Captain Phillips – Paul Greengrass (2013)

“Tabii, zengin ülkeler Somali’ye yardım etmeye bayılır! Sularımıza gelir, tüm balıkları avlarsınız; bize de avlanacak bir şey kalmaz”

Somalili korsanlar tarafından kaçırılan bir yük gemisi ve kaptanının hikâyesi.

Richard Phillips ve Stephan Talty’nin birlikte yazdıkları “A Captain’s Duty” adlı kitaptan uyarlanan senaryosunu Billy Ray’in yazdığı, yönetmenliğini Paul Greengrass’ın yaptığı bir ABD yapımı. 2009’da gerçekten yaşanan korsanlık olayında ABD bandıralı geminin kaptanı olan Richard Phillips’in korsanlara karşı verdiği mücadeleye ve onların lideri olan Muse ile olan “iktidar çatışması”na odaklanan hikâye Greengrass’ın aksiyonun ilk başladığı andan filmin sonuna kadar hiç düşmeyen bir tempo ve teknik beceri ile anlattığı, aksiyon meraklılarını mutlu edecek bir içerik ve biçimi olan, bir Hollywood yapımı olarak kahraman yaratmaktan kendini alamayan ve -elbette- korsanlığın arkasında yatanlara hemen hiç değinmeyen bir yapıt.

Hikâye Kaptan Phillips’i yolculuk hazırlığı yaparken göstererek başlıyor. Umman’dan Kenya’ya gidecek bir geminin kaptanlığını yapacaktır Phillips ve ilk sahnelerde onu eşi ve çocuklarının olduğu bir fotoğrafı çantasına atarken ve çocuklarının gelecekleri hakkında konuştuğu eşi ile aralarındaki sevgi dolu anların içinde görüyoruz. Böylece film bir Hollywood yapıtı olarak baş karakterini bir kahraman olarak resmetmeye başlarken onun “aile babası” olması üzerinden gerekli özdeşleşme için de ilk adımları atmış oluyor. Filimin Phillips’i bir kahraman olarak göstermesine geminin gerçek mürettabatından itirazlar da gelmiş ve hatta onu tehlikeyi bildiği ve uyarıldığı halde maliyeti düşürmek için Somaili kıyılarından yeterince uzak seyretmemekle suçlamışlar. Film adını aldığı bir adamı kahraman olarak çizmeye odaklandığı için bunlara değinmiyor elbette; sonuçta o iyi bir aile babası, fedakâr ve lider ruhlu bir adam olmak zorundadır. Anaakım bir Amerikan filmini seyrederken çok da şaşırtıcı olmamalı bu yaklaşım ama en azından akılda tutmakta yarar var bu eğilimi.

Hikâye Somalili korsanların eylemlerinin arkasında yatan toplumsal, ekonomik ve politik nedenlere pek değinmiyor. Sadece tek bir sahnede Somailili korsan Muse, Kaptan Phillips’e bu yazının girişinde yer alan sözleri sarf ediyor ama bu kısa konuşma hikâyenin gerilimi ve heyecanı içinde kaybolup gidiyor ve filmin bu sözlere karşı tutumunu anlamanıza izin vermiyor senaryo. İç savaş yaşayan Somali’de merkezî otoritenin çökmesinden sonra, uluslararası balıkçılık yapanların Somali karasularında avlanmaya başlaması ile yoksulluğa itilen Somalili balıkçıların bu sorunla baş etmek için silahlanması ile ilk çetelelerin oluştuğunu bilmeden örneğin, meselenin arkasında neyin yattığını (en azından ana nedenlerden birini) anlamak mümkün değil. Greengrass bir söyleşide, başta Muse olmak üzere, gemiye saldıran dört korsanı terörist olarak değil, suçlu olarak gördüğünü ve öyle göstermeye çalıştığını söylüyor. Ne var ki arka plana değinmeyince ve hikâye uygar beyazların gemisine saldıran vahşi siyahları anlatacak şekilde görselleştirilince bu çaba havada kalıyor çoğunlukla. Filmde hiçbir ücret almadan görev yapan Amerikan donanmasının askerlerinin -bu ordunun dünyanın dört bir yanında işlediği savaş suçlarını kimse bilmiyormuş gibi- birer usta kahraman olarak çizilmesi (örneğin görevlerinden başarı ile dönen askerler öyle bir görsellikle sergileniyor ki sanki kutsal bir görevden dönüyormuş gibi bir havaları var) sonuçta korunanın küresel kapitalizmin çıkarları olduğunun üzerini ustaca örtüyor. Gemideki personelden birinin “25 yıldır sendikalı olduğu ve savaşmak için para almadığı”nı belirtmesini -sonuçta çok doğru bir tepki olmakla birlikte- Greengrass’ın pek de olumlu bir havada kullanmadığı da açık.

