Inserts – John Byrum (1975)

“Onlara senin altı filmlik bir kontratın olduğunu ve bu filmleri yapmak için evden çıkmana bile gerek olmadığını söyledim”

Sinemaya sesin gelmesi ile birlikte gözden düşen bir yönetmenin kariyerini sessiz erotik filmler ile devam ettirmesinin hikâyesi.

John Byrum’un yazdığı ve yönettiği film tek bir mekanda geçiyor ve sinema, Hollywood, sanat, yaratıcılık ve erotik film yapım süreci üzerine sürekli konuşmalar ve laf cambazlıkları ile bazen komik, bazen cüretkar ve bazen de monoton bir havada gereksiz uzun süresini dolduruyor. 70’lerde çekilmiş ve Richard Dreyfuss ve Bob Hoskins gibi isimlerin yer aldığı bir filme göre kimi cüretkâr sahneleri de olan film tam olarak neyi amaçladığını iyi aktaramayan eserlerden.

Dönemine göre görsel ama özellikle de sözel anlamda standartların dışında hayli erotik ifadeleri olan film ilgiyi kaybetmiş yönetmen rolündeki Richard Dreyfuss’un oldukça parlak ve dinamik oyunu ile ayakta duruyor en çok. Onca diyalog özellikle onun ağzından ifade bulduğunda korkuttuğu kadar yormuyor ve yadırgatmıyor seyirciyi. Toplam beş kişiden oluşan kadronun diğer dört üyesi de Dreyfuss’a ayak uydurarak konuşmaların hiç bitmediği bu filme dinamizm katmayı başarmışlar. Bu oyunculuk başarısı bir kenara bırakılırsa film daha çok sinemanın görselliğinden kaynaklanan ilave cüretkârlığının eklendiği bir tiyatro oyunu havası yaratıyor sık sık.

Sadece dört sinema filmi çeken Byrum’un bu ilk filmi sinemanın harika çocukluğundan sessiz erotik filmler çekmeye kadar düşen kahramanının bu filmlere yine de kendince bir sanatsal dokunuş katmaya çalışırken yaşadığı yılgınlığı ve karamsarlığı seyirciye çoğunlukla güçlü cümleler ile aktarmayı deniyor ve bir ölçüde de başarıyor ama ikinci yarısındaki yönetmenin sürekli direktifleri ile çekilen ve kendisinin de bir ara parçası olduğu erotik filmin çekim sahnesi dışında çok da çarpıcı olamıyor. Yapımcılara ve onların ticari bakışlarına, 30’lu yıllarla birlikte gelişimi hızlanan kapitalizme ve “sinemanın yeni çocuğu” Clark Gable üzerinden bu sektörün üyelerine değinmeleri yine de ilgi çekebilir. İster “gerçek” bir film olsun ister bu tür bir film, tüm sinema eserlerinin emek gerektirdiğini görmek ve Dreyfuss’un parlak oyununu seyretmek için görülebilir. Sinema tarihindeki zamanında beğenilmeyen veya bir başka deyişle anlaşılamayan ama sonraları bazıları için bir külte dönüşen filmlere bir örnek olarak da değerlendirilebilir.

(“Yönetmenin Böylesi”)

Frozen River – Courtney Hunt (2008)

“Sınır devriyesi seni durdurmaz. Unutma, sen beyazsın”

Birleşik Devletler ile Kanada arasındaki sınırı yasa dışı yollardan geçen mültecilere yardım ederek para kazanan biri Kızılderili diğeri beyaz Amerikalı iki kadının hikâyesi.

Bağımsız Amerikan sinemasından çarpıcı bir film. Bu tür filmlere yer veren hemen her festivalden ödüllerle dönen film hayatta kalmak için her yolu denemeye mecbur kalan ve görünüşte herhangi bir ortak yanları olmayan iki kadının direnmelerini ve kendilerine bir çıkış yolu bulmaya çabalamalarını anlatıyor. Kadınların farklılığı aslında sadece görünüşte çünkü her ikisi de yoksullukla mücadele ediyor ve daha da önemlisi ikisinin de tüm çabalarının ve kararlarının arkasında ortak bir güçlü duygu var; annelik her iki kadının da hikâyesini belirleyen en temel güdü oluyor film boyunca.

