Cold in July – Jim Mickle (2014)

“O kasette ne var? O kasette ne var? O kahrolası kasette ne var?”

Evine giren bir hırsızı öldüren bir adamın yaşadığının hiç de düşündüğü gibi olmadığını fark etmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Joe R. Lansdale’in aynı adlı romanından Jim Mickle ve Nic Damici tarafından sinemaya uyarlanan ve Mickle tarafından yönetilen bir film. Polisiye, şiddet, gerilim, kara mizah ve bir parça da gizem barındıran film sıradan hayatı evine giren soyguncuyu öldürünce radikal bir biçimde değişen bir adamın hikâyesini anlatıyor temel olarak. Bunu yaparken de kimi anlarında heyecan yaratıyor ve baş oyuncusu Michael C. Hall’un başarılı oyunu ile kesinlikle ilgi çekici de oluyor ama, üç erkeğin adeta kovboyculuğa soyunduğunu göstermesi ve hikâyeye kesinlikle zarar veren gereksiz hafifliği (ya da mizahı bir başka deyişle), filmi başarılı diye nitelendirmeye engel oluyor. Yaşanan trajik bir olayın neden olduğu dramı yaşayan bir aileyi anlatacak gibi başlayarak sıradan görünümlü bir giriş yapan ama sonra aldığı yön ile seyircisini etkileyici biçimde şaşırtan film ne yazık ki sonraları hayli yalpalıyor ve tam bir başarı örneği olamıyor.

“Six Feet Under” ve “Dexter” adlı televizyon dizileri ile haklı bir popülerliğe kavuşan oyuncu Michael C. Hall’u sıradan bir aile babası rolünde düşünmek ilk başta zor gelse de oyuncu bu dezavantajını tam tersine bir avantaja dönüştürmeyi başarıyor filmde ve kesinlikle etkileyici bir performans sunuyor. İki ünlü oyuncu Don Johnson ve Sam Shepard’ın çok da etkileyici olmayan oyunları ve eşini oynayan Vinessa Shaw’un vasat oyunu düşünüldüğünde (ki tüm bu performans problemlerinde asıl pay sahibi senaryonun kendisi), Hall’un oyununun değeri çok daha net ortaya çıkıyor ve filme de çok şey katıyor gerçekten. Ne var ki onun oyunu da filme ihtiyaç duyduğu “gerçekçiliği” kazandıramıyor yeterince. “Farm and Feed” dergisi okuyan, çerçevecilik yapan ve karısı ve oğlu ile “sıradan bir mutlu hayat”ı olan adamın tanık olduğu olay nedeni ile iki adama katılarak bir maceraya atılması hiç de inandırıcı olamadığı bir alan filmin. Ne adamı bu maceraya atılmaya iten motivasyon faktörünü ne de onun hikâyenin o ana kadar tam aksi yönde işaretlerini aldığımız cesareti nasıl kazandığı konusunda seyirciyi ikna edici bir delil/gerekçe sunabiliyor bize hikâye. Arabası ile polisleri takip etmek veya geceyarısı mezar kazmak gibi sahneler tam da bu nedenle inandırıcılığın hayli uzağına düşüyor. Texas’da (1989’da) geçen hikâyede silahların bolca konuşması ve karakterlerin silah bağımlılığı ve hatta “evini yabancılara karşı korumanın kutsal bir hak olarak görülmesi” anlaşılır bir durum ama hikâyenin silahı ve “kötüler”e uygulanan şiddeti nerede ise takdirle anmasının pek de hayırlı olmadığını söyleyelim bu arada.

