Ronin – John Frankenheimer (1998)

ronin“Soru yok. Cevap yok. Bizim işimiz böyle. Bunu kabul eder ve işini yaparsın”

Eski bir CIA ajanının farklı grupların peşine düştüğü gizemli bir çantayı ele geçirmek için katıldığı bir ekip ile yaşadıklarının hikâyesi.

İlk senaryosunu J.D. Zeik’in yazdığı ama jenerikte adı Richard Wiesz olarak verilen David Mamet’ın bu senaryoya epey bir el attığı ve John Frankenheimer’ın yönettiği bir Amerikan – İngiliz – Fransız ortak yapımı. Tamamı Fransa’da çekilen ve güçlü kadrosu ile öne çıkan film iyi bir aksiyon olarak sınıflanabilir özetlemek gerekirse. Robert De Niro ve Jean Reno’nun başarılı ve uyumlu oyunları ile sürüklediği film çekimlerde seksen arabanın hurdaya çıkarılmış olmasının da kanıtı olduğu gibi hızlı, pahalı ve heyecandan kaçınılmamış hali ile dikkat çekiyor. Ne var ki hikâyenin bir süre sonra rayından çıktığı ve tüm o takip, kaçma ve kovalama sahnelerinin yorucu olmaya başladığı da bir gerçek.

İrlandalılar, Amerikalılar, Ruslar, Fransızlar… tümü içinde ne olduğu seyirciye hiç söylenmeyen gizemli bir çantanın peşinde hikâye boyunca. Film birbirlerini tanımayan beş adamın bir kadının çağrısı ile bu çantayı ele geçirmek için bir araya gelmesi ile başlıyor ve sonrası silah seslerinden, arabalı takip sahnelerinden, patlamalardan, ihanetlerden, cesetlerden vs. başınızı alamayacağınız bir şekilde geliyor. Elia Cmiral’ın duduk ile çalınan çok güzel tema parçası ve başarılı müziği eşliğinde anlatılan bu hikâye başta Paris ve Nice olmak üzere şehirleri ve dar sokakları ile tarihi Fransız kasabalarını da tüm koşuşturmalar için akıllıca ve etkileyici bir biçimde kullanıyor. Bu açıdan başta yönetmen John Frankenheimer, görüntü yönetmeni Robert Fraisse ve kurgucu Antony Gibbs olmak üzere tüm teknik ekip sıkı bir takdiri hak ediyor. Buna karşılık bir türlü duracağı noktayı bulamamış gibi hikâye; takip sahneleri uzadıkça uzuyor ve çok iyi çekilmiş olsalar da bir süre tekrara düşüldüğü hissini yaratıyorlar, örneğin tüm film boyunca arabanın önünden son anda kaçan yayalar gibi çekimleri hep bunu daha önce görmedim mi duygusu ile izlemeye başlıyorsunuz, çanta defalarca el değiştiriyor vs. Senaryonun ilk hali nasıldır bilmiyorum ama anlaşılan David Mamet’ın el atması da filmin bu ciddi kusurunu örtmeye yetmemiş.

Filmin adını aldığı Ronin, Japonya’da efendisiz kalmış (ve bu nedenle de gözden düşmüş) samuraylara verilen bir isim. Şık bir isim bir film için ve herhalde hikâyenin baş kahramanı, Robert De Niro’nun canlandırdığı Amerikalı için düşünülmüş ama onu ne kadar doğru tanımladığı tartışmalı bu ismin. Bu durum bir yana, filmin bu Amerikalı kahramanı kimi kusurlarının da kaynağı aslında. Tüm ekibin “en cesur, en güçlü ve en zeki” üyesi o ve film bunu vurgulamak için gereksiz pek çok sahneyi de karşımıza getiriyor. Hele ekibi toplayan kadınla bir araba içindeki hayli sakil duran bir yakınlaşma sahnesi var ki tüm yapaylığı ile sanki filme “o ana kadar unutulan ve ondan sonra da hiç hatırlanmayan” aşkı yedirebilmek için çalakalem yazılmış gibi duruyor. Kahramanımızın cesaretini gösteren narkozsuz operasyon sahnesi ise kalkıp Amerikan cesareti için alkış tutmanız için çekilmiş herhalde. Tüm bunlara hiç ihtiyacı yokmuş oysa filmin. Sonuçta De Niro ve Jean Reno karakterleri arasındaki uyum iyi, heyecan fazlası ile var ve teknik başarı ortada; bu gereksiz “milliyetçilik” sadece komik kaçıyor en hafif ifade ile söylersek. Bunun yerine, açılıştaki gibi, alçak gönüllü bir gerilimi başarı ile yaratan sahneler daha fazla yaratılabilseymiş, sadece De Niro’nun neden lider olması gerektiğini vurgulama amacı taşıdığı anlaşılan silah satın alma sahnesi hiç olmasaymış ve Jean Reno’nun karakteri bu derece silik çizilmeseymiş keşke.

