Blackbird – Jason Buxton (2012)

“Gerçeğin ne olduğu kimsenin umurunda değil mi?”

Yaşadığı baskılara ve mutsuzluğuna online tehdit mesajları yayınlayarak tepki veren bir gencin yarattığı korku nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Kanadalı Jason Buxton’un üç kısa filmden sonra çektiği bu ilk uzun metrajlı filmi on altı yaşında ve etrafındakilerden farklı bir genç erkeğin büyüme ve bir yandan kendi kişiliğini oturtma ve kabul ettirme çabasını anlatırken, diğer yandan çağdaş toplumlardaki “terör” paranoyasına da değiniyor. Başroldeki Connor Jessup’un yalın oyunu ile dikkat çektiği ve adalet sistemindeki adaletsizliklere üzerinde düşünülmeyi hak eden göndermelerde bulunması ile de dikkat çeken filmin temel kusuru ise bir türlü yeterince güçlü bir görüntü sergileyememesi. Buna rağmen ilgiyi hak eden ve farklı olmanın paranoyasını besleyecek hiçbir fırsatı kaçırmayan günümüz insanlarının farklı olanları nasıl yok edebildiğini yalın hikâyesi ile göstermeyi başaran bir film karşımızdaki.

Kahramanımızın evinin gece yarısı polisler tarafından ve bir katliam planladığı suçlaması nedeni ile basılması ile başlıyor filmimiz. On altı yaşındaki Sean (Connor Jessup) “gotik rock” dinleyen, tırnakları siyah ojeli ve metal çivili deri montunu sırtından çıkarmayan bir genç. Hikâyemiz büyük şehirde artık başkası ile evli olan annesi ile yaşarken karşılaştığı “sorunlar” nedeni ile, yalnız yaşayan babasının yanına küçük bir kasabaya geldiğini söylüyor bize gencin. Bu küçük kasaba ortamı doğası gereği paranoyayı yaratmaya ve hızla yaymaya daha müsait ve gencimiz de kendisine sataşıp duran ve hatta fiziksel müdahalede bulunanları gerisini pek de düşünmeden online bir chat sırasında tehdit ediyor ve günlüğüne de bir intikam planını not ediyor. Dedektifin sorgulaması ile başlayan ve bu sorguda ortaya koyulan “delil”lerin arkasındaki gerçeği seyirciye göstererek ilerleyen film ortaya gencin suçlu olup olmadığı ile ilgili bir gerilim koymuyor doğal olarak; bunun yerine tehdidin neden olduğu sert tepkinin sonuçlarını adalet mekanizmasını da irdeleyerek göstermeyi tercih ediyor bize.

Jason Buxton’a ait olan senaryo ve mizansen kahramanının hikâyesini anlatırken yeterince güçlü bir sinema dili kullanamıyor ne var ki ve tanıdık olduğumuz kimi anları da (hapishane sahneleri, annenin ziyareti vs.) yeterli bir orijinallikte getiremiyor karşımıza; bu da filmin gücüne olumsuz yönde etki ediyor elbette. Babanın tuttuğu avukatın genç delikanlıya içinde bulunduğu kötü koşullardan kurtulması için suçu (işlemediği bir suçu) kabul etmesi önermesi üzerinden açılan adaletin aslında ne olduğu ve gerçeği hiç kimsenin çok da umursamaması hikâyenin asıl çarpıcılığını sağlayan orijinal yanı. Gencin ikilemde kalması filme hem bir heyecan katıyor hem de seyirci için önemli bir düşünme alanı yaratıyor. Keşke bu konunun üzerine daha fazla gitseymiş Buxton. Bu tür ve sorumluluk sahibi olan senaryoların klasik kimi dertleri de mevcut burada. Farklı olduğu için dışlanan gencin neden ille de “iyi” nitelikleri olması gerekir (burada hücresinde Kafka okuması gibi), neden ille de zeki, dürüst vs. dir bu karakterler? Öyle olmasaydı, karşılaştıkları muameleleri hak ediyor mu olurlardı?