Filmin temel problemi türünü veya üslubunu bir türlü belirleyememesi. Dramdan gerilime, “kovboy filmi” havasından maceraya gidip geliyor film ve ne yazık ki arada bir de kara mizah katıyor kendisine, nedenini anlamanın mümkün olmadığı bir şekilde. Üç adamın iriyarı bir adamla karşılaştığı sahnenin örneğin, filmde ne aradığını senaristler/yönetmen nasıl izah eder bilmiyorum ama hikâyenin gerilimine ve şiddet havasına çok zarar veriyor kesinlikle. Aynı üç adamın birlikte bir maceraya atılması da gerçekçilikten uzaklığı bir yana, “üç kafadarın bir sapığın peşindeki eğlenceli macerası” ifadesi ile özetlenebilecek havası ile filmin zayıflıklarından bir diğeri oluyor. Oysa filmin ayrı ayı üzerine gidebileceği birden fazla ilgi çekici teması varmış ve hatta bunların her biri farklı filmlerin çıkış noktası olabilirmiş. Bir babanın kendi öz oğlunun şeytani kötücüllüğüne tanık olması başka bir yan hikâyeye veya konsantrasyon noktasına gerek bırakmayacak kadar büyük bir konu ve senaryo bunu da tanık olunan trajedinin hemen sonrasındaki hafif sahnelerle harcıyor nerede ise. Roman bu konularda filmden ne kadar farklıymış ve bu sorunları aşabilmiş mi bilmiyorum ama karşımızdaki film sanki ilgi çekici bir fikir bulan ama bu fikrin altını nasıl dolduracağını bilemeyen birisinin elinden çıkmış gibi duruyor. Trajik bir yüzleşmenin etkisini nerede ise yok eden abartılı kanlı sahnelerin zamansızlığına ise hiç değinmeyelim!

Tüm bu kusurlarına rağmen filmi Michael C. Hall dışında ilgiye değer kılan yönleri de var ve sayıları da pek az değil bunların. Yönetmen Jim Mickle ve görüntü yönetmeni Ryan Samul görsel tercihleri ile filmin hikâyesi boyunca değişen tüm türlerine ve atmosferlerine uygun bir görsel dil yakalamayı başarmışlar ve filmi teknik açıdan çekici kılmışlar kesinlikle. 1980’lerin havasını oldukça başarılı bir biçimde karşımıza getirirken o yılların en popüler televizyon dizilerinden biri olan “Miami Vice”ın yıldızı Don Johnson’ı önemli bir rolde oynatmaları da filmin yaratıcılarının akıl dolu bir tercihi ve nostalji havasını renklendirmişler iyice. Jeff Grace’in yine 80’leri çağrıştıran synthesizer melodileri de bu havayı destekliyor doğru bir şekilde. Jim Mickle da bu kusurları olan hikâyeyi -ortaları hariç- doğru bir tempoda anlatmış ve seyircinin ilgisini ayakta tutmuş çoğunlukla. Hikâyenin bunu anlamlı kılacak bir gerekçesi olmadan türden türe savrulmasını unutursanız, aslında bu türlere uygun sahnelerin her biri kendi içinde etkileyici de üstelik ve hikâyenin genel havasına uymayan ve “kara” olduğu tartışmalı mizah sahneleri için bile geçerli bu etkileyici olma özelliği.

(“Temmuz Soğuğu”)

Kapıcılar Kralı – Zeki Ökten (1976)

“Sen Seyit’i ne sandın? Seyit kapıcıların kralı”

1970’lerin İstanbul’undan bir apartmanın sakinlerinin ve kapıcı ailesinin hikâyesi.