Hikâyenin bir de etik problemi var aslında: O çanta içinde buna değer bir şey var mıdır bilmiyorum ama “kahramanlarımız”ın sokak ortasında, pazar yerinde veya kalabalık turistik bölgelerde çatışmaya girmekten, arabaları masum insanların üzerine sürmekten vs. hiç çekinmemeleri çok ilginç gerçekten. Filmimiz “sıradan” insanları böyle rahatça harcamakten nedense hiç çekinmemiş. Kusurlardan devam edersek, özellikle De Niro’nun aksiyon sahnelerindeki dublör kullanımının açıkça belli olduğunu veya son sürat giden ve tehlikeli bir takip sahnesinin parçası olan arabada yolcu koltuğunda oturan adamın emniyet kemerini takmayı nedense sahnenin sonuna doğru akıl etmesi gibi örnekleri de hatırlatmış olalım.

Katarina Witt’in de buz pateni dansçısı olarak yer aldığı filmde De Niro senaryo avantajından da yararlanarak işini iyi yapıyor, Reno ise senaryonun hemen hiç yardımcı olmadığı rolünde yapabileceğinin en iyisini yapıp De Niro ile uyum yaratan bir ikili oluşturmayı başarıyor. Sonlardaki diyaloglar belki de bu ikili için bir devam filmini ima eder içerik de olsa da böyle bir şey gerçekleşmemiş ama yine de sinema için çekici bir ikili yaratılabilirmiş bu karakterlerden. Stellan Skarsgård, Jonathan Pryce, Skipp Sudduth, Michael Lonsdale, Sean Bean ve Natascha McElhone gibi oyuncuların da güçlendirdiği kadronun genel olarak işini yaptığı film, arabalı takip sahnelerinin meraklıları için sadece bu sahneleri ile bir hazine değerinde olsa gerek. Hikâyenin gittikçe sarkması, karışık hale gelmesi vs. bu meraklıların çok da umurunda olmasa gerek. Belki bu filmi seyretmek için en ideal bakış da budur: Heyecanın tadını çıkar, hikâyeyi çok da umursama. Sonuçta her karesi teknik açıdan başarılı bir film var karşımızda ve Fransız kasabalarının sokaklarında son sürat giden arabalardan etkilenmemek aksiyona en uzak duran için bile pek mümkün görünmüyor.

Training Day – Antoine Fuqua (2001)

Training Day“Koyunu korumak için kurdu yakalaman gerekir ve bir kurdu ancak başka bir kurt yakalayabilir”

Narkotik polisi olarak çalışmaya başlayan acemi bir polisin tecrübeli bir polisin yanında ve sokakta geçirdiği bir eğitim gününün hikâyesi.

David Ayer’in senaryosunun ilk taslağını 1995 yılında yazdığı ve 1998 yılında ortaya çıkmaya başlayan ve boyutları henüz tam anlamı ile ortaya koyulamamış olan “Rampart Skandalı”ndan da esinlenen ve Antoine Fuqua tarafından yönetilen bir film. Los Angeles polisinin bulaştığı skandal ABD tarihindeki en büyük skandallardan biriydi ve haksız öldürme, kötü muamele, hırsızlık, banka soygunu, uyuşturucu çeteleri ile ilişki, sahte delil üretme veya delilleri örtbas etme gibi pek çok suçu kapsıyordu. Filmimiz skandalın kendisine değil, bir polise ve savcılık vs. gibi çevrelerdeki bağlantılarına değiniyor daha çok ve temel olarak idealleri ile “gerçekler” arasında kalan genç bir polisin yaşadıklarına odaklanıyor. Genç polisi canlandıran Ethan Hawke yardımcı rolde Oscar’a aday olurken, tecrübeli polisi oynayan Denzel Washington ödülün sahibi olmuştu ve ikilinin performansları filmin de en çekici yönünü oluşturuyor. İlk yarısı daha çok ortalama bir “acemi tecrübeli çatışması” veya “devriye gezen iki polisin günlüğü” gibi ilerleyen ve çok da orijinal görünmeyen film, ikinci yarısında çok sürpriz olmasa da saptığı yol ile heyecan ve çekicilik düzeyini artırıyor ve kendisi için adeta Oscar düşünülerek tasarlanmış görünen sahnelerdeki parlak performansının sonucu olarak Washington’un katkısı ile yüksek düzeyli bir ticari eser örneği olmayı başarıyor.