Aralarında En İyi Film’in de olduğu altı dalda Oscar’a aday olan filmin Henry Jackman imzalı müzikleri başarılı ama daha ilk sahnelerde, gelmekte olan gerilimli anları önceden haber verir bir şekilde kullanılması o sahnelerin içeriği ile çelişiyor bir parça. Filmin çarpıcı bir başarıya ulaştığı anlar ise yine Oscar’a aday olan kurgu ve ses çalışmaları. İlk aksiyon anından itibaren hem sahneler arası geçişlerde hem sahnelerin kendi içinde başarılı bir kurgusu var filmin ve hikâyenin dinamizmini ve gerilimini sürekli olarak koruyabilmesinde çok önemli bir payı olmuş bu çalışmanın. Greengrass aksiyon hikâyesini anlatma becerisini her sahnede göstererek benzer bir payın sahibi olmuş kesinlikle. Örneğin korsanların ilkel motorlu tekneleri ile koca gemiyi takibi, ona yanaşmaları ve sonuçta da ele geçirmeleri baştan sona kadar etkilenmemenin mümkün olmadığı bir başarı ile anlatılıyor. Fimde buna benzer daha pek çok bölüm var ve Greengrass her birini özenle ve titizlikle oluşturmuş ve seyirciyi önce korsanlık, sonra bir rehin alma olayını anlatan filmin karakterlerinin arasına girmiş hissettirecek kadar üst düzey bir başarı yakalamış.

Muse’nin neden korsanlık yaptığı sorulduğunda verdiği “Belki Amerika’da farklı bir hayat mümkündür, burada değil” cevabının arkasından gelen “Peki, neden yok?” sorusunu gündeme getirmemesini ve “en zor anda bile eşi ve çocuklarına son bir mektup yazmaya soyunan baba” sahnesi ile abartılı bir aile kutsamasına başvurmasını eleştirilmesi gerekenler arasına katmamız gereken filmde -herhalde yaratıcılarının hiç de niyetlenmediği- sembolik bir an da var. Bu sahnede Phillips’in yüzü ve kıyafetleri kan içindedir ve bu kan ona değil, ölen Afrikalılara aittir. Anti-emperyalist bir sinemacı çekseydi bu hikâyeyi herhalde bu görüntüleri de aynen kullanırdı; sonuçta beyaz uygarlığın kimin kanı üzerine kurulu olduğunu çok iyi anlatıyor bu görüntü.

Başroldeki Tom Hanks’in özellikle gerilimin arttığı ve karakterinin hayatî tehlikelerle karşılaştığı sahnelerde hayli başarılı bir performans gösterdiği filmde korsanların lideri Muse rolündeki Barkhad Abdi de yardımcı oyuncu olarak Oscar’a aday gösterildiği rolünde benzer bir başarıyı yakalıyor ve karakterinin sertliğini ve korkularını etkileyici bir şekilde yansıtabiliyor seyirciye. Muse karakteri filmde hep Amerika’ya gitme hayalini kurduğunu söylüyor Phillips’e ve hikâyenin sonunda ama hiç de istemediği bir şekilde gidiyor bu ülkeye. Onu canlandıran ve rolü için sadece 65 Bin Dolar kazanan Barkhad Abdi ise Somali’de çıkan iç savaş nedeni ile ailesi ile birlikte önce Yemen’e, sonra ABD’ye yerleşmiş ve bu ilk sinema tecrübesine giriştiğinde orada bir cep telefonu mağazasında çalışıyormuş. Sonuç olarak, Muse karakteri ile bir şekilde örtüşen bir yaşamı olmuş oyuncunun. Korsanlardan Bilal’i oynayan Barkhad Abdirahman, Najee rolündeki Faysal Ahmed ve Elmi’yi canlandıran Mahat M. Ali’nin de tıpkı Abdi gibi ilk sinema tecrübelerindeki performansları hayli güçlü ve karakterlerini fiziksel bir boyut da gerektiren oyunculuklarla getiriyorlar karşımıza.