Connor Jessup’un sade ama dokunaklı da olmayı da başaran bir oyunla karakterini canlandırdığı filmin bir sahnesinde gencimize “Neden bu kadar öfkelisin? Dünya sana ne yaptı?” sorusu soruluyor. Çabuk karar veren, bireysel huzurlarının kaçmasından sürekli endişe eden ve farklı gördüğünü dışlama refleksi ile hareket eden insanların hem hayatını zorlaştırdıkları hem de tepkilerini yargıladığı gencin hikâyesi eksikliklerine rağmen zaman zaman dokunaklı olmayı başarıyor ve her zaman altını iyi dolduramasa da açtığı konular ile ilgiyi hak ediyor yine de. Kahramanımızın kız arkadaşını canlandıran Alexia Fast’in ilk sinema filminde oynayan Jessup’dan daha tecrübeli bir oyuncu olmasına rağmen sıradan denebilecek bir performans verdiği (bunda senaryonun karakterini tıpkı anne karakteri gibi bir parça boyutsuz çizmesinin de rolü var kuşkusuz) filmin -hedeflediği noktayı tutturamamış olsa da- görülmesinde yarar var, özet olarak.

(“Siyah Kuş”)

L’île au Trésor – Raúl Ruiz (1985)

“Gördüğünüz gibi, gidiyorum. Bu iğrenç dünya sizin olsun. Gidiyorum ama şarkı söyleyerek gidiyorum”

Bir çocuk, korsanlar ve hazine adasına yapılan bir yolculuğun hikâyesi.

İskoç yazar Robert Louis Stevenson’un aynı adlı romanından Şilili kendine has yönetmen Raúl Ruiz tarafından çekilen bir film. Senaryoyu yazan ve yöneten Ruiz olunca elbette klasik bir uyarlamadan çok farklı noktalara gidilen ve herkese göre olmayan bir film çıkıyor karşımıza. Bir röportajında “filmlerinin kurgusal filmler olmadığını, kurgu hakkında filmler olduğunu” söylemiş Ruiz; bir başka deyişle filmlerinin hikâye anlatmadığını, hikâye hakkında olduklarını söylemiş bu ilginç yönetmen. Bu tuhaf uyarlama kimi yönleri ile hayli ilginç, bazen seyredeni bir anlamsızlıkla baş başa bırakan (hatta sıkan), göndermeleri bol ve evet, tekrar söylemeli tuhaf bir film.

Stevenson’un romanı sinemadan televizyona onlarca uyarlamanın kaynağı olan, radyo oyununa dönüştürülen ve hatta üzerine bir metal albümü (Skull & Bones adlı Arjantinli grubun “The Cursed Island” adlı albümü) yapılan bir edebiyat klasiği. Film için öncelikle söylemeli ki bu Walt Disney tarzı bir uyarlama değil. İçine edebiyatın (hikâye yaratma, hikâye dinleme ve hikâyenin kahramanı olmanın) ve hatta sinema teorilerinin girdiği, bazen düşsel bazen klasik bir hal alan, Herman Melville’den Borges’e göndermeleri olan ve romanı (ve klasik uyarlamalarını) bilenlerin, romanın sinemada aldığı bu karşılığa kesinlikle şaşıracağı bir film bu. Filmin çekimlerin başlamasından beş yıl sonra gösterime girebildiğini, dört saatlik bir hikâye olarak planlanırken yaklaşık iki saatlik bir filme dönüştürüldüğünü ve özellikle bu “kısaltma”nın filme kesinlikle zarar vermiş olduğunu da söyleyelim baştan. Hayli çekici bir kadro (günümüzün usta Fransız oyuncusu Melvil Poupaud’un sinemadaki ilk rollerin birinde ve henüz on iki yaşında iken hikâyenin çocuk kahramanı Jim’i canlandırdığı bu Fransa – Şili ortak yapımı filmde Martin Landau, Anna Karina ve Jean-Pierre Léaud gibi isimler var) ile karşımıza gelen filmde, hikâye günümüze uyarlanmış ama romanın ana öğeleri yerli yerinde duruyor gibi görünüyor. Evet, sadece görünüyor; çünkü yarı düşsel yarı gerçek görünen hikâye farklı kişilerin ağzından anlatılmaktan hikâyenin kahramanı ile bir yazarı (Stevenson?) karşı karşıya getirmeye veya tüm tanık olduğumuzun belki de televizyonda Afrika ülkesindeki bir darbe sırasında yaşananları anlatan bir diziyi seyreden çocuğun elektriklerin kesilmesi üzerine uydurdukları olduğunu ima etmekten psikanaliz yaklaşımlara, film bu öğeleri çok farklı biçim ve içeriklerle kullanıyor. Özetle, “Hazine Adası” romanını tanımak için uygun bir film değil bu; bambaşka bir dünya var karşımızda. Karakterlerin kitaplıklarında “Hazine Adası” kitabının yer aldığı ve bunun sık sık vurgulandığı bir hikâyeden bahsediyoruz, bir başka deyişle kendisine de göndermeleri olan bir film bu.