Yıllar sonra, Türk televizyon tarihinin en uzun soluklu ve en başarılı televizyon dizilerinden birine, “Bizimkiler” dizisine ilham kaynağı olan bir Türk sineması klasiği. Umur Bugay’ın yazdığı ve Zeki Ökten’in yönettiği film elbette bir Kemal Sunal filmi aynı zamanda. Bugay’ın müthiş bir gözlem gücü ile oluşturduğu karakterlerin en büyük kozu olduğu film dönemin Türk toplumunun sembolü gibi görünen karakterleri ve onların diyalogları ile iyi yazılmış ve hikâyeye uygun bir tempo ile yönetilmiş bir çalışma. Kimi yan oyunculukların vasat olduğu filmin bu kusurunu Kemal Sunal tek başına gideriyor filmin hemen her anında. Onca farklı karaktere ve her birinin senaryoya yedirilmiş hikâyesine rağmen, film çoğunlukla yüzeysellik tuzağına düşmeden her birine hak ettiği ilgiyi veriyor. Tüm başarısına ve “kült” olmasına rağmen, filmin on üç yıl sonra yayınlanmaya başlayan dizinin pilot bölümü havasını taşıdığını (karakterleri ve mekanı tanıtmak anlamında) veya eklenen ve aslında o kadar da önemli olmayan soygun hikâyesi düşünüldüğünde de adeta dizinin popülaritesinden yararlanarak çekilmiş gibi göründüğünü de belirtelim.

Evet, hep söylendiği gibi dönemin Türk toplumunun bir mikrokozmosu kapıcımızın çalıştığı apartman. Farklı meslek gruplarından ve/veya farklı sınıflardan karakterler bu apartmanda bir ortak yaşam kur(ama)ma hikâyesi ile geliyorlar karşımıza. Umur Bugay’ın başarılı senaryosu her bir karakteri yer verdiği süresinden bağımsız olarak bir şekilde bize tanıtmayı başarıyor ve bunu yaparken onları mutlak kötü veya iyi olarak sınıflamıyor. Aksine memur ve ailesi dışında, diğer tüm karakterler hırsları, zaafları, “kötülükleri” ile sergileniyorlar. Öyle ki Sunal’ın kapıcı karakterini bile çok da sevilesi özelliklerle süslememiş senaryo, her ne kadar gerek Sunal’ın oyunculuğunun otomatik olarak yarattığı sempati gerekse Bugay’ın zaman zaman (ve belki de ticari nedenlerle) Sunal’ın halk nezdindeki “olumlu” imajını kullanmaktan kaçın(a)mamış olması kendisini hissettirse de. Köşeyi dönmek için her türlü küçük üçkağıdın peşinde bir kapıcı karakteri Sunal’ınki. El altından içki satmak, apartman sakinleri için yaptığı alışverişlerin bir kısmını cebine atmak ve karısını da gücünün son damlasına kadar çalıştırarak para biriktirirken, çocuklarını bir elmayı paylaşmaya zorlayacak kadar cimri davranmak… Özellikle bu son sahne filmin bir ikilemini de getiriyor önümüze, yukarıda da değindiğim. Acımasız bir şey, bir babanın çocuğunu tek başına bir elmayı yemeğe kalkıştığı için azarlaması ve elmayı kardeşi ile paylaşmaya zorlaması, ama söz konusu baba Kemal Sunal olunca gülüyorsunuz burada ve üstelik filmin bir kara mizah yapma derdi olmamasına rağmen böyle oluyor. Onun karısını ve çocuklarını oldukça kaba biçimde azarlaması da rahatsız edici değil, komik ki aslında rahatsız edici olan filmin ve bizim bu komikliğin tadını çıkarmamız. Finalde de apartmandaki tüm karakterler onun karşısına dizildiğinde (“intikam”), kapıcının kötü yanlarını unutup onun tarafında hissediyorsunuz kendinizi.