İçinde bulunduğu koşullar nedeni ile güçlü ve sert bir kadına dönüşmek zorunda kalan ama aslında en hassas duygulardan biri olan anneliğin motivasyonu ile mücadelesini sürdürebilen kadın rolünde Melissa Leo olağanüstü bir iş çıkarmış. Sanatçı kendini planlamadığı ve alışık olmadığı işlerin içinde bulmanın şaşkınlığını yaşayan ama bir yandan da yapmaya çalıştıkları için gereken gücü toparlamaya uğraşan kadını seyredeni etkileyecek bir performans ile canlandırıyor ve filme senarist/yönetmen Courtney Hunt ile birlikte damgasını vuruyor. Hunt bu ilk sinema filmi ile aldığı onca ödülü hak eden olgun bir iş çıkarmış. Denetlenememiş bir duygusallığa kaymaya müsait olan bir hikâyeyi sakinlikle ve abartıdan uzak bir biçimde sinemalaştırarak takdiri hak ediyor. Melissa Leo’nun yakın plan yüz çekimlerinde örneğin, başarılı kareler elde etmiş.

Film iki kadının hikâyesini anlatırken diğer taraftan günümüz dünyasının en büyük sorunlarından biri olan kaçak göçmenler konusunu da bir arabanın bagajında sınırı geçmek zorunda kalan tüm o Çinli ve Pakistanlı insanlar aracılığı ile belki ana konusu yapmadan da olsa getiriyor karşımıza. Sıradan insanların hayatındaki ırkçı önyargıları da Pakistanlı aileden duyulan korku aracılığı ile sergiliyor yönetmen. Aslında filmin tüm temaları aynı noktaya işaret ediyor; içinde yaşadığımız toplumdaki ve genel olarak dünya üzerindeki eşitsizlikler ve adaletsizlikler. Bu kapsamda bakıldığında filmin iki kadın kahramanı ile kaçak göçmenler arasında bir fark yok. Tümü onurlu ve insanca bir hayatın peşinde sadece.

Filme sinen yoğun annelik duygusundan da söz etmek gerek. Hem iki kadın kahramanımız hem de Pakistanlı kadının tüm o mücadelesi aslında çocukları için. Yönetmen hikâyesini annelik ve aile olma kavramları üzerinde dolaştırıyor ve kimi zaman öngörülebilir gelişmeler içeren senaryosunu bu kavramların ifadesi için araç olarak kullanıyor. İki kadın arasında önce çıkarların ortaklığı ile başlayan ve sonra kader birliği üzerinden dostluğa dönüşen ilişkinin finalde geldiği nokta belki fazlası ile tahmin edilebilir ama etrafı saran o kasvetli ve soğuk havaya karşılık filmin böyle bir umudu sunmaya da hakkı var diye düşünüyorum.

Umut, dostluk, sevgi ve dayanışma üzerinden anlatılan bir hikâye. Dünyanın lideri Amerikalıların yok ettikleri bir yerli toplumunun içinde bulunduğu koşulları da samimiyet ile gösteren film, ezilenlerin dayanışmaktan başka yolları olmadığını gösteren hikâye adına uygarlık denen kurumun hemen her zaman birilerinin yok edilmesine dayandığını ve nerede yaşarsak yaşayalım düzenin değişmediğini söylüyor bize; bir güçlüler var bir de zayıflar. Belki bir parça naif bir finali var filmin ve yılbaşı ağacının altına hediye koyma telaşı gibi duygusal etkileyiciliği garanti olan kolay yollara da sapmış ama sinemanın zengin ve güçlülerin romantik komedilerinden ibaret olmadığını hatırlatan bu tür filmlere ihtiyaç var her zaman.

