihanetler, kötülükler ortasında bu aşk belki de filmin umudu diri tutan tek öğesi. Tek bir özel insandan tüm insanlara, oradan yaptığımız işe ve inandığımız değerlere genişleyen bir aşk belki de kurtaracak olan dünyayı ve film bunu çağrıştıran hikâyesi ile önem taşıyor gerçekten. Sık sık başvurulan el kamerası, dinamik anlatımı, anlattıklarının “gerçekliğinden” bir an bile kuşkulanmamanıza neden olacak samimiyeti ve sertliğini göstererek değil hissettirerek oluşturması ile bu film mutlaka görülmesi gereken bir sinema eseri. Diplomatların dünyasındaki kimi klişelere yer verse de ve belki de daha önemlisi, Kenya’da geçen bir hikâyede yerel halk ile arasına bir mesafe koymak gibi önemli bir problemi olsa da, popüler sinemanın kalıpları ile de “doğru” ve sorumlu bir film yapılabileceğinin örneği olan bu eser kaçırılmamalı.

(“Arka Bahçe”)