1976 yılında çekilen film dönemin siyasal ve toplumsal olaylarına hiç girmemiş (tek bir sahnede sokak duvarında yazılı olarak gördüğümüz ve dönemin milliyetçi cephe hükümetine hitap eden “katil MC” yazısı dışında ki bu da daha çok bir tesadüf gibi görünüyor, özellikle de o dönemde slogansız bir duvar bulmanın ne kadar zor olduğunu hatırlarsak) ve bunun yerine toplumu apartmandaki sembolleri ile ele almayı tercih etmiş. Köşe dönmek, hızla göç alan İstanbul’da kuralsız ve kendiliğinden oluşan apartman hayatının ilişkiler ve bireyler üzerindeki etkileri, apartmandaki kaosu yönetemeyen yöneticinin yerine emekli albayın idareyi ele alması (evet, dört yıl sonra gerçekleşecek 12 Eylül darbesindeki gibi) vs. eğlenceli sahnelerle ve karakterlerle anlatılıyor filmde. Kimi yan karakterleri canlandıran oyuncuların bir parça zayıf oynaması ve soygun yan hikâyesinin filme bir şey katmayan bir havasının olması gibi kusurları da var filmin. Umur Bugay’ın yıllar sonraki diziye bu karakterlerin çoğunu üstelik tipik özellikleri ile (örneğin maço karakterin her park ettiğinde arabanın önündeki çöp tenekelerini devirmesi) taşıyabilmesi ve “Bizimkiler” dizisi ile yıllar sürecek bir ilgiye sahip olabilmesi, bu karakterlerin sağlamlığını gösteriyor kuşkusuz.

Hikâyesinden çok karakterleri ile önemli olan, Sunal’ın Altın Portakal ödüllü oyunu ile sürüklediği, Zeki Ökten’in hemen her zaman gerekli dinamizmi içeren yönetmenliği ve Türk toplumundan o döneme ait gibi görünse de bugüne aynen taşınabilecek ve bir iki ekleme ile (muhafazakâr yeni Türkiye’nin sembolleri örneğin) günümüzü de bütünü ile resmedebilecek karakterleri ile önemli bir film. Görülmeli.

Octubre – Daniel Vega Vidal / Diego Vega Vidal (2010)

“Sonsuza kadar aynı kalamazsın”

Küçük çapılı tefecilik yapan bir adam, bir fahişeden olan bebeği ve yalnız bir kadının hikâyesi.

Birlikte çalışan Perulu kardeş sinemacılar Daniel ve Diego Vega Vidal bu ilk sinema filmlerini hem yazmış hem yönetmişler. Hayatını tefecilik işlemleri ile genelev ziyaretleri arasında sürdüren orta yaşlı yalnız bir erkeğin bebeğin bakımı nedeni ile hayatına giren, yine yalnız ama adamın aksine bunu değiştirmeye kararlı kadınla olan zorunlu ortak hayatını sakin oynanmış ve yönetilmiş, hafif ve hoş bir mizahı da olan hikâyesi ile anlatıyor film. Kimi küçük yan hikâyeleri ile de ilgi çekme potansiyeli taşıyan film, sakinliği ile herkese göre değil belki ama samimi sıcaklığını hissedenler için hayli keyif verici olmayı başarıyor çoğunlukla.

Vega Vidal kardeşlerin en büyük başarısı, adeta özel bir çaba içine girmeden filmlerini çekici kılabilmeleri. Filmin hemen tüm öğelerinde bu sadelik ve kendiliğindenlik hâkim. Örneğin başroldeki Bruno Odar nerede ise hiç değişmeyen bir yüz ifadesi ile oynamasına rağmen, doğallığı ve sıcaklığı ile filmin en büyük kozlarından biri oluyor. Özellikle onun içinde bulunduğu küçük mizah anları (örneğin sahte paradan kurtulma çabaları) Odar’ın “duygusuz” oyunu sayesinde tatlı bir çelişki yaratıyor ki filme ihtiyacı olduğu enerjiyi çoğunlukla sağlıyor bu durum, her zaman olmasa da. Diğer oyuncular da onun bu sade performansının benzerlerini sergilerken, yalın bir kara mizah yaratıyorlar zaman zaman ve komedi oynamadan bir mizah duygusu yaratmayı başarıyorlar. Yönetmenlerin kamera tercihleri de hemen hiç teknik oyunlara girişmeden, sakin bir dil ile olan biteni anlatmak yönünde bize ki çok da bir şey olmuyor aslında hikâye boyunca. Ve kamera Lima sokaklarından veya iç mekanlardan manzaralar getirirken karşımıza, hep bir yoksulluğun izlerini taşıyor görüntüye. Tefecimizin kendisi de pek zengin görünümlü bir evde oturmuyor; aksine evin her tarafı dökülüyor gibi. Borç almak için karşısına gelen “küçük” insanlar da hep o yoksulluğun birer parçası gibiler.