Özetlemek gerekirse; çok iyi çekilmiş, gerilimi ve temposu yerinde, gerçekçiliğini bir iki problem dışında koruyabilen ve Hollywood’un teknik gösteri gücünün parlak örneklerinden biri bu çalışma. Somalili karakterlerini de, benzer aksiyonların aksine, bir derinlik katarak anlatabilmesi ile de önemli olan yapıt korsanlarla ilgili değil, korsanlık eylemi üzerine çekici bir aksiyon izlemek isteyenler için.

(“Kaptan Phillips”)

City Lights – Charles Chaplin (1931)

“Gözlerin artık görüyor mu?”

Gözleri görmeyen bir çiçekçi kıza âşık olan avare bir adamın hikâyesi.

Harry Carr ve Harry Crocker’ın da katkı sağladığı senaryosunu Charles Chaplin’in yazdığı ve yönetmenliğini de Chaplin’in yaptığı bir ABD yapımı. Sesli filmlerin sinemaya süratle hâkim olmaya başladığı bir dönemde Chaplin’in sessiz olarak çektiği film sinemanın katıksız başyapıtlarından biri. 1929’da ABD’de borsanın çökmesi ile başlayan büyük ekonomik bunalım döneminde çekilen film bizde Fransızca’dan esinlenerek Şarlo olarak bilinen Chaplin’in “tramp” (avare, serseri diye çevirebiliriz) karakterinin her karesinde güldürdüğü, romantizm ve hüznün el ele yürüdüğü, hatta işe polisiyenin de karıştığı ve komedinin fiziksel olanı da dahil birden fazla türüne uğrayan bir klasik. Chaplin’in dünya görüşüne ve dönemin ekonomik koşullarına uygun olarak, zengin-yoksul ayrımını ve sınıf farklarını da özenle hikâyesine yedirdiği film her sinemaseverin görmesi gereken bir şaheser kesinlikle.

Açılış jeneriğinde film için “Bir romantik komedi pandomimi” ifadesine yer verilmiş ve açıkçası seyredeceğimiz hikâyenin türü için de çok doğru bir tanımlama olmuş bu. Şarlo hikâye boyunca bizi hem güldürüp hem hüzünlendirirken, tam bir “sözsüz oyun” geleneğine uygun sessiz filmi ile has bir başyapıt yaratıyor. Dönemin korkunç ekonomik bunalımı ile dalga geçerek, hikâyesini “Barış ve Refah Anıtı” adı verilmiş bir anıtın açılış töreni ile başlatıyor Chaplin. Tarzı ile bir politikacıyı andıran bir adamın ve herhalde anıtın sponsoru olmuş zenginlerin bu törendeki konuşmalarını, bir sessiz film olarak elbette ses olmadan ama konuşmacıların seslerini müzikal enstrümanlarla alaycı bir şekilde taklit ederek dinletiyor bize Chaplin ve anıttaki heykellerden birinin elinin içinde uyuyan karakterini ilk kez çıkarıyor karşımıza. Sanatçının bu ilk sahnedeki fiziksel performansı sadece güldürmekle kalmıyor, anıtı açanların temsil ettiği zenginlik ve güçle alayının da aracı oluyor. Bu sahnede Şarlo’yu durdurmaya çalışanların Amerikan milli marşı çalmaya başladığında saygı duruşuna geçerek hareketsiz kalmaları bize de rahatlıkla uyarlanabilecek bir komedi yaratıyor.

Chaplin’in bu başyapıtı tüm dünyada olduğu gibi bizde de çok beğenilmişti ve bunun sonucu olarak da ondan pek çok farklı filmde esinlenmişti Yeşilçam. Memduh Ün’ün 1958’de siyah-beyaz, 1971’de ise renkli olarak çektiği ve ilki Yeşilçam’ın klasiklerinden biri olan “Üç Arkadaş”ın hikâyesi Chaplin’in yapıtından ilham almıştı farklı unsurları ile. Kartal Tibet’in 1983 yapımı “En Büyük Şaban” filminin senaryosunu yazan Suphi Tekniker ise çok daha ileri gitmiş, sadece hikâyeyi tekrarlamakla kalmadığı gibi, bazı sahneleri (intihar girişimi, gece kulübündeki kaos vs.) ve bazı esprileri de (zengin sarhoşun kahramanın pantolonunun içine içki dökmesi vs.) arsızca aşırmıştı. Feyzi Tuna’nın 1971 tarihli ve Nejat Uygur’un oynadığı “Cafer Bey – İyi, Fakir Ve Kibar” filmi de benzer ama daha serbest bir ilham kaynağı olarak kullanmıştı “Şehir Işıkları”nı. “Âşık olunan kör bir kızın gözlerini açtırmak ve sonra onun tarafından tanınma(ma)k” teması içerdiği yüksek melodram potansiyeli ile bu örnekler dışında, daha pek çok Yeşilçam filminin senaryosunda başköşeye oturdu sinemamızın tarihi boyunca.