Jorge Arriagada imzalı müziklerin senaryonun ve filmin biçimsel yaklaşımının aksine klasik bir macera filmi havasına ait olmasının seyredeni ters köşeye yatırdığı bir eser var karşımızda. Bu müzik çalışmasına ilave olarak Prokofiev’in 1, 2 ve 3 numaralı senfonilerini de kullanmış yönetmen ve etkileyici bir müzik bandına sahip olmasını sağlamış filminin. Görsel olarak da ne yazık ki yeterince başvurmadığı görsel oyunlar ile zaman zaman zenginleştirmiş filmini. Özellikle gölgelerin kullanımı hayli başarılı ve bu tür oyunlar açıkçası filmin canlanmasını da sağlamış. Ne var ki onca konuşma, seyircinin bir refleks olarak anlam üretmeye çalıştığı onca belirsizlik için her zaman yeterli olmuyor bu canlılık ve film bazı anlarda anlamsızlığın neden olduğu bir sıkıcılığa düşebiliyor. Bu sıkıcılık tuzağına düşmemek için belki de filmi birden fazla kez görmek ve bunu yaparken de romandaki Hazine Adası’nda değil, Raúl Ruiz’in yarattığı başka bir adada olduğumuzu kabullenmek gerekiyor. Burada başka bir “gerçeklik” var, rollerin değiştiği (çocuk ile yazarın birbirine girmesi veya aynı karakterlerin bir mahkum bir gardiyan olması gibi) bir gerçeklik bu. Belki de en iyi şöyle özetleyebiliriz bu tuhaf uyarlamayı: Kimsenin hazineyi umursamadığı bir Hazine Adası uyarlaması.

Hikâyenin bir kısmının geçtiği otelin her odasında çocuğun “Tanrı’nın gözü” diye adlandırdığı bir gözetleme deliği var ve otelin misafirleri buradan birbirlerini gözetleyebiliyorlar; farklı hikâyelere tanıklık edebiliyorlar eş zamanlı olarak. Kamera da işte sanki bunun gibi farklı karakterlerin gözü ile farklı (dolayısı ile farklı seyirci için farklı) hikâyeler anlatıyor bize, ama hikâyenin ne olduğuna değil hikâyenin kavram olarak kendisine önem vererek. Belki de başta planlanan sürenin yarısına düşmesi nedeni ile, ikinci yarısında pek toparlanamamış görünen film, evet tuhaf ve yorucu bir çalışma. Yine de özellikle Raúl Ruiz’i tanıyanların “ne” ile karşılaşacaklarını bilmelerinin rahatlığı ile ilgi göstermesi gereken ve keşif meraklılarının bir göz atmasının kesinlikle gerekli olduğu bir film bu… zaman zaman sıkılmayı da göze alarak üstelik.