Film bu yoksulluğun ortasında kurduğu izole hayatı (bu hayatın tek renklendiği anlar düzenli genelev ziyaretleri gibi görünüyor) korumak isteyen adamla, kendi yalnızlığından kurtulmak için bebek bakıcılığını bir aile kurmanın yolu olarak kullanmaya çalışan kadının çatışması üzerinden de çekicilik yaratıyor seyirci için. Ne var ki diğer kimi öğelerde olduğu gibi burada da fazlası ile çekingen davranıyor hikâye ve yeterince değerlendirmiyor bu çatışmayı. Filmin sadeliğine halel getirmeden çok daha fazla üzerine gidebilirmiş bu türden çatışmaların yönetmenler ve gitmeliymişler de açıkçası. Evet, filmin bir “bastırılmış” mizahı var ve bu bastırılmışlık hali mizahın hem beklenmedik hem de doğal görünmesini sağlayarak (örneğin adamın bebeğin annesini ararken taksi şöförü ile yaşadıkları) hikâyeyi zenginleştiriyor ama bir parça daha dinamizm çok iyi gelirmiş filme açıkçası. Hiç beklemediği anda bir bebekle baş başa kalan bir adamın hikâyesi üzerinden çok fazla yüzeysel mizah üretilebilir (ve Amerikan sineması sağolsun, üretmiştir de) ama, bu yüzeysellikten kaçınmanın alternatifi “popüler” olandan bu denli çok kaçmak da olmamalıydı sanki.

Adını Peru’daki en büyük katolik ayinlerden biri olan “Señor de los Milagros de Nazarenas”un Ekim ayında düzenlenmesinden alan filmde bildiğimiz anlamda bir mucize yok, eğer hikâyenin başında birbirini tanımayan bir erkek, bir kadın ve bir adamın bir aile olma ihtimalini mucizeden saymazsak. Ama unutmamalı ki filmin her öğesi gibi mucizesi de “küçük”! Herhangi bir duygusal yakınlığa istekli olmayan ve bunu becerebilecek gibi de görünmeyen bir adamı bir ilişkinin parçası yapabilmek de mucize sayılabilir bir bakıma. Filmin yan hikâyeleri de ana hikâye ile benzer bir havada (küçük insanların sakin bir mizah ile örülü küçük hayatları) ilerlerken kimi hoş anların da oluşmasına yol açıyor. Sahte paranın yanısıra, yaşlı bir adamın kendisi gibi yaşlı sevgilisini, son günlerini evde geçirmesi için hastaneden kaçırmayı planlaması gibi yan hikâyeler hep iki kardeş sinemacının karakterlerine yargılamadan ve sevgi ile yaklaşmalarının sonucu olan bir gerçeklik ve sıcaklık ile geliyorlar karşımıza.

Katolik festivalinden görüntülere neden tanık olduğumuzu veya kadının bu ayinlerde gösterilmesinin nedenini pek de açık etmeyen filmin kapanış sahnesinde bu töreni etkileyici bir biçimde kullandığını söylemek gerek yine de. Yeterince güçlü olmasa da kesinlikle ilgiyi hak eden, karakterlerinin gerçekçiliği de önemli ve mizahın da tadının çıkarılması gereken bir film, özetle.

(“October” – “Ekim”)

Poltergeist – Tobe Hooper (1982)

“Geldiler!”