Filmde iyi yürekli kahramanımızın başına gelen her olumsuz şey onun iyi niyetli çabasının karşılığı oluyor. Örneğin yardım ettiği kör kızın boşalttığı su onun yüzüne geliyor, intihar etmesine engel olmaya çalıştığı adamın boynuna bağladığı taş onun ayağının üzerine düşüyor vs. Chaplin kendi oynadığı karakteri, düzenin kurbanlarının yardımına koşan ve bu arada sorunları da çarpıcı bir komedinin parçası olarak seyirciye yansıtan bir şekilde kullanıyor her zamanki gibi. Örneğin burada kör kıza yardım etmek için farklı yollar denemesinin en temel nedeni, onun ödeyemediği kirası yüzünden evinden atılmasını önlemek ve gözlerini açtırmak için gerekli parayı bulabilmek. Yardım ettiği için kendisi ile arkadaş olan zengin adamın ona sadece kendisi sarhoşken dostluk göstermesi, ayıldığında ise onu tanımamasını veya Chaplin’in “sert” bir tango gösterisini kadına şiddet uygulandığını sanarak engellemeye kalkması yüzünden başına gelenleri de aynı kapsamda değerlendirebiliriz.

Kendi komedisinin kalıpları içinde, bir düzen eleştirisi de yapıyor Chaplin ve sınıf farkını da (ve eksik olan sınıf dayanışmasını da) sergiliyor. Örneğin zengin adamının uşağının kahramanımıza sürekli kötü davranması, onu aşağılaması ve patronunun evinden dışarı atmaya çalışarak kendi sınıfından birini değil, “sahibi”nin sınıfını desteklemesi dikkat çekiyor. “Eşcinsellik” ise dönemin anlayışına uygun olarak hep bir mizah konusu oluyor ama en azından bir ayrımcılığa gitmiyor hikâye. Polisin el ele tutuşan iki erkeğe (birinin yakasında çiçek vardır üstelik!) şaşkınlıkla ve bir parça sert bir bakışla bakması, soyunmakta olan bir adamın kendisine “cilveli” bakan adamdan dolayı perdenin arkasına geçmesi veya yatağında tanımadığı bir erkekle uyanan bir başka erkeğin şakınlığını bu anlara örnek gösterebiliriz.

Chaplin ana hikâye ile doğrudan ilgisi olan veya olmayan tüm sahnelerde güçlü komedi yeteneğini (yazar ve oyuncu olarak) sergiliyor. Sabun/peynir esprisi, ilk karesinden son karesine kadar tam bir mizah başyapıtı olan boks maçı, Chaplin’in fiziksel komedi becerisi ile döktürdüğü gece kulübü ve kaldırımdaki çukur sahnesi sanatçının yeteneğinin parlak örneklerinden sadece birkaçı burada sergilenen. Onun sesli sinemanın çok güçlü bir biçimde sinemaya egemen olduğu dönemde sinemanın görsel gücüne hâlâ inanarak sessiz çektiği ve müziklerini de hazırladığı filmin sinemanın pek çok ünlü isminin en sevdikleri arasında yer alması da Chaplin’in dehasının bir kanıtı olsa gerek. Stanley Kubrick, Robert Bresson, Orson Welles, Woody Allen, Martin Brest, Guillermo del Toro ve Federico Fellini gibi farklı sinema anlayışlarına sahip ve sinema tarihinin farklı dönemlerine ait olan isimlerin takdirlerini açıkça ifade ettiği filmin ABD ve İngiltere’deki galalarına -sırası ile- Albert Einstein ve George Bernard Shaw’ın katıldığını da eklersek, Chaplin’in başyapıtlarından biri olan eserin önemi çok daha iyi anlaşılabilir. Sayıları zaten çok fazla olmayan ara yazıların önemli bir bölümünün bile çok da gerekli görünmediği ve bu açıdan, sinemanın görsel bir sanat olduğunun en önemli kanıtlarından birini oluşturduğu film sessiz olmasına rağmen, sesi (baştaki anıt açılışındaki konuşmalar, yutulan bir düdük vs.) kullanımı ile de değer taşıyan, defalarca ve her seferinde yeni bir keyifle izlenebilecek, sinemanın neden bir sanat olduğunu ve popüler olmakla düzeyli olmanın ele ele yürüyebileceğini gösteren bir klasik kesinlikle.