(“Treasure Island” – “Hazine Adası”)

Borgman – Alex van Warmerdam (2013)

“Bizi kuşatan bir şey var. Dışımızda ama, içimize girip çıkan bir şey. Bir sıcaklık… bizi hem zehirleyen hem kafamızı karıştıran bir sıcaklık. Bir şeyin zararlı olan kabuğu gibi. En azından ben böyle hissediyorum. Emin değilim”

Bir ailenin yaşamına giren gizemli ve serseri görünümlü bir yabancının neden olduğu olayların hikâyesi.

Hollandalı sinemacı Alex van Warmerdam’ın yazdığı ve yönettiği tuhaf, çekici ve cevap vermekten çok sorular üreten farklı bir film. 2014 yılında Hollanda adına Oscar’a aday olan çalışma, kim olduklarını ve amaçlarını açıklamadığı karakterlerin cinayetin de içinde olduğu her tür yöntemi kullanarak insanları etkileri altına almalarını ve yok etmelerini anlatıyor. Bittiğinde bir “tatmin edici” açıklama bekleyen seyircilere göre olmayan film ima ettikleri, düşündürdükleri, doğrudan veya dolaylı olarak çağrıştırdıkları ile önemli ve rahatsız etme hedefine ulaşan bir eser. Warmerdam’ın filmi Haneke’nin benzer havalı filmlerinden sonra belki o kadar orijinal görünmeyebilir, zaman zaman mizahı gereksizce gizeminin/tuhaflığının önüne geçiyor olabilir ve kimi biçimsel zorlamalara başvurmuş olabilir ama bunlar filmi görmeye engel olmamalı kesinlikle.

Etkileyici ve filmin hemen tümü gibi ne olduğu, daha doğrusu neden olduğu açıklanamayan şeylerin yaşandığı bir sahne ile açılıyor film. Aralarında bir rahibin de olduğu birkaç kişi yerin altında yaşayan üç kişinin peşine düşüyor bu sahnede. Bu üç kişi kim, neden yerin altında yaşıyorlar sorularının cevabını film bittikten sonra da pek almıyoruz aslında ama peşindekilerin neden onların peşine düştüğü sorusunun cevabını şu ya da bu şekilde veriyor film. Amaçları “yok etmek” bu karakterlerin ve hikâyenin sonunda bazılarını yok ederken, bazılarını da kendilerine “bağımlı” kılarak peşlerine takıyorlar ve anlaşılan yeni hedeflerine doğru ilerliyorlar. Bu tür gizemli yanı olan hikâyeleri yorumlamanın en riskli yanı bazen yaratıcılarının da düşündüğü veya amaçladığının dışına çıkıp, hikâyeye onların yüklemediği anlamları yüklemek ve bunun üzerinden değerlendirme tuzağına düşmek olsa gerek. Yine de bir sanat eserinin bir kez yaratıldıktan sonra, artık sanatçıya değil onunla yüzleşen (okuyan, seyreden, dinleyen vs.) bireye ait olduğunu düşünerek, bunun o kadar da dert edilecek bir risk olmadığını söylemek gerek.