Washington’un oynadığı Alonzo karakteri sert ve güçlü görünümü, sarkastik konuşmaları, kelime oyunları ve “felsefe” parçaladığı cümleleri ile Amerikan sinemasının polisiyelerde benzerini defalarca karşımıza getirdiği bir görünüme sahip. Hawke’ın acemi polisi de yine bu tür ikili polis hikâyelerinde sıklıkla tanık olduğumuz genç, ideallerini henüz yitirmemiş ve tedirgin bir karakter. Hikâyenin ilk bölümü tecrübeli polisin genç çalışma arkadaşını eğittiği, bir başka deyiş ile gerçeklerin masa başında görünenden çok farklı olduğunu, sokağın kendine özgü kuralları olduğunu ve ayakta kalmak ve işini yapabilmek için kurumsal kuralları nasıl bir kenara koymak gerektiğini öğrettiği sahnelerle geçiyor. Çoğunlukla iki oyuncunun ustalıklı oyunları sayesinde ilerleyen bir bölüm bu ve çok da yeni şeyler söylemiyor/göstermiyor bize. Bu sahnelerin asıl amacı daha çok seyirciyi ve Hawke’un karakterini daha sonra olacaklara hazırlamak sanki. Genç polisin ve bizim her tanık olduğumuz olay bizi farklı bir şeylerin olduğu konusunda uyarma amacını taşıyor gibi daha çok. Hikâye gerçeklerin yavaş yavaş ortaya çıktığı anları ile heyecan dozunu artırıyor ve ticari ve profesyonel bir sinemadan tüm beklentileri karşılayarak seyircinin ilgisini de garantiliyor. Bunu yaparken zaman zaman aksiyon dozunun biraz fazla kaçmış olmasının filmin eleştirel yanının etkisini azalttığını da söylemek gerek.

Washington’un daha ilk göründüğü andan başlayarak ağırlığını koyduğu bir film bu. Zaman zaman adeta hip-hop söyler gibi konuşan karakterini fiziksel ve ruhsal tüm boyutları ile kavramış Washington ve karakterini gereğinden fazla görkemli (başka bir şekilde ifade edersek, Oscar’a göz kırpan) sahnelerde bile gerçekçi kılmayı başarmış. Örneğin sonlarda çetecilerin mahallesinde geçen sahnedeki nutku hayli uzun olmasına ve bir parça abartılı yazılmış olmasına rağmen, oyuncunun performansı o denli parlak ki hemen hiç rahatsız etmiyor bu durum. Sert, maço ve küfürlü bir dünya resmi çizen filmde Washington’un performansı tam da olması gerektiği gibi kısacası. Hawke ise bu dünyaya taban tabana zıt görünen karakterinin tedirginliğini oldukça başarılı bir biçimde getiriyor önümüze ve Washington’un gücü karşısında ezilmeden, karakterini ilginç kılmayı başarıyor.

Mark Mancina’nın başarılı orijinal müziği ve çekici şarkıları ile de dikkat çeken film kapanış jeneriğinde son şarkı olarak Dawid Bowie’nin sesinden bize “This is not America” diyor ama aslında tam da tersini kastediyor olsa gerek. Fuqua’nın doğru bir tempo ile anlattığı hikâye ABD sinemasının profesyonelliğinin tüm izlerini taşıyan, iyi oynanmış ve yönetilmiş, sonu ise yeterince iyi toparlanamamış görünen bir film özet olarak. Dr. Dre, Snoop Dogg ve Macy Gray’in de oynadığı film, eski polisin yenisi ile oynadığı, onu yavaş yavaş bir planın parçası yaptığı ve sinirlerini bozduğu hikâyesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“İlk Gün”)

Cafer’in Çilesi – Zeki Alasya (1978)

caferin-cilesi“N’apalım, bizim işimiz bu. Ben içeceğim ki siz de içeceksiniz, o da kazanacak”

Yanlarında kaldığı yaşlı teyzesi ve eşinin uzun bir süre için kaplıcaya gitmesi ile yalnız kaldığı büyük köşke askerlik arkadaşının yerleşmesi sonucu başına olmadık işler açılan bir adamın hikâyesi.