(“Şehir Işıkları”)

I Am Legend – Francis Lawrence (2007)

“Adım Robert Neville. Hayatta kaldım ve New York’ta yaşıyorum. Bütün frekanslardan yayın yapıyorum. Her gün öğle saatlerinde Güney Caddesi Limanı’nda olacağım. Güneşin en tepede olduğu zamanda. Oradaysanız, orada herhangi biri varsa; yiyecek sağlayabilirim, barınak sağlayabilirim, güvenlik sağlayabilirim. Beni duyan varsa, kim olursa, lütfen… yalnız değilsiniz”

Dünya nüfusunun büyük bir bölümünün hayatını kaybettiği, hayatta kalanların önemli bir kısmının ise tuhaf yaratıklara dönüştüğü bir salgında, bağışıklığı nedeni ile hastalıktan etkilenmeyen bir askerî bilim adamının virüse çare bulma çabasının hikâyesi.

Richard Matheson’un 1954 tarihli aynı adlı romanından ve bu romandan yola çıkılarak çekilen önceki iki filmden uyarlanan senaryosunu Mark Protosevich ve Akiva Goldsman’in yazdığı, yönetmenliğini Francis Lawrence’ın yaptığı bir ABD filmi. Başrolünde yer alan ve filmin önemli bir kısmının tek oyuncusu olan Will Smith’in aksiyon kahramanı olarak işini yaptığı ama bilim adamı olarak çok da güçlü bir oyunculuk sergilemediği film -ilginç bir şekilde- tipik görünen aksiyonundan çok, düşünsel boyutu ile öne çıkıyor. Bu nedenle ilk yarısı, teknik açıdan başarılı ama sıradan bir kıyamet-sonrası hikâyesine dönüşen ikinci yarısına göre çok daha başarılı filmin. Yönetmenliğe müzik videoları ile başlayan Lawrence, o çalışmalarından oluşturduğu teknik beceriyi etkileyici bir şekilde kullanıyor ama bu da filmi üst bir düzeye taşımak için tek başına yeterli olmamış.

Richard Matheson’un romanları ve hikâyeleri sinemaya epey ilham sağlamış. Geniş kitlelerin onun en fazla aşina olduğu çalışması 1971 tarihli kısa hikâyesi “Duel” olsa gerek; çünkü Steven Spielberg bu hikâyeden uyarlanan ve aynı adı taşıyan televizyon filmi ile ilk uzun metrajlı yapıtını (1964’te çektiği “Firelight” adlı ve sadece 500 Dolar’a mal olan amatör çalışmasını saymazsak) çekmiş ve büyük bir ilgi toplamıştı. Matheson’un “I am Legend” adlı romanı Francis Lawrence’ın filminden önce iki kez daha uyarlanmış sinemaya: Ubaldo Ragona ve Sidney Salkow’un yönettiği ve ABD-İtalya ortak yapmı olarak çekilen 1964 tarihli “The Last Man on Earth” (Hepimiz Vampiriz) ve Boris Sagal’ın 1971 ABD yapımı “The Omega Man” (Tek Adam). Ayrıca çizgi roman uyarlamasının da yapılması, Matheson’ın romanının görselleştirilme açısından içerdiği potansiyelin bir diğer kanıtı olsa gerek. Gerçekleşmeyen pek çok girişimden sonra, Mart 2022’de yapılan bir açıklama ile devamının çekileceği belirtilen bu Francis Lawrence uyarlaması yüksek gişe geliri getirerek seyirciden epey ilgi gören ve eleştirmenler tarafından da genellikle beğenilen bir çalışma olmuş. Sinema yazarları özellikle ikinci yarıyı olumsuz ifadelerle eleştirirken, Will Smith’in henüz bir aksiyon kahramanına dönüşmediği ilk yarıyı daha başarılı bulmuşlar genellikle.