Küçük kızlarını hedef alan doğaüstü olaylarla savaşmak zorunda kalan bir ailenin hikâyesi.

Steven Spielberg’in orijinal hikâyesinden yola çıkılıp onun da içinde olduğu bir ekip tarafından senaryosu yazılan ve Tobe Hooper tarafından yönetilen bir klasik korku filmi. Pek çok iddiaya göre yönetmenlik çalışmasının Hooper’dan çok Spielberg’e ait olduğu film hemen hiç kan göstermeden ve sadece tek bir canlının (kafesteki minik bir kuş ki onun ölümünün de olan bitenle pek ilgisi yok gibi görünüyor) hayatını kaybettiği, dönemine göre hayli iyi ama bugün belki bir parça zayıf görünecek efektlere çok da yaslanmadan gerilim/korku yaratmayı başaran bir çalışma. Zaman zaman kara bir mizaha da başvuran (ki çok da filmin lehine olmamış bu tercih açıkçası) filmin klasik hatta kimileri için kült özelliği olmasının yanında epey bir kusurunun olduğunu da söylemek gerekiyor.

1986’da “Poltergeist II: The Other Side” ve 1988’de “Poltergeist III” adını taşıyan ve pek beğenilmeyen devam filmleri de çekilen bu çalışmanın elbette tipik bir Amerikan pazarlama taktiğinin sonucu olarak kimi uğursuzluklara neden olduğu yolunda hikâyeler olsa da filmin iki oyuncusunun hayli erken ölümlerini anmak gerekiyor. Ailenin büyük kızını oynayan Dominique Dunne için bu ilk ve son sinema filmi olmuş, filmin çekildiği yıl ve henüz yirmi iki yaşındayken erkek arkadaşı tarafından boğularak öldürüldüğü için. Ailenin küçük kızını canlandıran ve “kötü ruh”un musallat olduğu Heather O’Rourke ise film çekildikten altı yıl sonra rahatsızlanarak ölmüş. Bu “lanetli” filmin hikâyesini Spielberg Denver’daki bir parkın yapılış öyküsünden yola çıkarak yazmış. Tıpkı filmimizde olduğu gibi bir mezarlıktaki mezar taşlarının kaldırılıp içindeki iskeletlerin, maliyet nedeni ile, yapılan parkın zeminin altında bırakıldığını öğrenen Spielberg bunu sinemaya taşımış ve bir televizyon ekranı üzerinden küçük kıza ve tüm aileye musallat olan “huzursuz” ruhların hikâyesini yazmış. Filmin adı Almanca bir kelime ve objeleri hareket ederek gürültü çıkaran ve insanları fiziksel olarak rahatsız eden ruhlar için kullanılıyor (Tezer Özlü 1982’de Milliyet Sanat Dergisi’ne yazdığı bir yazıda filmin adını Almanca’dan “Gürültünün Ruhu” olarak çevirmiş). 2015 içinde Gil Kenan’ın yönettiği bir tekrar çekimi de gösterime girecek olan film işte bu mezarları yok edilen ama cesetleri hak ettiği saygıyı görmeyen ruhların intikamını anlatıyor bir bakıma.