(“Donmuş Irmak”)

The Black Dahlia – Brian de Palma (2006)

“Hayatta çok şey kaybettim ama para için bir dövüşü asla!”

Öldürülen bir sinema oyuncusunun katilinin peşine düşen iki polisin hikâyesi.

James Ellroy’un romanından uyarlanan film kameranın arkasındaki usta isim Brian de Palma’ya rağmen çoğunlukla vasat bir düzeyde gezinen ol(a)mamış bir çalışma. İkinci Dünya Savaşı sonrası 40’lı yıllarda Los Angeles’ta geçen hikâye diğer Ellroy uyarlamalarında olduğu gibi kara film havası taşıyan ve iyi ve kötü polisleri, “femme fatale” havasındaki kadınları, sapkın karakterleri ve her yana yayılmış yozlaşma örnekleri ile bir potansiyel taşıyor ama gerek hikâyenin akışı, gerek oyunculuklar ve gerekse yönetim filme bu potansiyelin çok azını taşıyabilmiş görünüyor.

Scarlett Johansson, Josh Harnett, Aaron Eckhart ve Hillary Swank gibi genç neslin yıldızları var kadroda ama bu isimlerden tek ayakta kalabilen Swank oluyor ve o da sadece idare ediyor. Johansson ve Eckhart açık bir ifade ile oldukça kötü bir performans veriyorlar ve inandırıcılığın epeyce uzağına düşüyorlar. Hanett’ın canlandırdığı karakterin zaman zaman anlatıcı rolü üstlendiği film bu araya giren açıklayıcı cümlelerin pek de “iz bırakacak” ifadeler olmaması nedeni ile nerede ise “gösteremeyince anlatalım” tarzı bir yaklaşımın örneği oluyor. Tasarımı oldukça şık bir film bu ama bu tercih örneğin yine bir Ellroy uyarlaması olan “L.A. Confidential” filmindeki şıklığın aksine vasatlığın üzerini örtmeye çalışan bir gereksiz örtüye dönüşmüş.

Herkesin bir sırrı olunca ve bu sırlar, itiraflar, yalanlar peş peşe ortaya dökülünce bir ara nefes alamadığınızı hissetmeniz bile mümkün film boyunca. O kadar ki biraz daha ileri gidilip ve kötü oyunculukları da bir parça abartarak bir kara film parodisi yapılabilirmiş diye düşünmemek mümkün değil. Brian de Palma’nın elinin değdiği belli olan ve filmin genelinden hayli yüksek seviyelerde seyreden boks maçı ve yüksekten düşme sahneleri gibi kısıtlı seyre değer örnekleri bir kenara bırakırsanız “masa üzerinde aşk” gibi oldukça yapay görünen kimi sahneleri de barındıran film bir usta tarafından çekilmiş ama ustanın kendisini gizlediği bir film gibi duruyor çoğunlukla. Tüm bu olumsuzluklara rağmen filmin hayli başarılı bir görüntü yönetimi var ve renk ve ışık seçimleri belki filme uymayan o şıklığa da katkıda bulunuyorlar ama bundan bağımsız olarak Vilmos Zsigmond kendi başına takdir edilmesi gereken bir çalışma çıkarmış.

(“Cehennem Çiçeği”)

Whisky Romeo Zulu – Enrique Piñeyro (2004)

“Yangın söndürücü boş, durum göstergeleri ve jireskop bozuk. Yedek durum göstergeleri de bozuk. Bir haftadır böyle uçuyoruz”

Pilotluğunu yaptığı hava yolları şirketinin uçuş güvenliğini ciddi olarak tehlikeye sokan uygulamalarına karşı çıkan bir adamın gerçek hikâyesi.