Zeki Metin ikilisinin 1978’de çektikleri ve yönetmenliğini de Zeki Alasya’nın üstlendiği bir film. Ahmet Üstel’e ait olan senaryo bu ikilinin filmlerinde görmeyi beklediğiniz her şeyi tekrarlayan ve belki çok da orijinal olmayan bir çalışma ve Alasya da yönettiği bu üçüncü filminde vasat bir mizansen anlayışı koymuş ortaya. Yine de özellikle köşkün içinde geçen ve vodvili andıran son sahneleri ile güldürmeyi başaran ve eğlendiren bir film.

Pembe Panter’in Henry Mancini imzalı müziği başta olmak üzere ve yerli ve yabancı pek çok eserin tek bir sessiz an bırakmamacasına hoyratça kullanıldığı film elbette öncelikle ve belki de tek dayanak noktası olarak Zeki Alasya ve Metin Akpınar ikilisini alıyor kendine. Onların doğal uyumu, sevimli saflıkları ve belki onlarca filmde tekrarlanmış ve sonra da tekrarlanacak olsa da mimikleri, 1970 ve 80’li yıllarda belli bir seyirci ilgisini garanti ediyordu yapımcılara. Dolayısı ile filmler de konusu veya sinemasal düzeyinden çok bu ikilinin performanslarının ne kadar sıcak olduğu üzerinden açıklanabilecek bir sonuca sahip oluyordu. Burada da Ahmet Üstel’in senaryosu hikâyeyi pek de dert etmiyor ve ikilinin oyunları ile öne çıkacakları sahneler yaratmanın peşine düşüyor sadece. Böyle olunca da hikâye bir tutarsızlıktan diğerine atlıyor veya karakterler izahsız, yumuşatarak söylersek izahı yeterli olmayan, değişimlere uğrayabiliyorlar. Örneğin hikâyenin başında saf Zeki’nin aksine, kurnaz bir karakter olan Metin süratle karakter değiştirip arkadaşı kadar saf ve masum oluyor. Karakterlerin hikâyelerini birbirine bağlayabilmek ve anlattığını toparlayabilmek adına hayli zorlama tesadüflere başvurmaktan da sakınmıyor filmimiz.

Pavyonda “Dilek Taşı”nın söylendiği, Nilüfer’in “Ne Olacak Şimdi” şarkısının kulaklara çalındığı ve bakkalların veresiye defteri tuttuğu yıllarda geçen filmde dönemin erotik sinemasının yıldızı Zerrin Egeliler de konuk oyuncu olarak yer almış ve bir pavyon şarkıcısı rolünde, sinemadaki asıl kariyerinde canlandırdıklarından daha “hanım” bir karakteri getirmiş karşımıza. Alasya’nın filminde bir kısmı prodüksiyonun zayıflığından kaynaklanmış görünen kimi kurgu ve mizansen problemleri de var açıkçası. Hikâyedeki onca farklı karakteri vs. akıcı bir şekilde ilerletebilen bir tempo ortaya koyamamış Alasya, sinemadaki bu üçüncü yönetmenlik çalışmasında. Metin Akpınar ve Zeki Alasya’dan ne bekliyorsanız onu bulacağınız ve bu anlamda belki şaşırmayacağınız ve aksine tanışıklığın verdiği sıcaklıktan muhtemelen mutlu olacağınız filmde kimi yan karakterleri canlandıran kadın oyuncuların vasat bir performans gösterdiklerini de söylemek gerekiyor. Keşke son bölümde köşkün içinde geçen hareketli ve eğlenceli bölümün temposu, komedisi ve çekiciliği filmin tümünde gösterilseymiş diyebiliriz ama yine de sonuçta bir Zeki Metin filmi işte, seyredip eğlenmek ve unutmakta bir sakınca yok.

Super 8 – J.J. Abrams (2011)

“Sen beni dinle! Bu kasabada korkudan aklını kaçırmış ve ilgilenmem gereken 12,000 kişi var. Güvenecekleri tek bir kişi var. Başkasıydı o kişi önceden, ama şimdi ben varım sadece”

Kendi “süper 8” formatlı filmlerini çekerken bir tren kazasına ve ardından kasabalarındaki tuhaf olaylara tanık olan çocukların hikâyesi.

Yönetmen ve senarist olarak J.J. Abrams ve yapımcılardan biri olarak da Steven Spielberg’in adını künyesinde gördüğünüz bir filmden ne bekliyorsanız (olumlu veya olumsuz anlamda), onu fazlası ile bulacağınız bir film. Spielberg’in sık sık ziyaret ettiği setinde Abrams ile hayli eğlendiklerini söylendiği filmin ikiliyi neden bu kadar eğlendirdiğini anlamak çok kolay filmi seyredince. Biraz “Lost”, biraz “E.T.”, biraz “X Files”, bolca “çocukların masum dünyası” ve yine bolca “kutsal aile özlemi”… Bunların üzerine görkemli tren kazası sahnesi başta olmak üzere bolca efekt de ekleyince, ortaya işte bu Spielberg’in çekmediği Spielberg filmi çıkıyor. Türünün meraklılarının elbette çok keyif alacağı, heyecan duygusunu canlı tutmayı başaran bu film, diğer pek çok “Spielberg filmi” gibi: Büyükler için çekilmiş bir çocuk filmi.