Filmde hedef konumunda olan ailedeki baba ve annenin karakterleri ve temsil ettikleri hikâyenin derdini anlamakta bize yardımcı olabilir. Baba bahçıvan adayları ile görüştükleri bir sahnede anneye “Biz Batılıyız. Zenginiz ve bu bizim suçumuz değil” diyor (ki filmin en doğrudan ifadesi olarak, genel havaya da aykırı düşüyor bu ifade); bu açıklamayı yapıyor çünkü “beyaz” olmayan tüm adayları baştan ret eden bir davranış içinde kendisi. Orta üst sınıfa ait olan bu çiftin çok şık bir evleri ve bahçeleri var. Hikâye sanki dışarıdan (Doğu’dan veya daha genel bir ifade ile Batılı olmayandan) gelen bir tehdidi ima ediyor bize, bu ailenin karşı karşıya kaldığı şeyle ilgili olarak. Bu çifti çok da sevilesi karakterler olarak göstermiyor film ve yaşadıkları hayatın (sahip oldukları servetin?) arkasında ne olduğunu düşünmeyen, dünyadan kopuk yaşayan (hiç yakınları, arkadaşları vs. ile bile bir ilişkileri var gibi görünmüyor örneğin) bireyler olarak resmediyor onları. Kadının gizemli karakterlerin lideri konumundaki kişinin etkisi altına girmesi (doğrusu bunun nedenini yeterince iyi açıklayamıyor film), tanık olduğu kötülüklere ses çıkarmaması ve hatta teşvik etmesi onu bir parça saf; şiddete çabuk başvuran ve ırkçı bakışının izlerine tanık olduğumuz kocası ise davranışları ile yaşadıklarını hak eden bir erkek olarak gösteriliyor bize. Dolayısı ile tüm şeytani yanlarına rağmen, hikâye sadece gizemli karakterlerin değil bu hedefteki bireylerin kötülüklerine de odaklanmak gerektiğini söylüyor sanki; ne var ki ortada gizemi bu kadar güçlü karakter olunca filmin bu beklentisini karşılamak biraz güç açıkçası.

Eski Ahit’ten alınan “Ve saflarını güçlendirmek için yeryüzüne indiler” cümlesi ile başlayan film bu ifade ile bir ruhani güçle baş başa kalacağımızı baştan söylüyor bize. Filmin kimi posterlerinde de yer alan ve sık sık karşımıza gelen bir sahnede, baş şeytani karakter çıplak bir halde iken ve uyumakta olan kadının üzerinde otururken gösteriliyor. Filmle ilgili kimi eleştirilerde bu karenin İsviçreli ressam Henri Fuseli’nin “The Nightmare – Kâbus” adlı tablosu ile benzerlikleri vurgulanmış ki gerçekten de çok doğru bir tespit bu. Üstelik erotizmi, rüya havası ve gizemi ile filmin havasına çok da uyan bir tablo Fuseli’nin eseri. Filmin görsel gücünün örneklerinden sadece biri bu kare. Öldürülen kimi karakterlerin başları çimento ile doldurulan bir kovaya sokularak bir gölün dibine “dikilmeleri”, evin içinden ve bahçeden karşımıza getirilen başarılı ve Tom Erisman imzalı geniş açılı görüntüler vs. içeriğinde bazen “ikna edicilik” sıkıntı yaşayan filmin görsel alanda hiç zayıf düşmemesini sağlıyor.

Baş şeytani karakterin İsa’ya laf atmasını (“Sıkıcı ve sadece kendisini düşünen kahrolası bir adam”) onun “kötülüğü”nden çok kurulu bir düzene, benimsenmiş ortak değerlere bir saldırısı olarak okumak gerekiyor sanırım ama hikâye yok edilenin hiç de sevimli olmadığını da vurgulasa da bir taraf tutmaktan çok göstermeyi tercih eden bir yapıda ilerliyor çoğunlukla. Bunu yaparken de zaman zaman küçük ve arada da absürt bir yapıya sahip olan bir mizaha başvuruyor. Baş kötünün iki erkek yardımcısının (birini yönetmenin kendisinin canlandırdığı bu iki yardımcıdan başka, iki de kadın yardımcı var ortada) adeta bir komedi ikilisi olarak ortada dolaşması ve onların yer aldığı kimi sahneler filme artı hem eksi yönde etki etmiş gibi görünüyor. Seyircinin rahatsız edicilikten uzaklaşıp bir parça nefes almasını sağlıyorlar ama öte yandan da alegoriler, imalar ve gizemlerle örülü bir hikâyeye gereksiz bir yumuşaklık katıyor bu nefes.