Jerry Goldsmith’in her zamanki gibi hikâyeye hayli uygun ve belki fazlası ile profesyonel müziği eşliğinde anlatılan hikâyenin metninin arkasında duranlara göz atmak gerekiyor sanırım öncelikle. Açılış sahnelerinden başlayarak film önümüze huzurlu bir Amerikan kasabasında yaşayan huzurlu bir Amerikan ailesini getirdiğini ısrarla vurguluyor. Ailedeki erkek çocuğun yatarken bile taktığı beyzbol şapkası ve okuduğu en Amerikan milliyetçisi çizgi roman “Captain America” hep tipik Spielberg tarzı bir Amerikan değerlerine düşkünlüğü ve daha ileri gidersek muhafazakârlığının göstergesi. Her ne kadar uğradıkları haksızlığın intikamını alıyor olsalar da, aileye tehdidin onların yerleştiği ve düzenlerini kurduğu yerin eski sahibi olan yerlilerden geliyor olması da aynı düşünce yapısını işaret ediyor. Kaldı ki ruhların dadandığı ailenin “örnek” profili, küçük kızın masumiyeti ve gösterildiği iki sahnede ruhların korkunç görüntüsü bu “haklılık” payını da yok ediyor kesinlikle. Final bölümünde evin, bir başka deyişle kutsal yuvanın başına gelen de bu ruhların korkunçluğunun bir başka göstergesi elbette. Kasabanın üzerinde sürekli hızla hareket eden kara bulutlar, erkeklerin evde toplanıp tam bir Amerikan sporu olan beyzbolu seyrettiği bu örnek Amerikan kasabasının (Amerikan toplumunun) tehdit altında olduğunun sembolü olarak yorumlanabilir.

Anlaşılan televizyonların yirmi dört saat yayın yapmadığı günlerde geçen hikâyede gizemli yaratıkların, televizyonun Joe Rosenthal’ın ünlü “zafer bayrağını diken Amerikan askerleri” fotoğrafı ve Amerikan milli marşı ile kapanmasından sonra ve televizyonun karıncalı görüntülü ekranı aracılığı ile ortaya çıkmasını da benzer bir niyet okumanın parçası yapmak mümkün. Yayının olmadıığı durumlar dışında hep açık duran televizyonun hikâyedeki yeri hayli önemli ve belki hatta sembolik aslında. Kötü ruh onun ekranı üzerinden aileye musallat olduğu gibi, ele geçirdiği küçük kızı da “içine alıyor”. Son sahnede ailenin yerleştiği yerdeki televizyonu odanın dışına çıkarması da filmin televizyon ile ilgili bir derdi olduğunun sembolü sanki. Televizyonun yanında filmin bir Star Wars sevgisi de sık sık kendisini gösteriyor, duvardaki posterlerden çocukların oyuncaklarına kadar.

Filmin havasına pek de uymuş görünmeyen bir mizah havası da var zaman zaman ki bununla tam olarak neyin amaçlandığını anlamak pek mümkün değil. Benzer bir şekilde kimi sahnelere de, öneğin evin büyük kızına laf atan işçilerin sahnesi, bir anlam bulmakta zorlanma ihtimaliniz yüksek. Anne ve babanın doğaüstü olayları ilk yaşadıklarında, korkmayıp sadece şaşırmaları, hatta eğlenmeleri ve çözüm için başvurdukları yeri ve kişileri nasıl buldukları da ya olumsuz anlamda şaşırtan ya da gerçekçiliğe ters düşen anların örnekleri olarak dikkat çekiyor. Zelda Rubinstein’ın iyi oynadığı ama tiplemesinin senaryodan kaynaklanan karikatürlüğünü tam anlamı ile yok edemediği filmde oyunculuklar daha çok “idare eder” bir havada.

Yukarıda sıraladığım kusurlarına rağmen film yine de çekici olmayı başarıyor. Açılışta evin köpeğini odaları dolaştırarak ailenin bireylerini ve hikâyenin hemen tümünün geçtiği evi tanıtması akıl dolu bir profesyonellik örneğin ve başka sahnelerde de görüyoruz bu profesyonelliğin izlerini. Abartılı olmayan görsel efektlerin de ustalıkla kullanıldığı film hikâyesini de Hollywood’a özgü bir ustalık içinde hayli akıcı olarak anlatıyor bize. Kan dökmeden de filmlerin korkutucu olabileceğini (gereksiz mizahına rağmen) kanıtı olabilen bir film, sadece kült olması nedeni ile ilgiyi hak ediyor zaten; kötü ruhları ilk sezenin evin köpeği olması gibi pek çok klişesine rağmen üstelik.

(“Kötü Ruh”)