Kanserin kesin tedavisi için geliştirilen bir yöntemi müjdeleyen bir haberle açılıyor film. Emma Thompson’ın kısacık bir rolde döktürdüğü ve yaşanacak kıyameti tedirgin edici bir biçimde hissettirdiği bu sahneden 3 yıl sonraya atlıyor film ve insansızlaşmış, binaları ve yollarını otların kapladığı bir kıyamet-sonrası New York’una geçiyoruz. Bilgisayar efektlerinin, zaman zaman varlıklarını hissettirseler de belli bir çarpıcılık sağladığı şehir görüntüleri içinde yanında köpeği ile kahramanımızı görüyoruz önce; Robert Neville (Will Smith) daha sonra geriye dönüşlerle öğreneceğimiz gibi, orduda görev yapan bir doktordur ve 3 yıl önce kanser için geliştirilen yöntemin neden olduğu felaketten bağışıklığı sayesinde sağ çıkmıştır. Dünya nüfusunun yüzde 90’ı yok olmuş, kalan %10’un çok önemli bir kısmı ise tuhaf bir yaratığa dönüşmüş ve bağışıklıkları sayesinde (bu doğal bağışıklığı sağlayanın ne olduğunu öğrenemiyoruz hiç) sağ kalabilen diğer herkesi yok etmiş görünmektedir. Robert bir yandan virüse karşı bir antikor geliştirmek için laboratuarında çalışmaya inatla devam etmekte ve bir yandan da yaptığı radyo yayını ile eğer varsa -hâlâ insan olarak kalabilmiş- diğer insanlara ulaşmaya çalışmaktadır. Havadan yayılan (tıpkı Covid-19 gibi) virüsün sıfır noktası olan New York’taki bu adam -romanın ilk uyarlamasına verilen isimden esinlenirsek- dünya üzerindeki son insan mıdır yoksa başkaları da var mıdır yaşayan? İşte tam burada filmin en çok eleştirilen ve tipik bir Amerikan yaklaşımının sonucu olan “inanç” konusu giriyor devreye.

“Tanrı’nın bir planı vardır” yaklaşımını, insanlığın başına gelenleri öne sürerek çok sert bir şekilde eleştiren, hatta aşağılayan Robert’ın finale doğru takındığı tutum ve bu yaklaşımı benimsemiş -en azından mutlak bir şekilde reddetmekten uzaklaşmış- görünmesi dikkatlerden kaçmıyor. Hikâyeye ikinci yarısında giren bir karakterin arabasının dikiz aynasına asılan haç ve “kelebek” motifini de (Robert’ın küçük kızının ağzından duyduğumuz sözcüğün yine bu karakterin boynundaki bir dövme olarak karşımıza çıkması) bu kapsamda görmemiz gerekiyor. Finaldeki ABD bayraklı, eli silahlı erkeklerin nöbet tuttuğu ve etrafı yüksek duvarlarla çevrili “kurtarılmış bölge”yi Trump’ın ve peşindekilerin ideal Amerikası gibi görmemek de elde değil; sonuçta göçmen (burada mutantlar) karşıtı, maço (tüm o silahlı erkekler) ve milliyetçi (bayrak) bir resim veriyor o sahne. Karantinaya alınmak üzere olan New York’tan panik halinde kaçmaya çalışan binlerce insanın içinde albay doktorun ve ailesinin hangi ayrıcalıkla, askerlerin oluşturduğu güvenlik koridoru içinde kendilerine tahsis edilen helikoptere götürüldüklerini ise sorgulamamak gerekiyor sanırım!

Robert Neville’ın hikâyenin başlarındaki yalnızlık anları (bir müzik ve film mağazasında cansız mankenlerle olan sahneleri), mutant köpeklerle karşı karşıya kalan kahramanımızın tek umudu olan ve yüksek binaların arasından sızan ve yavaş yavaş kaybolan gün ışığı bölümü veya bir “dostu yok etmek zorunda kalmak” ânı gibi etkileyici sahneleri olan, efektlerin başarılı bir şekilde kullanıldığı filmin bir diğer başarısı da Neville’in kendisini yok etmek için saldıranlar karşısındaki çaresizliğine (“Durun, durun! Sizi kurtarabilirim… Size yardım edebilirim, tedaviyi buldum…”) bizi tanıklık ettirmesi. Karakterinin psikolojisini, ikinci yarısında epeyce ihmal etse de, yansıtmakta da belli bir başarı yakaladığını söyleyebiliriz filmin.