Kimi sinemaseverlere sadece Haneke’yi değil, Bunuel’i de hatırlatacak filmde oyuncu kadrosu da bir oyuncu için zor (zor, çünkü hem inandırıcı olmak hem de düşsel/absürt/fantastik karakterleri oynamak durumundalar) denebilecek rollerin altından başarı ile kalkıyorlar. Özellikle Jan Bijvoet ve Hadewych Minis öne çıkan isimler bu oyuncu kadrosu içinde. Vincent van Warmerdam’ın müziği de hikâyeye katkısı ile dikkat çekiyor. Başarılı mekan seçimi ve set tasarımı ile de önemli olan filmin son bölümleri ilk yarısı kadar çekici olmasa da ve film bazı şeyleri açıklığa kavuşturup bir şekilde hikâyesini bağlamaya çalıştığında arada aksasa da görülmesi gerekli bir film, özet olarak.

(“Bela”)

Avant l’Hiver – Philippe Claudel (2013)

“Beni etkiliyordu. Geçmişe götürüyordu. En başa. Her şey başlamadan önceye”

Evlilikleri genç bir kadının varlığı nedeni ile tehlikeye giren orta yaşlı bir çiftin hikâyesi.

2008 tarihli ilk filmi “Il y a Longtemps que Je t’aime – Seni O Kadar Çok Sevdim ki” ile yönetmenlik kariyerine sıkı bir giriş yapan Philippe Claudel’in o filmde olduğu gibi yine Kristin Scott Thomas’a başrollerden birini verdiği, bu usta kadın oyuncuya bir başka usta isim Daniel Auteuil’in eşlik ettiği bir Fransız filmi. Bir parça gizem katılmış olan hikâyesi, çiftin evinden ve özellikle evin bahçesinden yakalanmış müthiş görüntüleri, hikâyeye çok yakışan müziği, iki oyuncusunun belki özellikle çarpıcı olmayan ama olgun bir performansın ne demek olduğunu gösteren oyunculukları ve sahip olunan ve alışkanlığa dönüşmüş bir “huzur” ile belki son bir “macera”nın çatışmasını inceden inceye işlemesi ile ilgiyi hak eden bir film bu. Buna karşılık filmin bir türlü yeterince güçlü bir görüntü sergileyemediğini ve hep bir şeylerin eksik kaldığı havasından kurtulamadığını da eklemek gerekiyor.

Başarılı ve çok çalışan bir cerrah, sadece evlerinin muhteşem bahçesi ile ilgilenen bir kadın… Film bu çiftten erkek olanını hayatının hiç beklemediği bir anında bir genç kadınla karşılaştırıyor ve bunun üzerinden hem çiftin görünürdeki huzur ve sevgi ortamının arkasındaki iletişimlerinin kalitesizliğini ve hem de alışkanlık/monotonluk duygusunun evliliği aslında yıpratmaya başlamış olduğunu anlatıyor bize. Bu üç karaktere, bir parça gizem/gerilim ve yan karakterler (oğulları, gelinleri, kadının kız kardeşi ve ortak yakın bir arkadaşları) katan ve yönetmene ait olan senaryo ortalama bir Amerikan filminde göreceğimizin aksine sözlerini hep düşük perdeden söylüyor (ortalama bir Fransız dram filmindeki gibi) ve zaman zaman seyirciyi karakterleri ile baş başa bırakıyor sanki. Bir başka deyişle bize, onların ne düşündüğünü ve hissettiğini onlarla birlikte keşfetmemizi söylüyor adeta. Adamın tanıştığı genç kadınla olan “ilişki”sinin tanık olduğumuz onca “yasak aşk”tan farklı oluşu bir yandan filmi farklılaştırırken diğer yandan sondaki sürprizi de (her ne kadar mahiyetini tam anlamı ile bilemiyor olsak da ortada bir gariplik olduğunu fazlası ile hissediyoruz ama, bir sürpriz duygusu var yine de filmin yaşattığı) daha anlamlı kılıyor.