Arjantin sinemasının son yıllardaki örneklerinin favori temalarından biri geçmişle hesaplaşma olsa gerek. Askeri yönetim dönemindeki kayıplar ve işkenceler ile günümüze kadar süren hesaplaşmasının ülkemize de örnek olmasını dilediğimiz bu ülkenin sineması da son yıllarda bu konuyu sık sık gündemde tutuyor. Bu film ise askeri dönemin bitişinden sonra meydana gelen bir uçak kazası ile sonuçlanan hikâyesini anlatırken, finalde olaya karışmış insanların görüntülerini ve konuşmalarını da perdeye taşıyarak maliyet düşürme diye yola çıkılan ve pahalı gördükleri güvenlik tedbirlerinin vahim bir şekilde ihmal edilmesine uzanan şirket politikalarını ve buna göz yuman sivil ve askeri kurumların girift yoz ilişkilerini net bir şekilde sergiliyor.

Filmin yönetmeni, senaristlerinden biri ve baş oyuncusu olan Enrique Piñeyro kendi gerçek hikâyesini anlatırken konunun çarpıcılığına kapılmayan nötr bir anlatımı tercih etmiş. “Şirket büyüdükçe hosteslerin etek boylarını kısaltan” ucuz havayolu şirketlerinden birinde pilot olarak çalışan Piñeyro güvenlikle ilgili problemleri sürekli gündeme getirmeye, uçuş güvenliğinin yetersiz olduğuna inandığı durumlarda uçmayı reddetmeye çalışıyor ama bir yandan vahşi kapitalizm diğer yandan yozlaşma/suistimal/rüşvet ağı onun bu çabalarını boşa çıkarıyor ve başını da derde sokuyor. Film boyunca uçakların güvenliğinin nasıl ihmal edildiğini görünce bir sonraki ilk uçak seyahatinizi içinizde ciddi bir tedirginlik ile yapacağınız kesin. Piñeyro sondaki görüntüler ile hem filmin hesaplaşma dozunu artırıyor hem de filme bir belgesel havası katıyor. Sondaki bu görüntülerde yer alan şirket yetkilileri ve denetim sorumlularının konuşmaları bugün cunta döneminde yaptıklarının arkasında duran askerlerin konuşmalarından hiç de farklı değil.

Yönetmenin uçmaya ve pilotluğa derin bir sevgi gösterdiğini açıkça gösteren çekimler bir bakıma onun sevdiği bir işi yaparken duyduğu hayal kırıklığını ve düştüğü dehşeti daha açık görmemizi sağlıyor ama filmin etki gücünü düşüren ciddi başka bir problemi var. Kahramanımızın çocukluk dönemindeki aşkı ile ilgili bölümlerin -bugüne bağlanıyor olsa da- hikâyede yeri yok ve filme gereksiz bir nostalji veya romantik dram havası getiriyor. Oysa film modern toplumlarda kapitalizmin ve iktidarı ellerinde tutan güçlerin tek tek bireylerin hayatını nasıl hiçe sayabildiğini göstermek gibi bir işe ve üstelik başarılı bir şekilde soyunmuş durumda. Her ne kadar bu çocukluk dönemi sahnelerinin çocukluğun masumiyetinin toplumun normları ile nasıl da yetişkinliğin hayal kırıklığına dönüştüğünü gösterdiği söylenebilecek olsa da sonuçta filmi asıl havasından uzaklaştıran gereksiz ve yetersiz bölümler olarak kalmışlar. Piñeyro’nun oyunculuğu ise filmin diğer tüm oyuncuların tarzından oldukça farklı ve sanki kendisine filme uygun bir yüz ifadesi takınmış ve tüm film boyunca bunu hiç değiştirmemiş gibi görünüyor.

Sinemanın artistik veya teknik yönlerinden çok sosyal alandaki önemi açısından değer taşıyan ve finali oldukça iyi bağlanmış olan bir film. Egemenlerin elindeki halkın zavallılığının sinemadaki bir başka örneği.