Dört ay önce bir iş kazasında annesini kaybeden, babası hâlâ bu trajik olayın neden olduğu depresyon ile yaşayan bir çocuk ve arkadaşlarının bir yarışmaya katılmak üzere süper 8 formatında bir zombi filmi çekerken tanık oldukları tuhaf olayları anlatıyor hikâyemiz. Filmci olan karakterlerinden yola çıkıp bu çocukların Spielberg ve avanesinin çocukluklarını temsil ettiğini söylemek gerekiyor belki de. Özellikle “production value” (hikâyede kullanıldığı anlamı ile söylersek, filmin piyasa değeri veya bu değeri parlatan unsurlar) ifadesini ağzından düşürmeyen “yönetmen” çocuğun ileride Spielberg’e dönüşecek bir kişi olduğu açık. Kapanış jeneriğinde bu zombi filmi tüm naifliği ve bundan kaynaklanan eğlenceli hali ile bize de gösteriliyor. Asıl filmimiz ise aynı naiflikte ama bu nafiliği bolca parlatan büyük bir bütçe ve görkemli sahneleri ile eğlenceli olmanın masumiyetini taşımaktan çok, üzerimize bolca Hollywood klişesi boca eden bir içeriğe sahip ne yazık ki (ya da kimileri için, iyi ki!). Tren kazası sahnesi (bilgisayar efektlerini çok da gizleyemeden) tüm görkemi ile gerçek hayatta mümkün olandan çok daha uzun sürüyor ve “Lost” dizisinin açılışındaki uçak kazası kadar “büyük” görünüyor. Hikâyenin basitliğini örtme çabası mı bu bilmiyorum ama heyecan peşindeki ve basit bir hikâyeden daha fazlasını zaten talep etmeyen seyirci için böyle bir işlevi “başarı” ile yerine getirdiği açık bu tür seçimlerin.

1979 yazında, walkman’in yeni yeni hayatımıza girdiği zamanlarda geçen hikâyedeki çocuklardan ikisinin aileleri ile sorunlu ilişkileri (elbette finalde nereye gideceğini tahmin edebileceğiniz bir ilişki bu, sonuçta bir “Spielberg” filmindeyiz) filmin yaratıcılarına aile güzellemesi için malzeme sağlarken, anne hayatta olmadığı için kutsallığı zedelenen aile, daha önce babalık yapmasına pek gerek olmayan bir adamın şimdi babalığı öğrenmesi ve kasabanın başına gelenlerin “öteki” olana sevgi ve anlayış ile yaklaşılmamasından kaynaklanması vb. unsurlar da filmin klişelerden yararlandığı (üstelik bunları yenilemek gibi bir derdi olmadan) kimi sahnelerin kaynakları olarak dikkat çekiyorlar. J.J.Abrams’ın hikâyesi kimi anlarında kendi içindeki mantığa da aykırı düşen zorlamalara da sahip olması (koca arabaları bile mıknatıs etkisi ile kendisine doğru çeken bir gücün çocuğun cebindeki kolyeyi en sona saklaması gibi komiklikleri atlamamalı) ile dikkat çekiyor ama meraklısını bunun da rahatsız edeceğini sanmıyorum.

İyi çekilmiş, iyi oynanmış, bütçesinin hakkı verilmiş bu film hikâyesinin en güçlü olduğu anlarda bile “X-Files” dizisinin herhangi bir bölümünü aşamıyor içeriği açısından. Üstelik orada iki baş karakterin zıtlıklarının ve “kavuşamamaları”nın yarattığı ciddi bir çekicilik de vardı. Bundan da yoksun olan filmimiz tüm “production value” özelliği ile sinemada biraz heyecan, biraz da masumiyet ve sevginin zaferini arayanların hoşuna gidecektir kesinlikle. Aileler için çekilmiş bir bilim kurgu olarak da sınıflayabileceğimiz filmdeki genç oyuncuların başarısının ve özellikle Joel Courtney ve Elle Fanning’in üst düzey performanslarının dikkat çektiğini söyleyelim, son bir not olarak.