Hikâyeyi iki farklı mecrada anlatmak gerekiyor belki de. Birincisi adam ile karısının evlilikleri, diğeri ise adam ile genç kadın arasındaki ilişki. Adamın sürekli tartıştığı oğlu, gelinleri ve bir torunları ile çevrelenmiş bir hayat bu. Adam çok çalışıyor, bankacı olan oğlunun işini kendi “kutsal” işi ile kıyaslayarak muhtemelen, eleştiriyor ve bir eksiklik duygusu yaşıyor olsa da sorgulamadan yaşıyor hayatını. Çalışmayan karısı ise kendisini bahçedeki işlerine ve torunu ile ilgilenmeye adamış ve kocasının temposuna ayak uydurmuş göründüğü bir hayata sahip. Genç kadının ortaya çıkışı adamı değiştirirken, kadının da kuşkulanmasına ve adamın aksine ilişkilerini ve kendi hayatını sorgulamasına yol açıyor. Adam ise aşkın fiziksel yanından bağımsız olarak, hayatının bu sonbaharında (bir başka ifade ile, kış gelmeden önce) tıpkı gençliğindeki gibi sonunu düşünmeden bir şeyler yapmanın heyecanını hissediyor ve sevgi ihtiyacının yaşı yokturu kanıtlıyor bize. Filmimiz tam da Fransız filmlerine yakışacak şekilde ama neyse ki mızmızlığın dozunu hiç kaçırmadan sergiliyor bu resmi; sesini pek yükseltmiyor, görüntülerinin de katkısı ile zarif bir şıklığı hiç elden bırakmıyor ve hayatla ilgili hep bir “filozof cümleleri” dolaşıyor ortalıkta.

Kadının psikolojik rahatsızlığı olan kız kardeşi karakterinin hikâyede tam olarak hangi amaçla bulunduğunu anlamak zor açıkçası ve çiftin oğulları ile gelini arasındaki ilişkide var olduğu hissettirilen pürüzler de benzer şekilde asıl hikâyeden ilgiyi çalıyor sadece. Çiftimizin yaşadıkları ile ilgili kimi sahneleri (kadının aldatıldığına emin olduktan sonra gelinine kendi pişmanlığından yola çıkarak onun evliliği ile ilgili öğüt vermesi, kadının kız kardeşinin rahatsızlığı sırasında ortak arkadaşları olan adamın her zor anında olduğu gibi yanında olması vs.) destekleyici içerikleri olsa da, bu yan hikâyelerin gerekliliği hayli tartışmalı. Büyük bir kısmı geriye dönüşle anlatılan filmde Denis Lenoir’ın görüntülerinin ise şık doğa görüntülerinin yanında karakterler ve olan bitenle mesafesini koruyan bir tavır takınmak gibi başarısı da var ve hikâyenin gereksiz veya abartılı duygusallıklara kapılmasına engel oluyor bu tercih. Andrew Dziedzuk’un müziği de bu kısmen mesafeli bakışı destekleyen ama içten içe kaynayan bir duygusallığı hissettiren havası ile aynı ölçüde başarılı. Kristin Scott Thomas ve Daniel Auteuil’in oyunları da bu “mesafesini koruyan tavır” içinde sergileniyor çoğunlukla. Zaman zaman minimal diyeceğimiz bir biçimde oynuyor iki oyuncu ve seyircinin “özdeşleşerek rahatlamasına” fırsat vermiyorlar ki her seyircinin tercih edeceği bir oyun tarzı değil bu kuşkusuz. Öte yandan filmin genel havasına gayet uygun bu tercih ve özellikle Scott Thomas sadeliğin beraberinde doğallığı nasıl getirdiğinin parlak bir örneğini veriyor bize performansı ile.

Yaşlı bir kadın hastasının doktora anlatığı kişisel hikâyesine kahramanımızın “sırrını” ustaca bağlayarak etkileyici bir kapanışa ilerleyen hikâye gerilimi çok daha ağır basan bir havada da çekilebilirmiş ama filmimizin hedefi bu değil. Philippe Claudel yazdığı ve yönettiği bu hikâye ile hayatlarının kışına doğru ilerleyen bir çiftin (ve özellikle adamın) sevgi ihtiyacını zarif bir şekilde anlatmayı hedeflemiş ve başarmış da çoğunlukla.

(“Before the Winter Chill” – “Kış Gelmeden”)