Kötülüğün bilimden kaynaklandığı, çözümün ise bilim ve inanç ortaklığı ile geldiği film başlangıçtaki çekici ve umut veren seviyesini süratle bir Hollywood yapıtına dönüşerek kaybetmesi ile hayal kırıklığına uğratan ama heyecan, gerilim, aksiyon arayanları mutlu edecek bir çalışma.

(“Ben Efsaneyim”)

Morte Sospetta di Una Minorenne – Sergio Martino (1975)

“Tanırım ama onunla uğraşmanı tavsiye etmem. Milano, Roma, Vatikan, CIA; kim varsa, üstümüze salar”

Vahşice öldürülen bir genç kızın cinayetinin arkasındakilere ulaşmaya çalışan bir polisin hikâyesi.

Senaryosunu Ernesto Gastaldi’nin orijinal hikâyesinden yola çıkarak Gastaldi ile birlikte yazan Sergio Martino’nun yönettiği bir İtalyan yapımı. “Giallo” (İtalya’da suç ve gizem hikâyeleri anlatan “ucuz romanlar”ın sarı renkteki kapaklarından yola çıkan ve dilimizde sarı anlamına gelen bu sözcük 1960’larda başlasa da, özellikle 70’li yıllarda hayli popüler olan ve suç, korku, gerilim ve doğaüstü hikâyeleri anlatan filmlerin türünün ismi olmuştu) türüne de sokulmakla birlikte asıl olarak bir suç ve gerilim hikâyesi olarak değerlendirilebilecek bir çalışma. İtalyan sinemasında özellikle 90’lı yıllara kadar bir şekilde hep kendisini gösteren bir şekilde politik bir boyut da taşıyan hikâye boyunca işlenen cinayetler “giallo”ya yakışır sertlikle anlatılırken, Sergio Martino’nun özellikle takip sahnelerindeki heyecen verici ve eğlendirici yaklaşımı öne çıkıyor. 70’lerin ve türünün en parlak örneklerinden biri değil kesinlikle ve bunun için ne hikâyesi ne de sinema dili yeterince güçlü ama yine de seyircisini eğlendirmeyi başaran bir film bu.

Luciano Micheli’nin, daha ilk notalarını duyar duymaz eşlik ettiği filmin türünü ve dönemini anlamanızı sağlayacak müziği, sık sık başvurulan zumlar ve Martino’nun “ham” (ille de olumsuz anlamda değil) yaklaşımı ile daha ilk sahnelerinde kendisini ele veren bir film bu. Bir yandan jenerik sürerken, diğer yandan da hikâyenin ilk görüntüleri geliyor karşımıza ve kendisini takip eden bir adamdan kaçmaya çalışan bir genç kadının korkunç sonunu izliyoruz bu açılış bölümünde. Gastaldi ve Martino’nun senaryosu bu ilk cinayetin (ve daha sonra gerçekleşeceklerin) arkasındakileri bulmaya çalışan polisi ve uyuşturucudan fuhuşa ve resmî makamlardaki yozlaşmaya kadar uzanan bir yozlaşmayı politik dokundurmaları da ihmal etmeden anlatıyor bu filmde.

İtalyan sinemasında o dönemler çoklukla yapıldığı gibi (ve bu “geleneği” oradan almış görünen Yeşilçam’ın da yakın tarihlere kadar sık sık yaptığı gibi) sessiz çekilmiş film ve oyuncular sonradan dublajlarını yapmışlar. Bu durum -özellikle de bugünkü gözle bakıldığında- rahatsız ediyor gerçekçiliğe zarar vererek. Bu problem bir yana, Sergio Martino farklı sahnelerde seyirciyi bir parça kaba ve sert bir mizansenle eğlendirmeyi başarıyor ve farklı ortamlarda ve mekânlarda geçen takip sahneleri ile (ve hatta birine mizahı da katarak) bu eğlencesini diri tutuyor. Senaryonun ortak yazarlarından ve orijinal hikâyenin de sahibi Ernesto Gastaldi genelde yönetmenliğini beğendiği Martino’nun burada hedefi vuramadığını belirtmiş bir söyleşisinde ve bu yargıda, yönetmenin filmi daha fazla ciddiye almamızı sağlayacak güçlü bir sinema dili oluşturamamış olmasının payı olsa gerek. Gerçekten de kamera kullanımı ve mizansen zaman zaman gereğinden fazla “ham” görünüyor ve Martino yaratmak istediği duygu her ne ise, buna yönelik tercihlerde bulunduğunu fazlası ile belli ediyor. Yine de şunu söylemek gerekiyor ki film kendi alçak gönüllü yapısı içinde ve bu tercihleri ile çok da zarar görmemiş; sonuçta orijinalliğin veya sanatsallığın peşinde değil Martino ve film de kendisine çizilen bu sınırlar içinde bekleneni çoğunlukla yapıyor ve seyircisini eğlendiriyor.

Bir sistem eleştirisi vs. yok filmde ama hikâyenin kahramanı Paolo Germi dışında tüm polis teşkilatı ile dalga geçiyor film ve onların beceriksizliklerini eğlence konusu yapıyor. Çantasını kapkaççıya kaptıran ve tek derdi oynadığı lotoda büyük ikramiyeyi kazanmak olan polis karakteri ve çalışma arkadaşları, hikâyedeki gelişmelerin hemen hiçbirinde aktif bir rol oyna(ya)mıyorlar ve sıradan (bürokratik) işlerden öteye geçmiyor yaptıkları. Hatta bir sahnede karakterlerden biri polis olmak istediğini söylediği arkadaşından şu cevabı alıyor: “Olmaz, sen iyi bir adamsın”. 70’li yılların İtalyasını da hikayenin bir şekilde parçası yapabilimiş film; Milano kentinin sokaklarında duvarlardaki politik sloganlar ve afişler (birinde, Mussoli’nin faşist ideolojisini sürdüren “Movimento Sociale Italiano” partisinin lanetlendiğini görüyoruz örneğin ve bir diğerinde de sosyalist partiye oy vermeye çağıran bir afiş çıkıyor karşımıza) ve her ne kadar doğrudan bir politik bağlantı ile ilişkilendirilmemiş olsa da fidye için adam kaçırmanın hikâyenin ana konularından (ve suçlarından) biri olması örnek gösterilebilir bu konuda.

Filmin en çekici yanı o “ham” yaklaşımın gerçekçi kıldığı bazı aksiyon sahneleri. Örneğin hayli uzun süren arabalı takip sahnesi gerçek trafik içinde çekilmiş görünen havası ve planlanmamış görüntüsü ile önemli bir eğlence katıyor filme. Bu sahnenin sona erdiği yer Paolo karakteri ile ilgili bir sürprizi yaratması ile de önem taşıyor. Benzer bir şekilde, lunaparktaki aksiyon sahnesi, çatılar üzerindeki takip bölümü ve mekânın ilginçliği sayesinde İtalya ile İsviçre arasındaki tünelde geçen bölüm de seyirciyi eğlendiriyor. Tüm bu eğlence pek de incelikli değil açıkçası ve fazlası ile doğrudan bir içerik ve biçime sahip ama Martino’nun farklı bir hedefi de olmamış ve bu açıdan değerlendirildiğinde, yönetmen amacına ulaşmış görünüyor.

Paolo’yu oynayan Claudio Cassinelli bu filmden on yıl sonra ve yine Martino’nun yönettiği bir filmin (“Vendetta dal Futuro”) çekimi için bulunduğu Arizona’daki bir helikopter kazasında, henüz 46 yaşındayken kaybetmiş hayatını. Cassinelli burada eğlenceli ve dürüst bir aksiyon karakterini hakkını vererek canlandırırken, başkomiser rolünde yer alan Amerikalı oyuncu Mel Ferrer de renk katıyor hikâyeye. Zaman zaman “aptalca bir eğlence” barındıran ve bazı eleştirmenler tarafından “giallo” değil, “poliziottescho” (Yine 70’li yıllarda hayli popüler olan İtalyan suç filmleri) türünde değerlendirilen film 1970’lerin İtalyan sinemasının meraklılarını hayal kırıklığına uğratmayacak; yeterince kan, yeterince gerilim ve yeterince komedi içeren bir eğlencelik, özetleyerek söylemek gerekirse.

(“The Suspicious Death of a Minor” – “Too Young to Die”)